Özellikle Avrupa diasporasının daha demokratik koşullarında Alevi kitlesi kendi kimliği ile ilgilenme irşatını buldu. Yüzyıllarca çeşitli baskı, dışlanma, ötekileştirilme, imha ve asimilasyon uygulamalarını yaşayan Alevi inancına sahip olan gruplar bu zaman zarfında kimliklerini gizlemek durumundaydılar. İletişim, tartışma, araştırma ve fikir üretiminin kısıtlı ve mümkün olmadığı koşullarda, günümüze dek var olmayı başarabilmiş Aleviler, tanınma sürecinde kimlik ile ilgili bilgi eksiklikleri ile yüzleşmek durumunda kaldılar. Yine ancak Avrupa diasporasında farklı Aleviliklerin, Alevi inanç uygulamalarının, Alevi inanç tanımlamalarının, Kürt Alevilerinin, Zaza Alevilerinin, Türk Alevilerinin, Arap Alevilerinin ve de dünyanın farklı yerlerinde yaşayan Alevilerin olduğunu travmatik bir biçimde anladılar; meğer köyümüzden ötede köy varmış, bunu anladık.
Alevi öğretisinin temel sütunlarından olan ‘çoğulculuk’ yeterince içselleştirilmemiş ki kendi içlerindeki farklılıkları kabullenemeyip, ayrı güzergâhlarda yürümeyi tercih ettiler Alevi kurum önderleri. “Ben daha iyi bilirim!”, “Benim doğrum gerçektir!”, “Benim sözüm geçecek” mantığı ile toplum kendi içinde ayrıştırıldı. Ayrışmalar sadece etnik, dil ve bölge farklılıkları ile sınırlı kalmadı, inanç ile ilgili yorum, algı ve uygulamalarda da uzun süre Aleviliğin heterojen yapısı idrak edilemedi kimi kurum önderleri tarafından. ”72 millete bir nazarda bakarız” ve ”Yol bir sürek binbir” diyen Alevi öğretisine sadık kalamadı öğretinin kendi mensupları.
Kimliklerin sürekli sorun haline getirildiği ve kimlik krizlerinin yaşanıldığı Türkiye (ve de Avrupa’da yükselen, toplumları kutuplaştırma siyasetlerini güden, sağcı partilerin karşısında) Alevi öğretisinin demokrasi ve barış potansiyelinin güçlü ve önemli olduğu, farkına varılması gereken bir durumdur.
Kapitalizmin daha güçlü ve katmanlı olduğu, daha fazla ayrışmaların üzerinden daha kompleks uygulamalar geliştirdiği ve en ufak karşıt uygulamaları absorbe ettiği günümüzde, bir de dinin yükselişine tanık oluyoruz. İki yapı da ataerkillik, hiyerarşi, egemenlik ve kutuplaştırmalardan besleniyor. Bunun karşısında insan hakları, hümanizm, anti-ırkçı, anti-faşist, savaş karşıtı, çoğulculuk ve demokrasi gibi evrensel değerleri temel alan Alevi öğretisi, kendi mensupları tarafından doğru idrak edilme ve içselleştirilme durumundan bugüne dek yoksun kalmıştır.
Türkiye gibi bir ülkede Kürdü, Zazayı, Türkü, Arabı kapsayan ve bu bakımdan ülkenin büyük bir kısmını bir anlamda da temsil eden Alevi kitlesi nüfusun aynı zamanda tahmini üçte birine sahip bulunmaktadır. Avrupa’da doğu ve batı kültürünü artık tanıyan ve gittikleri yerlerde rahatlıkla uyum sağlayabilen, adapte olabilen Alevi kitle mensupları, kültürler arası diyalog ve barışı geliştirme ve pekiştirme konusunda da inisiyatif roller üstlenebilme potansiyeline sahiptirler. Bütün etnik, dil, inanç uygulama biçimi ve algısını bir yana bırakırsak, Alevi öğretisinin verdiği temel evrensel değerler üzerinden, örgütlü bir çoğulcu demokrasi mücadelesini Alevi toplumu geliştirebilir. Bu anlamda bu güce sahip olan bu toplum, CHP’nin ve ya herhangi bir başka oluşumun yanında bulunup, “kötünün iyisi” mantığı ile medet ummaktansa, kendi tarafı olmayı, kendi olmanın mücadelesini verebilir duruma gelebilmelidir. Güçlü, kendini iyi tanıyan, tarihi sürecini iyi bilen, nereden geldiğini ve nereye gitmek istediğini, öğretinin esas alan bir Alevi örgütlenmesi, demokrasi mücadelesinde kararlı bir biçimde, HDP gibi oluşumların daha güçlü ve daha bilinçli bir irade ile yanında olabilir; ortak demokrasi mücadelesine girebilir. Kendisinin farkında olmayan, nerede durduğunu bilmeyen, kah CHP’ye kah HDP’ye bir nevi sığınmaya çalışan bir Alevi örgütlenmesi yok olmaya, dağılmaya, erimeye, şaşırmaya mahkûmdur.
Türkiye Cumhuriyeti tarihi boyunca Aleviler egemen aktörlerin siyasi amaçları için araç olarak kullanılmışlardır. Bu gerçeği Kemalizmi şiddetle eleştiren İslamcı yazarlar ve siyasetçiler de ifade ediyorlar. Alevilerin bir takım siyasi amaçlar için araç olarak kullanıldığı gerçeğine özellikle Avusturya’da da tanık olduk. Avusturya’da devlet kurumları Sünni-İslamcı kurumların gücünü kırmayı “İslamcı-Aleviler” olarak tanınan grubun aracılığı ile, daha doğrusu, tanınma sürecinde Alevi kitlesinin kendi içinde ortaya çıkan ayrışmalardan, kutuplaşmalardan faydalanarak gerçekleştirmiştir. Alevi kitlesi bu gelişmenin daha çok kendi içindeki talihsiz uygulamalardan ve çarpık durumlardan kaynaklandığının farkına varmalıdır.
Demokrasi ve eşit hakları dışarıya karşı talep eden Alevi örgütleri, kendi içlerinde kast ettikleri “Çoğulcu Demokrasi” ve “Eşit Haklar”ı ne kadar içselleştirebilmiş ve uygulayabilmiştir? Çoğu Alevi kurumlarının başında Eski Türk-Solu mensupları olan yöneticiler yıllardır Aleviler için siyaset yapmaya çalışıyorlar. Cumhuriyet ve Mustafa Kemal Atatürk ile hesaplaşmamış, kendisi ile birçok anlamda yüzleşememiş Türk-Solu ve onun Alevi kurumlarının başındaki yöneticileri, Alevi kitlesinin kendi entelektüellerini yaratma konusunda da engel teşkil ediyorlar. Türk-Solunda sergiledikleri eskimiş uygulamaları, şimdi sol siyasi görüşlü genel Alevi kitlesinin üzerinden devam ettiriyorlar. Düşünce ve fikir geliştirmekten, alternatif siyasi oluşumları geliştirmekten yoksun olan kurum yöneticileri, Alevi kitlesine yön verme konusunda da eksik kalıyorlar. Öyle ki bugün Alevi kitlesi Cumhuriyet Gazetesi’nin kapatılması ile ilgili Kemalist düşünceye sahip her unsur ile dayanışmaya girebiliyor. AKP iktidarının karşısında büyüyen endişesine dayanarak, Cumhuriyet Gazetesi’nin davasını kendi davası olarak görebiliyor.
İslamcı-Kemalist AKP’nin karşısında Kemalist-İslamcı CHP bir anda “(Sosyal) Demokrat” ilan etti kendini ve Alevi kitlesinin büyük bir kesimi yeniden İslamcı CHP ile yan yana durabilecek vicdana sahip oldu. İslamcı akıma karşı Kemalist akım ile dayanışma içine girilmesi nasıl bir duruştur, anlamak mümkün değil. Böyle bir duruş ancak kendi tarihine ve kendine yabancılaşmış, belki de kendisi ile hiç tanışamamış, yüzleşememiş bir grup tarafından sergilenebilir.
Cumhuriyet Gazetesi bir Ermeni matbaasından çıkıyordu. Daha sonra bu matbaaya İttihatçılar tarafından el konuldu. ‘Zilan Deresi katliamını’, ‘Dersim soykırımını’ ve bütün diğer katliamları dahası ırkçı uygulamaları insanlar Cumhuriyet Gazetesinden okudu yıllarca. ”Haydutlar”, ”Çapulcular”, ”Barbarlar”, ”mağaralarda temizledik”, diye Kürtlere, Ermenilere, Zazalara ve Alevilere ithaf ederek uygulanan zulmü 1930’larda Cumhuriyet gazetesi manşetlerinden öğrendi insanlar. ”O zamanlar siyasi konjonktür öyleydi” demek, insan olmanın ne demek olduğunu, insan haklarının ne demek olduğunu anlaşılmamış olmak demektir ki, evrensel insan haklarının zamanı ve konjonktürü yoktur! Cumhuriyet Gazetesi yine son yıllarda istikrarlı bir biçimde ‘Kızıl Elmacı’ tavrını Kürt ulusal mücadelesine ilişkin sürdürmeye devam da etmiştir. Bunların görmezden gelinmesi akıllara zarar bir haldir.
İslamcılar ve Kemalistler taht savaşı verirlerken, Aleviler neden burada ille de bir taraf olma durumuna girerler? Veya darmadağın bir halde neden HDP’den medet umarlar? Kendi kimliğinin ve iradesinin farkında ve bilincinde olamadan başkalarına ne kadar faydalı olabilirler? Kimi halk arasında konuşmalarda hep konu olur: ”Kürtlerin ellerine irşat geçtiği taktirde Alevileri keserler. Geçmişte yapmışlar, yine yaparlar”. Kimi Aleviler tarafından genel olarak Sünni inancına mensup olan Kürt ve Zaza kitlesine karşı özellikle tarihten gelen bir güvensizlik söz konusudur. Ancak de vardır, Alevilerin kafalarının karışık olduğunun farkında olan Kürt kurum ve oluşumları da genel olarak önce Kürt değil, önce Alevi olan Alevilere tam anlamıyla güvenmezler, sırtlarını dayamazlar.
Ülkenin üçte bir nüfusuna sahip, öğretisinde evrensel insan haklarını taşıyan bir kitle, asgari birleşenlerde bir araya gelip, demokrasi mücadelesini geliştirmenin yollarını aramalıdır. Tarihi boyunca hak, adalet diyen, merkezi yönetimlerin haksız uygulamaları karşısında en azından tepkilerini dile getiren, bu yönetimlerin istedikleri kalıplara girmedikleri için
ölümlere, zulümlere mahkûm edilen bu kitle, nasıl oluyor da yüzyıllarca kendisini yok etmeye çalışanların arasında tercih yapmak zorunda kalıyor? Hatta onlardan öğrendikleri biçimde “Benim gibi düşünmüyorsan, düşmanımsın” veya “Düşmanımın düşmanı dostumdur” galetlerine kapılabiliyorlar?
Bu alışkanlıklar ve tutumlar nereden geliyor? Alevi halkının acil biçimde kendisi ile yüzleşmesi gerekiyor. Tarihi geçmişine bakıp, gününü değerlendirmesi gerekiyor. Siyasi arenada nerede duracağını ve durması gerektiğini belirlemesi gerekiyor. Bunu yaparken de, kiminin oportünist benim ise ‘hayatta kalma mücadelesi’ olarak anladığım durumdan ötürü, denize düşüp sürekli yılana sarılma alışkanlıklarından vazgeçip, kendi tarafını insan haklarından ve demokrasi tarafından yana net bir biçimde belirlemesi gerekiyor.
Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının her şeyden önce bir Kemalist gençlik olduğunu, Kemalizmin ise demokrasi düşmanı ve döneminin birçok ülkesinde olduğu gibi faşist bir siyasi duruş olduğunu, Cumhuriyet Gazetesinin de, CHP’nin de bunun sözcüsü, temsilcisi olduğu anlaşılması gereklidir. Günümüz dünyasında Demokrasi’nin ne anlama geldiğini, sağcı veya solcu olmanın ne anlama geldiğini öğrenmenin ve kısacası, Demokrasi kültürünün geliştirilmesi gerektiğini, vurgulamak istiyorum. Kanımca özellikle Alevi toplumu öğretisinin temel unsurları itibari ile bu anlamda bir siyasi tavır ve irade belirleme konusunda bir şansa sahiptir.
Alevinet.com sayfasında 6 Aralık 2016 tarihinde yayınlanan yazıma ilişkin bir okuyucunun yapmış olduğu yoruma değinmek istiyorum. ‘Kemalizmi eleştirerek derin bir çelişki içinde bulunduğumu’ ifade eden okuyucu, ‘Kemalizm olmasaydı eğer, bugün hâlâ Osmanlı Hilafetini yaşıyor olacaktık’ ve ‘asıl Alevi düşmanlığını Osmanlı’nın yaptığını’, ‘1826’da Sultan İkinci Mahmut döneminde birçok Alevi pirinin idamlarının gerçekleştirildiğini’, ‘Alevi tekkelerinin Nakşibendi tarikatlarına verildiğini’ ifade ediyor. Bu anlamda Kemalizmin hatalarının olduğunu ancak batılılık ve İslamcılığa karşın Aleviler adına da büyük kazanımlar elde ettiğini şöyle ifade ediyor okuyucu: “Kemalizmin bazı yanlışları olmuştur ama Kemalizm doğunun karanlığından Batının aydınlık kapısına açılan bir yoldur…”1. Aynı şekilde ‘HDP’nin meclise girmesinin de ancak Kemalizmin
sayesinde gerçekleşebildiğini’ ve ‘ülkede yasama-yürütme ve yargının olmasının da Kemalizmin demokratik yüzünün bir ifadesi olduğunu’. Yine ‘Kemalizmin hiçbir zaman bir Alevi derneğini kapatma girişiminde bulunmadığını’, belirtiyor okuyucular. Bir başka okuyucu ise Kemalizmin ‘çağdaş değerlerinden’, ‘Dedesinin Atatürk’e’ dua etmesinden’ ve ‘Kemalistleri de eleştirdiğimiz taktirde Alevilerin kimler ile yan yana olabileceği’ konusundaki endişelerini dile getirmiş.
Gelen yorumlardan bazı alıntıları paylaşmamın sebebi şu: Alevi kurumlarında yapmış olduğum sunum ve toplantılarda buna benzer ifadeler ile çok karşılaşıyorum. En son bir dinleyici şu soruyu sormuştu mesela: ”Peki o halde biz Aleviler olarak kimin peşine gidelim?” Bu yorumların ayrıntılarına bu yazıda girmem çok elverişli olmayacak, ancak şunu ifade etmek isterim: kimi Alevi insanının kendisini soktuğu ve kendisinin yarattığı bu çıkmazı anlamak mümkün değil. Kötünün iyisinde ısrar etmenin, hangi mantığın bir ürünü olduğunu ve kendi hak ve talepleri için kendi iradesini geliştirmek yerine, birilerinin peşinden gitme veya her pahasına birilerinin yanında olma tercihinin nasıl bir çaresizliğin ifadesi olduğunu, aklın idrak edebileceği bir hâlden çıkmış vaziyettedir ki, Kemalizm en nihayetinde ırkçı, söven ve tekçi yapısıyla, Alevi öğretisine tamamen diametral bir açıda durmaktadır.
Bir tarafta bu durumlar hâkimken, eski Kadıköy CHP Belediye Başkanı, Avukat Selami Öztürk’ün 11 Aralık 2016’da yapmış olduğu şu ifadeleri, birçok Alevi tarafından esef ile karşılandı: “Türkiye’de Aleviler öldürülse de sineye çekiyor. Bu bizim için bir şans!”2 Gerçekten yaşanılan tüm katliam ve ötekileştirmelere karşın, Alevi kitlesinin büyük bir kısmı sürekli denize düşüp yılana sarılma eğilimi içinde olmakta ısrar ediyor. Başka yazılarımda da ifade etmeye çalıştığım gibi, kendi öğretisine yabancılaştığını gözetmeksizin, belki de öğretinin bugüne dek gerçek anlamda hiç özümsemiş olmaksızın, kendi siyasi iradesini oluşturmaktan kaçınan, bir yanağına tokadı yedikten sonra diğer yanağını uzatan bir anlayışı akıl terazisinde tartmak, herhalde bunca yaşanmışlıktan sonra, artık mümkün olmaması gereken bir durumdur. Bu anlamda kanımca, Öztürk’ün bu ifadelerine kör bir şaşkınlık ve gereksiz bir heyecan ile karşılık vermek yerine, kendimize, hatta yüzümüzü öğretimize dönüp, kendimizi tartmamız daha yerinde bir tavır olurdu.
Yüzyıllar içinde siyasallaşmış bu toplum, siyaset arenasında yerini almalı ve toplumsal bir siyasette, iradesine ‘Çoğulcu Demokrasi’ adına sahip çıkmalıdır. Alevi kitlesi ‘Çoğulcu Demokrasi’ şiarı ile, kendi öz-siyasi iradesini oluşturmalı ve öğretinin evrensel değerlerini baz alarak, kendi siyasi taleplerini ortaya koyarak ve geliştirerek, siyasi arenada yerini alabilmelidir. Ancak kendini bu anlamda güçlendirmiş bir Alevi örgütlenmesinin, demokrasi mücadelesinde, HDP gibi kardeş oluşumlar ile de kendi duruşunda net ve kendi öz-iradesine sahip olmakla birlikte ciddi ve doğru anlamda dayanışmaya girmesi anlamlı olabilir. Ve ancak devletin teknokrat parlamenter demokrasisi değil, öz-iradeye dayalı, çoğulcu ve halkın Demokrasisi, Alevilerin ve de diğer grupların eşit haklara sahip olarak, insan onuruna yakışır biçimde yaşama şansını mümkün kılar. Yine ortak yaşam alanlarında eşit haklara dayalı, çoğulcu ve halkların iradesini baz alan bir demokrasi mücadelesi, Nusayri, Kürt, Zaza ve Türk Alevisi, ve de siyasi görüşü asgari demokratik ve insan haklarına dayalı olan insanların, asgari bir bileşende ortak bir halkçı siyaseti geliştirme konusunda, kucaklayıcı olur. Tabii bu zor olandır ve bir nevi İnsan-ı Kâmil olma yoludur. Kapitalist üretim ilişkilerinin ve onun siyasetlerinin ayrıştırıcı ve kutuplaştırıcı uygulamaları ve dili değil, saygıya, eşitlikçiliğe, dürüst ve şeffaf iletişimin geliştirildiği, empati kültürünün egemen olduğu bir siyasi mücadele alanıdır burası. Her şey ‘Can’ için, hayat ve doğa için şiarıyla, sürekli gelişmeye ve gelişerek değişmeye açık olan bir siyasi kültürdür bu. Burada ‘Ben’ değil, ‘Sen-Ben-O’ ve ama ‘Hepimiz de birlikte varız!’ altyapısı egemendir. Bunun koşullarının sağlanmasının yolları ise ‘çoğulculuk’ gibi yine Alevilik öğretisinde var olan ‘rızalık’ geleneğinden geçebilir…
1Alevinet.com (alevigazetesi.com) (6.12.2016): İslamcı ve Kemalist Taraflar Arasında Dengesizlikleri Yaşamaya ve Bir Türlü “Kendi Tarafı” Olamamaya Dair
2Evrensel Gazetesi (12.12.2016): ‘Aleviler yakılsa da sineye çekiyor, bizim için büyük şans’
https://www.academia.edu/32003202/Kemalizm_%C4%B0slamc%C4%B1l%C4%B1k_ve_Alevilik_Alevizm