Alevilik, çoğu zaman yalnızca bir inanç ya da kültürel kimlik olarak ele alınsa da tarihsel olarak etik, toplumsal ve hukuksal boyutları olan bir varoluş biçimidir. Alevi toplulukları, yüzyıllar boyunca devletin dışında ama toplumun içinde işleyen, rızaya ve kolektif belleğe dayalı özgün bir hukuk sistemiyle yaşamlarını sürdürmüştür. Cem erkânı, ikrar, rıza ve düşkünlük gibi mekanizmalar bu sistemin temelini oluşturur. Alevi hukukunda ahlak, inanç ve hukuk birbirinden ayrılmaz. Yaptırımın amacı cezalandırmak değil, toplumsal dengeyi ve birliği yeniden kurmaktır. Bu yönüyle Alevi hukuku, merkezi otoriteye dayalı ceza anlayışından farklı, onarıcı bir adalet fikrine dayanır.
Bu özgün toplumsal yapı, aynı zamanda Alevilerin tarihsel dışlanma deneyimiyle şekillenmiştir. Osmanlı’dan Cumhuriyet’e uzanan süreçte Aleviler, resmi din anlayışı tarafından dışlanmış, baskı, kıyım ve inkâr politikalarına maruz kalmıştır. Bu dışlanma yalnızca fiziksel şiddetle sınırlı kalmamış, hukuki düzenlemelere, tarih yazımına ve kurumsal yapılara da yansımıştır. Alevilik çoğu zaman ya yok sayılmış ya da “düzeltilmesi gereken” bir inanç olarak tanımlanmıştır. Modernleşme ve merkezileşme süreçleriyle birlikte homojen toplum hedefi, Alevileri daha da görünmez kılmış; Cumhuriyet döneminde laiklik ilkesi ise çoğu zaman inançlar arasında eşitlik üretmek yerine, devletin dini tanımladığı ve denetlediği bir mekanizmaya dönüşmüştür.
Bugün gelinen noktada yaşanan anayasal ve hukuksal kriz, Alevilerin eşit yurttaşlık talebini daha da yakıcı hale getirmektedir. Hukukun bağlayıcılığını yitirdiği, yasaların iktidarın iradesine tabi kılındığı bir ortamda bu talep, yalnızca bir kimlik meselesi olmaktan çıkmış; hukuk devleti ve demokrasi mücadelesinin ayrılmaz bir parçası haline gelmiştir. Aleviliğin “bilinmeyen bir inanç” olarak tanımlanması ve devlet eliyle araştırılması gereken bir alan gibi sunulması ise, tanıma iddiası altında yeni bir kurumsal dışlama üretmektedir.
Buna karşılık Alevi deneyimi, yalnızca bir mağduriyet anlatısı değil, rızaya dayalı toplumsal sözleşme anlayışı, çoğulculuğu esas alan etik yaklaşımı ve merkezi otoriteye mesafeli yapısıyla demokratik bir gelecek için güçlü bir düşünsel zemin sunmaktadır. Alevilerin eşit yurttaşlık mücadelesi, bu ülkede hukukun, demokrasinin ve adaletin herkes için geçerli olup olmayacağına dair temel bir sınav olmaya devam etmektedir.
2026’ya Dair Gönül Dileği
İnancı ve kimliği ne olursa olsun herkes için fırsat eşitliğinin sağlandığı, hukukun toplumun güvencesi olduğu, rızanın, adaletin ve vicdanın siyasetin merkezine yerleştiği bir demokratik geleceğin mümkün olduğuna inanıyoruz.
2026 yılına girerken barışın, demokrasinin ve eşit yurttaşlığın ertelenen vaatler olmaktan çıkmasını diliyoruz.
Yeni yılda aşkınız cemaliniz, yolunuz rızanın ve adaletin ışığı olsun
Aşk ile.
Bu yazı Alevilerin Sesi dergisinin 298. sayısında yayınlanmıştır.
Erdal Kılıçkaya: Alevi Hukuku, Tarihsel Dışlanma ve Eşit Yurttaşlık – Alevilerin Sesi