Bizleri bir kalıba koymaktan vazgeçin.
Evet, biz Müslüman değiliz; Aleviyiz!
Siyasetin en tehlikeli dili, acıları karşı karşıya getiren dildir. Çünkü bu dil, zulmü görünmez kılar, adaleti boğar. AKP’li Leyla Şahin Usta’nın son açıklaması da tam olarak bunu yapmaktadır: Bir halkın yaşadığı zulmü, başka bir halkın maruz kaldığı şiddete karşı bir sopa gibi kullanmaktadır.
Oysa burada durup çok temel bir gerçeği hatırlamak gerekir.
Aleviler “Müslümanlığın bir yorumu” değildir. Alevilik başlı başına bir inançtır. Ve bu inanç, bu topraklarda yüzyıllardır yok sayılmanın, sürgünün, katliamların hedefi olmuştur.
Bugün “Suriye’de Müslümanlar ölürken sessiz kaldınız” diyenlere şu soruyu sormak kaçınılmazdır:
Ortadoğu’nun son yüz yılına damga vuran onca savaşta, milyonlarca insanı kim öldürdü?
İran ile Irak yıllarca birbirini bombalarken ölenler kimdi?
Yemen’de, Libya’da, Sudan’da, Afganistan’da süren iç savaşlarda hayatını kaybedenler hangi dine mensuptu?
Aynı inancın mensupları, birbirlerine karşı silaha sarılmadı mı?
O halde mesele din değil; iktidar, güç ve tahakküm meselesidir.
“Hangi Müslümanlık?” sorusu tam da burada anlam kazanır.
IŞİD’in mi? El Kaide’nin mi? Boko Haram’ın mı?
Yoksa tarikatların, cemaatlerin, mezheplerin birbirini dışlayan dar yorumlarının mı?
Her biri kendi anlayışını “tek doğru” ilan edip Tanrı adına konuşma yetkisini kendinde görmedi mi?
Aynı sloganlarla, aynı tekbirlerle birbirini yok etmeye çalışmadı mı?
Bu tabloyu görmezden gelip, Aleviler söz konusu olduğunda suçlayıcı bir dil kurmak iyi niyetle açıklanamaz. Bu, açık bir ikiyüzlülüktür.
Elbette emperyalist politikaların Ortadoğu’yu nasıl bir kan deryasına çevirdiği ortadadır. Ancak bu gerçeğin arkasına sığınıp mezhepçi zihniyetle yüzleşmekten kaçmak, şiddeti meşrulaştırmaktır.
Eğer gerçekten samimiyet varsa, önce iç hesaplaşma gerekir. Önce şiddeti kutsayan dil terk edilmelidir.
Önce farklı olana tahammülsüzlük sorgulanmalıdır.
“Aleviler öldürüldüğünde neden ses çıkarılıyor?” sorusu, aslında şu düşüncenin itirafıdır:
Alevilerin yaşamı, diğerlerinden daha az değerlidir.
Bu bakış açısı, bireysel bir dil sürçmesi değil; siyasal iktidarın yıllardır Alevilere yönelik yaklaşımının açık bir yansımasıdır.
Ezidilere yönelik kıyımı görmezden gelen, Alevilere dönük tehditleri küçümseyen anlayış; bugün de savaş politikalarını diri tutarak toplumları birbirine düşürmektedir. Barış ihtimali her gündeme geldiğinde, korku ve düşmanlık yeniden üretilmektedir.
Bunun sonu bellidir:
Yıkım, yerinden edilme ve toplumsal çürüme.
Bu nedenle bir kez daha açıkça söylüyoruz:
Kimlikler üzerinden siyaset yapılmasına itiraz ediyoruz.
Acıların yarıştırılmasına itiraz ediyoruz.
Ve halkları karşı karşıya getiren bu dile teslim olmayacağız.
Bu toprakların ihtiyacı savaş değil;
adalet, eşitlik ve barıştır.