Türkiye’de artık kimse “Kürt yoktur” demiyor. Ama sakın bunu bir ilerleme sanmayın. Bu bir geri çekilme değil, bir taktik değişimidir. Bu, inkarın kirlenmesi, incelmesi, sivrilmesi, daha profesyonel hale gelmesidir. Dün bağıran inkar vardı, bugün fısıldayan inkar var. Dün küfreden inkar vardı, bugün kravatlı inkar var. Dün jandarma vardı, bugün ekran var. Dün cop vardı, bugün yorumcu var. Dün devletin kaba dili vardı, bugün entelektüel ambalaj var. Yani inkar bitmedi, maskelendi. Ve maske, çıplak zorbalıktan daha tehlikelidir. Çünkü çıplak zorbalık teşhir edilir, maske olan inkar ise “makullük” diye dolaşıma sokulur.
90’ların inkarı çirkindi ama en azından dürüstçe çirkindi, “Dağ Türkleri”, “Kürt diye bir şey yok”, “bölücü”, “terörist.” Bu dilin hangi sınıfa hizmet ettiği belliydi. Kimin boğazına çöktüğü belliydi. Kimliğe hangi bıçağı sapladığı belliydi. Şimdi o bıçak kaldırıldı sanılıyor. Oysa kaldırılmadı. Sadece biçimi değişti, artık bıçak görünmüyor, saplanıyor. Artık kan görünmüyor, akıyor. Artık inkar, Kürtçe söylemiyor kendini, Kürt ağızlarından konuşuyor.
Sistem yıllar içinde şunu öğrendi, Kürtlüğü inkar eden bir Türk kolay teşhir edilir. Çünkü her cümlesi faşizm kokar, her refleksi zorbalık kokar. Ama Kürtlüğü önemsizleştiren bir Kürt… İşte o, inkarın en verimli formudur. Çünkü tartışmayı başlamadan bitirir. Çünkü devletin söyleyemeyeceğini “Kürtçe” söyler. Çünkü devletin haklı çıkamayacağı yerde sistemi haklı çıkarır. Çünkü Kürt halkının itirazını, bir Kürt’ün ağzıyla “abartı” haline getirir. Bu yüzden inkar artık dışarıdan değil içeriden yapılır. Bu yüzden inkar artık yasakla değil “ikna”yla yürütülür. Bu yüzden inkar artık polisle değil köşe yazısıyla sürdürülür.
Bugün vitrine konulmuş figürler dolaştırılıyor, “Bakın Cevdet Yılmaz var.” “Bakın Mehmet Şimşek var.” “Bakın Levent Gültekin var.” Kürtler devletin tepesinde, Kürtler ekranlarda, Kürtler masalarda. E demek ki mesele yok! Değil mi? Değil. Bu sahtekarlık tam olarak budur. Kürt var ama Kürtlük yok. Kürt var ama hak yok. Kürt var ama dil yok. Kürt var ama tarih yok. Kürt var ama talep yok. Kürt var ama adalet yok. Çünkü bu vitrinde sergilenen şey Kürtlerin varlığı değil, Kürtlüğün yokluğudur. Kürtler görünür kılınıyor ama Kürtlük görünmezleştiriliyor. Bu, inkarın en ileri halidir, Kürtleri kullanarak Kürtlüğü yok etmek.
Cevdet Yılmaz, bu düzenin en pratik aparatı. Kürt kökenli olması devlet için ganimet. Çünkü artık şu cümle kurulur, “En üstte Kürt var.” Peki o Kürt ne konuşur? Kalkınma. Büyüme. Rakam. Grafik. Program. Peki ne konuşmaz? Kürtçe konuşmaz. Anadil demez. İnkar demez. Eşitsizlik demez. Yerinden edilme demez. Hafıza demez. Yaradan söz etmez. Çünkü onun görevi temsil etmek değildir, temsil ediyormuş gibi yapmaktır. Kürtlerin acısını taşıması değil, Kürtlerin acısını yok sayan sisteme dekor olmaktır.
Mehmet Şimşek aynı mekanizmanın piyasa versiyonudur. Kürt kökenli ama kimliği tamamen “sermaye uygunluğu” denilen bir operasyondan geçirilmiş. Kürtlüğü, bir biyografik dipnota düşürülmüş. Onun üzerinden uluslararası sermayeye “istikrar” mesajı verilir, içeride ise “Kürtler sistemle barışık” yalanı pazarlanır. Burada barışık olan Kürt halkı değildir. Barışık olan, kimliğini askıya almış bireylerdir. Ve bu askıya alma, özgür bir karar değil, bir ödül-ceza rejiminin sonucudur. Sistem şunu öğretir, Kürtlüğünü unutursan yükselirsin. Kürtlüğünü hatırlatırsan ezilirsin. Kürtlüğü susturursan vitrine çıkarsın. Kürtlüğü savunursan karanlığa gömülürsün.
Ama bu vitrin politikasının en sinsi, en iğrenç, en yıkıcı ayağı Levent Gültekin tipidir. Çünkü burada artık devlet dili yoktur, devletin inkarını “makul” gösteren entelektüel dil vardır. Burada artık kaba faşizm yoktur, rafine faşizm vardır. Burada artık emir yoktur, “yorum” vardır. Burada artık yasak yoktur, “akıl verme” vardır. Bu yüzden Levent Gültekin, inkarın yeni maskesinin yüzüdür. Çünkü o “Kürt yoktur” demez. Zaten sistem artık bunu dedirtmiyor. O bunun yerine çok daha işlevsel bir şey yapar, Kürtlüğü siyasetsizleştirir. Kürtlüğü bir duygu alanına hapseder. Kürt kimliğini kültürel bir dekor haline indirir. Kürt meselesini de “abartmayın” noktasına çeker. Onun bütün cümleleri aynı yere çıkar, “Ben de Kürdüm ama…”
İşte o “ama” var ya… O “ama” inkarın modern bıçağıdır. O “ama” Kürt halkının boğazına sarılan ipe dönüşür. Çünkü o “ama” sayesinde Kürt talepleri marjinalleşir. Anadil talebi aşırılık olur. Eşit yurttaşlık gereksiz hassasiyet olur. Siyasal mücadele romantizm olur. Tarihsel eşitsizlik “geçmişe takılmak” olur. Yani mesele devletin inkarı olmaktan çıkar, Kürtlerin “fazla istemesi”ne dönüşür. Bu basit bir yorum değildir. Bu, politik bir operasyondur.
Ve bu operasyonun adı nettir, ihanetin örgütlenmesi. Çünkü burada sadece susmak yoktur. Burada sadece geri durmak yoktur. Burada aktif bir iş görülür. Kürt halkının talebi itibarsızlaştırılır. Mücadelesi küçültülür. Hafızası değersizleştirilir. Direnişi kriminalize edilir. Bunu yapan bir Türk olsaydı sıradan bir ırkçı olurdu, ama bunu yapan bir Kürt olunca “objektif” olur, “makul” olur, “akıllı” olur. İşte sistemin en kirli oyunu burada başlar. İnkarı Kürt eliyle kurmak. Kürtleri Kürtlüğe karşı konumlandırmak. Kimliği, kimliğin içinde boğmak.
Bu yüzden Levent Gültekin tipi sıradan bir medya figürü değildir. Bir “yorumcu” hiç değildir. Bu, sistemin Kürt meselesinde kurduğu en stratejik aparatlardan biridir. Çünkü devletin söyleyemediğini söyler. Devletin savunamadığını savunur. Devletin görünmesini istemediği kirli yüzünü görünmez kılar. Üstelik bunu “ben de Kürdüm” zırhının arkasından yapar. Bu zırh sayesinde her eleştiriden sıyrılır, her itirazı “duygusallık” diye ezebilir. Kürt halkının hak arayışıyla alay edebilir. Ve bunu yaparken bir de akıl satar. Bu nedenle tehlikelidir. Bu nedenle sinsi bir inkar biçimidir. Çünkü inkar artık “yok sayma” değildir, inkar artık “yumuşak cinayet”tir. Kimliği öldürür ama cenazeyi kaldırmaz. Hakları gasp eder ama kendini masum gösterir.
Bu figürlerin dolaşıma sokulması tesadüf değildir. Devlet bu isimlerle, medyayla, merkezle birlikte şunu kurar, “Sorun sistemde değil, Kürtlerin taleplerinde.” Bu cümle bir propagandadır. Ama işe yarar. Çünkü Kürt halkının hak talebini “huzur bozmak” diye kodlar. Çünkü eşitliği “fazla istemek” diye sunar. Çünkü inkarı devletin suçu olmaktan çıkarıp Kürtlerin “inatçılığı”na yıkar. Bu sayede devlet temize çıkar. Sistem temize çıkar. Merkez temize çıkar. Kir Kürtlerin üzerine boca edilir.
Ve sonunda topluma şu yalan yedirilir, “Kürtler devletin her yerinde, demek ki sorun yok.” Oysa sorun tam da budur. Kürtler vardır ama Kürtlük yoktur. Kürtler vardır ama Kürtçe yoktur. Kürtler vardır ama Kürtlerin söz hakkı yoktur. Kürtler vardır ama Kürtlerin tarihi yoktur. Kürtler vardır ama Kürtlerin talepleri yoktur. Bu vitrin, çözümün kanıtı değil, inkarın yeni teknolojisidir. Vitrin, hakikati göstermez, örter. Kürtleri gösterir, Kürtlüğü yok eder.
Bugünün inkarı artık “Kürt yoktur” diye bağırmak değil. Bugünün inkarı “Kürt var ama sussun” demektir. Bugünün inkarı “Kürt var ama talep etmesin” demektir. Bugünün inkarı “Kürt var ama Kürtlüğünü hatırlamasın” demektir. Bugünün inkarı “Kürt var ama Kürt kalmasın” demektir.
İşte inkarın yeni maskesi budur, Kürtlüğü kabul ediyormuş gibi yapmak ama onu konuşulamaz, talep edilemez, siyasallaştırılamaz kılmak. Ve Levent Gültekin bu maskenin en cilalı yüzüdür. Devlet dili konuşmaz, ama devletin işini görür. Devletin kurduğu inkar düzenine “mantık” giydirir. Kürtlüğü bir fazlalık gibi kodlar. Kimlik siyasetini ilkellik diye damgalar. Talepleri abartı diye sunar. Sonuçta Kürtlük bir hak olmaktan çıkar, bir utanç gibi dolaşıma sokulur. Kürtlük talep değil, “aşırılık” olur. Kürtlük bir mücadele değil, “rahatsızlık” olur.
Ve sistem bunu sever. Çünkü en iyi inkar, Kürtlerin ağzından kurulan inkardır. En etkili bastırma, içeriden yapılan bastırmadır. En sinsi operasyon, ihanetin örgütlü hale getirilmesidir.
Bu yüzden mesele sadece bir kişinin fikri değildir. Bu bir çizgidir. Bu bir mekanizmadır. Bu bir rejimdir. Ve bu rejim, Kürtlüğü öldürürken Kürtleri vitrine koyar. Çünkü artık biliyorlar, Kürtleri yok etmek pahalıdır. Ama Kürtlüğü yok etmek, “makullük” ambalajıyla çok daha ucuzdur.
Bütün mesele budur.