Kürtler için yeni bir süreç başlıyor. Suriye’deki güncel güç dengeleri, Hayat Tahrir eş-Şam’ın (HTŞ) TC’nin desteği ile yükselen hegemonik kontrolü ve Suriye Demokratik Güçleri’nin (SDG) geri çekilmesiyle birlikte, Rojava Devrimi’nin örgütlemek istediği seküler-demokratik toplumsal modelin Ortadoğu gerçekliğinde şimdilik yaşama imkanının ne kadar sınırlı olduğunu bir kez daha gösterdi. Bu coğrafyada demokrasi, kadın özgürlüğü ve halkların eşitliği gibi değerler, sadece baskı rejimlerinin değil, savaş ekonomisinin, mezhepçiliğin, milliyetçiliğin ve uluslararası çıkar hesaplarının hedefi haline getirildi.
Bu tablo, “halkların kardeşliği” fikrinin son yıllarda aldığı darbelerin belki de en ağır olanını oluşturdu. Bugün Kürtlerin, Türklerin ve Arapların derin bir şekilde ayrıştığı, Alevilerin, Dürzilerin ve Sünnilerin birbirine artık güvenmediği, toplumların içe kapandığı, kimliklerin dikenleştiği yeni bir dönemin kapısı aralanıyor.
Suriye gerçekliği göz önüne alındığında, Kürt güçlerinin yıllardır sırtlandığı insanüstü toplumsal sorumluluğun sonuna gelinmiştir. Kürtler yalnızca kendi varlıklarını savunmadı, aynı zamanda Ortadoğu’nun cehenneminde bir “başka yaşam ihtimali” kurmaya çalıştı. Kadın özgürlüğü, laiklik, yerel demokrasi, halkların eşitliği ve birlikte yaşam fikri, sadece bir siyasi program değil, aynı zamanda kanla ve bedelle örülmüş bir toplumsal iddia olarak yükseldi. IŞİD’e karşı 12.000’den fazla şehit verildi, bu savaşın yükü taşındı, fakat tüm bunların sonunda “denge” adı verilen masalarda yalnızlaştırıldı.
Mart 2025 ve Ocak 2026 ateşkesleri sonrasında yaşanan gelişmeler, bu yalnızlaştırmanın somut belirtisi oldu. SDG, Fırat’ın batısındaki bölgelerden çekilmek zorunda kaldı, Halep mahalleleri, Tabka, Deyr Hafir gibi alanlar cihatçıların kontrolüne geçti. Türkiye destekli SNA saldırıları sonucunda yüz binlerce Kürt yerinden edildi. Petrol sahaları ve sınırlarda HTŞ’nin etkisinin genişlediği görüldü. Rojava özerklik alanı ciddi biçimde daraldı. Entegrasyon süreci, Kürtleri “kazanan” konumdan “entegre edilen” mağduriyetine taşıdı.
Fakat görünen o ki, bu coğrafyada “daha iyi bir hayat” mümkün olana değil, daha güçlü olanın çıkarına izin veriliyor. Rojava, yalnızca silahlı saldırılarla değil, uluslararası pazarlıklarla, devlet akıllarıyla ve çıkar ittifaklarıyla kuşatıldı. ABD’nin desteği azaldı, entegrasyon baskısı arttı, Kürtler hem savaşın yükünü taşıdı hem de askeri gücünü kaybetmeye zorlandı.
İnsani değerlerin dünyada itibarsızlaştırıldığı bir çağda, Rojava devrimcileri onurlu bir duruş sergilemişlerdir. Yenmek-yenilmek üzerine kurulu iktidar mantığını, mezhepçi ve milliyetçi körlüğü aşan bir örnek bırakmışlardır. Bu örneğin değeri, askeri haritalarla ölçülemez. Bugün Rojava deneyimi darbe alsa da hiçbir güç, bu devrimin etkilerini tamamen ortadan kaldıramayacaktır. Çünkü Rojava, yalnızca bir “bölge” değil, bir hafıza, bir direniş dili, bir toplumsal umut mirasıdır.
Bu rüzgar, yıllara yayılacak bir halklar mücadelesinin kapısını aralamıştır. Bu toprakların insanlık değerleriyle yeniden buluştuğu, eşitliğin ve özgürlüğün yeniden önemsendiği zamanların mücadele geleneğine ideal bir örnek olarak yazılacaktır.
Ancak aynı zamanda acı bir gerçek daha vardır. Kürtlerin yalnızlaştırılması, özellikle Türkiye’de birçok kesimin “gerçek yüzünü” bir kez daha ortaya çıkarmıştır. Solcu, sağcı, dinci, ateist… Kendini hangi sıfatla tarif ederse etsin, geniş toplumsal kesimlerin önemli bir bölümü Rojava gerçeği karşısında ya suskun kalmış ya da düşmanca bir tutum almıştır. Özellikle Kemalist-ulusalcı kesimlerin, “laiklik” iddiasına rağmen, sahada fiilen cihatçı yapılarla aynı hedefe kilitlenmiş olması tarihsel bir utanç, ikiyüzlülüklerinin fotoğrafı olmuştur.
Bu yaşananların sonuçları itibarıyla, Kürtler içinde İslamcı ve milliyetçi eğilimlerin güçlenmesi olasılığı son derece yükselmiştir. Çünkü sürekli saldırı altında kalan, yalnızlaştırılan ve ihanete uğradığını hisseden bir toplumda, evrensel ve kapsayıcı siyaset yerine daha içine kapanan, daha sertleşen, daha kimlik merkezli yönelimlerin kuvvetlenmesi kaçınılmazdır.
Seküler Kürt yapılanmasının geriletilmesi tek başına “dert” değildir. Asıl yıkıcı olan, kendini seküler ve laik diye tanımlayan kesimlerin Kürtleri cihatçı zihniyetle birlikte linç etmesi, Kürt toplumunda çok daha derin bir kırılma yaratacaktır. Çünkü bu, yalnız bir siyasi tutum değil, Kürt halkına dönük tarihsel inkarın modern bir tekrarıdır. “Eşitlik” diyerek dışlayanların, “laiklik” diyerek düşmanlaşanların açtığı yara, sıradan bir siyasi gerilim değil, kuşaklar sürecek bir kırılmanın habercisdir.
Kürtler açısından bakıldığında Rojava deneyimi darbe almış olabilir. Fakat Kürtlerin dünyasında çok daha büyük bir dönüşüm yaşanmıştır. Yokluk dünyasından varlık dünyasına geçiş gibi tarihsel bir kırılma. Esad rejimi döneminde, 1962 nüfus sayımıyla 120.000 Kürt “yabancı” olarak kaydedilmiş, 300.000’i tamamen kayıtsız bırakılmıştı. Bu insanlar mülk edinemiyor, oy kullanamıyor, eğitim ve sağlık hizmetlerinden mahrum kalıyordu. Kürtçe yasaklıydı, okullarda, medyada, resmi işlemlerde kullanılamıyordu. Newroz yasaktı, Kürt isimleri bastırılıyordu. 2004 Kamışlı isyanında onlarca Kürt öldürülmüştü. Kürt bölgeleri petrol zengini olsa da bu kaynaklardan yararlanamıyordu, rejim petrolü merkezileştirmişti. Kürtler “ikinci sınıf vatandaş” olarak görülüyor, kimlikleri inkar ediliyordu.
Kimlikleri dahi inkar edilen, adı bile yasaklanan bir halk, kendi coğrafyasında, kendi dilinde, kendi kültürel değerlerini koruyarak bir yaşam kurma iradesini göstermiştir. Bu süreç şimdi yeni bir evreye giriyor. Kürtler bundan sonra, taşıdıkları ağır “bölgesel sorumluluk” yükünün sınırlarına gelmiş durumdadır. Bu yüzden daha fazla kendi varlığını merkeze alan, kendi güvenliğini, geleceğini ve toplumsal sürekliliğini önceleyen bir yaklaşımı örgütlemeleri beklenmelidir. Bu bir geri çekilme değil, tarihsel olarak bastırılmış bir halkın, yeni dönemin gerçekliği içinde kendini yeniden kurma çabasıdır.
Ve ne olursa olsun şu kesin, Rojava devriminin bıraktığı örnek, Ortadoğu’nun kirli savaş düzenine karşı insanlık onurunu savunan bir hat olarak kalacaktır. Bugün kaybettirilmeye çalışılan şey yalnızca bir bölgenin statüsü değil, halkların eşit ve özgür yaşayabileceği fikridir. O fikir kolay yenilmez. Çünkü hafızaya yazılmıştır. Çünkü bedelle mühürlenmiştir.
Bu nedenle Kürtler bugün darbe almış görünse bile, hakikat şudur. Kimliksizleştirilmiş Kürtlerden, kendi dilini, kültürünü ve kolektif iradesini taşıyan yeni bir Kürt gerçekliği doğmuştur. Ve bu gerçeklik, kısa vadeli askeri dengelerle silinmeyecek kadar güçlü bir tarihsel iz bırakmıştır.
Kürtler açısından iki adım ileri bir adım geri atılmıştır. Varlığını bir kez haykırmış, dilini bir kez özgürce konuşmuş bir halk yürüyüşü, Kürtlerin özgürlüğe yürüyüş hikayesi devam etmektedir…