Alevilerin yeni kurulan Cumhuriyet’e ilişkin beklentilerine ve yüzlerce yıllık suskunluklarını bozmalarına ilişkin Hollandalı sosyolog Martin van Bruinessen “Kurds, Turks and the Alevi Revival in Turkey” çalışmasında şu ifadeleri kullanmaktadır:“Türkiye’nin laikleşmesi Aleviler için kademeli bir özgür leşmeyi mümkün kıldı. Güçlü bir dini (Sünni) altyapısı olan ve 1925’te gerçekleşen birinci büyük Kürt isyanına karşı, Kürt Alevi aşiretlerinin isyanlara karşı mücadele etmesi sürpriz olmasa gerek.1920’ler ve 1937/38’de Kürt Alevilerinin Kemalist harekete ve Cumhuriyet’e karşı ayaklandıkları bilinse de, bu zamana kadar hiçbir şekilde önemli sayıdaki Kürt Alevilerinin Kemalist rejime karşı Sünni Kürt güçlerine katıldığı gözlenmemiştir. Yine de, Kürt ve Türk Alevilerinin aynı şekilde Kemalizm’in laik ve halkçı ideallerine destekçi olmaları; ve çok sayıda Kürt Alevinin isteyerek Türk kültürüne asimile olması ve hatta kendilerini Kürt olmaktan çok Türk olmakla özdeşleştirdiği karşımıza çıkmaktadır”22 (van Bruinessen 1995; Tercüme: Z.A.)23 Bunun gibi akademinin dışında olan birçok analiz ve yorum Alevilerin Cumhuriyet’in kuruluş döneminde Cumhuriyet’e karşı olumlu ve umutlu tutumlarından bahsetmektedir. Yazar Metin Aktaş Sosyalist Mezopotamya dergisinde yayımlamış olduğu ‘‘Alevilik ve Kemalizm” adlı çalışmasında konuya ilişkin şu ifadeleri kullanmaktadır: “Devşirme yöneticilerin güdümünde olan Osmanlı İmparatorluğu’nca dışlanan, hatta değişik bahanelerle kırıma uğrayan Aleviler, hoşgörüsüzlüğün ve hiç hak etmedikleri ifti-raların yarattığı toplumsal-siyasal ortamdan korunmak için, Cum-huriyet dönemine dek olabildiğince kimliklerini ve ibadetlerini gizlemek zorunda kalmışlardır. Mustafa Kemal Paşa’nın öncü-lüğünde kurulan Kuvay-ı Milliye örgütünde, bütün yurtseverlerle birlikte buluşan Aleviler, Ulusal Kurtuluş Savaşı’ndan sonra gerçekleştirilen Büyük Türk Devrimi’nde beklentilerini bularak 22 Aslı: “The secularisation of Turkey made the gradual emancipation of the Alevis possible. It is not surprising that during the first great Kurdish rebellion of 1925, which had a strong (Sunni) religious colouring, Kurdish Alevi tribes actually fought against the rebels. It is true that there also were, in 1920 and 1937-38, rebellions of Kurdish Alevis against the kemalist movement and the Republic, but at no time until the present did Kurdish Alevis in significant numbers join forces with Sunni Kurds against the kemalist regime. By and large, Kurdish as well as Turkish Alevis were supportive of the secular and populist ideals of kemalism; many Kurdish Alevis voluntarily assimilated to Turkish culture and came to identify themselvesas Turks rather than as Kurds”. 23 Bu çalışma 1995’e aittir ve o günden bugüne Alevi Zazaların veya Dersimli Alevilerin doğrudan Kürt etnisitesine dahil edilmesi artık tartışmalı bir konudur. Dilbilimde Zazaca dilinin Kürtçenin bir lehçesi değil ayrı bir dil olduğu tespiti artık kabul görmekle birlikte (Paul 1998, Eichner 2010, Keskin, Gippert 1996), etnik aidiyet sorunsalı gündemde yerini korumaya devam etmektedir (Arslan 2017). Politik ve ekonomik denklemlere bağlı olan bu tartışma konusu, mevcut makalenin içeriğini aştığından dolayı bu açıklamayı Kemalizm ile bütünleşmişlerdir.” (Aktaş, Metin: Alevilik ve Kemalizm) Abdullah Saygılı liberal-demokrat bir internet portalı olan Radikal’de “Alevilik ve Kemalizm’in Sorunlu İlişkisi” adlı çalışmasında Alevilerin özellikle Kemalizm’in Osmanlı egemenliğini yıkıp toplumu modern ve çağdaş bir döneme taşıyacaklarına inandığını ifade etmiş ve şu şekilde devam etmiştir: “Alevi toplumunun Kemalizm’e sempati duymasının diğer önemli bir nedeni de halifeliğin kaldırılmasıyla devletin din karşısında tarafsız bir konuma geldiği ve Sünni İslam dayatmasından kurtulduğu yolundaki inançtır”. (Saygılı, Abdullah: Alevilik ve Kemalizm’in Sorunlu İlişkisi) Özellikle İslamcı yazarların 1970’lerden itibaren rakibi oldukları Kemalizmi eleştirdiği ve bu yolla ciddi çalışmalara imza attıklarını düşünerek Alevilik ve Kemalizm üzerine kaleme aldıkları yazılardan bahsedilebilir. Kenan Alpay İslamcı bir online haber portalı olan, Haksöz Haber’de “Kemalizmin Bekasına Koşulan Alevilik ve Sosyalizm” yazısında şu açıklamayı yapmaktadır: “Söz konusu Alevilik tartışmaları başka bazı tali amaçlar dışında elbette yükselen İslami hareketleri bloke etme niyetiyle Kemalizm kadar sol-sosyalist hareketler ve liberal çevreler açısından da kullanıma elverişli görüldüğü oranda gündemde tutuluyor”. (Alpay, Kenan: Kemalizmin Bekasına Koşulan Alevilik ve Sosyalizm) Türkiye Cumhuriyeti’nde laiklik ile ilgili Markus Dressler sekülerleşme sürecinin ve onunla ilgili toplumsal faaliyetlerin yeni Cumhuriyet’te Osmanlı’nın Birinci ve İkinci Meşrutiyet döneminin bir devamını oluşturduğu ve bu anlamda bir yeniliğin ifadesi olmadığını açıklamaktadır: “Osmanlı’nın dini açıdan işlediği modernleşme süreci (dini-milliyetçi; Z.A.) Cumhuriyet’te seküler-milliyetçi bir terminoloji ile devam etmiştir.”24 (Dressler 2002: 136). Bu doğrultuda Cumhuriyet’in en önemli projelerinden bir tanesi 1924 yılında Türk Dil Kurumu, TDK ve Türk Tarih Kurumunu, TTK’yı kurmak olmuştur. Her iki proje de Avrupa’dan esinlenilen ve modern ulus-devlet modellerindeki mill(iy)etleşmeyi amaç edinen Tek Vatan-Tek Dil-Tek Din ideolojisine dayanmıştır. Bu ideoloji çerçevesinde ülke sınırları içinde yaşayan çok kültürlü, çok dilli, çok dinli insan topluluklarının ‘‘Türk-Türkçe-Sünni-Müslüman”paradigmasının süzgecinden geçerek Türk(çe)leşmeye ve Sünnileşmeye hizmet edeceği düşünülmekteydi. İzlenilen mantık İtalyan siyasetçi Massimo d’Azeglio’nun (1798-1866) söylediği şu ifadeleri hatırlatmaktadır: “Biz İtalya’yı yarattık, artık sıra İtalyalıları yaratmaya geldi” (bkz.: Latham 1970 in Hobsbawm 2005: 58). Paradigmaya uymak istemeyen veya uy(a)mayan unsurlar için 24 Aslı: “Die religiöse Begrifflichkeit des Modernisierungsprozesses im Osmanischen Reich wurde in
anlaşılması konusunda önemlidir: “Açlar ile çıplaklarla meskûn olan bir yer medenileştiriliyor, geriliğin ana merkezi olan bu muhitte şimdi Türk motörlerinin uğultusu birbirine karışıyor” (Cumhuriyet: İllelebet Milli Cumhuriyet. Haberler Analizler dosyalar Araştırmalar Belgeler. Atatürk ve Dersim Katliamı). Ne var ki, Dersim Soykırımı sonrasında ve CHP’nin tek partili dönemi süresince, Aleviler yeniden ücra yerlere geri çekilmiş ve izole yaşamlarına bir müddet daha devam etmişlerdir (Babinger 1921: 97). Bugüne dek Alevi köy veyerleşim alanları dağların en yüksek ve erişilmez yerleri, yaylalar ve ormanlar olmuştur.
Büyük Şehirlere Göç, İslamcı Partiler ve Türkiye Siyaset Alanı
1960’lar Anadolu’dan Türkiye’nin büyük şehirlerine yoğun göç dalgalarının yaşandığı dönemlere tekabül etmektedir. Kieser siyasi baskılar, sürgün, iç göçler ve ekonomik zorluklar özellikle Alevilerin daha iyi bir yaşam umuduyla, önce Türkiye’nin büyük şehirlerine sonra da Avrupa Diasporası’na yerleşmelerini tetiklediğini ifade etmektedir (Kieser 2001). Bu anlamda özellikle Avrupa Diasporası’nda büyük bir Kızılbaş-Alevi kitlesinin olduğu tahmin edil-mektedir.26 Aynı zamanda 1960’lar Dünya ve Türkiye için çok partili dönem ve siyasi olarak oldukça çalkantılı bir zaman dilimidir. 1970’li yıllar günümüz Adalet ve Kalkınma Partisi’nin (2002’den bugüne iktidar partisi) öncüleri olan, islamcı-muhafazakar partilerin Türkiye siyaset sahnesine adım attıkları dönemlerdir
(Arslan 2016: 140ff)27
1970‘li yılların sonlarına doğru birçok Alevi katliamı gerçekleştirilmiştir (Maraş 1978, Malatya 1978, Çorum 1980). 1980’de Kenan Evren öncülüğünde gerçekleştirilen Askeri Darbe paradigmanın artık açıkça ifade edilmesine ve “Türk-İslam Sentezi’’ adıyla politik jargonda yerini almasına neden olmuştur. Sentez ekseninde Sünni İslam’ın giderek radikalleşmesinin kontrol altına alınması ve aynı zamanda Osmanlı’nın bıraktığı yerden, Alevilere sünnileştirme programlarının uygulandığı görülmüştür. Bugün birçok Alevi köyünde karşı-laştığımız ve kimse tarafından kullanılmayan Camiler 1980 ve Türk-İslam Sen-tezi projesi kapsamında inşa edilmiştir. Tam anlamıyla tekleştirme amaçlı etnik(Türk)milliyetçi kimlik ile dini(Sünni)-milliyetçi kimliğin sentezini oluş-turmayı amaçlayan bir rejim programı 1980’den itibaren net biçimde izlenilmeye başlamıştır (Arslan 2017).
26 Yalnızca Almanya’da 800.000 Alevinin yaşadığı tahmin ediliyor. Bkz.: http://alevi.com/de/alevitische-union-europa-e-v/ [son erişim tarihi: 26.07.2017].27 Necmettin Erbakan (1926-2011) 1970’de Millî Nizam Partisini kurmuştur. Yine 1972’de Millî Selamet Partisini kurmuştur. Yine Kemalist rejim tarafından yasaklanmalara ve kapatılmalara rağmen, 1983 yılında ise Refah Partisini kurmuştur. 28 Şubat Askeri muhtırasından sonra Fazilet Partisi (1997) ve Saadet Partisi (2001) kurulmuştur. Erbakan’ın siyasi faliyetleri Şeriat tehditi korkusuyla defalarca yasaklanmıştır. 13 Nisan 1994 yılında yine bir seçim konuşmasında Erbakan seçmen kitlesine, İslami devletin kanlı veya kansız mutlaka geleceğini ifade etmiştir. Vefat edene dek görünürde olmasa da Necmettin Erbakan’ın aktif biçimde Fazilet Partisini ve Saadet Partisini fikren desteklediği ve yönettiği bilinmektedir. İslami devlerin ne tür bir yöntem ve strateji sonrasında kurulacağna yönelik tartışmalar İslamcı-muhafazakâr kesim içinde Gelenekçi ve Yenilikçi grupların oluşmasına sebep olmuştur. Yenilikçiler 2002 yılında AKP iktidarını Türkiye siyaset sahnesine yerleştirmiştir. Bu konuyla ilgili detaylar bkz. Arslan 2016: 148fff.
Böyle bir siyasi atmosferde 1993 yılında Alevi aydın ve sanatçılar Sivas’ta katledilmiştir. Bazı sosyal bilimci, araştırmacı ve gazeteciler bu tarihi “Alevilerin uyanışı” olarak nitelemektedir. Aynı zamanda bu katliamın yükselen Sünni politik girişimlerini28 ve Kürt ulusal mücadelesini kırmak adına devlet eli ile gerçekleştirildiği düşünülmektedir. Alevi derneklerinin Avrupa Diasporası’nda kurulmalarının da Türkiye gizli istihbarat servisleri tarafından desteklendiği ve hatta yönlendirildiği kimi dönem sosyal danışman ve çalışanlarınca iddia edilmektedir. Son olarak Kızılbaş Dergisi 74. sayısında “Devletin Alevilik Bildirgesi” başlığı altında 1988/89 yıllarında bir heyetin toplandığı ve Alevilik örgütlenmelerinin koşullarının sağlanıldığı iddia edilmektedir. 1994 ve 2004 yılları arasında Hacıbektaş ilçesinde Belediye Başkanlığı görevini yerine getirmiş olan Mustafa Özcivan’ın, artık yayında olmayan Sürek dergisine, kendisine ve İzzetin Doğan’a dönemin Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel tarafından Cem Vakfı’nı (Cumhuriyet Eğitim Vakfı) kurarak, Alevilerin Kürt ulusal mücadelesi saflarına katılmalarını engellemeleri görevi verilmiş olduğuna dair bir röportaj verdiği, ikincil kaynaklardan ulaşılmak üzere, iddialar arasındadır (Alevi Habe Ajansı). Bu çalışmanın daha çok Kürt ulusal hareketinin gücünü kırmaya yönelik olduğu bu çerçevede iddialar arasındadır. Öte yandan Avrupa’da “Kürt Alevi Derneklerinin” kuruluş yılları da aynı zamana tekabul etmektedir. Alevi kurumları bu dönemden itibaren Avrupa Diasporası’nın daha demokratik koşullarında (aslında buradaki ulusal devlet yapılanmalarına veya toplum bütünlüğü açısından herhangi bir tehlike arz etmedikleri için) kimliklerini kurumsallaştırarak ve devlet tarafından resmi din olarak tanınarak yaşatma çalışmalarına başlamışlardır.
Avusturya Alevilerinin 1912 İslam Yasası ile imtihanı
Osmanlı ve Türkiye tarihinden bugüne Alevilerin toplumsal ve siyasal pozisyonunu anlamak özellikle Avusturya’daki durumlarını anlayabilmek adına önemli olmuştur. Aleviliğin İslam ile bağının netleşememesi durumu ve Ale-vilerin genel toplumda siyasi pozisyonunun belirsizliği Avrupa Diasporası’nda farklı ancak benzer boyutlarda devam etmektedir. Aleviliğin İslam ile bağı özellikle Avrupa Diasporası’nda resmi din olarak tanınma başvuruları sürecinde doruğa ulaşmıştır. Avusturya’da o dönem var olan 1912 İslam Yasası29, ken-disini İslam’dan soyut bir Alevi tanımlamasını yapamayan Alevi kitle kurumları yöneticileri için Aleviliğin bağımsız bir din olarak tanınma girişimlerinde büyük bir engel olmuştur. Avusturya din işlerinden sorumlu kurum “Kultusamt’’ Aleviliğin İslam ile ilişkisi var ise ve İslam ile ilgili bir inanç ise, o halde 1912 28 Sünni inancına mensup ve 1960’lardan itibaren büyük şehirlere göç eden kesimin Kemalist paradigma ekseninde ötekileştirilerek politikleşmesinin provoke edilmesi de günümüz siyasi durumunu anlayabilmek adına önemli bir ayrıntıdır. 29 Bu yasa farklı ülkelerden gelen Müslüman dinine mensup insanların göç dalgaları ve talepleri sonrasında önce 1988’de genişletilmiş ve 2015’te ‘’Yeni İslam Yasası’’ olarak değiştirilmiştir. yönetimi ile Türkiyeli Müslümanlar arasında İGGİÖ’nün yönetimini ele geçir-me konusunda uzun süre anlaşmazlıklar yaşanmıştır (ayn.: 198). Bu nedenle Avusturya Türkiye İslam Birliği (ATİP), Milli Görüş çizgisinde olan Avusturya İslam Federasyonu, İslam Kültür Merkezleri Birliği gibi farklı dernekler kurulmuştur (ayn.). Ne var ki, 2011 yılında İGGiÖ’nün yönetim kadrosu seçimleri usulen tartışmalı bir biçimde gerçekleşse de, İGGİÖ yönetimi ilk defa Türkiye kökenli ve Milli Görüş çizgisinde olan Fuat Sanaç (Die Presse, 26 Haziran 2011) ve 2016 yılında aynı şekilde AKP’ye yakınlığı ile bilinen İbrahim Olgun tarafından devralınmıştır (Die Presse, 08 Eylül 2016). Bu bağlamda,Avusturyalı Alevilerin tanınma sürecinde 1912 İslam Yasası ile ilgili yaşadıkları çelişki ve olumsuzluklar irdelenecektir.Avrupa ülkelerinde toplum tarafından Alevi inancına mensup Türkiyeli göçmenler daima genellenerek ‘‘Türk” ve ‘‘Müslüman” olarak tanınmışlardır. Sosyal bilimci Rogers Brubarker ve Tarihçi Frederik Coopers dış etkenli (extern) kimlik tanımlamalarının bir kişi veya grubun öz kimlik tanımlamasını geliş-tirmesi veya belirlemesi konusunda ne kadar belirleyici olduğu sorunsalını şöyle sormuşlardır: “(…) resmi sınıflamaların öz-kimlik oluşumu ve algısında büyük etkisi”, (…)”32 (Brubarker; Cooper 2000: 27). Avusturya’da Alevi kurum yöneticileri yaptıkları başvuru sonucunda, İslam ile ilgili ayrışmayı netleştirememiş ve 12 İmamları, Hz. Ali’yi, Peygamber Muhammed’i, Ana Fatma’yı İslam’dan ayrı açıklayamamışlardır. Bu nedenle Alevi kurum yöneticileri, 2014 yılından itibaren Başbakanlık bünyesine alınan Kultusamt tarafından İslami unsurları içeren başvurularından ötürü anayasal düzlemde İslam’ın ve Müslümanların resmi temsilcisi olarak kabul edilen İGGiÖ’ye yönlendirilmiştir. Bu noktada şu ayrıntı önemli olmuştur. İGGiÖ Alevileri İslam dininden uzak bir yerde görmüştür. Bu durum en belirgin biçimde Kultusamt, Avusturya Anayasa Mahkemesi ile İGGİÖ arasında yapılan resmi yazışmaları incelediğim çalışmalarda ve dönemin İGGİÖ Başkanı Anas Shakfeh (1987-2008) ile 22 Şubat 2010 tarihinde yaptığım röportajda görül-müştür (Mülâkat ile ilgili detaylar bkz. Arslan 2016: 201-202 ve 208). Kultusamt’ın Avusturya Alevi yöneticilerini İGGiÖ’ye yönlendirmesi ve İGGiÖ’nün olumsuz tavrı, Avusturya Alevilerini Aleviliğin İslam ile ilişkisinin tam olarak ne olduğu tartışmasına sürüklemiştir (Arslan 2016: 198-204). Aleviliği tanımlarken 12 İmam, İmam ve Halife Ali, Ana Fatma, vb. unsurlarısürekli kullanan Alevi kurum temsilcileri bu konuyu Avusturya kanunları karşısında da bir açıklığa kavuşturamamıştır. Akademik tartışma ve araştırma sürecinin tamamıyla dışında, Türk/İttihatçı Devlet33-Solu kökenli kurum yöneticilerinin ekseninde sürdürülen tartışmalar Avusturya’da Alevi kitlesinin ana hat ve kurumsal olarak iki akıma bölünmesine neden oldu: İslam Yasası kapsamında tanınmayı kabul eden ve bunu doğru bulan ‘‘İslamcı Aleviler”34 (tanınma sürecinin başlama zamanına kadar Avusturya Alevi Federasyonu’nun 32 Aslı: “(…) the extent to which official categorization shape self-understandings, (…)”33 Terim kullanımı için detaylı açıklama için bkz. Arslan 2017. 34 Kendilerini eleştiren genel Avusturya Alevi toplumu tarafından bu şekilde Viyana şubesiydi) ve ayrı bir dini topluluk olarak tanınmak isteyen ‘‘SenkretikAleviler‘‘35 (Avusturya Alevi Federasyonu, AABF – Çatı kurumu) (bkz. Arslan 2016: 204-219). Ancak İslam Yasası kapsamında tanınmayı isteyen “İslamcı Aleviler”36 Sünni egemenliğinde olan ve bu anlamda Türkiye Diyanet İşleri Başkanlığına sürekli benzetilen İGGiÖ’nün çatısı altında bir tanınmayı kabul etmemişlerdir (Arslan 2016b ve 2012). Bu sebepten, konuyu öncelikle Avusturya Anayasa Mahkemesi’ne ve daha sonra da Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne (AHİM) taşımışlardır (Arslan 2016: 196-219).
“Aleviliğin İslam olup olmama’’ tartışması ekseninde Avusturya Alevilerinin kutuplaşmasının kurumsal statü kazanması
Kimi Avusturya Alevi kurum yöneticilerinin çıkar ve menfaatlerinin yanı sıra, Türkiye’de yüzyıllardır susmaya mahkum edilen Alevi toplumu için daha kısıtlı koşullardan dolayı, Aleviliğin İslam ile bağı tartışmaları genel olarak bu denli yoğun bir boyutta ol(a)mamıştır. Buradan hareketle Aleviliğin İslam ile bağı sorunsalı Avusturya nezdinde Avrupa Diasporası’nda gündeme gelmiştir ve oldukça belirsiz bir çıkmaz olarak karşımızda durmaktadır. Birçok Alevi için bazı kurum yöneticilerinin bu tartışmalar ekseninde artık Aleviliği İslam’dan tamamen ayrı bir inanç olarak görme eğilimi, öncelerde açık bir ‘‘acaba?” sorusunu kafalarda uyandırmıştır. Bu tartışmalar sonucunda net bir farkındalık geliştirerek İslam’dan ayrı bir Aleviliği düşünmek gündemde yerini almıştır. Burada yine önemli bir ayrıntı, siyasi konjonktür ile bağlantılı olarak özellikle İslam ile ilgili yakınlık ve uzaklık konusu, Türkiye’deki Aleviler ve Diaspora’da yaşayan Aleviler arasında ciddi farklılıkların söz konusu olduğunu unut-mamaktır (ayn.). Öncelikle şunu söylemek mümkündür: Avrupa Diasporası’nda İslam konusundan daha uzak durmayı tercih edebilen Aleviler, Sünni-Ortodoks egemenliği altında Türkiye’de daima yeni katliamların ve saldırıların olabileceği korkusundan yola çıkarak, daha dikkatli ve temkinli olmayı tercih etmekte ve bu anlamda Avrupa Diasporası’ndaki gelişmeleri şimdilik büyük oranda endişe ile izlemektedirler (Arslan 2016: 69, 163). Türkiye‘de ve Avrupa’nın diğer ülkelerinde yaşayan Alevilerin Avusturya’da tanınma süreci “Aleviliğin İslam ile bağı” konusundan oldukça etkilenmiştir. Bugüne dek akademik araştırma ve çalışmaların dışında sürdürülen bu tartışma toplum içinde herhangi bir netliğe kavuşturulamamıştır. Sonuç itibariyle 22 Mayıs 2013 tarihinde “İslamcı-Aleviler Avusturya yasalarınca resmi din olarak tanınmıştır” (Bundesgesetzblatt Österreich 22 Mayıs 2013). İslamcı Aleviler 2013 yılında ‘‘İslam-Alevi İnanç Topluluğu” olarak tanınmıştır, ancak 2015 yılında yeni Islam Yasası’nın (Yeni İslam Yasası Tam Metin) yürürlüğe konulması sonucunda ismini ‘‘Alevi İnanç Topluluğu Avusturya” (Alevitische 35 Başvurularında Aleviliği senkretik bir inanç (Almanca: Synkretischer Glaube) olarak tanımlıyorlar.İslam-Alevilerinden ayrı olduklarını belirlemek ve bu anlamda anlaşılırlık adına makalede “Senkretik Aleviler” ifadesini kullanmayı uygun görüyorum. 36 Avusturya’da farklılığa işaret etmek ve siyasi pozisyonunu belirlemek adına, Senkreti Aleviler tarafından İslam yasası altında tanınmak isteyen Aleviler için sarf edilen sıfattır
Glaubensgemeinschaft in Österreich, ALEVI) olarak değiştirmiştir. Kısaltılmış haliyle ALEVİ (bkz. Kultusamt) olarak düzenlenen bu topluluk, Avusturya’da yaşayan bütün Alevilerin kurumsal temsilcilik hakkını resmi olarak almıştır (2015 İslam Yasası; 4. Bölüm). Resmi olarak tanınmış olan İslam-Alevilerinin bünyesine girmek istemeyen AABF ise Aleviliğin ayrı bir din olarak tanınması için çabalarını sürdürmeye devam ederken, artık Aleviliği tamamen İslam’dan ayrı tanımlamanın yollarını aramaktadır.
http://scholor.google.com/Zeynep Arslan