Bugün Suriye’de yaşananları “güç dengeleri” falan diyerek açıklamayın.. Burada halkların canı yakılıyor, toplumun hafızası siliniyor, kadınların bedeni hedef alınıyor, insanlar vahşi şekilde öldürülüyor, mezarlar yıkılıyor. Ve bunlar olurken kökleri El Kaide, El Nusra’ya dayanan, IŞİD ile fikirdaş olan HTŞ gibi bir cihatçı çete -yıllardır halklara kan kusturmuş, kadın düşmanı, mezhepçi, otoriter bir sürü- şimdi dünyaya “ılımlılaştı” diye yutturulmaya çalışılıyor.
Koridorlar açılıyor, alan veriliyor, pazarlıklar dönüyor, “normalleştirme” planları kurgulanıyor. Dahası… Bu yapıyı ABD ve İsrail’in çizdiği sınırlar içinde bir “kontrol mekanizması”na dönüştürmek istiyorlar.
Radikalleri kontrol edip gerektiğinde kullanarak büyütenler, sonra o şiddeti halka karşı sopa yapıp toplumları terbiye edenler, en sonunda da utanmadan “istikrar” ve “güvenlik” masalıyla bu kirli düzeni meşrulaştırırlar.
Bu yöntem yeni değil. Bu tezgahı daha önce Afgansitan’da da, Filistin’de de kurdular.
ABD, Sovyetlere karşı Afganistan’da cihatçı ağları bilinçli biçimde besledi, büyüttü, silahlandırdı, Pakistan istihbaratı (ISI) üzerinden parayı, silahı, eğitimi akıttı ve siyasal İslamcı militanlığı bir savaş aparatı gibi kullandı. Bin Ladin de tam bu zemin içinde yükseldi, 1980’lerde Afganistan’a gidip para-lojistik sağladı, “Arap gönüllüler” dediğimiz kadroların örgütlenmesine omuz verdi, zamanla bu ağların merkez isimlerinden biri haline geldi. ABD’nin kurduğu, büyüttüğü ve meşrulaştırdığı cihatçı savaş düzeninin Bin Ladin gibilerini parlattı.
ABD’nin Sovyet karşıtı stratejisi, Afganistan’ı bir halk mezarlığına çevirirken aynı zamanda küresel cihatçı militan ağların altyapısını da döşedi. O gün “özgürlük savaşçısı” diye pazarlanan yapıların, yarın başka coğrafyalarda halkların başına bela olacağı belliydi. Nitekim 1988’e gelindiğinde, bu ağ artık daha bağımsız, daha ideolojik, daha örgütlü bir yapıya evrildi, El Kaide dediğimiz örgüt, işte bu kanlı laboratuvarın içinden çıktı. Ve sonra, tarihin o büyük ironisiyle, ABD’nin “kullanışlı araç” diye büyüttüğü bu barbarlık, dönüp dolaşıp 11 Eylül’de Amerika’nın kalbine vurdu.
Cihatçılığı bir dış politika sopası yapan, radikali kontrol edebileceğini sanan, halkların üzerine saldığı şiddeti yönetilebilir gören ABD, bugün ortaya çıkan felaketin kurucu ortaklarından biridir. 11 Eylül’ün faili El Kaide’dir, ama o örgütün mayası da, zemini de, “ekosistemi” de Afganistan’da ABD eliyle güçlendirilen cihatçı örgütlenme modelidir. Amerika önce büyüttü, sonra şaşırmış gibi yaptı. Ama bedeli sadece Amerika ödemedi, en ağır bedeli Afganistan, Ortadoğu ve dünya halkları ödedi.
Gelelim Hamas’a. Hamas 1987’de Gazze’de kuruldu. İhvan geleneğinden gelen sosyal-dini ağların siyasal ve askeri yapıya dönüşmesiyle ortaya çıktı. Ama iş burada bitmiyor. Çünkü Hamas’ın büyümesinde İsrail’in politikalarının kritik bir payı var. Bunu gizleyemezsiniz!
İsrail, 70’lerde ve 80’lerde Filistin’in demokrat, laik, ulusalcı damarı olan FKÖ/Fetih’i ezmek için Gazze’deki İslamcı yapılara alan açtı. FKÖ’ya karşı “denge unsuru” diye baktı. “Bunlar tehlikeli değil, bunlar yönetilir” dedi. Camiler büyüdü, dernekler büyüdü, yardım ağları büyüdü. İsrail’in gözünde bu akım, Filistin’in birleşik temsilini parçalayacak bir araçtı.
Sonra yıllar geçti… Filistin ikiye bölündü. Gazze’de Hamas, Batı Şeria’da Filistin Yönetimi… Filistin’in sesi parçalandı. Siyasi temsil dağıldı. Müzakere gücü yok oldu. İsrail de çıktı bunu “güvenlik” diye pazarladı.
Yıllarca İsrail, Hamas’ı bitirmek yerine çoğu zaman onu “kontrol edilebilir” gibi gördü. Neden? Çünkü Hamas oldukça, İsrail rahat rahat “barış olmaz” diyebiliyor, işgali sürdürüyor, kuşatmayı derinleştiriyor, her saldırıyı bahane edip baskıyı artırıyor. Hamas oldukça, Filistin halkının birleşik demokratik iradesi boğuluyor.
Mesut Yılmaz -Netanyahu görüşmesine dair aktarılan iddiaya göre Netanyahu, “Hamas’ın da yardım hesabı var, biz de yardım ediyoruz. siz de yardım edin” minvalinde bir şey söylüyor. Mesut Yılmaz reddediyor, muhatabın Filistin Devleti ve Arafat yönetimi olduğunu vurguluyor. Eğer bu aktarımdaki tablo, İsrail’deki bazı siyasi akıllar Hamas’a giden finansman kanallarını biliyor, normalleştiriyor, başka aktörleri de buna teşvik ediyor.
Seküler Filistin Kurtuluş Örgütü karşı Hamas’ı büyütmek, “denge kuruyoruz” diye radikali beslemek, bir halkın siyasal iradesini sabote etmekti. Üstelik bunun bedelini hep halklar ödedi. İsrail’in yaptığı sıradan bir “strateji hatası” falan değil. bu bilerek yürütülen böl-parçala siyasetiydi! Ve bu siyaset, sivillerin kanıyla yazılmış bir felakete dönüştü.
7 Ekim saldırılarında İsrail genelinde ölü sayısı 1200 olarak raporlandı. İsrail’in 7 Ekim 2023’ten bu yana Gazze’ye yönelik saldırıları sonucu ölen Filistinlilerin sayısına 71439 kişi.
Evet, sivilleri hedef alan katliamları yapanların doğrudan sorumluluğu faildedir. Sivili hedef alan her saldırı insanlık suçudur. Ama, bu şiddet iklimini büyüten, Hamas’ı besleyen zemini işgal, kuşatma, eşitsizlik ve çözümsüzlük değil mi? Bunların hepsi İsrail devlet aklının ürettiği düzen değil midir? Dolayısıyla bugün yaşanan büyük yıkımda İsrail politikalarının tarihsel-siyasal sorumluluğu olduğunu unutmamak gerekiyor. Bu kanda yanlış siyasetin sorumluğu var.
Şimdi dönüp Suriye’ye bakalım… HTŞ’nin “himaye altına alınması”, “ılımlılaştırma” masalı, “kontrol edilebilir radikal” planı… Bu Afkanistan’da, Filistin’de denenmiş kirli senaryonun başka bir sahaya taşınmasıdır. Aynı tezgah! Aynı akıl! Aynı halk düşmanlığı!
Bugün Suriye’de HTŞ’ye açılan alan tesadüf falan değil. ABD ve İsrail’in bölgeyi dizayn eden aklı yine aynı kirli yöntemi devreye sokuyor, Radikali ‘kontrol edilebilir’ hale getir, kullan, yönet, yönlendir, sonra da çık adına ‘güvenlik’ de!
Suriye’de bu “denge oyunu”nun bedelini kim ödüyor? Şimdi Aleviler… Dürziler… Kürtler… Ve en çok kadınlar! Peki yarın…
Suriye’de bugün karşımızdaki tablo açık, Mezhepçi-tekçi şiddetin önü açılmış durumda. Alevilere yönelik saldırılar, katliamları… Topluma korku salınıyor. Dürzi bölgelerine tehditler, saldırılar… Farklı inançların yaşam hakkı hedef alınıyor. Kürtlere karşı yürütülen savaşta siviller ağır bedel ödüyor, insanlar vahşice katlediliyor, insanlar boğazlanıyor, mezarlar yıkılıyor, kutsala saldırılıyor, yerleşimler hedef alınıyor.
Ve kadınlara dönük vahşet… İşte orada insanlığın dibi görülüyor! Öldürülen bir SDG savaşçısının damdan atıldığı video görüntüleri, boğazları kesilmiş insanların, kaçırılan köleleştirilen kadınların görüntüleri dolaşıma sokuluyor. Bu yalnız bir cinayet değil. bu düşmanı insan saymayan, ölüyü bile aşağılayarak mesaj veren barbarlıktır! Mesaj bu. “Sizi insan saymıyoruz!” Bu savaş değil, vahşet ideolojisidir! Barbarlık ideolojisidir!
Cihatçı korku ABD-İsrail korumasında ile dünyaya yayılıyor. IŞİD ruhu diriltiliyor. Adına İran dengesi diyorlar. Utanmıyorlar.
Mezar yıkmak nedir? Ölüye saldırmak nedir? Kadını hedef almak nedir? Damdan ölü insan atmak nedir?
Bunların adı siyaset değildir! Bunların adı güvenlik değildir! Bunların adı “düzen kurmak” hiç ama hiç değildir!
Bunların adı açıkça cihatçı faşizm! Mezhepçi barbarlık! Toplumu korkuyla teslim alma projesi! ABD’nin kirli ruhunun depreşmesi, Trump dünyasının saldığı korkudur.
Bu örgütlerin çizgisi baştan bellidir. Cihatçı yapıların fırsat bulduklarında sivil hedefleri meşru sayacağı, kadın düşmanı zorbalık kuracağı, farklı inançları yok sayacağı, mezhepçilikle toplumları parçalayacağı, ilk fırsatta katliama, zorbalığa, şiddete sarılacakları bilinmiyor mu? Biliniyor…
Bugün devlet aklının ahlaki çöküşüne bir kez daha şahitlik ediyoruz. Bu siyaset barışı büyütmez. kanı büyütür! Bugün yaşanan katliamlar gökten düşmedi. Bu karanlığı besleyen bir düzen var, işgal, kuşatma, eşitsizlik ve bilinçli çözümsüzlük!
İsrail hala aynı hatayı yapıyor. ABD aynı siyasetten besleniyor. Şiddeti yönetebileceğini sanıyor. Radikali “kullanıp” bedel ödemeyeceğini sanıyor. Yalan! Şiddet yönetilmez. şiddet büyür! Ve önce halkları, sonra bölgeyi yakar!
Radikali “denge unsuru” diye besleyenler, sonunda o radikalizmin ateşinde yanar. Ama onlardan önce yanan hep halk olur. Afganistan’da, Amerika’da, İsrail’de böyle oldu, Filistin’de de böyle oldu, Suriye’de de böyle oluyor!
Bugün yapılması gereken cihatçı yapılara alan açmak değil, halkların demokratik iradesini büyütmek! Kadın özgürlüğünü, laik yaşamı, eşit yurttaşlığı, barışı savunmak! Halkların yan yana yaşam hakkını savunmak!