Hangi sürekten olursa olsun bütün Alevi toplumu varlık sorunu ile karşı karşıyadır, hem de Cumhuriyet Türk Devleti’nin kuruluşundan beri!
“Tekke ve Zaviyeler Kanunu” yüz bir yıl önce çıkarıldı. Bu kanunla Alevilik yasaklandı. Bu kanun, M. Kemal’in tek seçici ve yetkili Cumhurbaşkanı olduğu ve İsmet İnönü’nün Başbakanlığı döneminde çıkarıldı.
Alevi toplumu içerisinde bir özel savaş propagandası olarak, bizim gibi sonraki kuşaklara hep; “Dersim katliamında M. Kemal ve İ. İnönü’nün haberi yoktu, Celal Bayar yaptı,,,vb” hikayeler anlatıldı.
Kanun numarası: 677
Kanun kabul tahiri: 30 Kasım 1925
Kanun yürürlük tahiri: 13 Aralık 1925
Bu kanun, 12 Eylül faşist askeri rejim tarafından anayasanın ilk dört maddesi gibi değiştirilemez kanunlar arasına alındı.
Dersim merkezli bütün Ra Haq Kızılbaş Alevi toplumu, varlığını ortadan kaldıran bu kanuna riayet etmedi, ona karşı hep direniş içerisinde oldu.
Çünkü, bu kanunla Alevi toplum inancı inkâr edildi, yasaklandı!
Cumhuriyet Türk devletinden önce de Kızılbaş Alevi toplulukları katliamlara uğradılar, topluca kuyulara gömüldüler ama boyun eğmediler, varlıklarını sürdürdüler. Anadolu Selçuklu ve Osmanlı dönemlerini inceleyen her insan, bahsettiğimiz bu yüzyılların Kızılbaş Alevi direnişleriyle geçtiğini görür. Bu ayaklanma ve isyanlardan ikisini hatırlatmak yerinde olur. Biri Börklüce Mustafa, Torlak Kemal ve Şeyh Bedrettin önderliğinde, diğeri ise Baba İlyas, Baba İshak ve Menteş önderliğinde gelişen Babaii isyan ve ayaklanmalarıdır. Yıllara yayılan bu büyük ayaklanmaları ancak dışardan destek alarak bastırdılar. Gerek Selçuklu gerekse Osmanlı devleti Alevi direnişlerini bastıramayınca Doğu Roma, Fransa ve İngiltere’nin desteğini almışlardı.
Kızılbaş Alevi toplumu hiçbir dönem M. Kemal ve İ. İnönü öncülüğünde kurulan Cumhuriyet Türk devletinde olduğu gibi varlık sorunsalı yaşamadı.
“Laik” denilen Cumhuriyet Türk devleti Kızılbaş Alevi inancını bir kanunla inançsal ve kültürel soykırım kıskacına aldı.
Bu nedenle bütün süreklerden Alevi Kızılbaş toplumunun varlığı tehlike altındadır. Suriye merkezli cihadist çetelerin Alevi katliamları da dikkate alındığında tehlikenin boyutu sanıldığından da büyük olduğu açığa çıkmaktadır.
Bu tehlike karşısında Alevi kurumların bugünkü duruşu problemlidir! Bir sorunu çözmek, sorunu ortaya çıkaran etkenleri bilmek, doğru tanımlamaktan geçer.
Alevi toplumu, Kürdistan Özgürlük Hareketi’nin geliştirdiği mücadelenin yarattığı siyasal zeminle birlikte örgütlenmeye başladı. Bu, “Defacto” bir durumdur. Devlet Alevi inancını tanımamış, üzerindeki yasaklar kaldırılmamış, yasaklar hala yürürlüktedir ve bu bir varlık sorunsalıdır. Alevi kurumları o kadar rahat davranıyorlar ki sanki inancı serbest olmuş gibi bir duruş içerisindedirler.
Bazı istisnalar dışında Alevi kurumların isimleri bile problemlidir. “Alevi Kültür Merkezleri” tabelaların asılması doğru değildir. Doğru olan inanç merkezleri olduğunu ifade eden isimler konulmalı. Mesela; “Alevi İnanç Evi,” “Alevi İbadet Mekânı,” vb. Alevi inanç önderleri, ozanları ve kurumları ortaklaşarak buna karar vermeliler. Bu konuda hiçbir konfederasyon ya da federasyon tek başına karar vermemeli, farklı süreklerden yetkin/etkin temsilci canların katılımı esas alınmalıdır.
Unutmayalım ki, daha şimdiden Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı, Cemevlerini “Kültürel Tesis” olarak tanımlamaktadır. Elbette bakanlığın bu tutumu devletin resmi görüşünü yansıtmaktadır. Devlet Alevi inancını tanımıyor, Türk İslamcılığı dayatıyor. Kurumlarımız da tabelalarıyla buna zemin sunmamalıdır.
Devletin Alevi inancını tarif etmesi, Kültür Bakanlığına bağlaması toplumumuz tarafından kabul görmemiştir. Ancak bazı kurumlar henüz ikircikli davranmaktadırlar. İkircikli duruşun biate yol açma tehlikesi her zaman mevcuttur.
Kültür Bakanlığın maddi yardımları (elektrik, su, çimento vb) Alevi inancını asimile eder, bir kültür seviyesine çeker, yok eder, verilen yardımlar reddedilmelidir. Daha da vahimi pir ve anaları maaşa bağlayarak devletin elemanı yapmak istiyorlar.
Senin inancın varlık sorunuyla karşı karşıyayken, varlığını ortadan kaldırmak isteyen inkârcı selefist devletin çimento yardımına ve derneklerin elektrik ve su paralarını ödemeyi kabul etmen, yola aykırıdır.
Örgütlenmeyen, farklılıklarıyla birlikte, ortak mücadeleyi geliştirmeyen Alevi toplumu Suriye örneğinde gördüğümüz gibi her zaman selefist çetelerin ve tekçi, inkârcı devletli sistemlerin gazabına uğrama tehlikesi ile karşı karşıya kalırlar.
Bu tarihsel gerçeklikler ortadayken Alevi kurumları bu kadar rahat olmamalılar.
Ra Haq Önderi Seyit Rıza ve yol arkadaşlarının direnişi sahiplenilmelidir!
Seyit Rıza hem Kürtlüğün hem de Ra Haq inancının bir direniş önderidir. Bütün ömrü boyunca bu uğurda mücadele etmiştir. Son nefesine kadar zalim Kemalist rejime karşı direnmiştir.
Seyit Rıza, 1937 yılının Kasım ayında Elâzığ Buğday Meydanında yol arkadaşlarıyla birlikte idam edilmeden önce, M. Kemal’in istemi üzerine tren istasyonunda görüştürülür. Bu görüşmenin tek bir amacı vardır: Seyit Rıza’ya diz çöktürmektir. M. Kemal, Seyit Rıza’ya; “Bir daha Kürtlük adından söz etmeyeceksin. Dersim’in Türk yurdu olduğunu ve pişman olduğunu söyleyeceksin, seni idam etmem” demiştir.
Seyit Rıza kendisine dayatılanın teslimiyet ve ihanet olduğunun farkındadır. Ve M. Kemal’e; “Ben sizin hile ve yalanlarınızla bahsedemedim, bu bana ders olsun. Ben de sizin önünüzde diz çökmem bu da size dert olsun,” cevabını vererek onurlu duruşu göstermiştir.
Seyit Rıza ve yol arkadaşları dayatılan ihanet ve yapılan işkenceler altında hem Kürt kimliğini hem de kadim Ra Haq inancını son nefesine kadar savunmuşlardır. Seyit Rıza ve yol arkadaşlarını sadece inancı için direndiklerini, Kürdistan davası için direnmediklerini söylemek büyük bir yalan ve ahlaksızlık olur.
Seyit Rıza, Alişer, Hasan Hayri, Nuri Dersimi vd Dersimli direniş önderleri, bütün Kürtlerin birliği için çalışmışlardır; Koçgiri Halk Hareketine, Piran-Xani-Palu İsyanına ve Ağrı Direnişine bakarak Kürt halkının birliği için yürüttükleri çalışmaları görebiliriz. Kürt halkının birliğini önlemeye çalışan Türk özel savaş rejiminin geliştirdiği propagandaları elimizin tersiyle bir kenara itmeliyiz!
Kemalist rejim, “mezarları ziyarete dönüşmesin” düşüncesiyle mezar yerlerini gizlemeye devam etmektedir.
Pir Sultan Abdal, 16. Yüzyılda darağacına götürülürken müritlerine taşlattı “Xızır” denen Osmanlı paşası. O zor dönemde kimse Pir Sultan’ın arkasında durmadı, rivayete göre musayıbı taş yerine “gül attığı” söylenir. Yüzyıllar sonra Pir Sultan’ı asan zihniyet bile savunur oldu, tabii özünden kopararak. Yine, idamdan önce Pir Sultan’ın “Kalsın, benim davam divana kalsın,” dizelerini söylediği rivayet edilir.
Pir Sultan döneminde etnik/kavimsel kimliklerden ziyade inançsal aidiyet öndeydi. Topluluklar kendini inanç aidiyeti ile tanımlıyorlardı. 20. Yüzyıl ulus devletler dönemidir. Seyit Rıza ve yol arkadaşları için hem etnik hem de inanç kimliği öndedir, ikisi birbirinden koparılamazdır. Çünkü ikisi de soykırım kıskacına alınmışlar.
Bu küçük karşılaştırmaya beni zorlayan, yüzyıl sonra bile bazı Alevi kurumlarımızın, Dersim Ra Haq Kızılbaş Alevi Kürtlerin inkara ve yok etmeye karşı geliştirdikleri varlık mücadelesini ve bu mücadele önderlerine hala mesafeli durmaları, cesaretle onlara sahiplenmeme duruşlarıdır.
Varlık mücadelesi iki temel hedef üzerinden geliştirilebilir.
Birincisi; Kızılbaş Alevi inancı köklerinden koparılmaya çalışılıyor, buna karşı köklerimize daha çok bağlanmalıyız. Ocaklarımıza, ziyaretlerimize sımsıkı sarılmalı ve cesaretle savunmalıyız. Tarihsel inanç önderlerimize sahip çıkmalıyız.
İkincisi; varlığını korumak ve yasal güvenceye kavuşturmak için bütün Alevi kurumları ortaklaşmalı, on milyonlara varan Alevi toplumunu harekete geçirerek, yasakların kalkması için demokratik eylem ve etkinlikler yapabilirler. Yıllar önce demokratik taleplerle on binlerin Sıhhıye, yüzbinlerin Kadıköy meydanına aktığı gibi.
İmam Canpolat