Eşitlik bayrağını kaldıranlar neden kendi halkına “kılıç artığı” der?
Türkiye solunun uzun ve acılı tarihinde bir paradoks kırılmadan süregelir: eşitlik için kavga verdiğini söyleyenlerin, zaman zaman en derin eşitsizliği kendileri üretmesi. Bu çelişkinin en çarpıcı biçimi, kendini “ulusalcı sol” ya da “ilerici” olarak tanımlayan bazı çevrelerin Alevilere yönelik tutumunda somutlaşır. Ne var ki bu tutum, artık örtük bir mesafe olmaktan çıkmış; “kılıç artığı” gibi ifadelerin fütursuzca sarf edildiği açık bir ötekileştirme diline dönüşmüştür.
Söz konusu ifade tesadüfi değildir. Alevi toplulukların tarihsel hafızasında derin izler bırakan kıyımları, Osmanlı sürecinin o kanlı sayfalarını yeniden işaret eden bu sözcük; bilinçli ya da bilinçsizce, bir kolektif yarayı tazeler. Tarihi anlamamak mazeret sayılamaz; zira bir sözcüğün ağırlığını bilmeden taşımak da aynı hasarı verir.
“Kılıç artığı” ifadesini dil sürçmesi saymak mümkün değildir. O kelime bir tercihti; ve her tercih, tercih sahibinin zihniyetini ele verir.
Türkiye solunun belirli bir damarı, ulusalcılığı adeta bir kalkan olarak kullanır: dışarıya karşı millî birlik, içeriye karşı homojenlik dayatması. Bu anlayışta “millet” kavramının sınırları çizilirken Aleviler, Kürtler, gayrimüslimler hep bir belirsizlik bölgesine itilir. Bazen sahiplenilirler, bazen sorgulanırlar; ama neredeyse hiç tam anlamıyla “içeriden” sayılmazlar.
Mine Kırıkkanat gibi isimler bu çelişkinin sembolik figürleri oldu. Kalemlerini keskin, zekâlarını tartışmasız kabul etsek bile şunu sormak zorundayız: Yıllarca laik-ilerici saflarda yer almış, “halkın aydını” rolüne soyunmuş birinin, o halkın en kadim ve en çok baskı görmüş kesimlerine bu dili yöneltmesi ne anlama gelir? Yanıt acı, ama nettir: o solculuk, gerçek anlamda herkesi kapsayan bir eşitlik projesi değil, belirli bir kültürel kimliğin aydın versiyonunu meşrulaştıran seçici bir ideolojiydi.
İşin daha da çarpıcı boyutu şudur: bu tür ifadelerin hedefi yalnızca sıradan Alevi vatandaşlar değil, zaman zaman Kılıçdaroğlu gibi siyasi figürler de olmuştur. Yani aynı “solcu” çevreler, muhalefet şemsiyesi altında omuz omuza durmaları gereken bir siyasetçiyi bile bu dille nitelendirmekten kaçınmamıştır. Bu, artık kişisel bir antipati meselesi değil, sistemik bir tutum sorunudur. Alevilik, o zihin haritasında ne kadar örtbas edilse de bir “öteki” işareti taşımaya devam etmektedir.
Tarihsel olarak Aleviler, Türkiye solunun en fedakâr tabanını oluşturdular. 1970’lerin karanlık ortamında can verdiler, cenazeleri Taksim’e gönderilemedi, isimleri mezarlarda fısıltıyla anıldı. Bunların karşılığında kendilerine biçilen yer, sol söylemin süsü olmak mı olacaktı? Kullanıldıklarında “bilinçli emekçi,” eleştirilmek istendiklerinde “kılıç artığı” mı?
Eşitlik, yalnızca sizinle aynı kimliği taşıyanlar için savunulduğunda eşitlik değil, ayrıcalıktır. Solculuk da böyledir: herkes için olmadığında solculuk değil, yalnızca başka bir tahakküm biçimidir.
Dil üzerine söylenmiş en doğru şeylerden biri şudur: sözcükler düşünceyi yansıtmaz, düşünceyi inşa eder. “Kılıç artığı” gibi bir ifadeyi kullanan biri, yalnızca kaba bir sövgü etmemiştir; farkında olsun ya da olmasın, bir toplumsal kıyımın mirasını meşru bir kimlik silahı olarak kullanmaktadır. Bu, Yahudi bir vatandaşa “soykırım artığı” demekten, Ermeni birine “tehcir bakiyesi” demekten farklı değildir. Şiddetin hafızası bir kimliğin üzerine yük olarak bindirilmekte ve o kimliği taşıyan insanlar, varoluşlarıyla savunmaya çekilmektedir.
Kaldı ki bu söylemi üretenler, medyada geniş yer bulan, kalem oynatan, kamuoyunu şekillendiren isimlerdir. Sıradan bir internet yorumcusunun öfkeli yazmalarından söz etmiyoruz. Sosyal ağırlığı olan figürlerin benzer dili dolaşıma sokması, toplumsal normları aşındırır; “söylendi ve kimse ses çıkarmadı” algısını besler.
Bu yazının amacı bir gruba ya da isme saldırmak değildir. Amaç bir ayna tutmaktır: Türkiye solunun kendisiyle hesaplaşmadığı o karanlık köşeye. Laiklik savunusunu Alevilerin omuzlarında yükseltip onları tarihsel hafızaları üzerinden aşağılamak; ilericilik iddiasıyla sahaya çıkıp toplumun en kırılgan kesimlerine nefret dili uygulamak; “ulusalcıyım” deyip millet denen yapının belki de en köklü unsurlarından birini dışlamak — bunlar birbiriyle çelişmez mi?
Çelişir. Ve bu çelişkiyi adlandırmak, onu aşmanın ilk adımıdır.
Toplumsal barış, farklılıkları yok sayarak değil, onları eşit saygıyla kucaklayarak kurulur. Türkiye bu sınavı defalarca verdi, defalarca geçemedi. Belki en büyük engel dışarıdan gelen baskılar değil, “biz zaten doğru taraftayız” yanılgısıyla kör olan içerideki seslerdir.
Hadi ordan, ulu solcu kafa tasçı — bu cümle belki kaba gelir. Ama bazen nezaket, gerçekten daha az keskin bir kılıç olur. Ve bu topraklarda kılıçların tarihi zaten yeterince ağırdır.