Eksiden Sıfıra, Kürt Mücadelesinin Yeni Eşiği

Zamanında ukalanın biri Musa Anter ile sohbet ederken, “Siz hiçbir şey yapmadınız” manasında “biz her şeye sıfırdan başladık” der. Apê Musa hazır cevap “Evlat, biz eksiden sıfıra getirdik.” der. Bu cümlede, Kürt hareketinin tarihsel konumunu özetleyen bir gerçek saklıdır. Hiçbir halk, mücadelesine boşaltılmış bir zeminden başlamadı, başlamaz. Varlığı üzerinde büyür. Kurumları üzerinden gelişir. Mücadelesini varlığı üzerinden yürütür. Bu durum özelikle Kuzey Kürtleri için söz konusu olmadı. Yüz yıllık cumhuriyet Kürtleri, kurumlarını ve özgürlük için sesini çıkaranları acımasızca bastırmış, katletmiş ve sürgünlere yollayarak, inkar üzerinden kendisini inşa etmek istemiştir. Onun için Kürtlerin üzerinde durduğu zemin çoğu zaman bir eksiyi, bir yokluğu, hatta açık bir inkarı temsil eder. İşte bugüne baktığımızda ulaşılan nokta -Kürtler için sıfır noktası- onlarca yıl süren ağır bir hesaplaşmanın, bedeli yüksek bir emeğin sonunda kazanılmış bir başlangıçtır. Eksilerden yükselerek sıfır noktasına erişmiştir. Apê Musa çok erkenci davranmış, sıfır noktasına şimdi ulaştık…

Halkların kendi kaderini tayin hakkı, diğer halklar için çoğunlukla var olan bir zeminin üzerine inşa edildi. Onlar bu mücadeleyi kimliklerini, kurumlarını, ekonomik ilişkilerini ve siyasal temsiliyetlerini kullanarak yürütebildiler. Okulları vardı, mahkemeleri vardı, kültürel örgütleri vardı, mücadeleyi bu birikimin üzerine koydular. Kürtlerin hikâyesi ise tam da burada ayrışır. Diğer halkların başladığı yerde değil, o başlangıç noktasına ulaşmak için mücadele etmek zorunda kalınan bir yerden başlar bu yolculuk.

Uzun yılların baskısı, köklü asimilasyon politikaları ve uluslararası güçlerle yerel gericiliğin el ele vermesi, ortaya yalnızca zayıflamış bir toplum değil, kendinden utanmaya zorlanmış bir toplum çıkardı. Seksenli yıllara gelindiğinde Kürtler, dilini açıkça konuşamayan, kimliğini kamusal alanda söyleyemeyen, kendi varlığı bile tartışmaya açılmış bir hale getirilmişti. Üstelik buna karşı çıkmak için ödenen bedeller son derece ağırdı. Sadece Kürtçe konuştuğu için onlarca yıl yargılamayla, ağır cezalarla yüz yüze gelen binlerce insan oldu. Okullarda ispiyonculuk örgütlendi, teşvik edildi. Ve Kürtçe konuşanların ihbar edilmesi istendi. Kürtçe konuşan çocuklar öğretmenleri tarafından cezalandırıldı.

Böyle bir ortamda mücadele başlatmak, diğer halkların başladığı yerden değil, çok daha geride, eksilerin derininden başlamak demekti. İşte bu yüzden seksen sonrasının mücadelesi, sıradan bir ulusal hareket değildi, aynı zamanda bir varoluş kavgasıydı. Kendi kaderini tayin etmeyi talep etmekten çok uzak bir zemindeydi. Kürtlerin özgürlük mücadelesi bir halkı yaratmak ile başlamıştır. Onun için öncelik, özgürlükleri talep edebilecek bir öznenin yaratılmasıydı. Bu fark, sosyal zeminde, kendiliğinden bir hareketin doğması değil, yaratılmasıydı. Tüm diğer özgürlük mücadelesi veren halkların aksine önce var olmakta gerekiyordu.

Kürt siyaseti, on yıllarını yukarıdan aşağıya doğru bir örgütlenme çizgisinde geçirdi. Bu bir tercih değil, zorunluluktu. Taban darmadağın edilmişti, önce kurumların, kadroların, simgelerin, söylemlerin var edilmesi gerekiyordu. Bu yapılar kuruldu, zorla, inançla. Sonra halk topluluklarına ulaşıldı ve örgütlenme başladı.

Sonuç çarpıcıdır. Bugün herkes rahatça “Ben Kürt’üm” diyor. Ama geçmişe gittiğinizde, “sen Kürt’sün” denildiğinde “hayır, değilim” diyenlerin hiç de az olmadığı bir dönem var. Asimilasyon, kimliğin kendisini bile şüpheli hale getirmişti. İşte bu kırılmanın aşılması, belki de mücadelenin en sessiz ama en köklü kazanımıdır. Kimliğine sahip çıkmak artık bir cesaret işi olmaktan çıkmış, gündelik bir doğallık haline gelmiştir.

Bugün gelinen noktada mücadele, farklı bir mantığa ihtiyaç duyuyor. Yukarıdan aşağıya örgütlenmenin tarihsel görevi büyük ölçüde tamamlandı, taban artık kendi başına nefes alıyor. Bundan sonrası, aşağıdan yukarıya örgütlenme döneminin ta kendisidir. Bu bir tercih değil, sürecin kendisidir.

Artık Kürtlerin yaşamın her köşesinde örgütlülüğü var. Dernekler, vakıflar, meslek odaları, kadın ve gençlik yapıları, yerel meclisler, siyasi partiler. Bunların yatay düzlemde birbirine bağlanması, daha üst kademelerde ise bir araya getirilmesi, yeni dönemin temel işidir. Bu bir halkın kendini bütün boyutlarıyla yeniden üretmesidir.

Bu süreç aynı zamanda çoğullaşmayı zorunlu kılıyor. Bir halkı yokluktan var ederken birlik ve merkeziyet elzemdir, ama var olduktan sonra farklılığı, çoğulluğu ve iç demokrasiyi taşımak da bir o kadar zorunludur. Kürtlerin önündeki yeni eşik tam da burada duruyor. Yokluk döneminin disiplini ile varlık döneminin çoğulluğunu bir arada yürütmek.

Bugüne kadar yürütülen mücadelenin birikimi, binlerce insanın hayatını kaybetmesiyle, ağır bedellerle oluştu. Bu bedeller soyut sayılar değildir, bir toplumsallığın kendi varlığına ödediği karşılıktır. Bu yüzden geçmişin emeğini ya hafife almak ya da onu dokunulmaz bir tabuya dönüştürmek, ikisi de sürecin kendisini zayıflatır. Geçmişin emeğini sahiplenmek, ama onu bir engel değil bir basamak olarak görmek.

Bu dönem, niteliksel olarak yeni bir aşamadır. Kürtler bu süreçte yalnızca talepte bulunan bir taraf olmaktan çıktı, kendisini tarihsel bir özne olarak kuran bir toplumsallık haline geldi. Yokluk dünyasından varlık dünyasına geçiş, yalnızca siyasi bir kazanım değil, varlıksal bir kazanımdır.

Bugün Kürtler arasında birlik ruhunun güçlenmesi, var olmanın ötesine geçilebileceğini gösteriyor. Yani artık mesele yalnızca var olmak değil, bu varoluşun kazanımlarını korumak, büyütmek ve kalıcılaştırmak. Sivil toplum kuruluşları, demokratik kitle örgütleri ve siyasal temsiliyetler yan yana geldiğinde, sıfır noktasından artıya geçiş için zemin de hazır hale gelmiş olacak.

Bu sürecin temsiliyetini PKK Kurucu Lideri Abdullah Öcalan üstlenmiş bulunuyor. Yokluk dünyasından çıkışın siyasal aklını kuran isim olarak geniş bir kabul gören Öcalan, bugün varlık dünyasında Kürtlerin kazanımlarını korumaları ve kendi dilleri, kültürleri, emekleriyle özgürce yaşamalarının zeminini hazırlama rolünü de taşıyor. Bu rolün asıl değeri kişisel liderlikten değil, sürecin tarihsel dönüşümünü simgeleyebilmesinden kaynaklanıyor.

Bugün gelinen nokta, kimilerinin dediği gibi bir tükenme ya da gerileme değildir. Tam tersine, var olan ve kendini ortaya koyabilen bir toplumsallığın artık tüm cephelerden kimliği, kurumları, ekonomisi, kültürü ve siyasetiyle yürüyeceğinin işaretidir. Sıfır noktası bir kapanış değil, yeni bir hattın başlangıcıdır. Eksiden sıfıra gelen yolun ardından, sıfırdan artıya geçiş vakti gelmiştir. Bu geçişin nasıl şekilleneceği, hangi ittifaklar ve hangi demokratik araçlarla gerçekleşeceği, önümüzdeki dönemin esas tartışma konuları olacaktır. Ama bir şey nettir, bir halk artık vardır ve var olmaya devam edecektir.

Şükrü Yıldız
Şükrü Yıldızhttps://sukruyildiz.de
Şükrü Yıldız, Alevi Gazetesi yazarıdır. Alevilik, demokrasi, laiklik ve toplumsal mücadele üzerine köşe yazıları kaleme almaktadır.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

Yazarın Diğer Yazıları

İlgili Yazılar

AKP’nin Çaresizliği: CHP ve Demokrasi Güçleri

Çaresizlik içinde, yenildiğini gören AKP saldırganlaşmış, şiddeti tek çıkar yolu olarak seçmiştir. Bu saldırganlığın arkasında bir bitmişlik, tükenmişlik ve en önemliisi bir ölüm kalım...

Alevi ortak aklı

Geçtiğimiz hafta sonu Alevileri ilgilendiren iki önemli toplantı yapıldı. 3 Ocak 2015’de “Dersim Alevi Çalıştayı” Kürt Alevilerin en önemli merkezi olan Dersim’den Alevi sorunlarını...

Kürt Alevi asimilasyonuna karşı olabilmek!

“şöyle gökyüzüne döndü perişan çatlamış elini açtı Allah’a dedi senin kulun olmam bir daha” Mahzuni Şerif Hak ile hakikat olan Perişan Ali aramızdan ayıldı. Ömrünü hakikate adayan,...