İstanbul’un İstanbul’u bilmeyen semti Yenibosna’da girdiğim evin tavanı basık, güneşi bile karanlıktı. Ak sakalları çenesinde toplanmış toprak yüzlü ihtiyarın yatağına ilişip oturdum. Parlaklığı gitmiş gözlerine yaklaşınca sevinçli bir şaşkınlıkla inceledi yüzümün her yanını. Öyle parça parça ve öyle bütünleştirici bakıyordu ki yüzümü küçük bir dünya sandım. Dirseklerinin üstünde doğrulmaya çalıştı, yardım etim, yaslandı.
‘‘Nasılsın?’’ dedim, ‘‘Tanıdın mı?’’
Kollarını usulcacık yorganın alından çıkardı, eğildim boynuma doladı. Öptü, öptü, yüzünü yüzüme sürdü. Sarsıldım.
‘‘Tanıma mı?’’ dedi, ‘‘Tanıma mı, tanıma mı?’’
Geriye doğru yaslanıp yeniden baktı. Dudakları titriyor, gözleri ıslaktı. Kollarını boynumdan indirdim. Ellerini avuçlarımın arasına aldım. Çizgilerle dolu incecik derinin altında yol yol damarların atışını dinledim.
Gözlerinde çocukların büyük şaşkınlığı vardı. ‘Bak’’ dedi, sonra sustu, soluk aldı. Her soluk alışında göğsü kalkıp iniyordu. Yorgun yılların son çırpınışlarıydı soluk alışları. Yüzüme öyle baktı, baktı…
‘‘Senin ellerin sıcak’’ dedi.
Kemikli, uzun parmakları ellerimin üstünde gezindi. Ağır bir gerçeği anlamış gibi yüzüme baktı.
‘‘Bu ne biliyor musun?’’ dedi, ‘‘Can bu, can.. Sende çok, bende az.’’ Kırılgan gücüyle sıktı ellerimi, gülümsedi.
‘‘Bende can, bu kadar kalmış.’’
Yeni bir şey bulmuş gibi yüzüme daha canlı baktı.
‘‘Ellerimiz böyle dursunlar azıcık, belki senden bana can geçer.’’
‘‘Dursunlar,’’ dedim.
Derin bir göğüs geçirerk, ‘‘hey gidi Dünya’’ dedi. ‘‘Can da böyle azalır imiş demek. Neydi o günler… Bir zamanlar orağı bir salladı mı, iki evlek yer açardım tarlada. Kağnı çeken öküzlere gücümü katardım. Düğünlerde tutulan Tura Oyunlarında rakip oyuncuları kırar geçerdim. Sorarlarmış; Tura’da ben varsam gizliden gizliye sıvışırlarmış rakip oyuncular. Kan Taşı’nı (Disk) en uzağa ben atardım. Selvilerin en ince ucuna ben tırmanırdım.’’
Güçlükle kollarını kaldırarak; ‘‘demek bu kollar o zaman kol imiş be Husen’im’’ derken gözlerinden yorgunluk akıyordu.
‘‘Bende ki güç kimsede yoktu ki. Yemek yeme de de öyle idim. Tereyağını kaşıkla yerdim, ekmeksiz. Tarlaya ayran getirirdi rahmetli… Bakracı Kafama bir dikerdim, bakardı ki boş.’’
Küçük yaramazlıklarını anlatırken arada bir katılarak gülüyordu. Gülmenin ardında bu kez inatçı bir öksürük sarıyordu boğazını.
Geçmişte, uzaklarda bıraktığı becerilerini sıraladıktan sonra solgun dudaklarını kulaklarıma yapıştırıp gizli bir çığlık gibi fısıldadı:
‘‘Şimdi helaya gidemiyorum, helaya; altıma bez bağlıyorlar, çocuk gibi.’’ Kollarımı kavradı, yeniden sarsıldım. ‘‘Duydun mu, duydun mu?’’ Sonra birden yatıştı, yeniden yaslandı.
‘‘Geceyi gündüzü de karıştırdım burda, hep yanar tepemde şu meret. Sabah mı, akşam mı, bilmiyorum. Nicedir güneş yüzü görmedim, yağmur sesi duymadım, toprak kokusu almadım. Yıldızlar kayar mı halen…’’
Yıldız kaymasını anlatacaktı ki fırsat vermeden ölümün eşiğindeki bir yaşlıya sorulmayacak soruyu sordum:
‘‘Zaman nasıl geçiyor?’’
Patavatsızlığımı anlamazdan gelerek.
‘‘Nasıl geçsin ki; hep hayal ederim. Gözlerimi bir kapadı mı bizim oralardayım, bizim köylerde. Adım atmadık yer bırakmam. Pınarları sayarım, isimleriyle. Orak biçer, çift sürerim, yarenlik ederim, şakalaşırım öbür taraftaki yarenlerimle. Unutmadım hiç birisini; simaları aklımda hepisinin…’’
Yorulmuş gibi yatağın içine doğru kaydı. Yastığını indirdim, yorganı omuzların çektim, titredi. Sitemli bir sesle, ‘‘kocakarı öldü. Orada kim bakacak diye bunlar beni getirip bu İstanbul’a attılar. Ben oraların havasını ararım, suyunu ararım. Götürün derim, götürmezler. Ben dayanırım buralarda ölmeyeyim diye… Bilmezler yaş seksen oldu, sevindim elden ayaktan düşmedim diye… Bundan sonra çok yaşamam, ayakta ölürüm diye… Doksanı geçtim, ölmedim. Şimdi elden ayaktan düştüm. Her nimet önümde, lakin ne çare. Ben bittim. Can bana yük oldu. Niye almaz canı veren, canı taşıyan yürürken. Daha ne göstermek ister, daha ne yapmak ister… Kollarını güçlükle yorganın altından kurtardı. Elimi yeniden tutu. Gözleri büyüdü. ‘‘Bunlar beni götürmezler,’’ dedi. Sen gidersen köye, oradakilere, herkese dağa, taşa, kurda kuşa, ota, böceğe de ki helallik diler. Ellerimi sıktı, sarstı. ‘‘Der misin?’’
Başımı salladım, Sesim çıkmıyordu.
Bıraktı ellerimi. Bakışları tavanda dolaşırken titrek bir sesle mırıldanıyordu. Uzaklarda çok uzaklarda bıraktığı yaşamına uyaksız bir ağıt mı yakıyordu, anlayamadım.
**
‘‘ Bir de bu yarım canıyla köye gitmek istiyor,’’ dediler.
‘‘Götürün işte,’’ dedim.
‘‘Yaşamaz ki, ölür orda ’’ dediler.
‘‘İyi ya’’ dedim, çıktım.
