Ana SayfaGüncel HaberlerBir mesajımız var

Bir mesajımız var

YEŞİM ÖZDEMİR / ESKİŞEHİR

Büyük küçük tüm markaların haftalar öncesinden hazırlandığı, reklam panolarında bas bas bağırdığı 8 Mart Dünya Kadınlar Günü’nün bir ‘alışveriş çılgınlığı’ günü değil, bir direniş günü olduğunu ve tam da kapitalizme karşı verilmiş bir mücadele günü olduğunu hatırlatmak yine biz kadınlara düşüyor. Ulvi bir direnişle kazanılmış 8 Mart, kapitalist sistemin indirim kampanyalarıyla süslediği mağazalardaki alışveriş günlerinden öte bir anlam içeriyor. Bu bilincin öncelikle kadınlarımızda oluşması ve yaygınlaşması gerektiğini belirterek sözü kadınlara bırakıyorum.

Çeşitli meslek gruplarından ve farklı yaşlardan 8 Mart’ın içeriğini değerlendiren kadınlar, medyanın alışılageldik mağduriyet dilinden soyutlanmış, kadınlarımızın tüm baskılara rağmen ne kadar güçlü oldukları ve imza attıkları başarıları konu alıyor. Bu çerçevede, öz eleştiri mahiyetinde önce kendi yanlış ve eksikliklerini, sonra toplumdaki yanlış uygulamalar ve algılara dikkat çekiyorlar. Önemli sorunlara değinirken dikkate değer çözüm önerileri de geliştiriyorlar.

Mağduriyet hikayeleri dinlemek istemiyoruz

Maksude Ö. (36), Dekoratif El Sanatları alanında, ahşap boyama bölümünde 5 buçuk yıldır eğitmenlik yapıyor. ‘Bir sorun, bir çözüm önerisi’ sorusuna ilk tepkisi ‘Kadınlarla ilgili mağduriyet hikayeleri dinlemek istemiyoruz artık’ oluyor. Medyanın kadın haberlerindeki çerçevelemeyi eleştiren eğitmen, kadınların tüm bu baskılara ve engellere rağmen ne kadar başarılı olduklarına medyada yeterince yer verilmediğini belirterek sözlerine şöyle devam ediyor:

Televizyonlarda, gazetelerde, internette kısacası medyanın her alanında kadınlarla ilgili cinayet ve şiddet haberleri duyuyoruz ve maalesef hayati bir soruna değinerek bir farkındalık yaratmaya çalıştığını düşünen medya, kullandığı eril dil sebebiyle sistemin ve toplumun yarattığı kadın eşitsizliğini beslemekten başka bir işe yaramıyor. Haberleri izlerken ya da okurken, kullanılan dile ve haber çerçevelemesine dikkat edin. ‘Kırmızı ojeleri olan, bir kadın ölü olarak bulundu’, ‘boşanmak isteyen kadın, kocası tarafından öldürüldü’, ‘ayrılmak isteyen sevgili sokak ortasında dövüldü’ gibi bir sürü saçma sapan haber var. Tüm bu haberlerde şiddet gerekçelendiriliyor, meşrulaştırılıyor ya da özendiriliyor. Kadına ‘boşanmak istersen senin de başına bunlar gelecek’ mesajı verilmeye çalışılıyor. O yüzden ‘aman ha boşanmaya kalkma’ deniyor bir nevi. Ya da haberi izleyen erkeğe alt metinde bir gerekçelendirme verilerek haklı olduğu hissiyatı uyandırıyor. Erkek  ‘dövdüm çünkü, boşanmak istedi’ diyebiliyor. ‘Kadın sürücü kaza yaptı’ başlığıyla verilen bir haberde sormak lazım, erkek sürücü kaza yaparken ‘erkek sürücü kaza yaptı’ diyerek cinsiyet belirtiliyor mu? Belirtilmiyor ama kadın sürücü diye belirtilirken ‘kadınlar iyi araba kullanamıyor’ gibi yanlış bir algıyı besliyorlar.  Ve ne yazık ki bir çok kadın, bu çirkin düzeni değiştirmek yerine besliyor. Bunu bazen eğitimsizliğimiz ve bilinçsiz bir toplum oluşumuzla ilişkilendiriyor bazen de eğitimli ve toplumda kanaat önderi sayılan belli kişilerin bu hataya düştüğünü görünce bocalıyor ve sorunun sadece eğitimsizlik olmadığını görüyorum. Buna en güzel örnek, Hülya Avşar’ın denk geldiğim bir programı olacak sanırım. Oyuncu Mehmet Aslantuğ’u konuk aldığı programında sohbet sırasında kadınlardan konuşuluyor ve Hülya Avşar alenen ‘kadın evinde oturmalı, çocuk yapmalı, evinin kadını olmalı’ gibi çok talihsiz açıklamalar yapıyor. Bu söylemler; sistemin eril dilini, kadını kamusal alandan uzaklaştıran, özel alana ‘eve’ hapseden dili besliyor. Halka mal olmuş bir sanatçının bu dili beslemesi çok utanç verici. Neyse ki Mehmet Aslantuğ bilinçli bir birey olarak, kadının toplumsal gelişimde ve üretimde ne kadar hayati bir rol oynadığını belirterek, şu sözlerle Hülya Avşar’a uygun bir cevap verdi: ‘Hiçbir kadın geleceğini bir adamın vicdanına, değerine, sevgisine ve günün sonunda aklının karışmasına bırakmamalıdır.’

Zihniyet çok önemli, bilinç çok önemli.

Evet, zor bir toplumda yaşıyoruz maalesef. Bu bir gerçek. Mücadele etmek yerine ‘kadercilik’ anlayışıyla kadınlar kendilerine sunulan yaşama mahkum ediliyor.

‘Çok zaman kaybettik’

Konuşacak tabii ki çok şey var. Çok hassas bir konu ve çözüm noktasında yapılan yanlışlar çok fazla. Kadınları anlamak yine biz kadınlara düşüyor. Bizler çok uzun zamandan beri bu sorunların kaynağından, yani erkekten çözüm bekledik. Öyle ya sorun onlardan kaynaklanıyorsa çözüm de onlardan gelmeli diye düşündük. Fakat bu eksik ve hatalı düşünce bize bu mücadelede çok zaman kaybettirdi. Oysa kaybedecek zamanımız yok, topyekün ve tez elden farkında olmamız gereken bir gerçek var. Çözüm kadının ta kendisidir. Kaybedecek zaman bu sorunların bir sonraki kuşağa daha aktarılması demektir.   

Her bir kadın şunu hatırlamalı; bir erkeği de en nihayetinde bir kadın doğuruyor ve yetiştiriyor. Böyleyken nasıl oluyor da erkeklerden sorunun çözümlenmesi bekleniyor? Keşke öyle olabilseydi ama değil. O halde kadınlar sorunların ana çözüm kaynağının kendileri olduğunu anlamalı ve çevresine bu bilinci aktarmalı.

Sen istersen hayat durur

Bir yayınevinde editörlük yapan Neslihan S. (25),  meslek hayatında uygulanan mobbinge dikkat çekerek şunları ifade ediyor:

Öncelikle meslek hayatında çokça fark ettiğim bir şeyi söylemek istiyorum. Bir erkek var ofiste, çalıştığın odada, karşı masada. Bu erkek senin patronun veya çalışma arkadaşın ama baştan aşağı erkeklikle donatılmış. Sana mobbing uygulamaktan çekinmiyor. Çünkü yaptığını bir saldırı olarak nitelendirmiyor. Yaptığın işi küçümsüyor, konumunu kullanıyor, alttan alta ya da bazen direkt iğneleyici sözler kullanıyor. Bunların hepsi yıldırma amaçlı ‘evet sen daha iyi biliyorsun’ dedirtme niteliği taşıyor. Ve biz kadınlar işi bilsek de bilmesek de karşımızda bir erkek olunca ‘işi ona bırakma’ temelinde ilerliyoruz. Bu bir güç savaşı, alaşağı eden kazanıyor. Çoğu kadın karşı koymuyor ve işini ne kadar iyi yapsa da ‘erkek güçten’ çekiniyor. Bu büyük bir sorun. Varolduğumuz alanlar zaten kısıtlıyken onlardan da soyutlanıyoruz. Çözüm ise çok net; emeğimizin bu şekilde değersizleştirilmesine sessiz kalmamalıyız. Çünkü, sesimiz kısılırsa, nefes almamız da zorlaşacak, hava sahamız daralacak. Buna direnç göstererek, ‘ben yapabiliyorum, başarabiliyorum’ demek ve karşımızdakilerin bizi etkisiz kılmasına boyun eğmemek gerekiyor. Şu sıralar kadın cephesinden ‘sen istersen’ ile başlayan sloganlar duyuyorum. Bunların arasında en çok sevdiğim slogan, sen istersen hayat durur. Demem o ki kadınlar çok güzel işler başarıyor. Hakkımızı, kendimizi, bir kadın olarak varlığımızı savunmalıyız. Çünkü biz varız, tam da buradayız.

Toplumsal cinsiyet kavramını ne kadar biliyoruz?

8 aylık hamile olan Tuğba K. (27) kozmetik sektöründe yönetici olarak çalışıyor. Yakın zamanda bir kız çocuğu dünyaya getirmeye hazırlanırken bunun hem heyecanını hem de endişesini nasıl beraber taşıdığını anlatıyor:

Anne olmak, bir kadın olarak yaşadığımız tüm tecrübelerin ötesinde sanırım. Çok yüce bir şey ama aynı zamanda çok da zor. Elinize oyun hamuru alıp bir bebek yapmaya benzemiyor. Bir birey büyütüyor, yetiştiriyor, topluma kazandırıyorsunuz. Ve öyle bir hassasiyet gerekli ki küçük bir fısıltı bile dünyasında derin bir yer açabiliyor. Bir de kız çocuğu olması tüm endişelerinizi ikiye katlıyor. Bu ülke kız çocukları için çok zor bir coğrafya maalesef. Doğar doğmaz kendi bedenine endekslenmiş ahlak, ayıp, günah kavramlarıyla donatılıyor. Her işini ‘adam gibi’ yapması ‘evinin kadını’ olması bekleniyor. Yüksek sesle konuşmaması, kahkaha atmaması, mümkünse dikkat çekmeden nefes alması bekleniyor. Maazallah dikkat çeken bir güzelliğe sahipse, erkeklerin iğrenç bakışlarına maruz kalarak, güzelliğinden utanması bekleniyor. Aman ha tacize veya bir saldırıya uğrarsa ‘muhakkak giydiği kıyafet yüzünden bu onun başına gelmiştir’in yarası ve ağır yüküyle yaşaması isteniyor.

Biyolojik cinsiyetin yanısıra ‘toplumsal cinsiyet’ diye bir şey var, fakat bu kavram yeterince bilinmiyor. Kadınlarımızın bu konularda daha çok araştırıp okuması gerekiyor. Hele de çocuk yetiştiren kadınlarımız. Düşünsenize kız çocukları ‘prensesim, çiçeğim, böceğim’ diye sevilirken; erkek çocuklar daha çok gücü ön plana çıkaran  ‘koçum, aslanım’ gibi laflarla seviliyor.

Henüz bebekken kız çocuklarına pembe renkli kıyafetler giydiriliyor, erkek bebeklere de mavi ya da kız çocukları bebeklerle oynuyor, erkek çocuklar silahlarla, arabalarla… Yani toplumsal, kültürel olarak bir kimlik şekilleniyor. Toplum tarafından kadın ve erkek olmanın ‘gereklilikleri’ inşa ediliyor. İşte bu ‘toplumsal cinsiyet’ oluyor. Yani biz kadın veya erkek olarak nasıl davranmamız gerektiğini sonradan öğreniyoruz. İçinde bulunduğumuz toplum bunu belirliyor.”

Güneydoğu Asya’dan bir mesaj var

Merhaba ülkemin güzel kadınları, Ben Selin. 2017 yılında üniversiteden mezun olduktan sonra daha çok keşfetmek, daha çok bilmek ve bambaşka hayatlar tanımak adına yollara düştüm. Türkiye’nin batısında doğduğum için ülkemizin diğer kesimlerine göre şanslı sayılan kadınlardan biriyim. Ama üniversite mezuniyetim sonrası toplumun bize dayattığı iş bul-evlen-çocuk yap kalıplarını kırdığım için, bu evrede kendi şansımı kendim yarattığımı düşünüyorum.

Yaklaşık 1.5 yıl önce bugün 1 yıllığına tek başıma dünyanın öbür ucuna çalışmaya ve gezmeye gideceğimi söylemiştim çevremdekilere. Tepkiler tahmin edeceğiniz üzere pek iç açıcı değildi. Yani tabii ki destekleyenler de vardı ama akıllardaki soru “kadın başıma orada ne yapacağım?”dı. Hiç sevmediğim bu ‘kadın başına’ kelimesi her seferinde karşıma çıkmaya devam ediyordu. Beni olduğumdan daha kırılgan ve naifmişim gibi gösteren o saçma kelime. O günlerde daha çok hissetmeye başlamıştım toplumun üzerimizdeki baskısını, klasik kalıplar dışında hareket etmeye cesaret eden kadınların cesaretini nasıl kırdığını.. Ama bende işe yaramamıştı hatta daha da heveslendirmişti. “3 ay kalıp dönersin, yapamazsın” diyenlere haksız olduklarını göstermek istiyordum ve yaptım. Yalnız 1 yıl boyunca Yeni Zelanda’da tek başıma o şehirden bu şehire göçebe hayat sürüp çalışmakla kalmayıp, hayalim olan Güney Doğu Asya turunu da gerçekleştirdim/gerçekleştiyorum. Ülkemin kadınlarından tek isteğim toplumun size dayattıklarına boyun eğmeyin ve cesaretinizi kırmalarına izin vermeyin. Türkiye’de kadın olmak zor ama yalnız değilsiniz, yeter ki içinizdeki gücün farkında olun. İstediğin gibi olma/yaşama özgürlüğünden daha değerli hiç bir şey yok bu Dünya’da. Hepinizi kucaklıyorum. Yollarda karşılaşmak dileğiyle…

Çocuk da yapamam kariyer de

Bilgisayar, usta öğreticiliği yapan Songül Ö. (34) iki çocuk annesi. Hem iş  hem de ev kadını olmanın zorluklarından bahsederken, evle birlikte işte başarılı olmayı direten zihniyete dikkat çekerek şunları söyledi:

“Evli bir kadın olmak, direkt ev kadını olmaya endeksliyor. Bir kere ‘ev kadınlığı’ kavramını uzun uzun tartışmak lazım. Evdeki tüm iş yükü ‘ev kadınlığı’ sebebiyle kadına yıkılıyor. Kadın çamaşıra, bulaşığa, temizliğe, çocukların bakımına, okuluna her şeye koşsun, yetişsin. Yetmezmiş gibi iyi de yemek yapabilsin, ha bir de mümkünse bakımlı olsun, ‘erkeğini’ hoş tutsun. Oldu canım. Programlanmış bir robot olsa hata verir bu yoğun tempoya. Evdeki muharebe yetmezmiş gibi, bir de işe koşturuyorsa vay haline. Zaten şu ev işleri çok basite indirgendiği için, alışılageldik bir durummuş gibi görülüyor ve kadının yapması gerektiği düşünüldüğü için, bu yük konuşulmaya ya da tartışılmaya değer görülmüyor bile. Erkek ev işlerinde kadına ancak ‘yardım’ ediyor oluyor. Kadının görevi ya bunlar, erkek de lütfedip yardım ediyor. O yardım konusu da ayrı bir tartışma konusu tabii.

Evli kadınlarımızda çoğu zaman şöyle bir refleks oluşuyor; hem evde hem de işte başarılı olacak kadar güçlü olmalıyım… Bazen çevremdeki kadınlardan  ‘Yıllardır çalışıyorum, eşimle ve çocuklarımla ilgilenmeyi de, kariyer yapmayı da ihmal etmedim. Her ikisini de dengeli bir şekilde götürdüm, hiçbir sorun yaşamadım’ gibi konuşmalar duyuyorum. Onlara şunu söylemek istiyorum; ‘Hayır efendim sen her ikisini de mükemmel bir şekilde götürecek güçte falan değilsin, olmak zorunda hiç değilsin. Fakat sen kendini buna programlanmış bir robot gibi gördüğün için bunu yapmak zorunda hissediyorsun, yapıyorsun da ve bununla övünüyorsun’

Maalesef izledikleri dizilerde-filmlerde yaratılan ‘stereotipler’ kadınlara öyle olması gerektiğini düşündürüyor. Nedir o stereotipler; kadın hem işte başarılıdır hem evde. Çok güzeldir, çok alımlıdır, çok fittir. Güzel giyinir, her daim bakımlıdır. Güzel yemekler yapar, kocasını mutlu eder, çocuklarıyla ilgilidir vs…kadın tüm bunların toplamı olmak zorunda hissediyor, ancak bunları başarabildiğinde takdir görecek.    

‘Acıyı bal eylemek…’

Dikkat çekmek istediğim bir başka konu da şu: acılarımızdan bahsetmeyi, yakınmayı eyvahlanmayı çok seviyoruz. Hep sorunlarımızdan konuşalım, ne kadar mağdur olduğumuzdan dem vuralım istiyoruz. Kadınlar bir araya geldiğinde hep bunlardan konuşuyor. İnanılmaz sıkıcı ve köreltici muhabbetler bence. Biz bunlardan konuşursak, bu sorunların çözümlerini kim konuşacak? Şikayet etmek, acıyı bal eylemek yerine artık harekete geçmemiz ve bu durumu değiştirmemiz gerekmiyor mu? Tamam sorunlarımız var, sıraya koysak Türkiye’nin bir ucundan diğerine yol olur. Fakat bunların çözümlerine kafa yormazsak, çözümler üretmezsek, sürekli şikayet edersek, başarılı olacağımıza önce kendimiz inanmazsak, bu sorunlar katlanarak büyümeye devam edecektir.

Değişime inanarak, önce kendimizden, kendi hayatımızdan başlamalıyız. Çocukluğumuzdan beri maruz kaldığımız ve üzerimize yapıştırılmaya çalışılan ‘güçşüzlük’ etiketinden kurtulmamız gerekiyor. Zor olabilir ama asla imkansız değil. Bir laf vardır bilirsiniz; ‘birine kırk kere deli dersen deli olur’ derler. Bize yıllardır 40 binlerce kere ‘güçsüzsün, zayıfsın, yapamazsın’ dediler. Ama buna rağmen öyle olmadık, güçsüz de değiliz zayıf da… Tüm bu baskılara rağmen öyle olmadıysak tam da bu bizim mucizevi gücümüzü göstermiyor mu?

Kadın mühendis mi olur?

Asıl mesleği maden mühendisi olan Ela Senem K. (34), meslek alanı erkekler tarafından işgal edildiği için kafe işletiyor. Kadınları, yoğun tempo ve rekabet gerektiren alanlardan uzak tutmaya çalıştıklarını belirten Ela Senem, kadınlara ikincil statülerin atfedilmesinin nedenini şöyle açıklıyor:

“Kadının biyolojik yapısı gereği, her ay değişen hormonal yapısı sebebiyle rasyonel düşünemediği algısı var. Kadın denilince ‘naif, yumuşak, duygusal’ gibi kişilik özellikleri yapıştırılıyor hemen. Bunlar genellikle iş alanlarında dezavantajmış gibi görünse de bana kalırsa avantaj getiren yönlerdir. Önemli olan bunların nasıl kullanıldığıdır. Diğeri de bu karakteristik özellikler kadında da erkekte de olabilir. Aynı şekilde kadın çocuk doğurduğu İçin, merhametli olan, dolayısıyla sert olamayacak, iş hayatındaki zorluklara güç yetiremeyecek kişi gibi görülüyor. Bu sebeple de devlet yönetimi ya da iş yönetimi gibi birincil statülerde kadına yer verilmiyor.”

Ela Senem, maden mühendisi olarak çalıştığı şirkette tek kadın çalışan olmanın zorluklarına değiniyor:

Ben aslında maden mühendisiyim ama uygulanan psikolojik mobbing, işin yükünden daha ağır geldi. Kadından mühendis mi olurmuş algısı yüzünden, koca şirkette tek bir kadındım. Böyle bir ortamda çalışırken rahat edebilmek için kadın bedeninize erkek kimliği yüklemek zorunda kalıyorsunuz ya da giyim kuşamınızdan yürümenize, yemenize, içmenize kadar herşeye dikkat etmenizi gerektiren bir gerginlik haliyle çalışıyorsunuz. Bu oldukça yorucu ve tüketici oluyor. Zaten şu giyim mevzusu kadın için her iş alanında büyük mesele. Bazı şirketler kadın çalışanlarından bakımlı olmak adına aşırı makyaj ve ön plana çıkaracak tarzda giyinmesini istiyor. Bunu istemesinin nedeni çok açık: Kadın bedenini teşhir ederek dikkat çekmek. Bu şekilde baktığı için de işe alırken, mesleki yetenek ve yeterliliklerine bakılmaksızın onlar tarafından tabir edilen ‘manken gibi’ kadınları işe alıyorlar. Bir çok kadın maalesef bu durumu sorgulamıyor bile, gün boyunca o topuklu ayakkabıların içinde acı çekerken bunu yaptığı işin mecburi bir parçası olarak görüyor. Kadınlarımızın iş alanlarında haklarını savunarak bedenleri üzerinde bir başkasının, bu iş vereni dahi olsa hakkının olmadığını bilmesi gerekiyor.

Alevi Gazetesi Haber Merkezi
Alevi Gazetesi Haber Merkezi
Alevi Gazetesi Haber Merkezi, ulusal ve uluslararası haber ajanslarından derlenen haberleri Alevi toplumunun bakış açısıyla okuyucularına sunar.
spot_img

En Çok Okunanlar

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

Yazardan Daha Fazlası

Newroz Ceminde barış ve birlik mesajları verildi

Antalya'da gerçekleştirilen Newroz Cemi'nde barış ve birlik mesajları verildi. Cemde, herkesin inancını ve dilini özgürce yaşaması gerektiği vurgulanarak, savaşların utanç verici olduğu ifade edildi.

Sultan Nevruz, Alevilikte diriliş ve umut simgesi!

Alevi Bektaşi Federasyonu, 21 Mart 2026'da kutlanan Sultan Nevruz Bayramı'nın Alevilikte diriliş, umut ve eşitlik simgesi olduğunu vurgulayarak, bu günün birlik ve dayanışma değerlerini temsil ettiğini belirtti. Ayrıca, mevcut eşitsizlikler ve ayrımcılıklara karşı durmanın

Newroz Ateşi Garip Dede Cemevinde Yakıldı

21 Mart 2026 tarihinde Garip Dede Cemevi'nde kutlanan Newroz etkinliğinde birlik, barış ve dayanışma mesajları verildi. Etkinliğe katılan önemli isimler, Newroz'un her halkın bayramı olduğunu vurgulayarak adalet ve özgürlük çağrısında bulundular.

Cuma Erçe: Newroz, umut ve kardeşlik bayramıdır!

PSAKD Genel Başkanı Cuma Erçe, Newroz Bayramı vesilesiyle yaptığı açıklamada, bu özel günün umut, kardeşlik ve özgürlüğün sembolü olduğunu vurgulayarak zulmün sona ermesi çağrısında bulundu. Alevi toplumu ve diğer halklarla birlikte kutlanan Newroz'un, mazlum halklar için bir umut ış
spot_img