Büyük Savaş’tan önceki son çıkış; Abdullah Öcalan

Geçtiğimiz günlerde Fransa’nın iki önemli şehrinde büyük etkinlikler gerçekleştirildi. Biri Paris’te, diğeri ise Strasbourg’ta oldu. Paris’teki yürüyüş, katledilen Kürt siyasetçilerin yıldönümü anmasına yönelikti. Bu devasa katılımlı etkinlikte dikkatimi çeken en önemli detay, katılımcıların çoğunun gençlerden oluşuyor olmasıydı. Yürüyüşte, boyunlarına poşiler sarmış olan bu gençler müzikle uyum içinde dans ederken, poşilerinin rüzgarda dalgalanışı adeta aslan yelesi gibi havalanıyor, klasik Kürt halayı figürleriyle dans ediyorlardı. Ancak, bu görüntülerin yanında, yüzlerindeki gerginlik ve yere sertçe vurdukları adımlar, içlerinde biriken öfkenin, geçmişin izlerinin ve yeni bir neslin doğuşunun açık bir göstergesiydi. Gençlerin içinde birikmiş bu öfke, tıpkı bir halay gibi, hem bir gelenekselliğin hem de modern bir tepkinin birleşimiydi. Bu yürüyüş, Sakine Cansız, Fidan Doğan ve Leyla Şaylemez gibi Kürt kadın siyasetçilerinin anısına yapılıyordu. Bu isimler, Kürt özgürlük mücadelesinin simgeleri haline gelmişti ve her birinin hayatı, katılımları, mücadelesi bu genç neslin bilincinde derin izler bırakmıştı.

İkinci etkinlik ise Strasbourg’ta gerçekleştirildi. Burada toplanan kitle, PKK lideri Abdullah Öcalan’ın olası bir açıklamasını bekliyordu. 15 Şubat’ta yapılması beklenen bu açıklama, katılımcılar arasında büyük bir beklenti yaratmıştı. Strasbourg yürüyüşüne katılanların büyük bir kısmı, Paris’teki etkinlikten farklı olarak, daha yaşlı bir nüfusa sahipti. Gençlerin oranı neredeyse yarının altındaydı. Bu, Strasbourg yürüyüşünün, Kürt toplumunun geleceği için birlikte yaşamı hedefleyen bir birikimi ve ideolojik duruşu yansıttığını gösteriyor. PKK’nin kuruluş ideolojisinin yansımasıydı bu.

Kürt siyasetinin ilk yıllarında, daha çok Kürt kimliğini var etme mücadelesi ön plandaydı. Bu mücadelenin temelinde, komşularla ortaklaşmayı ve birlikte yaşamayı esas alan sosyalist bir bakış açısı vardı. İlk dönemin genç kadroları, bu sosyalist mücadele içinde Kürt özgürlük hareketinin bir parçası oldular. PKK kurucuları ve ideologları arasında Haki Karer, Kemal Pir gibi Türk devrimcileri vardır. Bu isimler, aynı zamanda devrimci hareketinin ideolojik çizgilerinden beslenmiş ve Kürt özgürlük mücadelesini küresel bir perspektife taşımışlardır. Abdullah Öcalan‘a yoldaşlık yapmışlardır. Hayatlarını bu uğurda ortaya koymuşlardır. O dönemin genç kadroları, hem Kürt özgürlüğü hem de sosyalist devrim mücadelesi için bir araya gelerek ortak bir hedef doğrultusunda birleşmişlerdi. Ancak bugünün gençleri, savaşın içinde büyüyen bir nesil olarak daha farklı bir yerde duruyorlar. Onlar için mesele, geçmişteki gibi sosyalist bir birliktelik kurmaktan çok, kimliklerini sorgulamadan doğrudan bir mücadele yürütmektir. Kan ve gözyaşı ile yaratılmış bir kimlikleri vardır. Bu da, gençler arasında milliyetçi eğilimlerin artmasına neden olmuştur.

Bugün Kürt siyasetinin liderliğini elinde bulunduran birinci kuşak kadrolar, birlikte yaşama fikrini hâlâ güçlü bir şekilde savunmaktadırlar. Bu kadroların varlığı, büyük bir barışın inşası için önemli bir fırsat sunmaktadır. Barış, onların fikriyatında var ve bu ortak yaşam kültürünü oluşturmak, ancak onların liderliğinde mümkün olabilir. Bu yüzden, barış ihtimali hâlâ masadaysa, bu onların siyasetteki etkinliğini koruyor olmasından kaynaklanmaktadır. Türkiye’deki barış için en büyük şans, hâlâ onların siyasette söz sahibi olmasıdır. Abdullah Öcalan’ın, “Büyük Savaş’tan önceki son çıkış” olduğu söylenebilir. Çünkü Öcalan, Türkler, Kürtler başta olmak üzere tüm halkların birlikte yaşayabileceğini savunuyor ve Ortadoğu’daki çatışmaları durdurabilecek adımların atılmasının anahtarı hâlâ onun elinde. Bu sadece Kürt halkı için değil, Türkiye ve tüm bölge halkları için bir fırsattır.

Eğer bu fırsat doğru değerlendirilmezse, önümüzde duran büyük ihtimal büyük bir savaş olacaktır. Bu, Kürt gençlerinin yıllardır büyüyen öfkesinin çok daha şiddetli bir direnişe dönüşmesine yol açabilir. Kürt siyasetinin savaş hukuku çerçevesinde kalmasının en büyük sebebi, birinci kuşak kadroların hâlâ müdahil olmasıdır. Ancak bu nesil değiştiğinde ne olacağı belli değildir. Kimse hiçbir şeyin garantisini veremez.

İmralı’dan beklenen açıklama kritik önemde. Geleceğe dair umutların tükenmemesi, birlikte yaşama kültürünün güçlenmesi, sosyalist bir bakış açısıyla ortak bir yaşamın örgütlenmesi gerekmektedir. Eğer bu süreci sadece Kürt siyasetinin geri adımı olarak okursak, büyük bir hata yaparız. Bu yeni nesil, uluslararası dengelerin sunduğu fırsatları da değerlendirerek Türkiye’de büyük bir kırılmaya neden olabilir. Türkiye’de yıllardır bir travmaya dönüşen “bölünme korkusu”, Kürt gençliğinin bugünkü ruh haliyle birleştiğinde, çatışmaların çok daha sert bir hal alması mümkün. Bu gençlik eskisi gibi değil; ayrılığı önemsiyor, farklılığı derinleştiriyor ve bu da savaşın hukukun dışına taşmasına sebep olabilir.

Bugün Kürt siyasetinin elinde, bu kopuşu engelleyecek bir mekanizma bulunmaktadır. Ancak gençlerin kendilerini şiddetle ifade etme isteği, Kürt kimliğinin ispatlanması için bir araca dönüşebilir. Bu da, Türkiye’de savaşla beslenen siyasal ve ekonomik yapıların işine gelmektedir. Kürtlerin bugün her alanda varlık göstermesi, Kürtçe isimlerin daha fazla duyulması, inkârın artık mümkün olmadığını gösteriyor. Bu yüzden Kürt halkı, kazanımlarını toplumsal barışa ve ortak yaşama çevirmek zorundadır.

Türkiye, Kürt siyasetinin Öcalan liderliğinde atacağı adımı doğru okumalıdır. Bunu birlikte yaşamak için bir fırsata dönüştürmeli ve güven ortamını sağlayacak mekanizmaları oluşturmalıdır.

Ancak Türkiye siyasetçileri, özellikle de iktidarın dili, bu çağrının karşılığını vermiyor. Bugüne kadar şiddet ve inkâr üzerinden var olmuş bir siyasetin, gerçek bir çözüm iradesi göstermesi kolay değildir. Ama Kürtler alternatifsiz değildir ve Türkiye Cumhuriyeti de bunu biliyor. O yüzden olası bir açıklamaya “evet” deme refleksi gösteriyor. Öte yandan, Türkiye’de savaş ekonomisiyle güçlenen ve zenginleşen bir yapı var. Çete ilişkileri, rant ve silah ticaretiyle savaşın sürmesini isteyen bir kesim vardır ve bu yapının barış sürecine ikna edilmesi de zaman alacaktır.

Türkiye’de halkların tarihsel olarak uzun yıllara dayanan bir birlikteliği vardır. Devlet, iktidar ve onların menfaatleri için uygulanan siyaset ise halkları birbirine düşürmüştür. Ama halkların birbirleriyle bir sorunu yoktur. Bu yüzden barış her zaman mümkündür. Mesele, barış siyasetini örgütleyecek siyasi aktörlerin eksikliğidir. Kürt siyasetinin yıllardır süren barış çağrıları ve çatışmasızlık süreçleri, bugün bir barış masası kurulması için en büyük zeminlerden birini oluşturuyor.

Devlet Bahçeli’nin yaptığı son çağrı da bu yüzden önemli. Bahçeli gibi savaş yanlısı bir figürün böyle bir çıkış yapması, devletin derinliklerinde bu sürecin tartışıldığını gösteriyor. Bahçeli’ye böyle bir çağrı yaptırılması, devlet içindeki bazı yapıların süreci yeniden değerlendirdiğini gösteriyor.

Bu çağrı, iki yolu açıyor: Ya büyük bir savaşın fitili ateşlenecek ya da barış süreci örgütlenecek. Bu kararın kritik noktası, Kürt siyasetinin öncü kadrolarının hâlâ ayakta olması ve süreci yönlendirebilme gücüne sahip olmasıdır. Ama bugünü değil, yarını da düşünmek gerekiyor. Birinci kuşak siyasetçilerin olmadığı bir Kürt siyasi yapısı, çok daha büyük krizler doğurabilir. O yüzden bu şansı kaçırmamalıyız.

“En kötü barış, savaştan iyidir” (Desiderius Erasmus)

 

1 Yorum

  1. yazınızı okudum hocam söylenecek çok şey var bu uğurda toprağa
    düşen binlerce binlerce insanımız var faşizimden barış istenmez
    ve olmazda zaten paratikte kayumlardır göz altılardır yaşıyoruz ama artık yeter biz dayatmalıyız bunu birlikte

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

Diğer Yazıları