Ana SayfaGüncel HaberlerÇığlığın ötesine nasıl geçeriz?

Çığlığın ötesine nasıl geçeriz?

Paris Komünü’nün 81 kişilik Genel Konseyinde 5 burjuva bulunur. Ayrıca 11 beyaz yakalı, 30 gazeteci, doktor yazar, avukat ve 2 profesyonel asker. Geri kalan 33 kişiyi de karma olarak zanaatkar (küçük burjuva) ve işçiler teşkil eder. “Biz Rojava’da bir devrim görmüyoruz” diyenler de hemen bir karşılaştırma yapabilir acaba Rojava’da nasılmış diye!

ROBİN AMARA

Bize devrimin “sıradan insan”larını hatırlatan Suphi Nejat Ağırnaslı’ya saygıyla…

Kuşkusuz son zamanlarda Paris Komünü’ne yeniden ilgi göstermemizin en temel sebeplerinden biri de 20. yüzyılın kurtuluş tahayyüllerinin saplandığı kuramsal batak olmalı. Bir mücadele biçiminde hayat veremediği kuramsal şemaları bir inanç kimliğini savunur gibi savunan sol kimlikçiliğin yarası ve merhemini de burada aramalı. Özellikle de eğer türlü toplumsal hareketlerden, ekolojiden, feminizmden veya Rojava ve Chiapas gibi deneyimlerden öğrenmeyi hazmedemeyen yapıdaysa. Sanırım konuya giriş için sözü John Hollaway’e bırakmak en doğrusu olacak:

“Başlangıçta çığlık vardı. Deneyim çığlığı. Öfke çığlığı, dehşet çığlığı. Yaşadıklarımız ve gördüklerimiz, okuduğumuz gazeteler, izlediğimiz televizyon programları, günlük yaşamlarımızdaki çatışmalar nedeniyle yükselen bir çığlık. Kitlesel açlık ile bolluğun bir arada var olabilmesini, bu kadar çok çalışmanın ve bu kadar çok kaynağın insan yaşamını mahvetmek için ayrılabilmesini, dünyanın bazı bölgelerinde özel mülkiyeti korumanın tek yolu olarak sokak çocuklarını sistemli şekilde öldürme yoluna başvurulmasını kabul etmeyen bir çığlık. Bir ret çığlığı.

Aynı telden çalmayan, uyaksız, çoğu kez ifade edilmeyen bir çığlık: Bazen sadece bir mırıldanma, bazen düş kırıklığından doğan gözyaşları, bazen kendine güvenli bir kükreme ama hepsi de dünyanın tepetaklak olmuşluğuna, dünyanın yalanlığına işaret eden.

Peki, ama çığlığın ötesine nasıl geçeriz? Dünyayı tepetaklak olarak, yalan olarak, negatif olarak nasıl anlarız? Basın-yayın organlarında, kitaplarda, okullarda üniversitelerde toplum her zaman pozitif olarak sunulur. Toplum bilimleri eğitimi alıyorsak, ‘şeyleri oldukları haliyle’ öğreniriz. ‘Şeylerin oldukları hal’ eleştirilebilir, ama olan şey ile bizim duygusal tepkilerimiz arasında açık seçik bir ayrım yapılır. Çığlık, toplum biliminin merkezi bir kategorisi olarak boy göstermez. Aksine, toplum bilimi, tam da çığlığı dışlamasından dolayı kendisini bilimsel diye tanımlar. Dünyanın olduğu haliyle, pozitif olarak incelenmesi, bizim negatifliğimizi bize geri atar, negatifliği bizim bireysel sorunumuz olarak, uyum bozukluğumuzun ifadesi olarak yeniden tanımlar. Bize söylendiğine göre, dünyanın akılcı şekilde anlaşılması, bizim özel duygusal tepkimizden oldukça farklıdır. Negatif toplum kuramları, çığlığın bakış açısını kurtarma, deneyimin negatifliğine saygı duyup onu güçlendiren alternatif şekilde bir dünya tablosu kurma uğraşına girişir. Bu tür kuramlar kaçınılmaz olarak, negatifliğimizin kolektif mahiyetini açıklığa kavuşturan ve pekiştiren tartışmalar ve mücadeleler yoluyla ortaya çıkar. Toplumsal negatiflik deneyimi farklı tarihsel biçimler aldığı gibi, onun tarihsel ifade biçimleri de değişir. 1960’ların sonu ile 1970’lerin başında dünya çapında yükselen mücadele ve isyan dalgası, çoğumuzu topluma karşı varoluşumuzu anlamlandırmanın ve güçlendirmenin bir yolu olarak Marksist geleneği tanımaya yöneltti. Yüzümüzü marksizme dönerken, bir toplum kuramı değil, topluma karşı bir kuram arıyorduk. Bir siyaset bilimi, bir sosyoloji ya da bir iktisat bilimi değil, bir karşı siyaset bilimi, bir karşı sosyoloji ve bir karşı iktisat bilimi arıyorduk: ‘Bilimsel’ söylemin bölük pörçüklüğü içinde deneyim çığlığının ortadan kaldırılmayacağı negatif bir toplum kuramı arıyorduk.

Başlangıçta Marksizme meyletmenin ardındaki negatif dürtü apaçık olmasına rağmen, çok geçmeden meseleler batağa saplandı…” (*)

Yine aynı makaleden kendisine ait şu ifadeleri de ekleyelim:

“Açıkçası bütün suçu üniversitelere ve pek çok marksistin kendini bütünleşmiş halde bulduğu disiplinler yapılara yüklemek yanlış olacak. Çünkü marksist kuramın dolambaçlı yolları, komünist partilerin ve marksist kuramı kılavuz edindiği iddiasındaki başka siyasal grupların uzun tarihinden ayrılamayacağı gibi, en başta da eski Sovyetler Birliği’nin tarihinden ayrılamaz. Sovyetler Birliği’nde marksizm, bir olumsuzlama kuramı olmaktan çıktı ve mevcut güç yapılarını meşrulaştırmak için seçici şekilde manipüle edilir duruma geldi. Bu, yalnızca ‘komünist’ denilen devletlerin değil tüm dünyada komünist partilerin etkisiyle, daha dolaylı olarak da kendilerini komünist partilere muhalif olmakla tanımlayan başka partiler ve grupların etkisiyle marksizmin anlaşılmasını ve marksist geleneğin gelişimine etki etti.” (1)

Paris Komün’ü ve Rojava Devrimi

Sanırım bu durum özetlemesi yeterlidir. Artık emek ve sermayenin yaşama dışsal anlaşılması sorununa geçebiliriz. Marx’ın “günlük hayat dini” diye tarif ettiği duruma yani. Bunca 20. yüzyıl solu eleştirisinden sonra solun Marx’ı nasıl tahrif etiğine eğilmek gereksiz olur sanırım. Onun yerine bu aşamada yapmamız gereken, o eski Paris Komünü’nde hayat bulan tahayyülün kuramı nereden kavradığına dair bir ilham aramak. Tabii bunu, terk ettiğimiz kuramın aslında ne olduğunu da izah etsin diye yapmak.

Paris Komünü’nün 81 kişilik Genel Konseyinde 5 burjuva bulunur. Ayrıca 11 beyaz yakalı, 30 gazeteci, doktor yazar, avukat ve 2 profesyonel asker. Geri kalan 33 kişiyi de karma olarak zanaatkar (küçük burjuva) ve işçiler teşkil eder (“biz Rojava’da bir devrim görmüyoruz” diyenler de hemen bir karşılaştırma yapabilir acaba Rojava’da nasılmış diye). Bu rakamlar Komün’ü bir milat olarak gören “komünar Marx” için ‘ideolojik açıdan bir sorun’ teşkil etmez. Çünkü Marx’a göre ideoloji, tabi olduğumuz dünyayı inkar ederek, çarpıtarak görme halimiz veya aynı anlama gelmek üzere doğal savunma mekanizmamızdır. O yüzden başka bir tarifi de “yanlış bilinç”tir. Bu yanılsamaya işçiler de dahil herkes kapılır. Solcuların kendini bundan muaf hissetmesi durumuna da değineceğiz ama öncelikle en yaygın ‘yanlış bilincimiz’ olan tüketici kimliğimize bakalım. İdeoloji konusundaki can alıcı ayrımı, toplumsal ilişkinin doğası hakkındaki alternatif fikirler arasında aramalıyız, diyen Raymond Williams tüketiciliğe ilişkin şunları söylüyor:

“Bir kültür, yaşandığı zaman dilimi içerisinde, hiçbir zaman, yaratılmış ürünlerine indirgenemez. Ama yalnızca dışsal kanıtları temel almanın cazibesi her zaman ağır basar. Örneğin, orta sınıf gibi giyinmeye, yarı müstakil evlerde oturmaya, araba, çamaşır makinesi ve televizyon sahibi olmaya başladığı için işçi sınıfının ‘burjuvalaştığı’ ileri sürülür. Ancak, bazı kullanım eşyalarına sahip olmak ya da yüksek bir maddi yaşam standardından yararlanmak sizi ‘burjuva’ yapmaz. İşçi sınıfı, bu yeni ürünlere sahip olduğu için burjuvalaşmaz, nasıl ki burjuvazi de sahip olduğu nesnelerin türü değiştiğinde burjuva olmaktan çıkmıyorsa. İşçi sınıfı içinde bu tür bir gelişmeye hayıflananlar, bir önyargıya düşmektedirler. ‘Sade yoksullar’a duyulan hayranlık yeni bir şey değildir; ama bu duygu, çaresizlikten kaynaklanan bir rasyonalizasyon dışında, bizzat yoksullar arasında nadiren görülür. Bu hayranlık ya karnı tok olmanın neticesidir, ya da maddi avantajların çok yüksek bir insani maliyet pahasına satın alındığı yargısının.”(2)

İdeoloji ile fetişizm

Bu aşamada tüketiciliğimiz üstüne Marx’ın vurgularına dikkat çeken Jason Read’e de bakmalıyız:

“Marx, bizim düşünebileceğimiz gibi metalara/mallara, reklam dünyasınca özendirilen biçimde, libidinal veya erotik belirli bir anlam atfetmemiştir. Marx, dünyaya biricik bakışımızı şekillendiren ve eşzamanlı olarak daha dünyevi ve daha temel bir şeyi kastetmişti; diğer deyişle, bu değer, metaların/malların bir özelliği olarak, sanki emeğin bir ürünü olmaktan çok, onların fiziksel özellikleriyle beraber bulunan bir şeymiş gibi, görünür. Bu, sosyal ilişkilerin, şeyler arasındaki bir ilişki olarak göründüğü ‘fetişlik’tir. Marx, işçilerin yalıtılmış olarak çalıştığı ve kendi farklı emekleri arasındaki ilişkiyi bitmiş metallar/mallar içinde olarak görmeleri nedeniyle, bunun böyle olduğunu iddia eder.

Ancak, bunu anlamanın başka bir yolu da, emeğin unutturulduğu, gizlendiği ve bizim gördüğümüzün ise metanın/malın kendisi olması şeklinde olabilir. Kapitalist toplumun paradoksu, günlerimizi çalışmak (veya iş aramakla) geçirmemize rağmen, bilincimize hükmedenin/egemen olanın, tüketim olmasıdır. Gösteri/eğlenme, sadece reklamlarla yapılmaz, ama kendisi bir seri reklamdır. Siyaset gündemini yönlendiren, işçilerin tatmini/mutluluğu değil, ‘tüketicilerin memnuniyeti’dir. Bu şekilde ele alındığında, biz, ideoloji ile fetişizm kavramları arasındaki yakınsamayı görebiliriz ki, birincisi sınıf çatışması ile hegemonya siyasetiyle ilişkili olarak gelişirken, ikincisi ise ekonominin görüntüsüyle ilgili olarak yol alır.

Tüketici tasvirinde, tüketimin merkeziliği, sadece işin/emeğin dünyasını gizleyen ekonomi temsili olmayıp, aynı zamanda, lüks yaşamda tüketici olarak çıkarları bulunanlar lehine bir çarpıtma olarak da görülebilir. Marx, meta/mallarla ilgili tartışmasını, kendi aralarında konuşan karikatür-benzeri meta/mal tasvirleriyle bitirmektedir. Zaten, cansız şeylerin kişiselleştirilmiş karakterlere sahip olduğu ve işçilerin giderek artan oranda şey-benzeri, atıl, tüketilecek nesneler olduğu bir dünyayı da mümkün olduğunca ancak bu tarz animasyon/canlandırma fantezileri resmedebilirdi.

Marx’ın vurgusunu, şeylerin değerine karşı insanların değerlerinin ahlaki bildirimi ile karıştırmamak lazım. Emeğin, değerin kaynağı olduğunu söylemek, ‘işçiler gerçekten değerlidir ve buna göre davranılmalıdır’ söyleyişiyle aynı şey değildir. Bir kapitalist toplumda değerin kaynağı olmak, bir nimetten/lütuftan çok bir lanettir. İlk olarak, bu değer, emek gücü, sadece zıttı olan sermaye ile ilişkili olarak var olabiliyor. İşçiler, kendi emek güçlerini tüketemezler: Onun sermaye ile olan ilişkisi dışında değeri bulunmaz ki, bu da işçilerin yaşamak için, kendi çalışma kapasitelerini satmak, yani akıl becerileri ile fiziki güçlerini satmak zorunda oldukları anlamına gelmektedir. Bu satış veya değişim, diğer herhangi bir diğer piyasa değiş-tokuşundan/işleminden temelde farklıdır. Zira, diğer tüm metalar/mallar gibi işgücü piyasasında bir fiyata sahiptir, ama satıldığı andan itibaren, kapitalist, ondan mümkün olan en fazla değeri alabilecek konumda olmaktadır. Smith’in iğne fabrikasındaki işbölümünden Taylor’ın bilimsel idaresine kapitalizmdeki emek ilişkilerinin tüm hikayesi, işçilerden daha fazla iş/emek, daha fazla değer çıkartma girişimlerinden oluşmaktadır.” (3)

En büyük lanetimiz

Bu bağlamda işçi sınıfına ait bir kültür ve ideolojinin kendiliğinden, yani sermayeyi üreten emek gücü konumu nedeniyle oluştuğu fikri ve buna bağlı olarak emeğin neredeyse kutsal ithafla “değerli” olduğu fikrinin bizim bir yanılsamamızdan ibaret olduğunu söyleyebiliriz. Buna rağmen bir yüzyıldan fazla zamandır bunu sanki Marx’tan öğrenmişiz gibi yapmak da en büyük lanetimiz olmalı! Üstelik o meşhur “kendinde sınıf” ile “kendi için sınıf” ayrımına rağmen. Buraya noktayı da yine Marx koysun:

“Emek, özel mülkiyet tarafından belirlenmiş ve özel mülkiyet üreten, doğası itibariyle zorunlu, insanlıkdışı ve toplumdışı bir faaliyettir. Dolayısıyla, özel mülkün ortadan kaldırılması, ancak emeğin ortadan kaldırılması olarak kavrandığı zaman mümkün olacaktır.”

(Karl Marx, Friedrich List’in Kitabı Üzerine Bir Makale Taslağı: Ulusal Politik Ekonomi Sistemi, 1845)

Artık daha önce değineceğimizi belirttiğim solcuların kendini muaf hissettiği “ideolojik bilinç” meselesine gelelim. Asad Haider şöyle diyor:

“Boş inanç, Karl Marx’ın Spinoza’dan uzun yıllar sonra “ideoloji diye tarif edeceği şeye yakındır; malum, Louis Althusser de bunu, Ethika’nın birinci kitabının ekinde yer alan bir argümanla birleştirir. Şöyle der Spinoza orada: “İnsanlar, sırf isteme ve arzularının bilincinde oldukları için özgür olduklarını düşünürler; ama onları istemeye ve arzulamaya sevk eden nedenleri düşünmez, tasavvur bile edemezler, çünkü bu nedenlerden bihaberdirler.

. . .

Demek ki ideoloji, devletin maddi kurum ve pratiklerinin muhayyel bir formda temsil edildiği alandır. Hakikati vahiy yoluyla idrak ettiklerini söyleyen peygamberlere inandığımızda boş inanca yöneliriz. Bedenlerimiz sınırlı olduğu için, ve aklı devreye sokmadan doğaya dair bilgi oluşturamadığımız için, bu boş inanç imgelemimizde yer eder. Bizi bilgisiz tutmaktan fayda sağlayan zorbalık, imgelemde boş inanç olarak temsil edilen maddi ilişkidir.

. . .

Değişen siyaset ortamına ilişkin hâkim liberal analiz, boş inancın maddi temeliyle yüzleşmeyi reddediyor. Onun yerine, tamamen vahiy modeli temelinde iş görüyor. Değil mi ki hakikat aramızdan bazılarına vahyolunmuş. Değil mi ki biz peygamberler, ya üniversiteleri mesken tutmuşuz ya da MSNBC kanalında programlarımız var. Ve değil mi ki taşranın çokluğunun aksine, yönetmeye kadiriz. O çokluğa akıl yoluyla seslenmek tek kelimeyle faydasız, ne de olsa onlar ırkçı ve geri kalmış.

. . .

Günümüz solu utanç verici bir başarısızlık içerisinde. Politik uygulamanın yerine; çokluğun yeni kompozisyonlarını oluşturmayı denemek yerine, sosyal medyanın kederli tutkularını seçtik. Başka deyişle, Trump’ın felsefesini kabul ettik. Politika yerine, gevezelikle iştigal ediyoruz. Üstelik bu, en yaygın biçimi itham ve kınama olan, kederli bir gevezelik. Kınama, çokluğu alçaltır. Eylemin yerine, edilgenliğin kederini dışarıya yöneltmekten başka işe yaramayan nefreti kabullenir; failliğin yerine, korkuyu kabullenir ve güvenliği davet eder; kolektif demokratik özne yerine, boş inanca kapılmış güruhu kabullenir.

Boş inanç içindeki güruh, Spinoza’nın çok iyi bildiği gibi, olsa olsa zorbalığa hizmet eder. Şimdi kendi kurduğumuz yeni bir teokrasiyle karşı karşıyayız – sosyal medya gevezeliği arasında bütün yetilerimizi çürüten ve politikayı imkânsızlaştıran bir teokrasi. Politikayı yeniden mümkün hale getirmek boynumuzun borcudur, ve bunun için de, yalnızca boş inanca dayanan ahlaki ve politik temizlik konumunu terk etmemiz gerekiyor.” (4)

Solun fikri yok ve anlamıyor

Sonuç yerine Stuart Hall’un sözlerine kulak verelim :

“Tanıdığım herkesin yanlış bilinç içinde olmadıklarına tamamiyle nasıl ikna olduklarını merak ediyorum, fakat tereddütsüz söyleyebilirim ki herkes yanlış bilinç içinde. İnsanların, şeffaf yüzeylerden görenler ile karmaşık sosyal ilişkiler üzerinden görenler arasında tamamen belirgin bir ayrım yaparak siyasi teşekkül ve mücadele alanında ilerleyebilmesini hiçbir zaman anlayamamışımdır. Hatta, daima aksi pozisyondan hareket etmeye soyunmuşumdur, erkek ve kadınları organik olarak bir araya getirmiş olan tüm ideolojilerin onlar hakkında hakikate değindikleri noktalar olduğunu varsaymışımdır.

. . .

“Sol, yeni bir tarihsel projeyi bir araya getirecek şeyin şartlarının ne olduğuna dair ufacık bir fikre bile sahip değil. İnsan öznelerinin, sosyal kimliklerin ister istemez çelişkili olan doğasını anlamıyor. Siyaseti bir ürün olarak görmüyor. İnsanların gündelik hayatlarında sahip oldukları hisleri ve deneyimleri irtibatlandırmanın mümkün olduğunu görmüyor. Hal böyleyken onları sosyal bilincin daha gelişmiş, modern biçimleri halinde tedricen ifade etmenin mümkün olduğunu da idrak etmiyor. […] İnsanların kafalarında taşıdıkları, öznellikleri, kültürel yaşamları, cinsel hayatları, aile hayatları ve etnik hüviyetlerinden müteşekkil kimliklerinin daima noksan olduğunu ve geniş ölçüde siyasallaştırıldığını algılamıyor.” (5)

Kaynakça

https://haydijan.wordpress.com/2018/06/08/john-hollaway-ret-cigligindan-guc-cigligina-isin-merkeziligi/

2 http://www.e-skop.com/skopbulten/isci-sinifi-kulturu/3630

https://birtakimisler.org/2018/03/20/tersine-dunyada-marx/

4 https://www.e-skop.com/skopbulten/pasajlar-neden-insanlar-sanki-ozgurlukleri-icin-savasirmiscasina-kolelikleri-icin-savasirlar/3842

5 https://dusunbil.com/stuart-hallun-hayalindeki-sola-ihtiyacimiz-var/

Alevi Gazetesi Haber Merkezi
Alevi Gazetesi Haber Merkezi
Alevi Gazetesi Haber Merkezi, ulusal ve uluslararası haber ajanslarından derlenen haberleri Alevi toplumunun bakış açısıyla okuyucularına sunar.
spot_img

En Çok Okunanlar

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

Yazardan Daha Fazlası

Erzincan Newrozunda barış ve eşitlik vurgusu yapıldı

Erzincan'da 2026 Newrozu, 'Demokrasi ve Özgürlük' temasıyla kutlandı; katılımcılar barış ve toplumsal eşitlik vurgusu yaparak, halkların eşit ve kardeşçe yaşayabileceği bir ortamın önemine dikkat çekti. Eğitim-Sen Genel Başkanı Kemal Irmak, Newroz

Newroz, direnişin ve özgürlüğün simgesi olmalıdır!

Demokratik Alevi Dernekleri, 2026 Newroz'u vesilesiyle yaptığı açıklamada, Newroz'un direniş ve özgürlüğün sembolü olduğunu vurgulayarak, halkların birlik ve dayanışma içinde savaş politikalarına karşı durmaları gerektiğini ifade etti. Açıklamada, Newroz'un tarihsel kökleri ve Alevi in

Frankfurtta Sivil Darbeye Karşı Demokrasi Mitingi

Frankfurt'ta, Türkiye'deki sivil darbe sürecinin birinci yıl dönümünde CHP tarafından düzenlenen mitingde, demokrasi savunucuları bir araya geldi. Alevi Kültür Merkezi Başkanı Şahin Karasu, Türkiye'deki baskılara karşı durarak, özgür basın ve bağımsız yargının önemini vurguladı

Gazi Cemevinde Newroz cemi: Barış ve dayanışma vurgusu

Gazi Cemevi'nde 20 Mart 2026'da gerçekleştirilen Newroz cemi, barış, kardeşlik ve dayanışma temalarını ön plana çıkararak Alevi inancının önemini vurguladı. Cemevi Başkanı Hıdır Karadaş, etkinliğin toplumsal barışa katkıda bulunmayı amaçladığını ve Newroz'un
spot_img