Hiçbir şeye olmaz dememeli. Oluyor işte. Bahar gene geliyor, kadınlar gene sokaklara çıkıyor. Ne bahar duruluyor ne kadınlar. Bir 8 Mart daha geride kaldı. Uzun soluklu bir yol yürüdük de geldik 8 Mart’a. Bugün bunları 9 Mart’ta üstümde bir ayın yorgunluğu ve kadınlardan yeniden yeniden aldığım bir umutla yazıyorum.
Devlet ‘şunları şunları’ yaptı diye sıralamayacağım. Keza fark ettim ki ne kadar ‘o’nun yaptıklarından bahsetsem o kadar daha az yer kalıyor kendi yapacaklarımıza. Hoş, hepimiz birebir yaşıyoruz da. Benden daha iyi biliyorsunuz. Birilerinin gözü dönmüş işte; vuruyor, kırıyor, öldürüyor, yaşamdan soğutmaya çalışıyor. Bu kadar. Daha fazlasını da hak etmiyorlar. Keza kendi nezdimde muhatabım devlet değil, kadınlardır. Onların ne söylediği, onların ne hissettiği ve ne yapacağıdır/yapacağımızdır.
Herkes fark ediyor. İnsanların üzerine atmaya çalıştıkları ölü toprağını iki aydır kadınlar yaşam toprağına çevirmeye başladılar. O toprağa yeni tohumlar ekip yeniden hak ettiği yere yaşama vermeye başladılar. Kibele yardımcıları olmuş sanki, ha gayret diyerekten silkelenerek kalkıyorlar.
28 Ocak’ta yüzlerce kadınla beraber “Hayır Diyen Kadınlar” olarak bir araya geldik. “Bu kadar yeter! Size de, anayasanıza da, tek adamlığınıza da geçit vermeyeceğiz” dedik. O gün o salonda olan kadınların yüz ifadeleri, mutlulukları, bir araya gelmiş olmanın verdiği huzur ve birbirine uzun süre sonra dokunabilmiş olmanın sonsuz güzelliği vardı. Hepimiz kucaklaştık yeniden, bu kadar kadın bu salonu böylece doldurdu ve gözlerin de ‘Hayır’lı bakışlar… Bir kez daha geçti içimden; zor alırlar ‘Evet’i…
Deklarasyonu yayınlayıp hemen çıkışında 8 Mart’a giderken ‘Ne yapabiliriz?’ diye konuşmak için Cezayir Salonu’nda buluştuk. Tıklım tıklım salon. Bu kadar kadın yan yana ne güzeldi. Kadınlar beraber güzeldi. O zaman bu toprağa yeni tohumlar gelsin denildi sanki ve “Kadınlar Birlikte Güçlü” kampanyası yapalım dedik. Birileri ‘tek’ diye tuttururken, biz kadınlar gene 12’den vurmuştuk: “Tek mek yok! Kadınlar Birlikte Güçlü…”
O heyecan ve motivasyonla art arda eylemler yaptık ve yeniden yüzlerce kadınla buluştuk. 14 Şubat “Öldüren sevgileriniz batsın” dedik. 25 Şubat’ta İstanbul’un onlarca noktasında kendi sözlerimizi söyleyip pankartlarımızla Kadıköy’de buluştuk, “8 Mart’a Doğru Kadınlar Birlikte Güçlü” dedik hep beraber. Sonra yorucu, bir o kadar da güzel bir çalışma ile önce 5 Mart’ta Bakırköy’de, ardından da 8 Mart’ta İstiklal’de yüzbinlerce kadınla yürüdük.
Sokağa çıkma yasağını böyle kalabalık bir şekilde yine kadınlar delmişti. Binlerce kadın sesleri kısılana kadar “HAYIR” dedi. Şiddete de, tacize de, tecavüze de, OHAL’e de, savaşa da… Birbirimizden ihtiyacımız olan gücü aldık, umudu aldık. Referandum günü çiçekleri toplamak üzere çeşit çeşit tohumları ektik.
Velhasıl bu 8 Mart kadınların güler yüzleriyle bir kez daha gösterdi ki sokak kolay kolay teslim alınabilecek bir yer değil, kadınların hepsini yok edemeyeceklerine göre kahkahayı da, yaşamı da yok edemeyecekler. Bu 8 Mart umudumuz, rengimiz oldu.
Derinlikli düşünmeye gerek yok, son bir buçuk yıldır yaşadığımız acıların, sıkıntıların temel nedeni bu devletin Kürt düşmanlığından ileri gelmekte. Kadınlar bu kadar eve hapsedilmeye çalışılıyorsa, işinden çıkarılıyorsa, en ufak talep zorba ile bastırılmaya çalışılıyorsa bu uygulamaların temel nedeni erkek egemen devletin, Kürtlerin kurmak istedikleri kadın eksenli paradigmalı yaşamlarına duydukları öfkedir. Keza Kürt kadınlar devletle yaşamak istemiyor ve asıl önemli olan şey bunu pratikte sergiliyorlar. OHAL’in de sebebi budur, herkesi canından bezdiren uygulamaların da sebebi de budur.
Bu hisler ve yaşanmışlıklar içinde bugünü geçirirken Gazete Şûjin’dan bir arkadaşımız aradı ve bana bir Kürt kadının gözünden 8 Mart deneyimlerimi yazıp yazamayacağımı sordu. Sonra yukarıda bahsettiğim bütün o güzelliklerin yanında söylemek istediklerim olduğunu fark ettim ve seve seve kabul ettim. Keza bizler metropolde yaşayan Kürt kadınlar olarak, kadın olmaktan kaynaklı ortak dertlerimizin yanı sıra kendi ülkemizde devam eden savaşın yükünü de hissediyoruz. Ve bizim için bu 8 Mart Sêvê’siz, Sakine’siz, Taybet Ana’sız, Cemile’siz zaten olamazdı. Binlerce kadın arkadaşımızı kendi iradeleriyle özgür bir yaşama karar verdikleri için katlettiler, hepsi aynı zamanda bir Kürt Kadın Hareketi aktivisti olan binlerce arkadaşımızı rehin aldılar, onlarca derneğimizi kapattılar, Taybet Ana’nın cenazesini bırakmadılar yerden alıp defnedelim, Cemile’yi….
Tüm bunları düşündüğümüzde her kadın arkadaşımız müthiş bir öfke ile doluyken ve bu sene Türkiye topraklarında kadın düşmanlığı esas olarak Kürt kadınlarını hedef alıp onların bütün yaratımına saldırmışken, yüzlerce kadını öldürmüşken, yüzlercesini rehin almışken, on yıllardır verilen emeklerle kurulan kadın derneklerimiz kapatılmışken, ne yazık ki bu yılki gündemin merkezine bunların çok azı getirilmişti.
“Bu topraklarda beraber mücadele ettiğimiz kadınlarla beraber daha güçlü olmak, daha fazla birbirini anlamak gerekiyor” hissi çoğu kez aklıma geldi. Türkiyeli diğer kadınlarla, kadın olmaktan kaynaklı dertlerle ilgili İstanbul’da yaşayan bir Kürt kadın olarak aynı duyguları ve sıkıntıları yaşadığım için bu noktada tamamen hem fikirim ve aynı söylemleri kurabilirim. Ama Kürt kadınlar mevzusuna gelince; sanırım insanın neresi acırsa orayı haykırmak istiyor. Taybet Ana’nın, Sêvê’nin, Sakine’nin fotoğrafını biz götürüp alanda taşımıştık. Taybet Ana bir kadındı. Bu topraklardaki diğer kadınlarla beraber yaşıyordu ve devlet tarafından katledilmişti. Erkek devletin militarist ve cinsiyetçi elleriyle katledilen Ekin Wan’ın ardından onlarca kadının bedeni teşhir edilmişti. Şengâl’deki kadınlar günlerdir KDP’nin çetelerine karşı direniyordu. Tüm bunlar sadece Kürt kadınların değil, tüm kadınların haykırması gereken kadın gündemleriydi.
Dünkü (8 Mart gece yürüyüşü) yürüyüşte Kürt kadınlar da vardı. Sêvê vardı, Fatma vardı, Pakize vardı, Sakine vardı, Leyla vardı, Fidan vardı, Taybet Ana vardı, Cemile vardı, Arin Mirkan vardı, Zeynep Kınacı vardı, Sema Yüce vardı… Ben mesela bütün yürüyüş boyunca Sêvê’lerin resimlerine baktım ve “Belki de iki yıl önce onlar da bu sokakta bizlerle beraber kutluyordu” dedim. Tüm bu kadınların alanda olduğunu hissettirmek için “Biji Berxwedana Jinen Kurd” yazılı dövizler çıkardık. Çünkü vardık ve ordaydık. Orası Türkiye’den ve Kürdistan’dan kadınların kendilerini ifade edebileceği bir yerdi ve sesimiz kısılana kadar “Biji Berxwedana Şengal” dedik, “Sara, Rojbin, Ronahi, Jin, Jiyan, Azadi” dedik. Tüm bu sloganları “Tayyip kaç kaç kaç kadınlar geliyor” sloganının yanında attık.
Kürdistan’da savaş ve tecrit varken; bizler sömürülen bir halkın bireyleriyken; katledilen arkadaşlarımızın ölüm sebepleri tecrit ve iktidarın halkımıza duyduğu öfkeyken bunu her yerde, her şekilde bunu haykırırız. Sokaklar madem özgürleşecek, işte böyle özgürleşecek. Ne zamanki birbirimizin acısından tutmayı öğreneceğiz o zaman işte aynı dili konuşacağız ve özgürleşebileceğiz.
Bunlar belki de daha uzun ve daha geniş tartışılması gereken şeyler. Ama en nihayetinde bireysel olarak dün yaşadıklarımın hissiyatıdır. Yazılacak söylenecek elbette ki çok fazla şey var. Herkes yürüyüş bittiğinde kalabalık karşısında büyülenmişti ve ne kadar güzel olduğundan bahsediyordu. Ben de aynı şekilde. Kadınlar gene umudum, gene en güzel yanım olmuşlardı. Daha fazla coşkuyla, moralle bir seçim çalışması bizi bekliyordu. Kadınlar gelecek için herkese umut olmuştu gelecek. Fakat göğsümü sıkıp duran bir şey vardı. Dedim ya, insanın neresi acırsa orasını haykırıyor işte…
*Bu yazı Gazete Şûjin’dan alınmıştır
Rojda Yıldız