Tutuklu yazar Sadık Aslan, acılarla yüzleşmede edebiyatın önemine dikkat çekiyor: ‘Aydının, edebiyatçının bunu cesurca yapıp topluma taşıması önemli bir ihtiyaç. Edebiyat insanı acının kaynağına bakmaya zorlayarak hafızayı diri tutar’
Dicle Müftüoğlu/dihaber
Mêrdîn’de (Mardin) halklar ve inançlara yönelik katliamları ve bu katliamlarla yüzleşmeyi konu alan ‘Solgun Sarı’ kitabının yazarı Sadık Aslan, tutuklu bulunduğu Trabzon E Tipi Cezaevi’nden mektup aracılığıyla dihaber’den Dicle Müftüoğlu’nun sorularını yanıtladı. Yazarın, edebiyatın acılarla yüzleşmedeki rolüne dikkat çektiği röportajın bir kısmı şöyle:
* Edebiyata ilginiz nasıl başladı, diğer bir deyişle kalemi elinize ilk ne zaman aldınız?
Çağın iletişim olanaklarının artmasıyla ters orantılı olarak ruhsal temasın azalması tek tek insanların o biricik hayatlarını da daraltır. Hayatı bu haliyle kabullenirsek kabuğumuzun dışına çıkıp kendimizi çoğaltma imkanını da elde edemeyiz. Edebiyat bizi bu hapislikten kurtararak önümüze çoklu hayatlar serer… Edebiyatın bu gücünü erken yaşlarda keşfetmek sanırım benim için bir şans oldu. Ortaokul sonlarında bazı dünya klasiklerini okumaya başlamak bana çok farklı alemlerin kapısını açtı ve çok değişik bir deneyimdi. Bu okuma alışkanlığı ve ihtiyacı, kitaplara ulaşma imkânımın olmadığı kısa dönemler dışında hayatımda sonradan hep var oldu. Yazmak daha farklı bir mecra olmasına karşın sürekli okumanın bir aşamasından sonra ortaya çıkan bir itki… İki seneye yakın ilk zindan sürecim çok genç bir yaşıma tekabül etti. Zindan gibi öz yaşam okulunda kaleme uzanmak daha fazla imkan dahilinde oluyor. O yaşlarda küçük küçük denemeler şeklinde kalemi elime aldığım oldu.
* ‘Solgun Sarı’ kitabında ‘Medeniyetler Buluşması’nın bir noktası olarak kabul edilen Mêrdîn’de yaşananları, öykülerinizle işliyorsunuz. Yüzleşme niteliği taşıyan bu çalışmaya nasıl başladınız?
Yazım işiyle uğraşanlar, ilkin en iyi bildikleri şeyden başlarlar. O yüzden ilk ürünlerinde otobiyografik ögeler ağır basar. Sylvia Plath, yazma nedenini içindeki susmak istemeyen sese bağlamış… Çocukluğumun sevecen ama hüzünlü, sıcak ama buruk, güzel ama soluk Süryani, Êzidî simalarına dair içimde susmayan ses, belli bir yaşam algısının gelişmesinden sonra geçmişe ve bugüne dönük sorgulayıcı ve eleştirel bir bakış açısını da doğurdu… “Solgun Sarı” sadece Tor’un Nahit taşının renginin değil, o solgun taşlı mekânlarda solmuş, soldurulmuş hayatların ifadesi olarak çıktı ortaya… İnsanın hiçbir kötülük yapmamış, içinden hiçbir kötülük geçmemiş olsa bile o simalara karşı bazı avantajlara sahip olduğunun idrakine varması kendi başına sarsıcı bir etki yapıyor ve bu da kişisel yüzleşme için yeterli bir sebep… Yüzleşmeye bir davet de var aynı zamanda.
* Halkların tarihleri ile yüzleşmesi noktasında edebiyatın etkisi ne düzeydedir?
Murathan Mungan, “Bilirsiniz; insandan daha uzun yaşar kemikleri. Dillerini ne kadar toprağa gömerseniz gömün, kelimelerin kemiklerini örtecek toprak yoktur. Gün gelir, yazılır, söylenirler…” diyor. Edebiyat böylece insanı acıya, acının kaynağına bakmaya zorlayarak hafızayı diri tutar. Bu açıdan, felaketlerden, soykırımlardan doğan edebi eserlerin önemi yalnızca o felaketlerin zamanı ve mekânını aşan canlı kalma gücüdür ki yaşanan acıların tarihin karanlıklara gömülmesini önler. Taraflı, propagandif değil, insani hassasiyetleri öne alan bir edebiyat… Doğrudan, iyiden ezilenden yana bir edebiyat böylece insanın iktidara karşı mücadelesinde vazgeçilmez bir öneme sahip. En önemlisi; toplumların, geçmişlerinin olumsuz yanlarıyla yüzleşmeleri konusu esnasında bir gelecek sorunudur. Ne mağdur ne fail olmadan özgür bir yaşam inşa edebilmek ancak böyle gelişebilir. Sözü edilen edebiyat böylesi bir gelecek için gerekli.
* Yüzleşme anlamında Yahudi Soykırımı gibi yaşanmışlık ve acılara ilişkin özellikle ezen ulus ya da kimlik tarafından eserler üretilse de bu topraklarda yaşanan acılarla yüzleşme anlamında üretilen eserler çok sınırlı. Bunun nedenleri nelerdir?
Bu coğrafya 1915’i, Zilan’ı, Dersim’i, 6-7 Eylül’ü, Maraş’ı, darbeleri, 1990’ları yaşadı. Sur’un, Cizîr’in, Nisêbîn’in, Şırnak’ın dumanı ise halen tütüyor. Edebiyatın bunca felaketi hakkıyla anlatıya aktardığını söylemek zor… Yüzleşmeyi yapan ve değişik vesilelerle bunu duyuran, tavır sahibi olan değerli edebiyatçılar da var. Bununla beraber siyasal atmosferin yarattığı korku, yüzleşme tavrının artmamasında önemli bir etken olabilir. Öte yandan önemli bir kesimde milliyetçilik gibi zihinsel bir hastalığın aşılamadığı ortada. 1915 zihniyetinin süregelen varlığı en yakın zamanlı acılarımızın da nedeni ki, bu zaten mücadele nedeni. Asıl sıkıntı, çok değişik politikalarla geçmişten bugüne önemli oranda devlet toplumu haline getirilen toplumda yeni bir zihniyetin fazla gelişmemesi. Bunun kayda değer şekilde edebiyatçılara sirayetini de (ya da tersi) var olan sonuç gösteriyor. En yakın örnek olarak, Kürt şehirlerine yaşatılan felaketler karşısında batıdaki toplumla ağırlıklı sayıdaki edebiyatçının durduğu yerin birbirinden ne kadar uzak olduğu tartışmaya muhtaç. Yazar ve aynı zamanda savaş muhabiri olan Rusyalı Yahudi Vasili Grossman’ın “Yaşam ve yazgı” adlı üç ciltlik kitabında, “Ve on binlerce değil, hatta on milyonlarca da değil, çok büyük insan kitleleri suçsuzların yok edilmesinin uysal tanıkları olmuştur. Ama sadece uysal tanıkları olarak kalmamışlar, emredildiğinde, yok edilme oylaması yapıldığında kitlesel kıyımları onayladıklarını seslerinin bütün gücüyle ifade etmişlerdir” diyor. Ne kadar inkâr edilirse edilsin bu durum coğrafyamızın da bir gerçeği. Daha alınacak mesafe varsa da Kürtler mesela 1915’teki paylarına dair belli düzeyde bir yüzleşme gerçekleştiriyorlar. Türk toplumu ise o tarihten bu yana diğer halklar ile değişik inanç kesimlerine yönelik uygulanan her türlü zulümle yüzleşmekten henüz uzak. Aydının, edebiyatçının bunu cesurca yapıp topluma taşıması da önemli bir ihtiyaç. Bir arada özgür, eşit bir yaşam için bu vazgeçilmez.