Ana Sayfa Blog Sayfa 107

Cemevi Köln: “Bu Vahşete Son Verin!”

Kadın cinayetlerine karşı artan toplumsal duyarlılık, Alevi Kültür Merkezi – Cemevi Köln tarafından yapılan güçlü bir açıklama ile desteklendi. Açıklamada, kadınların her gün sistematik bir şiddetin hedefi haline geldiği vurgulanarak, caydırıcı cezaların derhal uygulanması çağrısı yapıldı.

Açıklamada, “Her gün bir kadın daha, bir cani tarafından hayattan koparılıyor. Bu cinayetler ne bireysel bir öfkenin ürünü ne de ‘ani gelişen bir olaydır’! Görmezden gelinen şiddetin ve yetersiz caydırıcılığın sonucudur” ifadelerine yer verildi.

Özellikle, kadınları öldürenlerin “insanlıktan nasibini almamış, vicdanını yitirmiş varlıklar” olduğu vurgulandı. Açıklamada, “Hiçbir caninin cezasında ‘iyi hal’ kılıfıyla indirim yapılmamalıdır. Çünkü yapılan her indirim, kadınları yaşamdan koparan canilerin korunmasına hizmet etmektedir” denildi.

Alevi Kültür Merkezi – Cemevi Köln, açıklamasını “Artık yeter! Kadınlar yaşasın, adalet susmasın! Kadın cinayetlerini durdurun, caydırıcı cezaları derhal uygulayın!” çağrısıyla sonlandırdı.

Söz Verdim O Ağaca NECATİ ŞAHİN

Tüccar,
otantik, antik eşyalar toplamak için yollara düşer…
Bir Tahtacı köyünden geçerken, duvarın dibine atılmış büyük, eski, kırık dökük bir kapı görür.
Gider evin kapısını çalar.
Ev sahibi çıkar kapıya:
“Buyur Bey içeriye…”
“Şu kırık kapı Senin mi?”
“Bizimdir Bey…”
“Bu kapıyı bana satar mısın?
“Ne edeceksin O Kapı’yı Bey?”
“Ne edip etmeyeceğimi boş ver, kaç para istersin?”
“Parasız da veririm de,
ne edeceksin Kapıyı Bey?”
“Ya kardeşim eski tahta işte, birşeyler yaparım Dükkana?”
“Ne edeceksin O’nunla Dükkana Bey?”
“Raf yapacağım Kardeşim raf…”
“Olmaz, veremem Bey…”
“Allah Allah nedenmiş o?”
“Ben O Ağacı ormandan keserken
‘Seni Kapı yapacağım diye Söz verdim.’
Öyle kestim O Ağacı…
Kapı olarak kullanacağına
SÖZ verirsen Al Kapıyı Bey!”
Bey kafasını sallayarak çeker gider…
Tahtacı Can ardından bakar:
Tüccar halen kafasını sallıyor…
Tahtacı Can eski Kapısına döner…
“SÖZ Verme
nedir bilmeyence,
SÖZ Verme
döner bilmeceye…”
(Halk Bilimci Atilla Erdem Hocam anlatmıştı. Eyvallah)
*
SÖZ
Belgedir…
Vicdana yazılıdır.
Kalp şahittir.
Göz Gözcüdür.
Dil tercümanıdır…
*
SÖZ
Yazılı belgeden
çok daha ulvidir.
Çünkü,
bir tek Seni bağlar. Tutmazsan Sözünü cezası yoktur.
Senden başka
Polisi Jandarması,
Savcısı Hakimi de yoktur…
SOZ’ünü bozarsan:
Karakterin bozulur.
Ruhuna Sızı girer.
Kalbin Senden utanır
Gözün Senden kendini kaçırır…
Dilin sana sitem eder…
*
“İnsan Dilinin altında gizlidir” ya…
Yunusça:
“SÖZ ola kese Savaşı
SÖZ ola bitire Başı…”
Derinliğe bakar mısın?
*
Demem o ki,
Yalnız,
Kalpten çıkan Söz
Kalbe varır …
Gerisi havada asılı kalır.
Aşk’ta Meşk’te
Aş’ta İş’te
Siyaset’te Ticaret’te
verilen,
ama tutalmayan
SÖZ,
İnsanı “Karakter Fukarası” yapar…
*
SÖZ
İkrardır…
Alevi Ulusu Abdal Musa’nın öğüdüdır:
Elmalı’daki Türbesinin Kapısında yazılıdır:
“Ol, ikrar verme,
Öl, ikrarından dönme…”
*
“SÖZ verdim ben
O Ağa’ca…
Kapım yok,
Seni Haneme Kapı yapacağım…”
Tahtacı Can gibi olmak zor zanattır,
‘insan’ olmaktır ama…
Aşk Ola,
SÖZÜ’nün arkasında
KAPI gibi durana….
11.09.2025

Erdoğan Gidici ŞÜKRÜ YILDIZ

Gündem öyle hızlı değişiyor ki yetişmek zor. Bugün en çok konuşulan meselelerden biri CHP İstanbul İl Başkanlığı’na atanan kayyum. Önümüzdeki dönemin tartışmalarından biri olacağı belli. 15 Eylül ise herkesin gözünü diktiği, ‘ne olacak?’ diye beklediği gün. Ancak bütün bu gündemlerin ötesinde, bugün konuşmak istediğim konu ise Erdoğan sonrası.

Evet, Erdoğan’ın üçüncü kez adaylığı, 2027-2028 spekülasyonları sürüyor. “Bir daha seçilsin mi? Anayasa ne diyor? Seçim erkene mi alınır?” tartışmaları var. 28 Mayıs’taki ikinci turda yeniden Cumhurbaşkanı seçilmişti. Ancak bu üçüncü dönem, anayasanın iki dönem sınırı nedeniyle baştan beri tartışmalıydı. Yüksek Seçim Kurulu, “2018’deki sistem değişikliğiyle birlikte dönem sıfırlandı” diyerek Erdoğan’ın adaylığını onayladı ama bu toplumdaki şüpheyi gidermedi.

Erdoğan deniyor, lakin AKP’nin içinden, AKP medyasından, trollerden gelen yeni bir tartışma var. Erdoğan sonrası kim?

Konu Erdoğan’ın seçilmesi ise neden böyle bir şeye ihtiyaç duyuldu? Bu soru aslında bizim bugünkü başlığımızı belirledi: “Gidici.” Çünkü mesele artık sadece toplumun gerginliği iktidarın hırsızlıkları değil. AKP’nin içinde de artık “sonrası” konuşuluyor.

Süleyman Soylu açık açık şunu söyledi “Erdoğan sonrasında, Erdoğan kimi işaret ederse biz onu destekleriz.” 30 Ağustos 2025’te İstanbul’da yapılan bir programda söyledi. Soylu aynı konuşmada “Artık siyaset yapmayacağım ama hayatım boyunca sizi destekleyeceğim” diyerek Erdoğan sonrası için kendini aday olarak görmediğini ama “işaret edilecek” kişiye tam bağlılık göstereceğini açıkladı. Bu, bir yandan “Erdoğan ne derse ona uyarım” mesajı. Ama öte yandan da “Erdoğan sonrası” tartışmasının itirafı.

Akit gazetesinde de: “Milletin adamı RTE çok yoruldu, artık kendisine ve ailesine zaman ayırsın” dendi. Bu, Akit gibi bir gazetede AKP izni olmadan söylenebilecek bir söz değil. Verilen mesaj çok net.

Ve AKP trolleri… Sosyal medyada yazıp duruyorlar: “Bir gün reisin bize veda edeceği geldi aklıma.” “Bazı vedalar daha yaşanmadan acıtıyor insanın yüreğini.”

Bu cümleler tesadüf mü? Erdoğan’ın izni olmadan atılacak başlıklar, söylenecek sözlermi? Troller kendi başlarına mı yazıyorlar? Hayır. Bunlar Erdoğan’ın da farkında olduğu yada yönettiği bir gidişin işaretleri. Gidiş kaçınılmaz ve Erdoğan son hamlesini yapıyor. Son hamleyi kendisi için mi, sonrası için mi yapıyor!

İşte orada devreye CHP’ye yönelik operasyonlar giriyor. Çünkü Erdoğan gitmeden önce pozisyonunu sağlamlaştırmak istiyor. Çocuklarının konumunu da… Hesap vereceğini biliyor. Birgün hesap sorulacağını biliyor. O yüzden kendisinden sonra gelecek kuşağı, kendi ailesini koruma altına almak istiyor.

Gönlünden geçen belli: Bilal Erdoğan. Ama kolay mı? Değil. Kolay olmayan iş için ne yapıyor? Türkiye’nin içine kaos sokuyor. En iyi bildiğini yapıyor. Gerginliği tırmandırıyor.

O yüzden CHP’ye kayyum. O yüzden yeni operasyonlar. O yüzden baskın seçim ihtimali. Çünkü CHP anketlerde önde. Son yerel seçimlerde birinci parti. Türkiye’nin şu anda en güçlü partisi. Erdoğan’ın planı basit: Bölmek, parçalamak, ittifakları dağıtmak. Ve uygun bir anda baskın seçim. Bir güven oylaması gibi, meşruiyet arayışı. “ hâlâ güç bende” diyebilmek için.

Soylu gitti. Daha önce “aday olabilir” denen isimlerden biriydi. Erdoğan yol temizliğinin parçası olarak onu eledi. Şimdi Hakan Fidan öne çıkarılıyor. Adı sürekli zikrediliyor, yaptıkları özellikle gündeme taşınıyor. Özgür Özel “Tik tok Hakan” diyor. Tesadüf mü? Hayır. AKP’nin içindeki güç dengeleri Erdoğan sonrası için pozisyon alıyor.

Ayrıca kulislerde sadece Fidan değil; Binali Yıldırım, Berat Albayrak ve hatta Süleyman Soylu’nun yeniden gündeme gelmesi gibi farklı senaryolar da dolaşıyor. Ama şurası kesin: Erdoğan’ın gönlünden geçen aileden bir isim. Yani Bilal Erdoğan. Bu da AKP içindeki “Erdoğan sonrası” hesaplaşmasını daha da sertleştiriyor. Kendisinin iktdarında devretmek istiyor. İşaret etmek istiyor. Bilal diyeceği ortamı yaratmay açlışıyor. Bunun için bir zafere ihtiyaç duyuyor.

15 Eylül bu yüzden kritik. Eğer karar çıkarsa, bu bir erken seçimin habercisi olabilir. Çıkmazsa, CHP içindeki tartışma biraz daha derinleşir, bölünme biraz daha uzar. Muhalefet birbirine düşürülür. Buna teşne olacak insan tiplemesi yüz yıldır üretiliyor, yaratılmış, hazır bekliyor.

Ama şurası kesin: Erdoğan artık kazanabilecek pozisyonda değil. Elinde devletin bütün gücü var. Kontrol mekanizmalarının hepsi onda. Hile var, dalavere var. Ama yine de olmuyor. Yine de birinci parti olamıyor.

Korkunun yaptırdığını yapıyor. Korkakların yaptığını yapıyor. Devlet gücünün arkasına saklanıyor, üstelik bu gücü hukuksuzca kullanıyor.

Kısaca bugünkü saldırganlığın sebebi gidici olduğu ve onun çaresizliği…

Britanya’da Alevi yurttaşlar için Hakk’a Uğurlama hizmetinde yeni bir adım!

İngiltere Alevi Kültür Merkezi ve Cemevi, Britanya’daki Alevi yurttaşların cenaze hizmetleri konusunda önemli bir adım attı. ‘Cemevi Funeral LTD’ adıyla kurulan yeni şirket, Alevi ritüellerine uygun Hakk’a Uğurlama Erkanları’nı gerçekleştirmek amacıyla topluma gerekli tüm cenaze hizmetlerini sunacak.

İAKM Başkanı İbrahim Has, bu hizmetlerin Alevi toplumu için ne denli önemli olduğunu vurgulayarak, Hakk’a yürüme erkanlarının Alevi inancının özünü yansıttığını belirtti. Has, Alevi cemlerinin bu erkanları yerine getirmesinin, asimilasyon ve dezenformasyonla karşı karşıya kalan Alevi toplumunun kimliğini koruması açısından büyük bir değer taşıdığını ifade etti.

Britanya’da daha önce bu hizmetlerin özel bir şirket aracılığıyla yürütüldüğünü belirten Has, cemevinin bu alandaki rolünü güçlendirerek topluma daha yakın bir hizmet sunmayı amaçladıklarını açıkladı. Cemevi, Hakk’a Uğurlama hizmetlerini %100 kendi kontrolünde, Alevi inancına uygun şekilde gerçekleştirecek.

Has, kurulan şirketin yanı sıra, bürokratik işlemler ve ulaşım gibi konularda da destek sunacak bir ekip oluşturacaklarını duyurdu. Londra’da hizmet vermeye başlayan bu şirket, zamanla Britanya genelindeki Alevi yurttaşlara ulaşmayı hedefliyor. 7/24 ulaşılabilir olacak bu hizmetle, taziye ve diğer destekleri de sağlayarak topluma katkıda bulunmayı amaçlıyor.

12 Eylül’ün baskıcı zihniyeti hala aramızda: FEDA ve DAKB uyarıyor!

FEDA ve DAKB, 12 Eylül Darbesi’nin Aleviler ve Kürtler üzerindeki baskılarını artırdığını belirterek, bu yasakçı zihniyetin günümüzde de devam ettiğini vurguladılar. Yapılan yazılı açıklamada, devletin halklara ve inanç topluluklarına karşı düşmanca tutumunu 12 Eylül sürecinde daha da ileri taşıdığı ifade edildi.

Açıklamada, 12 Eylül faşist darbesinde Türkiye ve Kürdistan’da toplumun tüm kesimlerine yönelik ciddi insan hakları ihlalleri yaşandığına dikkat çekildi. 1 milyon 683 bin insanın fişlendiği, 650 bin kişinin gözaltına alındığı ve on binlerce kurumun kapatıldığı aktarıldı. Alevilere ve Kürtlere yönelik yoğun baskılar ve zorbalıkların yaşandığı, sanatçıların, yazarların ve gazetecilerin susturulduğu belirtildi.

Özellikle Alevi köylerine yönelik baskıların arttığına dikkat çekilen açıklamada, 1982 Anayasası ile zorunlu din derslerinin dayatıldığı, Alevi inancının yok edilmek istendiği ifade edildi. FEDA ve DAKB, 12 Eylül karanlığının hala toplum üzerinde etkisini sürdürdüğünü, Alevilerin eşit yurttaşlık ve inanç özgürlüğü taleplerinin karşılanmadığını dile getirdi.

Ayrıca, Abdullah Öcalan’ın barış ve demokratik toplum çağrısının önemli bir adım olduğu vurgulanarak, bu çağrının sadece Kürt halkı için değil, tüm halkların eşit ve özgür yaşaması için bir yol gösterici olduğu vurgulandı. FEDA ve DAKB, barışın ve kardeşliğin inşa edilmesi için mücadeleye devam edeceklerini belirtti.

Anayasa Tartışmaları ve Aleviler HURİYE KABAYEL

Türkiye önemli bir eşikten geçmektedir. Kürt sorununun demokratik ve barışçıl yollarla çözümü adına geliştirilen sürecin yarattığı tartışma kültürünü önemli ve gerekli görüyoruz. Geride kalan yüzyıl, tekçi ulus devlet anlayışının yarattığı inkâr ve asimilasyon girdabıyla geçti. Cumhuriyet’i yeni yüzyılda Demokratik bir Cumhuriyet’e evriltmek, kuşkusuz geniş bir konsensüsle hazırlanması gereken nitelikli bir toplumsal sözleşmeyi ihtiyaç kılmaktadır.

Geçmiş yüzyılın mağduru olan halkları ve inançları bu tartışmaların öznesi kılmak, bu açıdan vazgeçilemez bir demokratik ilkedir. Siyasi iktidarın bu konuda gerekli zemini oluşturma yükümlülüğü vardır. Muhalefet partilerinin de kuşkusuz bu zemini toplumsallaştırmak adına büyük iş düşmektedir. Kadınların, gençlerin, ezilenlerin, emekçilerin ve bir bütün olarak toplumun önerileri alınmadan hazırlanacak bir anayasa, geçmiş anayasaların yeni döneme uyarlanmış biçiminden başka bir anlam ifade etmeyecektir. Özellikle muhalefet partileri, bahsettiğimiz tüm toplumsal grupların örgütlülüklerinden oluşan temsiliyetleri, sürecin öznesi yapabilmenin yöntemlerini yaratacak arayışlarını güçlendirmelidir.

Bugün ise yeni anayasa tartışmalarının gölgesinde, Aleviler üzerinde yeniden oyunlar oynandığı görülmektedir. AKP iktidarı, Aleviliği kendi anlayışıyla tanımlamaya, “makbul Alevi” yaratmaya çalışırken, bunu atamalar ve kurumsal kuşatmalarla yürütmektedir. CHP’ye yapılan son atamalar ve bu atamalarda Alevi kimliğinin öne çıkarılması da bu oyunun bir parçası haline gelmiştir. Gürsel Tekin örneğinde olduğu gibi, şahısların Alevi kimliği üzerinden gündeme taşınması, Alevilerin iradesiyle hiçbir ilgisi olmayan, temsiliyet üzerinden yürütülen bir siyaset tarzıdır.

Oysa Aleviler için mesele, bir kişinin atanması ya da bir makama getirilmesi değildir. Alevilik hakikat yoludur; bürokratik makamlarla temsil edilemez. Aleviler eşit yurttaşlık, inanç özgürlüğü, cemevlerinin yasal statüsünün tanınması, zorunlu din derslerinin kaldırılması ve geçmişle yüzleşme taleplerini dile getirmektedir. Bu talepler, atamalarla ya da göstermelik temsillerle karşılanamaz.

Aleviler artık hiçbir partinin oyununa gelmeden, kendi kurumları, kendi temsilcileri ve kendi iradeleriyle siyasal süreçlerin öznesi olmalıdır. Gerçek bir toplumsal sözleşme, Alevilerin sesi duyulmadan, talepleri güvence altına alınmadan kurulamaz. Bu nedenle hem iktidarın hem de muhalefetin Aleviler üzerinden yürüttüğü temsiliyet oyunları boşa çıkarılmalı; Aleviler kendi yolunda, kendi hakikatleriyle var olmalıdır.

Toplumsal sözleşmeler önce dinleme kültürünün oluşmasıyla başlar. Dinlemenin olmadığı yerde hakikate de.

Yıldız: Şahin’in Yazısı Asimilasyon Politikasının Medya Ayağı

Ocaxê Bake AKD Onursal Başkanı Gazeteci Şükrü Yıldız, Milliyet yazarı Zafer Şahin’in 9 Eylül 2025 tarihli yazısına sert tepki gösterdi. Yıldız, Şahin’in yazısını devletin Alevilere yönelik operasyonunun medya ayağı olarak niteledi.

Milliyet yazarı Zafer Şahin’in, “Alevi-Bektaşi Toplumunun Sorunlarını Çözmeye Yönelik Gerekli Adımlar” başlıklı raporu öven yazısı tartışma yarattı. Şahin’in, “2 bin 105 Alevi-Bektaşi Cemevi önderinin ataması yapılmalı” ifadesi özellikle Alevi toplumunda tepkiyle karşılandı.

Gazeteci Şükrü Yıldız, Alevi Gazetesi’nde kaleme aldığı yazısında, bu öneriyi “devletin Aleviliği kontrol altına alma girişiminin en açık göstergesi” olarak değerlendirdi. Yıldız, “Alevilikte dedeler, pirler, yol önderleri devletin memuru değildir, olamaz. Onlar ocak sistemi üzerinden, soy silsilesiyle ve taliplerin rızasıyla görev alır. Devletin kalkıp ‘ben dede atıyorum’ demesi, inancı kontrol altına alma operasyonudur. Bu, yüzyıllardır devletin hayalini kurduğu bir plandır” ifadelerini kullandı.

Yıldız, Osmanlı’dan günümüze devletin Aleviliğe yönelik yaklaşımının hiç değişmediğini vurgulayarak, “II. Bayezid döneminde Balım Sultan’ın Hacı Bektaş Dergâhı’nın başına getirilmesiyle Bektaşilik saraya bağlandı. Bugün de aynı yöntem sürüyor. Devlet, Aleviliği kendi iç örgütlenmesinden koparıp resmî bir forma sokmaya çalışıyor” dedi.

Raporda yer alan “Aşura gününün resmi tatil olması” ya da “cemevlerinin faturalarının ödenmesi” gibi maddelerin Alevilerin temel taleplerini karşılamadığını belirten Yıldız, gerçek taleplerin ise cemevlerine ibadethane statüsü verilmesi, zorunlu din derslerinin kaldırılması, anayasal güvenceyle eşit yurttaşlığın sağlanması ve devletin inançlar arasında ayrım yapmaktan vazgeçmesi olduğunu söyledi.

Şükrü Yıldız, Şahin’in yazısının bir gazetecilik ürünü değil, “iktidarın asimilasyon politikasına meşruiyet sağlayan bir propaganda metni” olduğunu ifade ederek şu değerlendirmeyi yaptı: “Gerçek çözüm devletin Aleviliği yeniden tanımlamasında değil; Alevilerin kendi kurumları, kendi inanç önderleri ve kendi iradesiyle muhatap alınmasındadır. Bugün gündeme getirilen rapor bu yolu kapatmaktadır. Şahin’in yazısı ise bu operasyonun medya ayağıdır.”

Devletin Alevi Operasyonu ve Medyanın Sözcülüğü ŞÜKRÜ YILDIZ

Milliyet yazarı Zafer Şahin’in 9 Eylül 2025 tarihli yazısı, “Alevi-Bektaşi Toplumunun Sorunlarını Çözmeye Yönelik Gerekli Adımlar” başlıklı rapora övgüler diziyor. Oysa ortada bir çözüm arayışı yok; devletin uzun süredir yürüttüğü Aleviliği kontrol altına alma politikasının yeni bir kılıfı var. Türkiye’de devletin Alevilerle kurduğu ilişki hiçbir zaman eşit yurttaşlık temelinde olmadı.

1990’larda Sivas Katliamı’nın ardından Alevi toplumu kitlesel biçimde görünür hale geldi ama devletin yaklaşımı güvenlikçi oldu, talepler kriminalize edildi. 2000’lerin başında AB uyum süreciyle birlikte Alevilerin talepleri yeniden gündeme geldi, fakat bu da Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarının baskısıyla oldu. Kararlar hâlâ uygulanmadı, uygulanmıyor. 2009–2010 Alevi Çalıştayları ise Erdoğan hükümeti döneminde Alevilerin resmi muhatap gibi gösterildiği ama sonunda “cemevlerine ibadethane statüsü verilmez” denilerek en temel talebin reddedildiği bir operasyon olarak tarihe geçti.

Bugün Şahin’in övgüyle bahsettiği rapor, işte bu çizginin devamıdır: hakları tanımayan, Aleviliği devletin bürokratik mekanizmasına sıkıştıran bir plan. Şahin yazısında Alevilerin siyasal iradesini küçümseyerek “Aleviler Sünni korkusu pompalanarak memleketin sözde laik partisini desteklemeye yönlendirilmiştir” diyor. Bu söz Alevilerin demokratik tercihlerini yok sayıyor, onları kandırılmış kitleler olarak gösteriyor. Oysa Alevi kurumlarının yönelimi yıllardır taleplerinin kim tarafından duyulup duyulmadığına göre şekillenmiştir. Devletin bu tercihi “manipülasyon” diye yaftalaması, Alevilerin bağımsız iradesinden duyduğu rahatsızlığı açığa vurmaktadır.

Zafer Şahin’in aktardığı öneri, devletin Aleviliğe bakışını ve yapmak istediğini bütün çıplaklığıyla ortaya koyuyor: “2 bin 105 Alevi-Bektaşi Cemevi önderinin ataması yapılmalı.” Bu ifade başlı başına bir hakarettir. Alevilikte dedeler, pirler, yol önderleri devletin memuru değildir, olamaz. Onlar ocak sistemi üzerinden, soy silsilesiyle ve en önemlisi taliplerin rızasıyla görev alır. Devletin kalkıp “ben dede atıyorum” demesi, inancı kontrol altına alma operasyonunun en açık göstergesidir. Saldırısıdır.

Bugün yaşananlar aslında yeni değildir. Osmanlı’dan bu yana devletin Aleviliğe yönelik stratejisi hep aynı oldu: bağımsız örgütlenme zeminlerini dağıtmak, inancı kendine bağlamak. Hacı Bektaş Dergâhı üzerinden yaşanan müdahale bunun somut örneğidir. II. Bayezid döneminde Balım Sultan’ın dergâhın başına getirilmesi, Alevi-Bektaşi yolunun devlet eliyle dönüştürülmesidir. O günden itibaren Bektaşilik saraya bağlanmış, ocakların özerk yapısı törpülenerek, tüm Alevi ocakları buraya bağlanmaya çalışılmıştır. Bugün de aynı yöntem sürüyor; Aleviliği kendi iç örgütlenmesinden koparıp resmî bir forma sokma projesi yürürlüktedir.

Aleviler tarih boyunca baskıya, katliamlara, sürgünlere rağmen varlıklarını korudular. Bunun en önemli nedeni kendi kurumlarına sahip çıkmaları ve ocak sistemini rızalıkla yaşatmalarıdır. Bugün devletin hedef aldığı tam da bu direnç noktasıdır. Cemevleri ve dedelik bağımsız kaldığı sürece Alevilik asimilasyona direnebilecektir. “Atama” adı altında yürütülen proje, Alevilerin hafızasına, kurumlarına ve hakikatine yönelmiş stratejik bir saldırıdır.

Devletin bu yönelimi inancı tanıma değil, dönüştürme girişimidir. Alevilik hiçbir zaman sarayın, devletin ya da iktidarın memurluğunu yapmamıştır; yapmayacaktır. “Dede ataması” adı altında yürütülen bu girişim, tarihten bugüne uzanan sistematik bir kontrol ve asimilasyon politikasıdır. Alevilerin buna karşı durması sadece bir inanç mücadelesi değil; tarihsel kimliklerini ve özgürlüklerini savunma meselesidir.

Raporda “Aşura gününün resmi tatil olması” ya da “cemevlerinin elektrik faturasının ödenmesi” gibi maddeler yer alıyor. Bunlar iktidarın gözünde bir jest olabilir ama Alevilerin temel mücadelesi bu değildir. Gerçek talepler nettir: cemevlerinin ibadethane statüsünün tanınması, zorunlu din derslerinin kaldırılması, anayasal güvenceyle eşit yurttaşlık sağlanması, devletin inançlar arasında ayrım yapmaktan vazgeçmesi. Şahin’in yazısı ise bu talepleri ya yok sayıyor ya da iktidarın lütuflarıyla üzerini örtmeye çalışıyor.

Şahin’in “Bugün atılan adımları karalayanların, devletin Alevileri neden yok saydığına dair özeleştiri yapmaları gerekmez mi?” sorusu ise iktidarın klasik stratejisinin ifadesidir. “Geçmişte kimse bir şey yapmadı, biz yapıyoruz” diyorlar. Oysa yapılan hakların tanınması değil, taleplerin tasfiyesidir. Alevi kurumlarının buna itiraz etmesi de hemen “yok sayma” ya da “engel çıkarma” olarak yaftalanmaktadır.

Zafer Şahin’in yazısı bir gazetecilik ürünü değil; devletin Aleviliği denetim altına alma projesine meşruiyet sağlayan bir propaganda metnidir. Yazı boyunca Alevi kurumları itibarsızlaştırılırken, iktidarın yıllardır sürdürdüğü asimilasyon politikası “çözüm” kılıfıyla parlatılmaktadır. Gerçek çözüm ise devletin Aleviliği yeniden tanımlamasında değil, Alevilerin kendi kurumları, kendi inanç önderleri ve kendi iradesiyle eşit yurttaşlık temelinde muhatap alınmasındadır. Bugün gündeme getirilen rapor bu yolu kapatmakta, Aleviliği resmî ideolojiye tabi kılmaya çalışmaktadır. Şahin’in yazısı bu operasyonun medya ayağıdır.

Kayyum Yönetimi Altında Demokrasi: “Büyük Tehlike Yaklaşıyor”

Almanya Alevi Kadınlar Birliği (AAKB) Genel Başkanı Özgür Demir, Türkiye’de kayyum uygulamalarının demokrasiye yönelik en büyük tehditlerden biri haline geldiğini ifade etti. İstanbul’da CHP İstanbul İl Başkanı Özgür Çelik’in mahkeme kararıyla görevden alınmasının ardından, hükümet tarafından Gürsel Tekin’in kayyum olarak atanması tartışmalarını alevlendirdi. Demir, bu durumun, seçilmiş bir il başkanının yerine yargı eliyle kayyum atanmasının halkın iradesine ve parti içi demokrasiye doğrudan müdahale olduğunu belirtti.

Demir, kayyum uygulamalarının 2016’dan itibaren HDP’li belediyelerde sistematik hale getirildiğini hatırlatarak, Van, Diyarbakır ve Mardin gibi örnekleri gündeme getirdi. Bugün CHP’de yaşananların, muhalefete yönelik bir tehdit olduğunu vurgulayan Demir, bu olağanüstü yöntemlerin siyasetin olağan pratiği haline getirildiğini kaydetti.

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın “Turpun büyüğü arkadan gelecek” ifadesini siyasete yönelik bir tehdit olarak değerlendiren Demir, iktidarın kendisini bir tarlanın sahibi gibi gördüğünü ve halkın iradesini görmezden geldiğini ifade etti. Demir, “Kayyumlarla ezilen bu tohum, halkın inancını da kurutuyor” dedi.

Demir, Türkiye toplumunun sandığa olan güveninin sarsıldığını ve kayyumlar ile seçim iptallerinin halkın iradesini gasp ettiğini belirtti. Bu durumun, toplumsal bir inanç krizine yol açtığına dikkat çekti. “Bu sadece CHP’nin meselesi değildir” diyen Demir, kayyum atamalarının, bir kez zincir kırıldığında hangi halkada kopacağını kestirmenin zor olduğunu vurguladı.

Son olarak, Demir, halkın büyük bir kısmının artık sandığın çözüm olduğuna inanmadığını dile getirerek, toplumsal dayanışmayı ve bağımsız bir hukuk düzenini yeniden inşa etmenin önemine dikkat çekti. “Turpun büyüğü artık sandıkta değil, halkın iradesinin çalınmasında” diyerek, bu durumun sadece bir partiyi değil, tüm toplumun geleceğini tehdit ettiğini belirtti.

“Bir Muhatap Arıyorum!” İMAM CANPOLAT

Önder Öcalan tam otuz iki yıl önce bu sözü söyledi!

Bugün, bu sözü anlamak için ilk Ateşketen bugüne kadar gelen süreci ve esas olarak da Önder Öcalan’ın çabalarıyla gelişen, deyim yerindeyse iğneyle kuyu kazar gibi açmak istediği barış ve uzlaşı yolunu hatırlamak, hafızamızı tazelemek yararlı olur.

Yüz yılların sorunu olan Kürdistan meselesinin çözümüne kim, “evet” diyor, kim, “hayır” diye ısrar ediyor? Bu sorunun cevabı bugün çok açıktır; çünkü artık toplumun büyük çoğunluğu Kürtleri haklı buluyor, özgürlük mücadelesini destekliyor.

Zira, Önderin düşünceleri ve Özgürlük Hareketi küresel bir boyut kazanmıştır.

Geniş anlamda tolpum barış istiyor!

Ve Kürt halkı Önder Öcalan, „temsilcimiz, irademizdir“ diyor. Türk devleti özünde hala Kürdün iradesini tanımayı içselleştirememiştir.

Nitekim son açıklamalardan da anlaşıldığı kadarıyla yapılan görüşmelerin çok sınırlı bir kısmı kamuya yansımakta ve Türk devleti gelişmeleri, geniş halk kesiminden gizlenmektedir.

Önder Öcalan’ın geliştirdiği irade Ortadoğu’daki ulus devletler için bir şanstır. Türk devleti için ise belki de son şanstır.

Dokuz-on aylık gelişmelerden sonra Kürdistan üzerine siyaset yapan bütün güçler güzergahlarını değiştirtirmek zorundadırlar.

Türk devleti Kürtlerin kazanımlarını hedef almamalı!

Türk devleti bütün eforunu Kürtlerin kazanımlarının yok edilmesine harcanmaktadır.  Bu nedenle Rojava’da inşa edilen komünal sistemi hedef almaktadır. Bütün dış politikasını, diplomasi çalışmasını Kürtlerin bir statüye kavuşmaması üzerine bina etmektedir.

Kürt Türk barışmasına kapıların aralanmaya çalışıldığı bu aşamada hem içerdeki baskıcı anti demokratik uygulamaları hem de dış politikasının buna zarar verdiği, bu siyaset, dönemin ruhuna uymuyor ve barışa hizmet etmiyor.

Ülkenin demokratikleşmesini isteyenler Önder Öcalan‘la buluşmak zorunda! Bu, otuz iki yıllık bir kayıbın giderilmesi olacaktır. Ve bu otuziki yılda yaşanan kayıpların sorumlusu da Türk devlet yöneticileridir. İlk Ateşkesten bugüne karşılıklı insan kaybı dörde-beşe katlandı. Bu kayıpların sorumlusu, sorumsuzca davranan Türk Devletinin Cumhurbaşkanları, başbakanları ve hükümetleridir!

Zira bugün, „görünen köy kılavuz istemez“ misali, özünde Erdoğan şahsında inkarcı, tekçi, Kemalist politikaların bitişi yaşanmaktadır. Türk egemenleri arasındaki klikleşme ve kavga bundandır. Artık lafla peynir gemisi yürümüyor ve bir daha denize açılamaz bir şekilde karaya oturdu.

Kürdü „bitirme“ politikasından artık vazgeçme zamanıdır!

Türk Cumhurbaşkanı Turgut Özal Önder Öcalan’la Diyaloğa Geçiyor!

Bu ülkeye barışın gelmesi için başta Önder Apo olmak üzere, Özgürlük Hareketi ve Kürt halkı canla başla çalıştı, çalışıyor.

Önder Öcalan barış için ilk adımı 1993 yılında attı. 1993’te barış için atılan adım özünde karşılıklıydı. Türk devlet Cumhurbaşkanı Turgut Özal, Celal Talabani’yi elçi olarak Önder Öcalan’a göndermiş ve böylece diyaloga geçmişti. Turgut Özal, çözüm istemeyen klik tarafından öldürüldü ve Özal’ın öldürülmesiyle süreç, barış karşıtlarınca sabote edildi ve barış görüşmeleri diyalog düzeyini aşamadan sonlandı.

Önder Öcalan onlarca yıldır; “Türk devleti asla bu savaşı kazanamaz, Kürt soykırımını sonuca götüremez” diyor. Kürt halkı da, barış masasını deviren devlet temsilcileri için; “Eninde sonunda Önder Öcalan’ın ayağına/kapısına gidecekler” diyordu.

Bugün yeniden Kürt-Türk barışı gündemdedir, bu kez de otur iki yıl önce olduğu gibi yine barış talebi doğrudan devlet tarafından gündeme getirilmiştir. Devleti temsilen MHP lideri Devlet Bahçeli, “PKK Kurucu Önderi Öcalan gelsin TBMM’de, DEM parti grup toplantısında konuşsun” diyerek Önder Öcalan’a çağrı yapmış ve Önder Öcalan da bu çağrıya cevap olmuştu.

Önder Öcalan 1993 yılında ilk Ateşkesi ilan ettikten bugüne kadar tarihsel nitelikte adımlar attı. 1998 yılında Avrupa’ya çıkışının temelinde de Kürt Türk barışı vardı. Bunlara; 1999 yılında gerillayı sınır dışına çekmesini, biri kırsaldan biri de Avrupa’dan iki “Barış ve Demokratik Çözüm Grupları,” 2009 yılında da hem gerilladan hem de Mahmur Kampındaki yurtseverlerden oluşan bir Barış Grubu daha gönderilmesini, Oslo’da yapılan barış görüşmelerini ve en son 2013-2015 tarihleri arasında İmralı’da Önder Öcalan ile yapılan resmi görüşmeleri örnek verebiliriz. Bunlar tarihi fırsatlardı, hepsini Önder Öcalan hazırladı. Türk devleti hep oyalama yolunu tercih etti.

Önder Öcalan’ın bu çalışması, bu samimiyeti, bu ısrarı, görülmeli, bilinmeli, bilince çıkarılmalı.

Önder Öcalan; 27 Şubat 2025 tarihinde yaptığı, “Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı” ve ardından açıkladığı “Demokratik Sosyalist Toplum Manifestosu,” Kürt halkı ve dostları, sayıları milyonları bulan yürüyüşlerle, mitinglerle, yine Newroz’da büyük bir coşkuyla sahiplendi. Dünyanın önde gelen teorisyenleri, filozofları, Nobel Ödülü almış 89 insanın da aralarında olduğu yüzlerce bilim insanı, binlerce hukukçu, Önder Öcalan’dan “ilham aldıklarını” beyan etmekte ve bir an önce fiziki özgürlüğüne kavuşmasını istemektedirler.

Türk Devleti De Clark’ını Arıyor!

Bu başlık; değerli Kürt yurtseveri ve ilk defa TBMM’de etnik kimliği ile Kürt Halkını temsil eden milletvekili grubunun önemli isimlerinden Orhan Doğan’a ait. 18 yıl önce Kürt-Türk barışına ilişkin Hürriyet gazetesinde tam sayfa röportajı yayınlanmıştı.

“Türk devleti De Clark’ını Arıyor” demişti.

Orhan Doğan’ın röportajının Hürriyet Gazetesinde yayınlandığı gün ben de “Barış ve Demokratik Çözüm Grubu” üyesi olarak Evrensel gazetesine konuşmuştum. Evrensel Gazetesinde neşredilen açıklamamda, özet olarak şöyle demiştim: “Bugün Barış talebini toplumsallaştırmalıyız! Bu en acil ve temel görevlerimizden birisidir. Çünkü her gün ülkeye karşılıklı onlarca cenaze geliyor.  Bu savaşı artık sonlandırmak gerekiyor, vb.” açıklamalarda bulunmuştum.

Orhan Doğan yoldaş telefon üzeri benimle konuştu; çok heyecanlı ve umutluydu. Unutmadım söylediklerini, özet olarak şunu söyledi: “Yoldaşım, adeta, beni tamamlamışsın” dedi.

Orhan Doğan, aynı yıl (2007) Doğu Bayazit’te, Ahmed’i Xani Kültür Festivalinde açılış konuşması yaparken kalp krizi geçirerek talihsiz bir şekilde aramızdan ayrıldı, anısı önünde saygı ile eğiliyorum!

De Clark, Güney Afrika ülkesini işgal eden sömürgeci İngiltere’nin temsilcisi, yani bir sömürge valisiydi, azınlığı temsil ediyordu. Güney Afrika nüfusunun % 8,9’u Beyazdı ve bu nüfus İngiliz işgalcilerinden oluşuyordu, geri kalan çoğunluk siyahi yerli Güney Afrika halkıydı.

Güney Afrika halkı ANC önderliğinde, İngiliz sömürgeciliğine ve onun temsilcisi Beyaz De Clark yönetimine karşı onlarca yıl mücadele etti. 80’li yılların sonunda Papaz Dezmond Tutu’nun sorumluluğunda oluşturulan bir Barış Heyeti, De Clark yönetimi ile ANC arasında, ara bulucu oldu, barış görüşmelerini başlattı ve yönetti. Ara bulucu heyetin yaptığı görüşmeler sonunda De Clark, başta ANC olmak üzere Apartheid yönetimine karşı bağımsızlık mücadelesi veren örgütlere konan yasakları kaldırarak siyasi reformlar yaptı. Ve Apartheid yönetimi 26 yıl sonra Nelson Mandela’yı serbest bıraktı. (11 Şubat 1990.)

Mandela; 1994 yılında yapılan genel seçimlerde de Cumhurbaşkanı seçildi.

Türk devleti 1995 yılında, Mandela’ya „Büyük Atatürk Ödülü“ vermek için davet etmişti. Mandela, „Siz Kürt halkını katlediyorsunuz“ diyerek daveti ve ödülü reddedmişti. Türk devleti Mandela’nin bu çıkışından sonra o ödülü bir daha vermedi, kaldırdı.

„Güney Afrika Önder Öcalan’a sığınma hakkı vermeye hazırdı!“

Yıllar önce deneyimlerini anlatması için, Nelson Mandela‘nın avukatı ve Uluslararası Barış Delegasyonu Başkanı olan Essa Moosa’yı Barış Meclisi olarak Türkiye’de bir konferansa davet etmiştik.

Essa Moosa, „PKK lideri yoldaş Önder Öcalan’ın yakalanmadan önce Güney Afrika’ya ulaşması halinde sığınma talebini kabul etmeye hazırdık“ demişti ve devamlla:

“Yoldaş Öcalan’ın 15 Şubat 1999’da Kenya’da yakalanarak Türkiye’ye teslim edilmeden önce uluslararası komplocu güçlerin baskısıyla Öcalan’ın siyasi sığınma talebine destek vermediğini, kabul etmediğini, bu nedenle Öcalan, o ülkeden bu ülkeye geçmeye başladı ve hiç bir ülkeden sığınma hakkı alamadı. Güney Afrika bunu yapmaya hazırdı ancak yoldaş Öcalan Güney Afrika’ya gelmenin bir yolunu bulamadı. Maalesef Güney Afrika’ya ulaşamadan Kenya’da yakalandı ve Türk yetkililere teslim edildi. Eğer, Öcalan Güney Afrika’ya ulaşabilseydi hikâye farklı olabilirdi,”demişti.

Bu değerli yoldaşın yaptığı tespitler elbette doğrudur, ancak Önder Öcalan zaten Güney Afrika alternatifini düşünmüş ve gitmek istemişti. Fakat gidiş yolu komplocu uluslaraarsı güçlerce, daha doğru bir tanımlama ile söylersek kastik katiller tarafından kapatılmıştı.

Nelson Mandela nasıl serbest bırakıldı? Bırakılma koşulları nasıl yaratıldı?

De Clark yönetimi ve Desmod Tutu’nun sorumluluğunda oluşan arabulucu heyet, Nelson Mandela’yı bırakmak için bir yol ararıyprdu. Bu arayış sonunda, ömür boyu hapis cezası alan tutsaklara; „Bir gün dışarı çıkacağı günün olacağını bilmesi, bu umutla yaşama hakkının tanınması ve bir siyasi tutsağın, 25 seneden daha fazla zindanda kalmaması gerektiği“ yasasını çıkardı. Bu yasaya dayanarak, Mandela önce ev hapsine alındı, ardından da serbest bırakıldı.

Bu şart bir ilke olarak kabul edildi, uluslararası hukuka dönüştürüldü ve bir BM ilkesi olarak kabul edildi.

Türkiye’nin de tabi olduğu bu ve benzeri BM ilkeleri, başta Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan olmak üzere bütün siyasi tutsaklara için uygulanması gerekir, ama uygulanmıyor. Yapılan başvurular sonucu, AİHM geçen yıl bu konuyu gündemine almış ve Türk devletine, AİHM kararlarını uygulaması için bu yılın Eylül ayına kadar süre tanımıştı. Verilen sürenin sonuna gelindi.

Dünyanın ilerici insanlığı Türk devletinin Kürt Halk Önderine, Kürt halkına zalimce dayattığı Soykırımı biliyor. Bu nedenle tutum alıyor.

Kürt halkı ve dostları, dünyanın önde gelen hukukcuları, filozofları, insan hakları kuruluşları, sivil toplum örgütleri, bir BM ilkesi olarak kabul edilen Mandela’ya uygulanan şartların Önder Öcalan’a ve diğer bütün siyasi  tutsaklara uygulanmasını istemektedirler. Bunun, Kürt Türk barışmasında çok önemli rol oynayacağı, hatta mihenk taşı olacağını  yüksek sesle söylemektedirler. Çok açık olan bu insani isteme kulaklar tıkatılmamalıdır.

Önder Öcalan ve Mandela (Kürdistan-Güney Afrika) Karşılaştırması Yapılıyor!

Güney Afrika lideri Nelson Mandela ve Önder Öcalan’ın esaret koşullarında benzerlikler olsa da aynı olmadığı ve Önder Öcalan’ın gerek zindan koşulları ve gerekse de zindan yönetimi açısından tabi tutulduğu uygulamalar Mandela’nın tabi olduğu, koşulları katbekat geride bıraktığı, Önder Öcalan’ın çok daha ağır bir tecrit ve izolasyona tabi tutulduğu bütün dünyanın gözü önündedir.

Mandela, barış görüşmeleri başlayınca ANC yöneticileri de dahil istediği bütün insanlarla görüşebiliyordu. Önder Öcalan hala tecrit ve izolasyon ortamında tutuluyor, koşulları düzeltilmiyor. Avukatları ile dahi görüştürülmüyor. Önder Öcalan, bu ağır zindan koşullarında barışa giden yolu açmaya devam ediyor.

Önder Öcalan, devletin çağrısı üzerine kurduğu örgütü feshettirdi, silahlı mücadeleyi durdurdu.

Türk devleti, bu tarihsel adıma karşılık henüz bir adım atmış değil, üstelik hem içerde hem de başta Rojava olmak üzere dışarıda Kürtlerin kazanımlarını hedef almaya devam etmektedir.

Türk devleti, bunlarla da sınırlı kalmıyor, gerilla alanlarını aralıksız bombalıyor, demokratik zeminde mücadele eden siyasetçiler tutuklanıyor, belediyelere kayyum atamaya, belediye başkan ve yöneticileri tutuklanmaya devam ediyor.

“(…) Barış ve Demokrasi” Komisyonu’nun Kürtçeye tahammülsüzlüğü!

TBMM’de, barışa giden yolu açmak üzere, iktidar ve muhalefet partilerinin de katıldığı bir komisyon kuruldu.

Komisyonda, Barış Annelerinin Kürtçe kendini ifade etmelerinin kabul edilmemesi, toplum üzerinde olumsuz yansımaları olduğunu, umutsuzluk yaydığını görmek gerekiyor. Anadil, toplumların yaşamını ifade eder, anadilin yasaklanması, o halkın/halkların yaşamına kastetmek anlamı taşıdığı unutulmamalı.

Anadilini kabul etmediğiniz bir halkla nasıl barışacaksınız? Bu halk size nasıl, neyinize güvensin? Türk devleti, yarım asrı aşan bir özgürlük mücadelesi ile karşı karşıya ve bu mücadelenin temelinde de kimlik ve anadilin olduğunu unutuyor.

Önder Öcalan, “Demokratik Sosyalist Toplum Manifestosu’nu” açıklarken önemli bir konuya dikkat çekti! Bu tarihsel adımı atarken yüz yılların sorunu çözmek istediğini, ancak toplumsal barışı hazzedemeyenlerin olacağına dair uyarılarda bulunmuş ve darbe mekanizmasının devreye girebileceğine önemle işaret etmişti.

Önder Öcalan’ın bu uyarısının ne kadar isabetli olduğu kısa sürede açığa çıktı!

Barışın öncü militanlarından Sırrı Süreyya Önder’in ani ölümü bir suikast kuşkusunu hala gündemde tutmaktadır.

Türk devletinin De Clark’ı Bahçeli mi, Erdoğan mı, Özel mi?

Erdoğan’ın De Clark rolünü yerine getirmeme ihtimali yükseliyor, zira ikinci parti konumuna düşmüş, yıllardır darbe mekaniğiyle iktidarını sürdürmektedir. Kürt inkârından vazgeçmiş değildir. D. Bahçeli ise söylemlerinin pratikleşme şansı ne kadardır, Erdoğan’ın direncini aşabilir mi?

Özgür Özel bu tarihsel iradeyi gösterir mi? Bu görevi omuzlayabilir mi? Daha yalın ifade ile Willi Brand’ın Yahudilerden özür dilediği gibi, Türk devleti adına, Kütlerden özür dileyebilir mi?

Özgür Özel liderliğindeki CHP ürkekçe davranmasa, barış ve demokratikleşme mücadelesini daha cesur geliştirebilse, Önder Öcalan‘ın karşısına bir muhatap olarak çıkabilir.

Sonuç olarak, Kürt Halk Önderi Öcalan ve örgütünün yarattığı bu samimi zemin Türk devleti için büyük bir şans olmaktadır, belki de son şans!