Ana Sayfa Blog Sayfa 110

Aleviler Barış İçin Sokaklarda Güçlerini Birleştiriyor

1 Eylül Dünya Barış Günü, bu yıl da savaşların ve adaletsizliklerin gölgesinde karşılandı. Alevi kurumları ve demokratik kitle örgütleri, barışın sadece silahların susması değil, aynı zamanda adalet, eşitlik ve halkların kardeşliği temelinde inşa edilmesi gerektiğine dikkat çekmek amacıyla alanlarda buluştu. Ortadoğu’daki çatışmalar, Türkiye’deki demokrasi krizi ve toplumsal kutuplaşmaya karşı yükselen barış talebi bir kez daha dile getirildi.

Alevi temsilcileri, 1 Eylül’ün bir anma günü olmanın ötesinde, halkların ortak geleceği için bir mücadele günü olduğuna vurgu yaptı. “Barışın olmadığı yerde eşitlik ve özgürlük de olmaz” diyen temsilciler, tüm toplumsal kesimleri barış mücadelesine destek vermeye çağırdı.

Etkinliklerde, Alevi örgütleri Suriye’den Filistin’e, Kürt sorunundan demokrasi taleplerine kadar birçok başlıkta barışın aciliyetini dile getirdi. Savaş politikalarının halkların iradesini yok saydığı ve yoksulluğu derinleştirdiği ifade edildi. Bu bağlamda, barışın sağlanması için atılacak adımların önemi bir kez daha vurgulandı.

Etkinliklere katılan Alevi temsilcileri, 1 Eylül’ün barış mücadelesinin sürekliliği için bir hatırlatma günü olduğunu belirterek, “Barışa ses olmaya devam edeceğiz, bu topraklarda kardeşliği ve adaleti birlikte inşa edeceğiz” şeklinde mesaj verdiler.

Suriye’de Alevilere Yönelik Yeni Tehcir Tehlikesi

Şam kırsalındaki Sümeriye Mahallesi, Suriye’deki Alevi toplumu için ciddi bir tehdit altında. Geçici Şam yönetimi, mahallede yaşayan yüzlerce aileye evlerini boşaltmaları için 72 saat süre tanıdı. İçişleri Bakanı halka evlerinden çıkmamaları çağrısında bulunurken, Şeyh Ebu Huzeyfe adlı yerel liderin mahallede uyguladığı şiddet ve baskılar artıyor.

Sümeriye Mahallesi, 1980’lerden bu yana Alevilerin yaşadığı bir yer olarak, geçici yönetimin “kentsel dönüşüm” adı altında uyguladığı zorla tahliye uygulamalarıyla karşı karşıya. Yerel kaynaklar, güvenlik güçlerinin mahalleyi kuşatarak, evleri işaretleyip insanlara fiziksel ve psikolojik baskı uyguladığını bildiriyor. Al Rayyan FM sunucusu gazeteci Şirin Akbani, bu durumu mezhepsel bir aşağılamanın parçası olarak değerlendiriyor ve yetkililerin samimi bir çözüm sunmadığını vurguluyor.

Gazeteci Akbani, “Suriye’de tek din, tek millet” projesinin hayata geçirilmeye çalışıldığını belirterek, bu durumun etnik ve mezhepsel bir soykırım politikası haline geldiğini ifade ediyor. 2013-2019 yılları arasında IŞİD’in uyguladığı yöntemlerin bir tekrarı olarak, Sümeriye’de de zorla göç ve yaşam alanlarının boşaltılması gibi uygulamalar sürüyor.

Hadi Asker, namı diğer Şeyh Ebu Huzeyfe, mahalledeki askeri gücün lideri olarak, halkı evlerini terk etmeleri konusunda tehdit ediyor. Mahalleli, İçişleri Bakanlığı’ndan aldıkları belgelerin geçersiz sayıldığını ve evlerine zorla girildiğini aktarıyor. Bu tehditler sonucunda, mahalledeki gençler gözaltına alınıyor ve evler yakılmakla tehdit ediliyor.

Sümeriye’nin geçmişi, 1970’lerde Rıfat Esad’ın bölgeye el koymasıyla başlıyor. O günden beri, buradaki Alevi toplumu çeşitli zorluklarla karşı karşıya kalmış durumda. Bugün, devlet memurları ve eski askerlerden oluşan bu toplum, evlerinden zorla edilme tehlikesiyle yüz yüze. Sümeriye, sadece bir mahalle değil, aynı zamanda Suriye’deki Alevi varlığının da simgesi haline gelmiş durumda.

Antakya’dan sesleniyoruz: Alevilere yönelik saldırılara son verilsin!

Antakya Emek ve Demokrasi Platformu, 1 Eylül Dünya Barış Günü’nde Suriye’de Alevilere yönelik sistematik katliamların durdurulması için bir basın açıklaması gerçekleştirdi. Yayladağı Gümrük kapısında yapılan eyleme, çeşitli sivil toplum kuruluşlarının temsilcileri ve yerel yöneticiler katıldı. “Suriye’ye İnsani Yardım Koridoru Açılsın, Savaş ve Katliamlar Durdurulsun” pankartı açıldı.

Platformun dönem sözcüsü Mehmet Çelik, Suriye’de Alevilere ve diğer kimliklere yönelik mezhep temelli saldırıların, zorla yerinden etmelerin ve insanlığa karşı işlenen suçların uluslararası raporlarla belgelenmiş olduğunu belirtti. Çelik, Suriye’deki durumu, ormanların yakılması, köylerin boşaltılması, kadınların kaçırılması ve toplu mezarların açılması gibi olaylarla örnekleyerek, bu olayların her gün artan bir tehdit oluşturduğunu vurguladı.

Çelik, Lazkiye başta olmak üzere sahil kentlerine insani yardım ulaştırılması için güvenli koridorlar açılması gerektiğini savundu. Yardımların devlet yerine halkın örgütlü yapıları aracılığıyla ulaştırılmasının önemine dikkat çeken Çelik, Türkiye hükümetine ve uluslararası topluma şu çağrıyı yaptı: “Alevilere ve saldırı altındaki tüm Suriye halklarına yönelik mezhep temelli katliamlar derhal durdurulmalı. Yayladağı Gümrük Kapısı üzerinden insani yardım koridoru açılmalı. Suriye’de barışçıl, eşit temsile dayalı bir yönetim oluşturulmalı.”

Çelik, “Bizler, bu topraklarda barış içinde, kardeşçe yaşamak istiyoruz. Bugün Yayladağı’ndan yükselttiğimiz bu ses, sadece Antakya’dan değil, Türkiye’den ve dünyanın tüm ülkelerinden duyulsun istiyoruz. Gelin, barış için birleşelim. Çünkü biliyoruz: Barış bizimle mümkündür.” ifadelerini kullandı.

Devletin Alevilerinden Hain Açıklama

Türkiye’de kendilerini “Alevi örgütlenmesi” olarak tanıtan bazı kurumlar, TBMM bünyesinde kurulan “Millî Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu”na dair yaptıkları açıklamada, Alevi toplumunun tarihsel hak taleplerini ve eşit yurttaşlık mücadelesini sahiplenmek yerine, ulusalcı-devletçi çizginin yeniden üretimine hizmet ediyor.

Bildiride Alevilerin “Cumhuriyet’in aslî paydaşı” ve “ulus-devletin bütünlüğüne gönülden bağlı” olduğu vurgulanırken, yıllardır süren ayrımcılık, inkâr ve eşitsizlik politikaları görmezden geliniyor. “Barış, kardeşlik, sevgi” söylemleri, cemevlerinin yasal statüsü, inanç özgürlüğü ve tarihsel adalet arayışının üzerini örten boş sloganlara indirgeniyor.

“Aleviler adına temsil yetkisi kimseye verilmedi” denilse de, açıklamayı imzalayan kurumların da kimin adına konuştuğu beli; bu çelişki, açıklamanın Alevi toplumunun değil, devletin sınırları içinde hareket eden sistem içi örgütlenmelerin sesi olduğunu ortaya koyuyor.

Terörle anılmama hassasiyeti ise devletin resmi diskurunu tekrar etmekten öteye gitmiyor; Alevilerin mağduriyetlerinin kaynağında bizzat devletin politikalarının bulunduğu gerçeği ise özellikle görmezden geliniyor. Bu metin, Alevilerin eşit yurttaşlık mücadelesini temsil etmek yerine, barış ve kardeşlik maskesi altında Aleviliği devletçi çizginin dekoratif bir unsuru hâline getiren bir politik teşhir belgesine dönüşmüş durumda.

Temsili kendilerinden ibaret olan bu Alevilere ihanet belgesine imza koyan ırkçı yapılanmalar şöyle: Alevi Vakıfları Federasyonu, Cem Vakfı, Tahtacı Dernekleri Federasyonu, Abdallar Birliği, Anadolu Vakıflar Federasyonu, Horasan Erenleri Dernekler Federasyonu, Hacı Bektaş Veli Dernekler Federasyonu, Avrupa Alevi Düşünce Dernekleri, Seyyid Hacı Kureyş Dergahı, Alevi Gençler Derneği, Anadolu Kültürünü Koruma ve Araştırma Vakfı, Ayvalık Hacı Bektaş Veli Kültür ve Dayanışma Derneği, Antalya Hacı Bektaş-ı Veli Kültür ve Tanıtma Cemevi Derneği, Gökçeada Cemevi ve Kültür Derneği, Horasan Alevi Bektaşi Araştırmaları ve İrfanı Derneği, Divriği Hacı Bektaş Veli Cemevi.

Alevi Hareketinin Çıkmaz Sokağı! İSMAİL PEHLİVAN

Alevi hareketinin öncülerinin birer politik figür olarak topluma liderlik yapıp yapamayacağı, hem Alevi inancının yapısıyla hem de Türkiye’nin sosyo-politik dinamikleriyle yakından ilgili, karmaşık bir durumdur. Bu durum Alevi hareketinin handikaplarından biridir. Bu öncü kadrolar toplumsal birliği zedeleyerek yeni çıkmaz sokakların duvarlarını örmeye devam ediyorlar.

Alevi İnancı ve Siyaset Arasındaki İlişki

Alevilik, kendine özgü batıni felsefi bir inanç sistemi, kültürel pratikler ve toplumsal değerler bütünüdür. Alevi toplumunun liderleri olan Anadolu Alevi Ocak Dedeleri, inancın kuşaktan kuşağa taşıyıcılığına köprü vazifesi görerek genellikle manevi ve kültürel rehberlik rollerini üstlenirler. Geleneksel olarak, bu liderlerin otoritesi inanç ve cemevleri çevresinde şekillenmektedir. Siyaset, bu yapının doğal bir parçası olmaktan ziyade, Alevilerin hak ve özgürlük arayışları bağlamında daha çok bir araç olarak görülmüştür.

Politik Liderlik Rolü ve Arayışları

Günümüzde demokratik Alevi hareketinin öncüleri, Alevi toplumunun karşı karşıya kaldığı sosyo-ekonomik ve kültürel sorunlara çözüm arayan aktörler olarak öne çıkmaktadırlar. Bu nedenle, cemevleri başkanları, federasyon ve vakıf yöneticileri gibi isimler, Alevi toplumunun taleplerini dile getiren ve bu talepleri siyasi alana taşıyan politik figürler haline gelmişlerdir.

Ancak, Alevi hareketinin bütüncül bir politik yapıya dönüşmesi bazı zorlukları da beraberinde getirir.

İnançsal ve Sınıfsal Çeşitlilik

Alevi toplumu içinde farklı ocaklara, cemevlerine ve inanç gruplarına ait farklı düşünceler mevcuttur. Ayrıca modernleşme ve kentleşmeyle birlikte sınıfsal farklılıklar da oluşmuştur. Bu durum, ortak bir politik söylem oluşturmayı zorlaştırmaktadır.

Siyasal Temsil Sorunu

Geleneksel Alevi inanç yapısı içinde bir politik partinin liderliğini üstlenebilecek merkezi bir figür yoktur. Aleviler, kendilerini temsil edebileceğine inandıkları farklı siyasi partilere oy verirler. Bunda hem düşünsel hem de sınıfsal farklılıkların rolü vardır. Kentleşme ve modernleşmeyle birlikte Alevi toplumunun birbirine yabancılaşması da önemli bir sorun olarak STK’ların önünde duruyor.

Laiklik Tartışmaları

Alevi hareketinin politikleşmesi, devletin din ve inanç işlerine yaklaşımı ve laiklik ilkesiyle ilgili tartışmaları da beraberinde getirmektedir. Bundan dolayı Alevi hareketi üstlendiği bu rolü siyasal önderliğe dönüştürmesi temelinde çalıştaylar yoluyla ortak bir stratejiyle hak mücadelesinde başarılı olabilir.

Gelecek İçin Olası Senaryolar

Alevi hareketinin öncü kadrolarının politik liderlik rolleri, güncel koşullara göre değişebilir.

Sivil Toplum Örgütlenmesi: En olası senaryolardan biri, Alevi dernek ve vakıflarının sivil toplum örgütleri olarak politik alanda daha aktif rol oynamaya devam etmesidir. Bu yaklaşım, Alevi toplumunun hak arayışlarını sivil ve demokratik yollarla sürdürmesini sağlar. İnanç merkezlerinin düzenlemesiyle vakit kaybeden Alevi öncü kadroların asli görevlerine dönmelerinin zamanı geldi geçiyor.

Siyasi Partilerle İşbirliği: Bir diğer yol ise Alevi öncülerin mevcut siyasi partilerle işbirliği yaparak, Alevi sorunlarını bu partilerin programlarına dahil etmeye çalışmalarıdır.

Yeni Bir Siyasal Oluşum: Daha az olası olsa da, Alevi hareketinin kendi taleplerini doğrudan temsil edecek yeni bir siyasal parti veya oluşum kurması da teorik olarak mümkündür. Lakin Alevi toplumunun yaşadığı iki pratik böyle bir oluşumu mümkün kılmamaktadır. 1960’larda ve 1990’larda bu alanda iki deneyim yaşayan Alevilerin böyle bir yapılanmaya sıcak bakacağını düşünmüyorum.

Alevi hareketinin öncüleri, Alevi toplumunun hak ve özgürlüklerini savunma mücadelesinde birer politik figür olarak önemli roller üstlenebilirler. Ancak, bu rollerin geleneksel Alevi inanç yapısıyla nasıl bağdaştırılacağı ve bu liderliğin Alevi toplumu içinde ne kadar kabul göreceği, hareketin geleceğini şekillendirecek temel sorulardır.

Son yıllara kadar Anadolu Alevi Ocak Sistemi içinde inancını ve yaşamını sürdüren Alevi toplumu, tek liderlik önderliğinde örgütlenme koşullarının olmadığı gerçeğine karşın ‘Alevi İnanç Konseyi’ şeklinde bir yapılanmaya gidilerek asgari müşterekler temelinde bir önderlik kabul görebilir. Dolayısıyla Alevi STK’lar inanç merkezleriyle istişare edip desteğini alarak siyasi ve demokrasi mücadelesinde daha başarılı olabilir.

Peki, bu Alevi STK’ların Alevi toplumunu temsil yeteneği var mıdır?

Alevi sivil toplum kuruluşlarının (STK’lar) Alevi toplumunu temsil etme yeteneği, karmaşık ve tartışmalı bir konudur. Genelde bu STK’ların hem önemli bir temsil yeteneği olduğu hem de bu temsiliyetin bazı sınırlılıkları ve zorlukları bulunduğunu kabul etmeliyiz. 1990’ların başından son on yıla kadar demokratik hak mücadelesinde önemli yol kateden Alevi STK’ların bazı siyasi partilerin arka bahçesi gibi durmaları toplumsal güveni önemli ölçüde erozyona uğratmıştır.

Temsil Yeteneğini Güçlendiren Faktörler

Siyasal Alanda Etkinlik: Alevi STK’lar, Alevi toplumunun hak ve özgürlük taleplerini siyasi gündeme taşıma konusunda önemli bir işleve sahiptir. Cemevlerinin yasal statüsünün tanınması, zorunlu din derslerinin kaldırılması gibi talepler, bu kurumların uzun soluklu mücadeleleriyle siyasi partilerin ve devletin gündemine girmiştir.

Toplumsal Sorunlara Odaklanma: Eğitim, kültür, inanç, sosyal adalet ve demokratik hak gibi alanlarda çalışan Alevi STK’lar, Alevi toplumunun karşı karşıya kaldığı somut sorunlara çözüm üretmeye çalışmaları; onları toplum içinde güvenilir ve somut adımlar atan aktörler haline getirebilir.

Örgütlenme ve Birlik: Özellikle 1980’lerden sonra kurulan dernek, vakıf ve federasyonlar, dağınık durumdaki Alevi topluluğunun örgütlenmesine ve ortak bir ses çıkarmasına yardımcı olmuştur. Bu kurumlar, farklı bölgelerdeki Alevileri bir araya getirme ve ortak bir gündem etrafında toplama potansiyeline sahiptir. Lakin son on yılda bu anlayıştan uzaklaşılmıştır.

Temsil Yeteneğini Sınırlayan Faktörler

Çoğulcu Yapı: Alevilik, kendi içinde ocaklar, dedelik kurumları ve farklı inanç yorumları gibi birçok farklılığı bağrında taşıyan çoğulcu bir yapıdır. Bu durum, tek bir Alevi STK’sının tüm toplumu homojen bir şekilde temsil etmesini adeta imkansız kılmaktadır. Örneğin, bazı Alevi dernekleri Aleviliği İslam’ın bir mezhebi olarak görürken, bazıları bağımsız bir inanç olarak tanımlamaktadır. Bu farklılıklar, ortak bir temsil söylemi oluşturmayı zorlaştırmaktadır.

Politik Pozisyon Farklılıkları: Alevi STK’lar arasında siyasi partilere yaklaşım konusunda da farklılıklar gözlemlenmektedir. Bazı kuruluşlar doğrudan siyasetten uzak durmayı savunurken, bazıları belirli partilerle işbirliği içinde olmayı tercih etmektedirler. Bu durum, Alevi toplumunun siyasi tercihlerini yansıtan tek bir ortak duruşun olmadığına işaret eder.

Tabandan Kopukluk İddiaları: Alevi STK’larının, temsil ettiklerini iddia ettikleri Alevi tabanından çoğu zaman kopuk olduğu gerçeğini gözardı edemeyiz. Bu eleştirilere tahammülsüz olduğu da bilinmektedir. Bu STK’lar tarafından, yapılan eleştirilere bile düşmanca cevaplar verilmektedir.

Bazı STK’ların aldığı kararlar ve yürüttüğü politikalar, tabanın beklentilerine taban tabana zıt olabiliyor ve tam olarak karşılamayabiliyor. Vakıflaşma toplumsal katılımın önünde engel teşkil etmektedir. Sınırlı sayıda üyesi olan bu vakıfların cemevleri yönetimine el koyması toplumda büyük endişelere yol açmaktadır. Özellikle vakıfların yasal yapısı gereği üyelik tabanlı olmaması, temsil sorununu daha da derileştirmektedir.

Sonuç olarak, Alevi STK’lar, Alevi toplumunun siyasi ve toplumsal alandaki en görünür aktörlerindendir ve temsil yetenekleri yadsınamaz. Ancak, Alevi toplumunun kendi içindeki çeşitliliği ve STK’lar arasındaki görüş farklılıkları, bu temsiliyetin sınırlarını daraltarak örgütsel etkinliklerini zayıflatmaktadır. Bu nedenle, Alevi STK’larının Alevi toplumunun tamamını homojen bir şekilde temsil ettiği söylenemez; ancak önemli bir bölümünün sesini duyurma ve sorunlarına çözüm arama misyonunu ilk yıllarda etkin bir halde üstlenmişken; günümüzde oldukça ‘güven duyulmayan’ yapılara dönüşmüş durumda olduğu açıktır.

Alevi Hareketi, Örgütsel Bağımsızlık, Taraf Olmak ve Birleşik Mücadele HASAN SUBAŞI

Alevi hareketi, örgütsel bağımsızlığını korurken demokrasi, özgürlük ve laiklik mücadelesinin en güçlü bileşenlerinden biri olmayı sürdürüyor. Alevi hareketinin örgütsel bağımsızlığı, yalnızca politik bir tercih değil, tarihsel hafızanın ve toplumsal deneyimin zorunlu kıldığı bir ilkedir. Osmanlı’dan Cumhuriyet’e, askeri darbelerden günümüz otoriter rejimlerine kadar uzanan süreçte Aleviler, sürekli olarak devletin ideolojik baskıları, katliamlar ve asimilasyon politikalarıyla karşı karşıya kaldılar.

Bu tarihsel gerçeklik, demokratik Alevi örgütlenmesine devletin gölgesinden ve iktidarların yönlendirmesinden uzak bir örgütsel zemin yaratmanın zorunluluğunu gösterdi. Yalnızca devleti, iktidarı değil; dost güçleri de kapsayan örgütsel bağımsızlık, Alevilerin inançsal, kültürel ve toplumsal özgünlüğünü korumanın ve eşit yurttaşlık mücadelesini kendi öz iradeleriyle sürdürmelerinin tek güvenceli yolu oldu.

Alevi hareketi, bağımsızlığını korurken tarafsız kalmadı. Kerbela’dan Dersim’e, Maraş’tan Sivas’a uzanan tarihsel hafıza, zalime karşı mazlumdan, baskıya karşı özgürlükten, diktatörlüğe karşı demokrasiden, adaletsizliğe karşı eşitlikten yana taraf olmayı Alevi kimliğinin ayrılmaz bir parçası hâline getirmiştir.

Örgütsel bağımsızlık, Alevi örgütlenmesini herhangi bir siyasal iktidarın, partinin veya örgütün vesayetinden korudu; ama taraflılık onu eşitlik, demokrasi, özgürlük ve adalet mücadelelerinin doğal bileşeni yaptı. Bu nedenle bağımsızlık ve taraflılık, Alevi hareketinin birbirini tamamlayan iki stratejik direği olarak görülmelidir.

Demokrasi, insan hakları, özgürlük, laiklik, kadın hakları ve doğa mücadelesi gibi evrensel değerler, Alevi hareketinin toplumsal talepleriyle doğrudan kesişir. Son yıllarda Türkiye’de farklı toplumsal kesimlerin ortaklaştığı demokrasi blokları, bu kesişimin somut zeminini oluşturdu. Örneğin Demokrasi İttifakı ve Emek ve Özgürlük İttifakı gibi oluşumlara Alevi kurumlarının aktif destek vermesi, laiklik ve eşit yurttaşlık temelinde yürütülen mitinglerde yer alması; kadın hakları ve ekoloji mücadelelerinde güçlü dayanışma sergilemesi, Alevi hareketinin örgütsel bağımsızlıkla birleşen taraflılık ilkesini pratikte de hayata geçirdiğini gösteriyor.

Munzur Çevre Derneği’nin yürüttüğü ekolojik mücadele, İstanbul Sözleşmesi’ne sahip çıkan kadın örgütleriyle kurulan dayanışma ve barış talebiyle demokrasi güçleriyle yapılan ortak eylemler, Alevi hareketinin eşit yurttaşlık, laiklik, demokrasi ve demokratik Cumhuriyet mücadelesindeki yerini daha görünür hâle getirdi.

Alevi hareketinin, Türkiye’nin yeniden şekillenme sürecinden geçtiği bu dönemde, laiklik ve demokrasi talebinden ödün vermeyen toplumsal güçlerle ortak platformlarda buluşması yaşamsal bir önem taşıyor. Bundan dolayı toplumsal demokratik Alevi hareketi, siyasi iktidarın, değişik parti ve örgütlerin arka bahçesi olmadan; emek, özgürlük, demokrasi ve toplumsal barış güçleri, demokratik kitle örgütleri, sendikalar, kadın hareketleri ve ekoloji mücadelesi yürüten kesimler ile daha fazla zaman kaybetmeden bir an önce yan yana gelmelidir. Alevi hareketi, bu ortak platformların en güçlü bileşenlerinden biri olarak, toplumsal muhalefetin kurucu unsuru olma rolünü üstlenmekten asla geri durmamalıdır. Büyük bir kararlılıkla üstüne düşen görev ve sorumlulukları yerine getirmenin yönelimi içine girmelidir.

Örgütsel bağımsızlık, Alevi hareketine hem kendi kimliğini ve inancını özgürce yaşatma imkânı sunuyor hem de onu Türkiye’nin demokratik geleceği için vazgeçilmez bir özne hâline getiriyor. Tarafsızlık değil, ilkeli taraflılık; yalnızlık değil, birleşik mücadele… Alevi hareketinin tarihsel deneyimi, bağımsızlık ve taraflılığın birlikte yürütülmesinin hem Aleviler hem de demokrasi mücadelesi için yaşamsal olduğunu bir kez daha ortaya koyuyor.

Suriyeli Alevi kadınlara şiddet neden kadın hareketinin gündeminde değil? KELİME ATA

Suriye’nin HTŞ yönetimine geçmesinin ardından önce tekil olaylar şeklinde cereyan eden, 7 Mart’ta da toplu öldürmelerle soykırıma dönüşen Alevi katliamında kadınların yaşadıkları vahşet, hem Türkiye hem de uluslararası kadın örgütlerinin gündeminde hak ettiği ilgiyi görmüyor.

Hem inançlarından hem de cinsiyetlerinden dolayı sistematik şiddetin hedefi haline gelen Alevi kadınların maruz kaldıkları şiddet, bir iki istisna hariç olmak üzere uluslararası yayın kuruluşlarının da gündemine giremiyor.

Kaçırılmalara dair rapor

Uluslararası Af Örgütü Şubat 2025’ten bu yana Lazkiye, Tartus, Humus ve Hama vilayetleri genelinde yaşları üç ila 40 arasında değişen en az 36 Alevi kadının ve kız çocuğun kaçırıldığına ve alıkonulduğuna ilişkin inandırıcı bildirimler aldı. Uluslararası Af Örgütü, beş Alevi kadın ve 18 yaş altı üç Alevi kız çocuğun gündüz vakti kaçırıldığını ve alıkonulduğunu belgeledi. Vakaların biri hariç hepsinde, polis ve güvenlik yetkilileri, bu kişilerin akıbeti ve nerede tutulduğu hakkında etkili bir soruşturma yürütmedi.

Uluslararası Af Örgütü aynı zamanda iki aktivist, iki gazeteci ve bağımsız bir insan hakları örgütü olan Suriye Feminist Lobisi’nden de 28 ek kaçırma ve alıkoyma olayıyla ilgili bildirimler aldı. Görüşülen birçok kişi, özellikle Alevi toplumundan kadınların ve kız çocukların, artık okula, üniversiteye veya işe gitmek üzere evden çıkarken korktuğunu veya aşırı dikkatli davrandığını belirtti.

Bazılarının akıbeti bilinmiyor

Reuters haber ajansı ise 27 Haziran’da geçtiği haberde Suriye’de Beşar Esad rejiminin devrilmesinden bu yana yaşları 16 ile 39 arasında değişen en az 33 Alevi kadın ve kız çocuğunun kaçırıldığı, bunların yarısının geri döndüğü ancak diğerlerinin akıbetinin bilinmediğini aktardı. Kaçırılma olaylarının tamamı Alevi nüfusunun yoğun olduğu Tartus, Lazkiye ve Hama vilayetlerinde gerçekleşti. Reuters, kaçırılan bir kız çocuğu için istenen fidyenin İzmir adresli hesaplara havale edildiğini de ortaya çıkardı.

BM Suriye Araştırma Komisyonu, en az altı Alevi kadının “kimliği belirsiz kişilerce” kaçırıldığını belgelerken; “başka kaçırma olaylarının da yaşandığı yönünde inandırıcı ihbarlar alındığını” açıkladı. Kimi rakamlar telaffuz edilse de bunun sahadaki gerçeği birebir yansıtmadığını, eksik kaldığını tahmin etmek güç değil. Çünkü halk korku ve endişeleri nedeniyle bilgi aktaramıyor.

ADO: Kadınlar yanlarında zehir taşıyor

HTŞ yönetiminin Suriye’de iktidarı ele geçirmesiyle başlayan Alevi katliamlarının durdurulması ve duyurulması için bugüne kadar Alevi örgütlenmeleri bazı uluslararası kuruluşlar nezdinde girişimlerde bulundu. Suriye İnsan Hakları İnisiyatifi, Türkiye Alevi Bektaşi Federasyonu, Almanya Alevi Birlikleri Konfederasyonu, Arap Alevi Federasyonu, ABD Pir Sultan Abdal Dernekleri Birleşmiş Milletler’e Suriye’deki katliam, kadınlara yönelik her türlü şiddete dair bilgiler içeren raporları sundular. Ayrıca Avrupa ülkelerindeki parlamentolara da sahil bölgesinde yaşananlar dosya halinde aktarıldı.

Alevi Düşünce Ocağı (ADO) ayrıca ABD Senatosu’na bir rapor iletti. 12 Haziran tarihli “Suriye’deki Gelişmelere İlişkin İzleme Raporu”nda bazı Alevi kadınların yanlarında zehir taşımaya başladıkları, cihatçı militanların eline düşmektense kimlik kontrolleri sırasında anında kendi canlarına kıyacaklarını açıkça ilan ettikleri belirtildi. Rapor, durumun vahametini şöyle açıklıyor:

“Alevi kadınlar selefi cihatçı ideolojiler tarafından savaş ganimeti olarak algılandıkları için insanlık dışı muamele ve cinsel şiddete maruz kalmaktadır. Kız çocuklarının kaçırılması, köle pazarlarında satılmaları çocuk ve bebek ölümleri bölgede görgü tanıkları aracılığıyla sürekli olarak rapor edilmektedir.”

Alevi kadınlara şiddet neden gündemde değil?

Türkiye’de “Barışa İhtiyacım Var Kadın İnisiyatifi”, “Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu”, “Kadınlar Birlikte Güçlü Dünya Kadın Yürüyüşü Yurttaş Birlikteliği”, “Kadın Dernekleri Federasyonu”, EŞİK Platformu gibi örgütlenmeler mevcut. Ancak söz konusu kadın örgütlenmelerinin Alevi kadınlara yönelik hak ihlalleri konusundaki çabaları da ilgileri de sınırlı kaldı.

Kadın örgütleri uzun süre, Suriyeli kadınların uğradığı şiddet karşısında suskun davrandı. Harekete geçildiğinde ise hayli zaman kaybedildiği gibi etkili ve sürekli bir mücadele örgütlenemedi. Örneğin, Ankara, İstanbul, İzmir gibi büyükşehirlerde Suriyeli kadınların yaşadıklarını gündemleştiren eylemler sayıca çok sınırlıydı; sayısı çok az eylem de Arap Alevilerinin yaşadığı ve dolayısıyla Suriye’dekilerle akrabalık bağlarının bulunduğu Hatay bölgesinde yoğunlaştı.

En son “Kadınlar Birlikte Güçlü Dünya Kadın Yürüyüşü Yurttaş Birlikteliği” tarafından Hatay Defne’de 12-13 Temmuz tarihlerinde uluslararası katılımı da olan çok oturumlu panel yapıldı.

Alevi kadınlara şiddetin nedenleri

Aleviler, Suriye’de Beşar Esad’la aynı mezhepten oldukları için radikal İslamcı gruplar tarafından dinden çıkmış anlamına gelen ‘mürted’ olarak kabul ediliyor.

İnsan hakları aktivisti Hamide Rencüs, 2011 yılından itibaren cihatçı savaşçıların Suriye’ye üşüştüğünü belirtti. Bölgenin tek laik ülkesi Suriye’nin cihatçı anlayışa sahip bir yönetimin eline geçtiğini ve Alevi soykırımının başladığını belirten Rencüs, “2014-2015 yıllarında İŞİD, Ezidi Kürt kadınlarına ne yapıyorsa şu anda Lazkiye, Tartus, Hama, Humus’ta Alevi kadınlara aynısı reva görülüyor. Alevi kadınlar tecavüze uğruyor, köle pazarlarında satılıyor, çocuklarının gözleri önünde öldürülüyor. Hem cinsiyetlerinden hem de mezheplerinden dolayı büyük bir zulüm altında iken kadın örgütlerinin sessizliği dikkatlerimizi çekiyor?” dedi.

Alevi Düşünce Ocağı Derneği Başkanı Doğan Bermek ise Alevi kadınların tesadüfen şiddetin hedefinde olmadığını ifade etti. “Aleviler Beşar Esad yönetimi ile özdeşleştirildikleri için sistematik insan hakları ihlalleri ne yazık ki Türkiye kamuoyunda yeterince bir tepki yaratmadı” ifadelerini kullanan Bermek, başta İbni Teymiyye olmak üzere pek çok din adamı tarafından “kafir oldukları gerekçesiyle, Alevilerin katledilmelerinin, kadınlarına ve mallarına el konulmasının helal olduğuna dair fetvalar verildiğini hatırlattı ve “Suriye’de kadınların yaşam haklarının ortadan kaldırılması; kaçırılması, köleleştirilmesi, cinsel şiddete maruz kalmasının nedeni asırlardır zihinlere kazınan bu düşüncelerdir” diye konuştu.

Yurttaş Birlikteliği Platformu ve Dünya Kadın Yürüyüşü Koordinasyonu üyesi, Kadınlar Birlikte Güçlü Platformu katılımcısı Hukukçu Akademisyen Dr. Neval Oğan Balkız, Suriye’deki Alevi kadınlarına yönelik sistematik hale gelen selefi cihatçı zulme karşı, İran’da Mahsa Amini vakası kadar ses çıkarılmadığına dikkat çekerken, feminist hareketlerden sosyalist kadın örgütlenmelerine kadar kadın hareketinin bir bütün olarak, Türkiye’ de bu konuda sınıfta kaldığını söyledi.

Kadın hareketinin genel olarak, liberalizmin toplumsal cinsiyet eşitliği söylemi çerçevesi içinde kaldığını, gündemdeki konu ve olaylara yoğunlaştığını, hukuksal mevzuatın izlenmesinin dışına çıkamadığını, sistemin siyasal/dinsel paradigması temelinde yaptığı hukuksal bir değişiklik söz konusu olur veya kazanılmış haklara dokunulur ise ancak, konu merkezli ve bununla sınırlı bir refleks geliştirdiğini belirten Balkız, yapısal ve işlevsel olarak dönüştürücü ve kalıcı etki yaratma amaçlı, sürdürülebilir programatik eylemlilik oluşturamadığını, kadın cinayetleri konusunda dahi bunu yeterince başaramadığını anlattı.

Balkız, şöyle konuştu:

“Kadın hareketi, günümüz siyasetinin çizdiği çerçevenin dışına çıkamıyor. Suriye’de yaşananlar insan hakları hareketinin bile konusu olmadı. Biz, Defne’deki ve Samandağ’daki etkinlikleri işte bu suskunluğu ifşa etmek ve hakikat arayışı için bir başlangıç oluşturmak amacıyla yaptık. Suriye’deki katliamların durdurulması, kadınlara yönelik cinsel saldırıların ve tacizin sona erdirilmesi, kadın kaçırmalarının bitmesi ve oradaki etnik, dinsel azınlıkların ve özellikle hedef seçilmiş grup olarak Alevilere yönelik biyolojik ırkçılık denilecek şekilde yürütülen bu katliamların sona erdirilmesi için, Orta Doğu’da, savaş koşullarında bulunan ülkelerden gelen kadınlarla birlikte, bir çağrıda bulunalım, birlikte ses verelim istedik! Bu eylem, Suriye’ye en yakın coğrafyada olsun, ortak tarihsel, kültürel bağları olan halkların birbirini duyacağı kadar yakın Antakya’da olsun, sadece kadınlar konuşsun, en yoğun şekilde bir katılımla insan zinciri oluşturalım, ölenlerin fotoğraflarını taşıyalım, onları unutmadığımızı, oradakilere yalnız olmadıklarını duyumsatalım, ulusal ve uluslararası kamuoyunu harekete geçirelim, duyarlılık oluşturalım, bu öldürümler son bulsun istedik. ‘Biz cihatçı selefilerin ganimeti değiliz, kölesi değiliz, cariyesi değiliz, olmayacağız’ demek istedik. Suriye’de vahim bir durumla karşı karşıyayız.Bu koşullarda başta kadın örgütleri olmak üzere demokratik ve eşitlikçi bir dünya için mücadele eden tüm örgütleri ve kamuoyunu bu vahşeti durdurmak, Orta Doğu’ da emperyal saldırganlığa, Filistin’de süren etnik temizliğe ve insanlık suçlarına son vermek üzere duyarlılıkla dayanışmaya çağırıyoruz.”

https://kisadalga.net/

İngiltere Cemevi’nde Alevi çocuklar için eğitim dönemi başlıyor

İngiltere Alevi Kültür Merkezi Cemevi, 2025-2026 eğitim yılında çocuklar için çeşitli dersler sunmaya hazırlanıyor. Bu yıl yeniden açılacak kurslar, kültür ve sanat çalışmaları çerçevesinde gerçekleştirilecek.

Dersler arasında halk oyunları, müzik, semah eğitimi, dil kursları, bağlama, santranç, tiyatro ve resim gibi birçok alanda eğitim verilecek. Eylül ayında başlayacak olan dersler için kayıtlar, İngiltere Cemevi’ne başvurarak yapılabilecek.

Derslerin içeriği oldukça zengin; İngilizce, matematik, Türkçe, resim, tiyatro, müzik aletleri (bağlama, gitar, piyano), bale, Alevilik, semah, halk oyunları, zekâ oyunları, kız ve erkek futbol takımları, kampçılık ve izcilik gibi pek çok farklı branşta eğitim verilecek.

Bu eğitim fırsatları, çocukların sanatsal ve kültürel yeteneklerini geliştirmelerine yardımcı olmayı amaçlıyor. Katılım için başvuru detayları, Cemevi’nin resmi web sitesi ve sosyal medya hesapları üzerinden öğrenilebilir.

Demokratik Toplum Paradigmasının, Mezopotamya Ve Ortadoğudaki Kültürel Arka Planı ALİ KÖYLÜCE

0

Bir Not ile başlayalım. 2-3 Şubat 2013 tarihinde DTK öncülüğünde, Alevi Federasyon ve Dernekleri’nin katılımı, Diyarbakır belediyesinin desteği ile, Diyarbakır Cigerxwin kültür merkezinde, 1. Kürdistan Alevi Konferansı düzenlenmişti.

Konferansın birçok tartışma başlığından biri de, ‘’Ulusal Birlik İçinde Alevilerin Rolü’’ konusuydu.  Konferansın 2. günü ve 4. son oturumunda, ben Ali Köylüce FEDA Eşbaşkan olarak, Kemal Bülbül PSAD genel başkanı olarak, İmam Balsever (Demokratik Özgür Alevi Hareketi) adına konuşmacı olarak katılmıştık.

İlk konuşmacı olarak ben söz alıp başlayınca, konu başlığına ilişkin, Ulusal birlik içinde Alevilerin rolünü şeklinde değil; Demokratik Ulus içinde Alevilerin rolü olarak değerlendirmenin daha doğru olacağını belirterek söze başladım. Konuşma metnimi bu içerik ve eksende hazırlamıştım

Daha sonra Kemal Bülbül de, aynı tespiti tekrarlayarak Alevilerin ve Aleviliğin ulus odaklı değil, demokratik ve varlık birliği  hakikati gereği, insan üst kimliği altındaki tüm halk ve kimlikleri eşitleyen, inkar etmeyen , çoğulculuğu ve tüm doğal varlığa eşit yaklaşan felsefesi gereği , demokratik ulus olarak adlandırabileceğimiz, tüm kimliklere eşit mesafede olmayı, her kimlik ve kültürün bir arada yaşamasını, yetmiş iki milleti bir görme şeklinde gördüğümüzü dile getirmiştim.

Gelinen aşama da, Demokratik Toplum Paradigması;  Kürt ,Türk, Arap veya Fars ulusçuluğu yerine, demokratik ulusun, sadece etnik kimlikler olarak değil, inanç ve cinsiyet dahil, Ortadoğu, Mezopotamya ve Anadolu’da, halkların kardeşlik ve kurtuluş mücadelesinin formülü olarak, daha çok toplumsallaşarak ilerlemesi ve ortak bir kurtuluş projesine dönüşmesi, halkların ve inanç kültürlerinin kendi öz değerleri ve hakikati ile bir birini ret ve inkar etmeden, yan yana, bir arada yaşama çoğulculuğu içinde, insan üst kimliği ortak değerlerinde buluşan demokratik , özgür ve eşit halkların birliğine dayalı, ortak vatanın eşit vatandaşları olarak  demokratik bir ulusu yaratmaktır .

Bu perspektiften güncele atlayarak, mevcut ‘’Barış ve Demokratik Toplum’’ sürecindeki gelişmeleri değerlendirelim.

Ortadoğu, Mezopotamya ve Anadolu’da Egemenlikçi Devlet sistemlerine karşı, yerel Halk hareketlerinin geliştirdiği demokratik kominal İnanç felsefeleri Işığında;

Abdullah Öcalan’ın ‘’Demokratik Komünal Birlik’’ Önermesinin Mezopotamya’nın Tarihsel ve Kültürel birikimi ile ilişkisi.

Mezopotamya ve Ortadoğu’da, demokratik ve sosyal halk hareketleri olarak , Merkezi devlet sistemlerine karşı,  halkların yerel kültürlerinden beslenen, muhalif ve alternatif, özellikle Mazdek inancından etkilenen, hatta bu inancın bir çok değerlerini, Emevi islamına karşı, islam içinde yeni bir yorum geliştiren Fatimiler, Karmatiler, Zenc-(i) köle hareketi, Babek, İsmaililer,  Deylemend Hasan Sabah–Alamut,  ‘’Reya Haq -Alevilik, Ezdailik,  Nusayrilik, Ehl-i Haq -Yarsanilik ve Dürzilik gibi çeşitli inanç toplulukları bulunmaktadır.

Mezopotamya ve Ortadoğu’da demokratik komünal halk hareketleri, bölgede M.Ö 4000’lerde yaşamış, çok tanrılı  ‘’Sümer Şehir devletleri’ ’uygarlıklarına kadar uzayan, Tanrıların/veya tanrıları temsil eden yöneticilerin, Teokratik otoritesini veya gücünü dengelemek için kurulan, halkın haklarını ve çıkarlarını savunan, halk meclisleri veya ihtiyar meclisleri gibi bir toplumsal yaşamın birikimleri ve deneyimleri üzerinden şekillenen, egemenlikçi  merkezi devletler kadar, buna karşı Komüne dayalı Rıza şehri tarihsel meclislerinin yönetsel iradesini temsil eden demokratik komünal deneyimleri de ortaya çıkarmıştır.

Daha doğrusu, avcı-toplayıcı ilkel kominal toplumdan sonra, Tarım ve hayvancılığa dayalı, Çoban ve Çiftçilerin (Neolotik Çağda) toplumsal yaşamı üzerinden elde edilen artı değerin, ortaya çıkardığı gücün zora dayalı köleci sistemine karşı, halkın kominal birliğine dayalı çıkarlarını koruma mücadelesi de hep devam etmiştir.

Egemenlikçi otoriter ve teokratik devletler, iktidarlarını politika olarak Tanrıları temsil eden dini ideolojilere dayandırırken, demokratik karakterli muhalif toplumsal hareketler de, insani ve paylaşımcı inanç felsefelerine dayalı bir inançsal motivasyonla karşılık veriyordu.

Çok tanrılı dönemden , tek tanrılı dinlere kadar, merkezi devletlerin önce karşı çıkıp mücadele ettiği Zerdüştilik, Yahudilik, Hırıstiyanlık ve İslamiyetin savunucu ve yayıcıları olan peygamberleri ve ilk yayan havari veya sahabelerine karşı, her türlü saldırı ve yasaklara rağmen, halkın içinde yayılmasını durduramayınca , toplumcu lider ve kadrolarını katledip, bu dini ideoloji ve teolojileri  devlet kontrollerine alarak,  kendi sistemlerinin otoritelerine göre yeniden dizayn edip, merkezi devlet dini olarak, yönetimlerin otoritelerine bağlı kadrolar ile bu Teokratik devletlerin ideolojilerine dönüştürülmüştür.

Bu süreçler yaşanırken, halkçı mücadele veren muhalifler, toplumcu ilke ve değerleri savunmaya ve kendi yaşam ihtiyaçlarına göre geliştirdiği ahlaki, etik ve kominal bir sisteme kavuşturarak, kendi kutsallarını, ritüelleri ve yaşam moral değerlerini yeniden düzenleyerek, idari sistemi ile alternatif bir modeli, her zaman geliştirmeye çalışmıştır.

Bu topluluklar, tarihsel olarak bölgedeki muhalif ve yenilikçi sosyal ve siyasi yapılarla etkileşim içinde olmuşlardır. Demokratik toplum hareketleri ise genellikle bu inanç topluluklarının yanı sıra, etnik ve kültürel grupların da katılımıyla şekillenmiştir.

Mezopotamya ve Ortadoğu’da son binli yıllardan itibaren bölgedeki merkezi otoriter devletler olan, Sasani, Emevi, Abbasi, Selçuklu, Bizans, Roma ve Osmanlı gibi krallık veya imparatorluklara karşı , günümüze kadar gelebilen, bu yüzyılda da, merkezi Türk, İran, Irak ve Suriye’deki ulus devletlerin  büyük katliam ve kıyımlarına rağmen hala varlık mücadelesi veren, bu muhalif inanç ve halk hareketlerinden bazılarına bir göz atalım.

Ortadoğu, Mezopotamya ve Anadolu coğrafyasında şu an yaşanan, devlet ve devlet dışı dini ve politik mücadelelerden dolayı ,Reya haq -Alevilik,  Ezdailik/Ezidilik, Ehl-i Haq veya Yarsanilik, Nusayrilik ve Dürzilik gibi inanç ve halk topluluklarına kısaca bakalım.

Alevilik:

“Rea Haq” (ya da “Rêya Haq”) ifadesi Kürtçede “Hak Yolu” anlamına gelir.

Alevilik inancında temel bir kavramdır ve inancın özünü, yaşam felsefesini ve yol anlayışını ifade eder.

 Reya Haq Nedir?

“Reya Haq”, Aleviliğin inanç sisteminde Hakk’a (Tanrı’ya) giden yol anlamındadır.

Bu yol İnsanı merkeze alan, Doğayla uyumlu, Adaletli, Eşitlikçi, Ahlaki ve vicdani temellere dayanan bir yaşam biçimidir.

Reya Haq, sadece bir inanç değil, aynı zamanda bir yol tutma, bir edep–erkân sistemidir. Alevi yolunda kişi, kendi nefsiyle mücadele ederek olgun insan (kamil insan) olmaya çalışır. Bu süreçte önemli kavramlar şunlardır:

Eline, diline, beline sahip olmak

İkrar vermek (yola girmek)

Müsahiplik (yol kardeşliği)

Semah dönmek

Cem erkânına katılmak

 Alevilik Nedir?

Alevilik, tarihsel olarak  kadim insani değerleri ve Mezopotamya inanç ve kültür sisteminden beslenen, Zerdüştilik, Mazdekilik ve İslam ile ilişkisini  olarak, Hz. Ali’yi ve Ehli Beyt’i esas alan, ama Sünni İslam’dan farklı olarak mistik, tasavvufi ve halkçı bir anlayışa sahip  kedine özgü kutsalları, ritüelleri ve kuralları olan bir inanç ve yaşam biçimidir. Anadolu, Mezopotamya ve İran coğrafyasında yüzyıllardır varlığını sürdürmüştür.

Aleviliğin temelleri arasında:

Tevhid (birlik) anlayışı

İnsan-ı kâmil ideali

Doğa sevgisi

Kadın-erkek eşitliği

Toplumsal adalet

Rızalık hukuku

bulunur.

Alevilikte ibadet şekli cami değil cem evi, dua dili ise Arapça değil genellikle Türkçe, Kürtçe Lehçeri- Kurmanci ,  Kirmançki/Dimîlî gibi halk dilleridir. Deyişler, nefesler, semahlar yolun dilidir.

 Reya Haq ile İlgili Bir Söz:

“Yol bir, sürek binbir.”

Bu söz Alevilikte herkesin hakikate kendi anlayışıyla ulaşabileceğini ama asıl amacın Hak’ta buluşmak olduğunu anlatır.

Dil ile Yol birdir: Dilin kaybı, kültür ve  inancın da zayıflaması anlamına gelir.

Nusayrilik:

Nusayrilik (Arapça: علوية), İslam’ın bir başka heterodoks yorumudur ve Suriye, Türkiye ve Lübnan’da yaygındır. Nusayriler, Hz. Ali’yi ilahlaştıran ve bazı eski dini unsurları da içeren bir inanç sistemine sahiptirler. Nusayriler, tarihsel olarak siyasi olarak marjinalleşmişlerdir ve kendi toplumları içinde kapalı bir yaşam sürmüşlerdir. Ancak, son yıllarda Suriye iç savaşının etkisiyle siyasi ve toplumsal hayata daha fazla dahil olmuşlardır.

Ehl-i Haq – Kakailik-Yarsanilik:

Yarsanilik veya Ehl-i Haq’lar, İranın batısı (Doğu kürdistan) ile Irakın kuzeyi ( Güney ve güney doğu kürdistanın bazı bölgelerinde) , Türkinin Doğu Anadolu Bölgesi’nde yaygın olan, Kürtlerin yaşadığı bölgelerde görülen bir inanç sistemidir. Yarsanilik, İslam, Zerdüştlük, Mazdekilik ve diğer yerel inançların unsurlarını bir araya getirir. Yarsaniler, genellikle gizli bir topluluk olarak yaşarlar ve inançlarını dışarıya pek yansıtmazlar. Reya Haq Kürt Alevileri ile önemli oranda aynı değerlere inanır ve yaşarlar.

Dürzilik:

Dürzilik, Orta Doğu’ya özgü tek tanrılı bir inanç sistemidir ve Suriye, Lübnan, İsrail ve Ürdün’de yaygındır. Dürziler, İslam’ın bir kolundan köken almış olsalar da, kendi özgün inanç sistemlerini geliştirmişlerdir. Dürzilik, özellikle gizemcilik ve reenkarnasyon inançlarına odaklanır. Dürzi toplumu, genellikle kapalı bir topluluktur ve dini liderler tarafından yönetilir. Dürziler, tarih boyunca siyasi ve sosyal olaylara karışmışlar ve kendi kimliklerini korumak için mücadele etmişlerdir. Yaşam biçimleri, Alevi , Nusayri ve Yarsani-Ehl-i Haq’lar gibi seküler toplumsal yaşam içinde, kadın erkek ortak katılımı ile  ilişkilerine açıktır.

Demokratik Toplum Hareketleri:

Mezopotamya ve Ortadoğu’daki demokratik toplum hareketleri, bu inanç topluluklarının yanı sıra, etnik ve kültürel grupların da katılımıyla şekillenmiştir. Bu hareketler, genellikle insan hakları, demokrasi, özgürlük ve adalet gibi evrensel değerleri savunur. Bu hareketlerin birçoğu, siyasi baskılara ve otoriter rejimlere karşı mücadele etmektedir.

Bu inanç topluluklarının her biri, kendi özgün inanç sistemleri, kültürel gelenekleri ve sosyal yapılarıyla bölgenin kültürel çeşitliliğine katkıda bulunmaktadır. Aynı zamanda, bu topluluklar, bölgedeki siyasi ve sosyal olaylardan etkilenmekte ve kendi kimliklerini korumak için mücadele etmektedir. Demokratik toplum hareketleri ise, bu toplulukların katılımıyla bölgedeki siyasi ve sosyal dönüşümlerde önemli bir rol oynamaktadır.

Öcalan’ın geliştirdiği bu Paradigma, Günümüzün siyasal ve Toplumsal krizlerine nasıl bir çözüm Perspektifi sunmaktadır?

Demokratik Toplum paradigmasının, bölgedeki tarihsel arka planı, sosyal, toplumsal ve inançsal kültürel damarlarının hala yaşaması, özellikle yukarıda belirtiğim özünde kominal yaşam ilkelerine dayanan inanç ve kültürel farklı, Kürt, Türkmen, Azeri, Fars ve Arap, etnik grupların, günümüzün toplumsal ihtiyaçları çerçevesinde, Abdullah Öcalan tarafından geliştirilen Demokratik Toplum-Ulus ortak yaşam Paradigması, paylaşım ve barışçıl olduğu kadar, farklılıkları saygı ve tolerans ilkeleri ile, ortak yönetim ve yaşama katarak, kadim insanlığın geçmişten günümüze geliştirip taşıdığı etik, ahlaki ve insani değerleri,  güncelleyip geliştirerek, gelecek kuşaklara taşımayı ve bölgedeki Ulus devletlerin hakların etnik kimlik ve kültürlerini , inanç ve kutsallarını bir birine karşı kullanmayı engellemeyi, savaş ve çatışmaya vesile yapılan inkar ve yasakları ortadan kaldırarak , bölge coğrafyasını bir barış ve özgürlük kıtasına dönüştürecektir

Bu paradigmanın önündeki en önemli engel, bölgedeki Ulusal ırkçılık ve İslam’ın gerici-Fundementalist politikasıdır. Bu politikaları kullanan her iki kesim, son yüz yıllık devlet olma imkanlarını da kullanarak, direnmeye çalışsalar da, Irak ve Suriye de önemli oranda çözülerek toplumsal desteklerini kaybetmişlerdir, Türkiye Ulusal ırkçılık ile bölgenin Sünni dini gericiliğinin hamiliğini, İran ise Şia İslam’ının en gerici organizasyonun Fars ırkçılığına dayalı devleti olarak, halkların nefreti altında, her gün biraz daha otoritesi zayıflıyor.

Ana omurgasını Kürt halkının çeşitli kesimlerinin oluşturduğu ve bölgenin tarihsel dinamikleri ile buluşma sürecindeki bu yeni paradigma, savaş şartları altında dahi, Rojavada geliştirdiği uygulama modeli ile önemli bir sosyal yaşam ve güven örneği yaratmıştır.

Bu mevcut uygulama bile, Ulus devlet veya Egemenlikçi devlet sistemine karşı, halkların ortak yaşam sisteminin en önemli alternatifi olduğunu göstermiştir.

Bu çerçevede Abdullah Öcalan’ın ‘’Demokratik Komünal Birlik’’ Önermesinin Mezopotamya’nın Tarihsel ve Kültürel birikimi ile ilişkisini’’ değerlendirirsek;

Bugünün şartlarında, Mezopotamya ve Ortadoğu’da ortaya çıkan demokratik komünal halk hareketleri, bölgedeki tarihsel, kültürel ve siyasi yapılar çerçevesinde şekillenmiş alternatif bir toplumsal örgütlenme modelidir. Özellikle son yıllarda, devlet odaklı iktidar yapılarına karşı geliştirilen bu model, doğrudan demokrasi, toplumsal cinsiyet eşitliği, ekoloji, inanç özgürlüğü ve yerel özyönetim ilkeleri temelinde, halkın katılımını önceleyen bir sistem kurmayı hedefliyor.

‘Demokratik Toplum Paradigmasına’’ örnek;

  1. Demokratik Konfederalizm / Rojava örneği

Abdullah Öcalan tarafından geliştirilen, ‘’Demokratik Konfederalizm’’ teorisi devletin yerine, halk meclislerine dayalı bir özyönetim modelini savunur.

Bu model şu ilkeler üzerine kuruludur:

  • Doğrudan Demokrasi: Temsili değil, halkın doğrudan karar süreçlerine katıldığı sistem.
  • Toplumsal Cinsiyet Eşitliği: Eşbaşkanlık sistemi ve kadın meclisleri gibi yapılar ile kadınların aktif rol alması sağlanır.
  • Ekolojik Toplum: Doğa ile uyumlu, yerel tarıma ve çevreye duyarlı politikalar ve örgütlenmeler.
  • Etno-kültürel Çoğulculuk: Kürtler, Araplar, Süryaniler, Ermeniler, Türkmenler, Aleviler, Ezidiler, Dürziler, Nusayriler, Hıristiyanlar, Müslümanlar ve Ateistler gibi farklı, çok dilli etnik ve inanç(sız) kültürlerinin, bir arada eşit yaşaması.
  • Rojava Deneyimi (Kuzey ve Doğu Suriye):

2012’de Suriye iç savaşı sırasında ortaya çıkan koşullarda, Cezire, Afrin ve Kobani kantonları ile başlayan bu yapı daha sonra Kamışlo ve Arap aşiret topluluklarının yaşadığı bölgeler de genişleyerek, bölgede yaşayan halklar ve inançları bir arada demokratik katılımcı bir sistem içinde örgütlemeyi başarmıştır. Bunu Demokratik Özerklik temelinde, halk meclisleri, komünleri, kadın örgütleri ve kooperatifler kurarak, Ulus-devlet modeline alternatif bir sistem olarak örgütlenmektedir.

  1. Şengal (Sincar) Demokratik Özyönetimi:

Ezidi Kürtlerin yoğun olarak yaşadığı, Irak’ın Şengal bölgesinde, 2014’te İŞİD saldırılarının ardından, YBŞ (Şengal Direniş Birlikleri) ve sivil meclisler aracılığıyla, demokratik komünal bir yapı inşa edilmeye çalışılmıştır. Bu yapı Rojava’daki deneyimden etkilenmiştir.

Bu çerçevede;

  • Halk meclisleri, kadın meclisleri, eğitim ve ekonomi komiteleri gibi kurumlar kurulmuştur.
  • Ezidi inanç özgürlüğü korunurken, kadınların toplumsal hayata katılımı arttırılmıştır.
  1. Bakur (Kuzey Kürdistan/Türkiye Kürt Bölgesi)

2000’li yılların sonlarında ve 2010’ların başında, Türkiye’nin güneydoğusunda bazı Kürt yerleşim belediyelerinde, Demokratik Özerklik modeli uygulanmaya çalışılmıştır.

Bu vesile ile;

  • Yerel halk meclisleri, kadın kurumları, gençlik komiteleri kuruldu.
  • Kooperatifleşme çalışmaları yapıldı.
  • Ancak devletin baskısı, kayyum atamaları ve operasyonlar ile birçok tutuklama yapılarak, bu uygulama büyük ölçüde tasfiye edildi.
  1. Ortadoğu’da Tarihsel Komünal Yapılar

Abdullah Öcalan’ın geliştirdiği bu paradigma ve hareketin kökeni yalnızca modern ideolojilere değil, Mezopotamya’nın tarihsel toplumsal yapısına da dayanmaktadır.

  • Aşiret ve kabile federasyonları- meclisleri, uzun süredir yerel yönetimde halkın katılımına dayalıydı.
  • Köy komünleri ve dayanışma ekonomileri, tarımsal üretimde ortaklaşmayı içerirdi.
  • Kadim Mezopotamya kent devletleri (Rıza Şehri) bile zaman zaman halk meclisleri ile yönetilmiştir.
  1. Bu Konudaki Eleştiri ve Tartışmalar

Bu hareket, özellikle sol/sosyalist çevrelerde büyük ilgiyle takip edilse de, çeşitli eleştiriler de yapılmaktadır. Ancak Alevi kurumları ve entellektüel kadroları bu paradigmayı yeterli derecede inceleyip algılayamamışlardır.

Tarihsel olarak en çok Alevi felsefesi ve yaşam sistemine benzerlikler içermesine rağmen, adeta ‘’Rıza Şehri’’ yaşam modelinin günümüze, Demokratik Toplum Paradigması olarak uyarlanmış olduğundan bihaber durumdadır. Bu durum sadece Türk/Türkmen  ve Arap Alevilerde değil, Kürt Alevilerin kurumlarında da aynıdır.

Tartışmanın bir başka noktası ise;

  • Güçlü bir ideolojik merkez( Özellikle Kürt hareketi ile ilişkisi) olması nedeniyle, tam anlamıyla tabandan mı, yoksa yukarıdan aşağıya tavandan mı örgütlendiği tartışmalıdır.
  • Savaş koşulları, dış müdahaleler ve ekonomik ambargolar sistemin sürdürülebilirliğini zorlamaktadır.
  • Demokratik meşruiyet ve çoğulculuk, zaman zaman güvenlik kaygıları ile sınırlanmaktadır.

Sonuç olarak; Mezopotamya ve Ortadoğu’da kökleri tarihsel halk hareketlerine dayanan,   devletçi yapılara ve otoriter rejimlere alternatif olarak doğmuş ve halen coğrafyada varlığını sürdüren , önemli oranda devlet dışı yaşayan inanç veya etnik gurubun, değerlerini korumada direndiği bu süreçte, özellikle Kürt hareketi ve Abdullah Öcalan öncülüğünde geliştirilen demokratik toplum paradigması ile, yeni bir Toplumsal sözleşme arayışı başlatılmıştır.

Bu muhalif inanç ve  grupların , Ulusalcı dini-devletlere karşı , Kürt hareketi önderliğinin paradigmasının içinde ve yanında yer alarak, bölgede demokratik bir yaşam sistemini yeniden kurmayı hep birlikte başaracaktır.

Bu hareket, yerel demokrasi, cinsiyet eşitliği ve halkın doğrudan katılımı açısından ilham verici örnekler sunmaktadır; ancak mevcut siyasi ve askeri koşullar, bu modelin kurumsallaşmasını ve yaygınlaşmasını sınırlamakta veya engellemektedir.

 

İlk Semah Dergisinde Yayınlanmıştır.

Alevilere yönelik saldırılar kınandı, göç zorbalığına son verilsin!

Avrupa Arap Alevileri Federasyonu, Şam’a bağlı Sümeriye Mahallesi’nde yaşayan Alevilerin tehdit, baskı ve saldırılarla göçe zorlanmasını kınadı. Londra merkezli Suriye İnsan Hakları Gözlemevi, Alevi ailelerin gözaltı, işkence ve darp gibi vahim olaylarla yerlerinden edilmek istendiğini bildirdi. Zorla tahliyeleri protesto etmek isteyen Alevi kadınlar, çeteler tarafından darp edildi.

Federasyon, Alevilere yönelik zorla göçertme ve şiddet politikasının, tarihsel zulümlerin yeni bir halkası olduğunu vurguladı. Açıklamada, “Şam’ın Sümeriye Mahallesi’nde sivillere yönelik uygulanan zorla göç ettirme, şiddet ve mezhepsel ayrımcılığı kesin bir dille kınıyoruz” denildi.

Açıklamada ayrıca, HTŞ’nin kontrolündeki güçlerin halkı evlerinden çıkarması, tapu belgelerini yok etmesi ve temel yaşam kaynaklarını kesmesi gibi eylemlerin, insanlığa karşı suç ve soykırım girişimi olarak nitelendirildiği belirtildi. Bu eylemlerin, uluslararası hukukun açık ihlali olduğu ifade edildi.

Federasyon, Sümeriye’de yaşananların Alevi topluluklarına yönelik tarihsel zulümlerin devam ettiğini gösterdiğini belirtti. Maraş, Sivas, Malatya ve Çorum gibi yerlerde Alevilere yönelik yapılan saldırıların bir benzeri bugün Sümeriye’de yaşanmaktadır.

Uluslararası topluma ve Birleşmiş Milletler’e çağrıda bulunan federasyon, ihlallerin durdurulması ve mağdurlara koruma sağlanması gerektiğini vurguladı. Alevi topluluklarının kimlikleri nedeniyle hedef alınmadığı, özgür, eşit ve adil bir Suriye için mücadeleye devam edileceği ifade edildi.