Ana Sayfa Blog Sayfa 126

Roboski Katliamı: Adaletin Peşinden 13 Yıl

0

28 Aralık 2011, Roboski: 34 can, çoğu genç ve çocuk, yitirildi. Bir köyün kalbi kırıldı, bir halkın yarası kanadı. O kara günden bu yana 13 yıl geçti, ancak acılar hala taze. Roboski’deki katliamın, bu büyük travmanın üzerinden yıllar geçse de yarattığı derin izler, bu topraklardaki adalet arayışını her geçen gün daha da güçlendiriyor.

Roboski, sadece bir katliamın adı değil, aynı zamanda devletin en üst kademelerinin, güvenlik güçlerinin ve sorumluluğu taşıyan herkesin hesap vermediği bir suçun sembolüdür. Katliamı gerçekleştirenlerin hâlâ yargı önüne çıkmamış olması, üstü örtülen bir gerçeğin daha da kararmasına neden oldu. Tüm dünya için bir insanlık suçu olarak görülebilecek bu olay, ne yazık ki hala kendi toplumumuz içinde doğru bir biçimde yargılanmadı. Yargılama yerine, o gün o topraklarda yaşamını yitirenlerin ailelerine karşı açılan davalar, ölülerin suçlanması, bir çok faili meçhul ve katliamları da göz önüde bulundurursak bu trajediyi daha da derinleştiriyor.

Bu kadar ağır bir suçun faillerinin, hatta sorumlularının yargılanmaması, adaletin ne kadar uzağında olduğumuzu gözler önüne seriyor. Roboski’de öldürülenlerin çoğu, sınırın bu tarafında hayata tutunmaya çalışan, belki de sadece bir umutla yaşamını sürdüren, belki de çocuklarını beslemek için ekmek parası kazanma derdinde olan sıradan insanlardı. Onların yitirilen hayatları, bu toprakların unutulmuş, gözden çıkarılmış gençleri ve çocuklarıydı.

Ancak Roboski, sadece o günü hatırlatmakla kalmıyor, aynı zamanda adaletin ne kadar meçhul olduğunun da bir göstergesi. Katliama sebep olanlar hakkında açılmayan soruşturmalar, açılan davalar, verilen cezalar, gerçek suçluların sorumsuzluğunu, adaletin derin bir kuyuda kaybolmuş olduğunu bizlere gösteriyor. 34 canın kaybı karşısında, suçu işleyenlerin değil, mağdurların daha fazla yargılandığı, haksız yere cezalandırıldığı bir durum, bu katliamın adalet yolunda yaşadığı büyük engellerin başında geliyor.

Ancak unutmamalıyız ki Roboski’nin hesabı sorulmadıkça gerçek adalet sağlanamaz. Bugün Roboski’nin acısını çeken aileler, bu kayıpların ardında kalmış, o gün orada olmayan ama hala vicdanı sızlayan milyonlarca insan, adaletin peşinden gitmeye devam ediyor. Adaletin sağlanmadığı bir ülkede huzurdan, barıştan bahsedilemez. Yargılanmayan suçlular, birer karanlık noktadır; karanlığın ortasında kalan hayatlar, daha fazla ışık arayacaktır.

Roboski’de kaybedilen hayatların hesabı sorulmadan, bu karanlık dehlizler aydınlatılamaz. Bizim görevimiz, bu mücadeleyi unutmadan, unutturmayarak sürdürmektir. Adaletin peşinden gitmeye devam edecek, bu katliamın ve karanlıkların ışığa kavuşması için yılmadan sesimizi duyuracağız. Roboski, unutulmaz, unutulmayacak ve asla unutturulmayacaktır.

Asgari Ücret ve Çalışanların Hakkı: Türkiye’nin Zor Seçimi

0

Gün geçmiyor ki Türkiyede çözüme odaklı bir gün olsun; konu malum asgari ücret, bir ülkenin ekonomik dengelerini ve çalışanların yaşam standartlarını doğrudan etkileyen en önemli göstergelerden biridir. Türkiye’de ise asgari ücret, yıllardır tartışmaların odağında o
kalmıştır. Özellikle son dönemde asgari ücrete yapılan %30’luk zam çalışanların yaşam standartlarını daha da zorlaştıran bir durum olarak ele alındı. 2024 yılı itibarıyla asgari ücret, açlık sınırının çok altında kalmakta ve asgari ücretle çalışan milyonlarca insan, temel yaşam ihtiyaçlarını karşılayamamakta, bu durum ise sosyal ve ekonomik bir kriz yarattı.

Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) Genel Başkanı Sayın Özgür Özel, geçtiğimiz günlerde yaptığı açıklamada, “30.000 TL’nin altında bir rakamla iktidara dünyayı dar ederiz” demişti. Ancak bu iddialı söylem, sadece bir asgari ücret mitingiyle sınırlı kalmış ve herhangi bir somut adım atılmamıştır. Oysa asgari ücretin açlık sınırının çok altında kalması, işçi ve emekçilerin yaşamını doğrudan etkileyen bir sorun olup, sadece bir miting ile geçiştirilemeyecek kadar ciddi bir boyut almıştır.

Beklentiler ve Gerçeklik

Asgari ücretin güncel seviyesi, özellikle açlık sınırının çok gerisinde kalmaktadır. Türkiye’de açlık sınırı 23.256 TL iken, asgari ücretin 22.104 TL olması, ülke genelinde milyonlarca çalışanı açlık sınırının altında bir yaşama mahkum etmiştir. Çalışanlar, temel gıda maddelerine dahi ulaşmakta güçlük çekerken, diğer yaşam masraflarını karşılamak neredeyse imkansız hale gelmiştir. Bu durum, asgari ücretin sadece bir ekonomik rakam olmaktan çıkıp, bir insanlık meselesine dönüştüğünü görmemek üç maymunu oynamaktan başka birşey değildir. Eğer bir ülkede asgari ücret, çalışanların temel ihtiyaçlarını dahi karşılayamıyorsa, o ülkenin sosyal adalet anlayışının sorgulanması gerekir desem de bebeklerin öldürüldüğü, çocukların katledildiği, kadınların tecavüze uğradığı ve hayvanların yok edildiği; var olan yasaları uygulamak yerine geri çeken bir hükümet elbet bir gün halkın sesini duyacaktır.

Sayın Özgür Özel’in açıklamalarındaki büyük iddialara rağmen, CHP tarafından organize edilen tek etkinlik, bir asgari ücret mitingi olmuştur. Ancak böylesine kritik bir dönemde, sadece söylemlerle değil, somut eylemlerle sonuç almak mümkündür. Çalışanların ve emekçilerin haklarını savunmak, sadece parti politikalarının bir parçası olmamalıdır; aynı zamanda toplumsal bir sorumluluk gereğidir. Bu noktada, CHP’nin güçlü bir genel greve öncülük etmesi, sesini duyurmak isteyen milyonlarca işçi için kritik bir adım olacaktır. Grev, çalışanların bir araya gelip haklarını savunabilmesi için temel bir haktır ve bu hakkın kullanılması gerektiği aşikardır.

Sarayın 1.3 Dakikada Harcadığı Miktar ve Eylemsizlik

Bugün Türkiye’deki ekonomik eşitsizlik ve adaletsizlik, yalnızca düşük ücretlerle sınırlı değildir. Türkiye’nin sarayındaki israf, her geçen gün daha da gözler önüne serilmektedir. Örneğin, sarayın sadece 1.3 dakikada harcadığı para, birçok çalışanının bir aylık maaşına denk gelmektedir. Bu devasa harcamalar, halkın bütçesinden yapılan kesintilerle finanse edilirken, asgari ücretle geçinmeye çalışan emekçilerin durumu daha da vahim hale gelmektedir. Bu israf düzeni, sadece ekonomik kaynakların kötü yönetildiğini değil, aynı zamanda halkın yoksullaştırılması adına yapılan büyük bir haksızlık olduğunu gözler önüne sermektedir.

Bunun yanında, muhalefetin bu israfı ve eşitsizliği ortaya koyacak güçlü bir duruş sergileyememesi, Türkiye’nin bugün geldiği ekonomik noktada önemli bir etken olmuştur. Asgari ücretin açlık sınırının altında kalması, sarayın şatafatlı harcamaları ve muhalefetin bu konuda yeterli baskıyı kuramaması, halkın büyük bir hayal kırıklığı yaşamasına yol açmıştır. Eğer CHP ve diğer muhalefet partileri, bu eşitsizliklere karşı daha güçlü bir ses çıkarabilseydi, belki de bugün asgari ücretli milyonlarca vatandaş bu kadar zor durumda olmayacaktı.

Halkın tepkisini ve beklentilerini doğru okuyamayan bir muhalefet, yalnızca siyasi alanda değil, toplumsal düzeyde de başarısız olur. Bugün, sadece bir asgari ücret mitingi ile yetinmek, çalışanların gerçek taleplerine cevap vermek adına yetersiz kalacaktır. CHP’nin, asgari ücretle geçinemeyen, açlık sınırının altındaki milyonlarca emekçiye gerçek bir çözüm sunması gerekiyor. Bu çözüm de bu süreçte ancak bir genel grev ile olabilir.

Bir genel grev, sadece işçilerin değil, tüm toplumun hak mücadelesini simgeler. Asgari ücretin insanca yaşanabilir bir seviyeye çekilmesi için Muhalefetin öncülüğünde yapılacak bir genel grev, toplumun tüm kesimlerinin sesini duyurmasını sağlayacak aynı zamanda toplumsal dayanışma, adalet duygusunun güçlenmesine ve insan onuruna yakışan bir yaşam standardı için de katkı sunacaktır.

Unutulmamalıdır ki; eylemsizlik, saraydaki israfın halkın cebine daha da fazla yansımasına neden olacak ve bu da toplumsal eşitsizliğin derinleşmesine yol açacaktır.
Avrupa bizi kıskana dursun, halaylarla zılgıtlarla greve gidilecek umutlu günlere merhaba.

Toplumcu Mücadeleye Adanmış Bir Ömür: Cemal Bulut

İlk Alevi kanallarının kurucularından, yöneticilerinden ve Türk toplumunun önemli isimlerinden biri olan Cemal Bulut, 75 yaşında uzun süredir tedavi gördüğü amansız hastalığa yenik düşerek hayatını kaybetti. Bulut’un vefatı, yalnızca ailesini ve sevenlerini değil, aynı zamanda  demokrasiye gönül veren tüm kesimleri derinden üzüntüye boğdu.

Almanya’nın Dortmund kentinde yaşayan ve uzun süredir hastalıkla mücadele eden Cemal Bulut’un kaybı, büyük bir üzüntüyle karşılandı. Demokrasiye olan bağlılığıyla tanınan Bulut, topluma örnek teşkil eden bir isimdi. Hayatı boyunca gösterdiği mücadele ve azmi, birçok kişiye ilham kaynağı olmuştu.

Birlikte ilk Alevi televiyonuna imza atanlardan gazeteci Şükrü YıldızYüzünde gülümsemeyi hiç bir şartta eksik etmeyen Emeğini, ekmeğini paylaşmaktan mutluluk duyan bir boy beyini kaybettik. İlk kurduğum televizyonlarının Cemal aga’sı çok üzgünüm çok! Devrin Daim olsun, toprak seni incitmesin!” dedi.

Gazeteci Necdet Saraç Cemal Bulut sonsuzluğa yürüdü dediği açıklmasında şunları söyledi: İnanılır gibi değil ama Cemal Bulut’u kaybettik! Cemal Abi ile daha 20 gün önce memleketi Balıkesir’de birlikteydik. Hastalığını öğrenince tedavi için apar topar Almanya’ya gitti ve inanılmaz bir hızla aramızdan ayrılıp sonsuzluğa yürüdü…

Oysa Cemal Abi’de hep bir ölümsüzlük havası vardı; Kendisine bakar, yemesine içmesine, giyinmesine dikkat eder, hep takım elbiseli ve kravatlı olurdu. Gerektiğinde çok ciddi, gerektiğinde de kendisiyle de, dünyayla da dalga geçerdi, olmazı değil oluru oynardı…

Kibar adamdı, insanlarla müthiş bir iletişim yeteneği vardı, yılanı deliğinden çıkarırdı!

İsimler değişse de hep ekip adamıydı. Proje konuşmadığı bir tek gün yoktu, önümüzdeki Mayıs ayında, Hıdırellez’de büyük bir Çepni Festivali’ne hazırlanıyordu…

Cemal Abi ile 1990’dan bu yana dosttuk, arkadaşdık, yoldaştık…

TKP günlerini ve sendikal mücadelesini onun anlatımlarından, Alevi hareketindeki ve CHP sürecindeki mücadelesini de tanıklığımdan bizzat bilirim. Avrupa’da CHP örgütlenmesi onsuz anılırsa yalnızca eksik kalmaz, haksızlık da olur!

Cemal Abi, Balıkesir’in yerlisiydi ve bir Çepni Beyi’ydi. Ama aynı zamanda bir sıra neferiydi, bulunduğu her yerde yöneticiydi, başkandı ama her şeyden önce yoldaştı!

Birlikte onlarca panel, konferans, sokak çalışması, yurtiçinde ve yurtdışında birçok seçim kampanyası organize ettik…

Yaptığı işi heyecanla ve içselleştirerek, inananarak yapardı, aşk adamıydı…

Cemal Abi hem erken, hem de zamansız gittin, daha yapacak çok işimiz vardı, üzgünüm, hem de çok. Seni çok özleyeceğim, emin ol boşluğun dolmaz! Devrin daim, mekanın gönüller olsun.

Sanat Yönetmeni Necati Şahin ise duygusal yazısında ” CEMAL BULUT Ağbimiz… Kazdağları’nda Türkmen Beyi… Almanya‘da Emekçinin Sesi… Sendika temsilcisi.. Alevi Örgütlenmesi Temel taşı.. Dervişi… Cepnilerin, “Cepni Hafızası”… Öncüsü…

Coşkun’a ortak olmak şansımızdı… Bugün, ‘Erkanı’na durmak Ağıdımızdır… Rızalığımızdır…” dedi

Cepni Boyu Derneğinden Ercan KANDEMİR yaptığı aıklamada ÇEPNİ BOYU’NUN BAŞI SAĞ OLSUN dedi. Kandemir devamla “2019 yılında yollarımız kesişti. Emek verdiğimiz Çepni çalışmalarına dahil oldu. Birlikte faaliyetler, çalışmalar yaptık. Çepni birliğine çokça katkıları oldu.

İdealleri, amaçları ömründen büyüktü. Mekanı öz atası Karesi Bey’in yanı olsun.

Karesioğulları Beyliği hanedanından, Karesi’nin son beylerinden, Çepni Boyu birlikçisi, Çepni Boyu Derneği Önceki Başkanı Cemal BULUT Bey uçmağa varmıştır… Devri daim olsun… dedi.

Cemal Bulut’un kaybı, yalnızca ailesini ve sevenlerini değil, aynı zamanda Alevi camiasını ve demokrasiye gönül veren tüm kesimleri derinden sarstı. Kendisine rahmet, ailesine, dostlarına ve sevenlerine başsağlığı dileyen açıklamalar, sosyal medya ve çeşitli platformlarda yankı buldu.

Dortmund’da yaşayan ve 75 yıllık ömrünü Cumhuriyet değerlerine adayan Cemal Bulut’un bıraktığı miras, gelecek nesillere ilham olmaya devam edecek.

Hrant Dink Cinayeti Zanlısına Rozet Takmak!

1

CHP’DE “NORMALLEŞME” DİYE SUNULAN SARAYA TESLİMİYETİN FİYASKOSU

Cumhuriyet Halk Partisi (CHP), son yıllarda içeride ve dışarıda büyük bir dönüşüm süreci geçiriyor. Ancak bu dönüşüm, partinin tarihsel misyonu ve ideolojik çizgisiyle giderek daha fazla çelişen bir hale büründü. Son dönemde yaşanan gelişmeler, bu dönüşümün geldiği noktayı gözler önüne seriyor. Özellikle “normalleşme” adı altında gerçekleştirilen “Saray’a teslimiyet projesi” ve bunun paralelinde yaşananlar, partiyi derinden sarsan, vicdanları yaralayan adımlara yol açtı.

Normalleşme denilen süreç, aslında CHP’nin yıllardır sürdürdüğü muhalefet çizgisinden, iktidar bloğuna daha yakın bir pozisyona kayma çabasıdır. Bu kayış, partinin temel değerlerine ve halkla kurduğu bağa ciddi zararlar vermektedir. Çünkü normalleşme adı altında yapılan bu değişiklikler, bir anlamda CHP’nin tarihi mirasına görünür olarak ihanet anlamına gelmektedir.

Ancak asıl vahim gelişme, partinin evlatları diye tanımlanan, yıllardır mücadele etmiş, partisinin ideolojik duruşunu benimsemiş isimlerin ihraç edilmesi ve yerine, Hrant Dink suikastının zanlılarından birinin partiye kabul edilmesi oldu. Birçok CHP’li, “normalleşme” adı altında yapılan bu değişimlere karşı çıkarken, partinin gerçekten de bir teslimiyet sürecine girdiğinden endişe ediyor.

Hrant Dink suikastı, Türkiye’nin en karanlık ve çözülmemiş cinayetlerinden biridir. Dink’in öldürülmesinin ardından yıllarca süren soruşturmalar, adaletin bir türlü tecelli etmediği bir dava sürecine dönüşmüşken; Hrant Dink’in katledilmesinin ardındaki karanlık bağlantılar hala tam olarak açığa çıkmamışken, bu cinayetle ilişkilendirilen bir zanlının, CHP’ye katılması ve partiye rozet takılması, vicdanları sızlatan bir gelişme olarak tarihe geçti.

Halkın gözünde CHP, yıllarca adaletin, özgürlüğün, insan haklarının savunucusu olarak tanısa da dönem dönem bunun uygulanmadığını da gördük. Ancak bugün, parti içinde yaşanan bu tür gelişmeler, bu imajı derinden sarsmaktadır. Partiyi bu noktaya getiren süreçte, iktidara yakınlaşmak adına gerçekleştirilen hamleler ve siyasi hesaplar, partinin asli kimliğini sorgulatır hale geldi. Hrant Dink cinayetinin zanlısı bir kişi, CHP’ye katılırken, partinin ne gibi bir siyasi hesapla bu adımı attığı da hala netleşmemesi de soru işaretlerini devam ettirmekte.

CHP’nin bu çizgide ilerlemesi, sadece iç politika için değil, aynı zamanda Türkiye’nin demokrasi mücadelesi açısından da büyük bir tehlike oluşturuyor. Çünkü bu tür tavizler, sadece CHP’nin kimliğini değil, tüm muhalefet bloğunun etkinliğini de zayıflatır. Hrant Dink’in katledilmesinin ardından yaşananlar ve özellikle bu davanın hala aydınlatılmamış olması, bu cinayetle ilgili sorumluluğu olanların hâlâ cezalandırılmaması, adalet arayışında ciddi bir tıkanma yaratmaktadır.

Bugün CHP içinde yaşananlar, partinin kendi içindeki siyasi ve ideolojik mücadelesinin çok ötesine geçiyor. Çünkü sadece parti içindeki bazı isimlerin ihraç edilmesi değil, aynı zamanda partinin temel değerlerinden sapması, Türkiye’nin demokrasi ve özgürlük mücadelesini de derinden etkiler.

CHP, geçmişte halkın ve emekçi kesimlerin sesi olmaya çalışmış bir parti olsa da bugün yaşananlar, bu kimliği kaybetmeye başladığını tamamen gösteriyor. “Normalleşme” adı altında yapılan bu teslimiyetçi adımlar, hem partiye hem de Türkiye’nin demokratik yapısına büyük bir darbe vurmaktadır. Partinin bu şekilde iktidar blokuna yaklaşması, sadece kendi içindeki ideolojik sapmaları değil, aynı zamanda toplumsal eşitsizlik ve adalet mücadelesini de zayıflatmaktadır.

Demem o ki , CHP’nin bu noktaya gelmesi, sadece parti için değil, Türkiye için de büyük bir kayıp. Hrant Dink cinayetiyle ilişkilendirilen birinin partiye katılması ve bu kişiye rozet takılması, sadece bir siyasi hata değil, aynı zamanda Türkiye’nin adalet ve demokrasi mücadelesine de darbe vurulması anlamını taşımakta. Eğer CHP, kendi tarihsel misyonunu koruyarak, bu sapmayı düzeltmezse, partinin geleceği, ideolojik ve siyasi olarak nasıl bir hal alacağı şimdiden görülüyor. Ne diyelim kolay gelsin.

Maraş’tan Roboskî’ye: Hafızayı Canlı Tutmak İçin Anma Etkinliği

Almanya’nın Nürnberg kentinde 24 Aralık’da başlayan Maraş Katliamı, 19 Aralık 2000 Cezaevi Katliamları ve 28 Aralık 2011 Roboskî Katliamı’nın yıl dönümleri vesilesiyle bir anma etkinliği gerçekleştirildi. Etkinlik, Nürnberg Demokratik Kürt Toplum Merkezi’nde düzenlendi ve halktan yoğun katılım gördü. Anmada, ayrıca Türk devletinin Kuzey ve Doğu Suriye’de hedefli bir şekilde 19 Aralık’ta katlettiği gazeteciler Nazım Daştan ve Cihan Bilgin de anıldı.

Anmada konuşmacılar, Alevi ve Kürt kimliklerinin devlet nezdindeki algısının tarihsel boyutunu ve bu algının toplumsal etkilerini değerlendirdi. “Bir daha böyle katliamlara maruz kalmamak için geleceği inşa etmeye yönelik ortak bir yol haritası belirlemeliyiz,” mesajı veren konuşmacılar, ayrıca Türk devletinin Kuzey ve Doğu Suriye’de gerçekleştirdiği son saldırılara da dikkat çekti.

Roboskî Katliamı’nda yakınlarını kaybeden siyasetçi Ferhat Encü ve gazeteci Şükrü Yıldız etkinlikte konuşmacı olarak yer aldı. Şükrü Yıldız, bu üç katliamın ortak yönlerine dikkat çekerek, “Maraş Katliamı Alevileri, 19 Aralık Cezaevi Katliamları solcuları, Roboskî Katliamı ise Kürtleri hedef almıştır. Bu katliamlar, Türkiye’nin siyasi kimliğinin temelinde yatan acı gerçeklerdir. Devlet siyaseti bu katliamlar üzerine şekillenmiştir,” dedi.

Ferhat Encü ise hukuki boyuta değinerek, Roboskî Katliamı’na dair bir dava bile açılamadığını vurguladı. Encü, birlikte mücadele etmenin ve dayanışmanın bu tür olayların tekrarını önlemek için kritik olduğunu ifade etti. “Adalet arayışında tek başına değil, birlikte hareket etmeliyiz,” diyen Encü, geleceği dayanışma ruhuyla inşa etmenin önemine dikkat çekti.

Anma etkinliği, katliamlara ilişkin sinevizyon gösterisi ile başladı. Görsel sunumda, 24 Aralık 1978 tarihinde gerçekleşen ve Alevilere yönelik sistematik bir şekilde uygulanan Maraş Katliamı, 19 Aralık 2000 tarihinde çoğu sol görüşe mensup tutsakların hedef alındığı Cezaevi Katliamı ve 28 Aralık 2011 tarihinde Roboskî Köyü’nde sivillerin bombalanarak öldürüldüğü Roboskî Katliamının detayları anlatıldı.

Yoğun bir katılımın olduğu etkinlikte, izleyicilerin soruları da yanıtlandı. Sorular daha çok hukuki süreçler, dayanışma yolları ve toplumsal bilinçlenme üzerine yoğunlaştı. Katılımcıların aktif olarak dahil olduğu bu bölümde, dayanışmanın önemine dair fikir birliğine varıldı.

Etkinlikte, Alevi kültüründen değişler ve katliamların yarattığı acıları ifade eden ağıtlar seslendirildi. Bu sanatın bir araya getirici gücünü vurgulayan katılımcılar, anma ritüelleri aracılığıyla toplumsal dayanışmanın önemine yeniden dikkat çekti.

Etkinlik, tarihsel hafızanın korunması ve gelecekte benzer trajedilerin yaşanmaması için dayanışma ve mücadele ruhunun diri tutulması gerektiğini bir kez daha gösterdi.

Maraş Katliamı ve Türkiye’nin Unuturulmaya Yüz Tutan Tarihi

0

1978’de Maraş’ta yaşanan katliam, yalnızca Türkiye’nin siyasi tarihinin karanlık bir dönemi olmayıp, aynı zamanda Türkiye’nin politik geçmişinin derin bir politik karanlık bir yüzünü de ortaya koymaktadır. 7-8 Aralık 1978 tarihlerinde, Alevilerin yoğun olarak yaşadığı Maraş’ta, Sünni kökenli aşırıcı grupların öncülüğünde gerçekleştirilen saldırılar, yüzlerce insanın ölümüne ve binlerce kişinin evsiz kalmasına ve topraklarını bırakıp zorunlu göçe yol açmıştır. Ancak Maraş katliamı sadece bir etnik ya da inançsal çatışma olmayıp,

MHP nin başını çektiği muhafazakar, mutaassıp, burjuva ve lümpen kitlelerin”bugün Cihat günüdür. Alevileri öldüren cennete gider”Komünistleri bırakmayın sesleri eşliğinde insan kıyımına başladıkları; Türkiye’nin o dönemdeki siyasi ikliminin dalgaları bugünlerin temel taşlarını örmüştür.

Maraş katliamı, 1970’lerin sonlarına doğru Türkiye’nin toplumsal yapısındaki gerilimlerin bir yansıması oldu. Bu dönemde ülke, ideolojik kutuplaşmalarla, özellikle de sağcı-milliyetçi ve solcu hareketler arasında şiddetli çatışmalarla sarsıldı. Ülkücü hareketin önde gelen isimleri, devrimci sol gruplara karşı yoğun bir mücadele yürütüp aynı dönemde, sağcı grupların özellikle Aleviler ve solcuları “toplum düşmanı” olarak hedef gösterdiği bir söylem yükseldi. Maraş’taki katliam da bu nefret söylemi ve kutuplaşmanın bir ürünüydü.

Bundan daha da vahimi, katliamın devlet destekli olması ve daha sonra hesap sorulmadan geçiştirilmesiydi. Maraş’ta yaşananları organize edenlerin çoğunun güvenlik güçleriyle yakın ilişkileri olduğu , katliama destek verenlerin de ödüllendirildiği; Katliamdan sonra açılan davalarda, suçluların büyük bir kısmı cezalandırılmadan serbest bırakıldığı, bu da katliamın, Türkiye’nin siyasi yönetimi ve güvenlik güçlerinin göz yumması ile daha da vahim bir hale gelmesine sebep olmuştur.

Maraş Katliamı’nın Sosyal ve Psikolojik Etkileri

Katliamın hemen ardından Maraş, yıllar boyunca derin bir travma yaşadı. Olay, sadece ölenlerin yakınlarını değil, tüm Alevi toplumunu ve birçok kesimden çok sayıda insanı da derinden etkilemiştir. Katliamın bir sonucu olarak, Aleviler, Türkiye’nin siyasi ve toplumsal yapısında daha da yalnızlaştırılmış ve ötekileştirilmiştir, gelinen süreçte kurmuş oldukları Alevi kültür ve daire başkanlığı üzerinden Aleviliğin tanımı ve yeni bir kıyım modeline geçilmiştir.

Katliamın, toplumun tüm katmanlarında yarattığı korku ve güvensizlik, 1980’lerdeki darbenin önünü açan atmosferi de şekillendirmiştir. Maraş, yalnızca bir katliamın adı olarak değil, aynı zamanda Türkiye’de yaşayan farklı etnik ve inanç grupların birbirlerine karşı daha mesafeli ve güvensiz hale gelmesinin sembolü olarak hafızalarımızda sıcaklığını korumaktadır.

Unutma ve Unutturma

Maraş katliamı, toplumların hafızasında unutulmaya yüz tutmuş bir trajedi olarak bırakılmak istenmektedir. Pek çok olay gibi, zamanla politik bir araç haline gelmiş ve yalnızca bazı siyasi grupların çıkarları doğrultusunda hatırlanmıştır. Katliamın sorumluları hakkında uzun yıllar boyunca yeterli adalet sağlanmamış ve bu durum, mağdurların ve ailelerinin acılarını derinleştirmiştir. Bu, katliamın gerçek yüzünün gizlenmesi ve daha geniş bir kitleye ulaşmasının engellenmesi açısından ciddi bir sorun oluşturmuştur.

Maraş katliamı, bir milletin hafızasında silinmemesi gereken bir lekedir. Ancak bu lekeden yüzleşmeden, geçmişin karanlık dönemleriyle hesaplaşmadan, toplumsal barış ve uzlaşma sağlanması da mümkün değildir.

Maraş katliamı, ulus milletin unutturmaya çalıştığı ama toplumların unutmaması gereken bir tarihtir.

Alevilere Yönelik Bitmeyen Zulüm

0

1978’in Aralık ayında Maraş, Alevilere yönelik sistematik bir kıyımın merkezi haline geldi. Devletin gözetiminde, planlı bir şekilde mahalleler kuşatıldı, evler işaretlendi, camilerden nefret söylemleri yayıldı. Binlerce Alevi aile, sokak ortasında katledildi ya da memleketinden sürüldü. Maraş’ta sadece insanlar değil, bir toplumun inancı, kültürü ve kimliği hedef alındı.

Katliamın faillerinin isimleri asla unutulmadı. Dönemin Ülkü Ocakları liderlerinden Muhsin Yazıcıoğlu, Alevilere yönelik kışkırtmalarıyla bu sürecin bir parçasıydı. Bugün “mağdur” ve “kahraman” olarak anılan Muhsin Yazıcıoğlu’nun, Maraş’taki rolü hâlâ tartışılmıyor. Öte yandan, Ökkeş Şendiller de bu katliamın önde gelen aktörlerindendi. Katliam sonrası mahkemelerde yargılanan Şendiller, kısa sürede beraat ettirilip Meclis’e taşındı ve milletvekili olarak ödüllendirildi. Bu durum, yalnızca Maraş’ın faillerinin korunmadığını değil, devletin bu vahşeti onayladığını da açıkça ortaya koyuyor.

Maraş, Alevilere yönelik sistematik saldırıların ne ilkiydi ne de sonuncusu. 1514’te Çaldıran Seferi sırasında Yavuz Sultan Selim’in emriyle binlerce Alevi katledildi. 1938’de Dersim, devletin bombalarıyla yerle bir edildi; Seyit Rıza ve arkadaşları idam edilerek susturulmaya çalışıldı.

Yakın tarihlerde de Çorum, Malatya, Sivas ve Gazi Mahallesi gibi yerlerde Aleviler hedef alındı. 1993’te Sivas’ta Madımak Oteli’nde diri diri yakılan 33 canımızın faillerinden biri olan Cafer Erçakmak, yıllarca korundu ve yargı önüne çıkarılmadı. Alevilere yönelik saldırılar, devletin her kademesinden onay aldı ve cezasızlık politikalarıyla süreklilik kazandı.

Bugün Alevilere yönelik nefret, yalnızca Türkiye sınırları içinde kalmadı. Suriye’de, Beşar Esad yönetimine karşı yürütülen savaşta, Aleviler mezhepsel bir kıyımın hedefi oldu. Lazkiye, Hama ve İdlip’te Alevi köyleri haritadan silindi; kadınlar, çocuklar ve yaşlılar katledildi. Radikal gruplar, yalnızca bir rejimi değil, aynı zamanda bir inancı yok etmek için savaş açtı.

El Nusra, IŞİD ve benzeri örgütler, Suriye’de Alevilere yönelik bir “mezhep temizliği” yürütürken, Türkiye’nin bazı gruplara verdiği destek, uluslararası raporlarla belgelenmiştir. Özellikle 2011’den itibaren Türkiye’nin dış politikası, bu zulmün bir parçası haline geldi.

Maraş, Sivas, Dersim ve Suriye’deki zulüm, faillerin korunduğu ve cezasızlıkla ödüllendirildiği bir düzenin ürünüdür. Bugün Maraş’ta Muhsin Yazıcıoğlu ve Ökkeş Şendiller gibi isimlerin rahatlıkla anılması, bu cezasızlık kültürünün derinliğini gösteriyor. Aynı şekilde, Suriye’de mezhepsel kıyımı yönlendiren gruplar da benzer bir cezasızlıkla korunmaktadır.

Maraş’ı, Sivas’ı, Çorum’u unutmak mümkün değil. Bu katliamlar, yalnızca Alevilere değil, insanlığın onuruna karşı işlenmiştir. Adalet sağlanmadan bu yaraların kapanması mümkün değildir.

Unutmayacağız! Maraş’ta yitirdiğimiz canlar, bizim yol ışığımızdır. Onların anısına sahip çıkmak, yalnızca Alevilerin değil, bu topraklarda eşitlik, adalet ve barış isteyen herkesin görevidir. İnancımız ve direncimizle, bu topraklarda kimsenin inancından ya da kimliğinden ötürü hedef alınmadığı bir düzeni hep birlikte kuracağız.

Suriye’de Alevi Katliamı: Türkiye’nin Suç Ortaklığı

Suriye, dünya gündemini meşgul eden bir yer haline gelmişken, bizler için de oldukça yakın bir noktada yer almakta. Bu topraklarda yaşayan insanlar, bizim akrabalarımız, dostlarımız ve aynı coğrafyada varlıklarını sürdüren topluluklar. Suriye’deki gelişmeler, sadece bölgedeki halkı değil, Türkiye’deki Alevi toplumu gibi başka toplulukları da yakından etkiliyor. Savaş topraklarımızda karşılığını buluyor. Yıkım getiriyor. Aclık ve sefaleti derinleştiriyor. Erdoğan iktidarı ise içerde ekmiş olduğu kin ve nefreti cihadistler eliyle Suriye topraklarında da yaymaya çalışıyor. Türkiye, mafya ve çetelerin buluşma noktası haline gelmiş bir ülke olarak savaştan da besleniyor. Suriye’ye bodoslamasına çakal gibi dalmış bulunuyor.

Suriye’de ciddi bir Alevi nüfusu var, özellikle sahil bölgelerinde. Latakia, Tartus, Baniyas, Jableh, Homs’da büyük bir tehdit altındalar. Her ne kadar IŞİD’in yoğun saldırı dönemine tekabül eden bir durum olmasa da, mevcut sistemin oturmasıyla birlikte gelecekte olası tehditler korkunç bir tablo ortaya koyuyor. Türkiye’nin Suriye iç savaşına müdahale etmesinin ardından, cihatçı gruplara verdiği destek, Alevilere yönelik tehditleri daha da artırmış durumda. Hükümetin desteklediği grupların, Suriye’deki Alevi nüfusunu hedef alması, toplumda büyük bir korku yaratmış durumda.

Erdoğan medyası HTŞ güzellemeleri yapa dursun, sosyal medya platformlarından Suriye’de büyük bir Alevi kıyımının yaşandığından bahsediliyor. Vahşi görüntüler paylaşılıyor. Demokrasi kahramanları diye pazarlananlar sokaklarda “Hepinizi tek tek not ediyoruz” diye dolanıyorlar. Sorgusuz sulasiz infazlar yapıyorlar. Bu görüntüler, gelecekte yaşanacakların işareti. “Görünen köy kılavuz istemez” misali.

Radikal gruplar, Alevilere yönelik saldırılarını artırıyor. Bu grupların şu an yaptığı, bir anlamda IŞİD’in geçmişteki eylemlerini başka bir zamana erteleyerek tekrar gündeme getirmek gibi görünüyor. Batıyı ürkütmemek için yapılan “ılımlı açıklamalar” ise, ne yazık ki Alevi nüfusu kapsamıyor. Alevi köylerinden insanlar korkularından sahildeki kentlere akın ediyorlar.

Birleşmiş Milletler başta olmak üzere tüm aktörler sessiz. Türkiye’deki Alevi örgütleri de bu konuda sorumluluklarını yeterince yerine getirmiyor. Bugün Suriye’de bir Alevi katliamı yaşanıyor ve buna karşı mücadele etmek için sadece bildirilerle yetiniyorlar. Bildirileri yayınlamakla Alevilerin yaşam hakkını güvence altına almak mümkün mü!

Suriye’deki Alevilere sahip çıkmayanların, Türkiye’de de bir mücadele verdiklerini söylemek mümkün değil. Katliamı görmezden gelmek, bir anlamda ortak olma anlamına gelmiyor mu! Bu katliamlar Suriye’deki Aleviler ile sınırlı kalmayacak, Türkiye’nin içine de sıçrayacak. Türkiye içindeki Alevileride hedef alacak.

X Platformundan yapılan paylaşımlara göre, Lazkiye kırsalında Heyet Tahrir el-Şam (HTŞ) tarafından Alevi sivillere yönelik katliamlar başladı. Yerel kaynaklar, bu saldırılarda çok sayıda sivilin hayatını kaybettiğini bildiriyor. Uluslararası toplum acil müdahale çağrısı yapıyor. Lazkiye şehir merkezinde şu an toplu bir saldırı olmasa da kırsal alanlarda Alevi köyleri hedef alınıyor. İsrail’e, Güney Suriye’ye, Rojava’ya veya Türkiye’nin diğer gündemlerine odaklanılmışken, kırsal kesimlerdeki bu saldırılar gözden kaçıyor. Uluslararası toplumun ve Birleşmiş Milletler’in bu konuda sessiz kalması, sadece Suriye’deki Aleviler için değil, tüm dünya için büyük bir sorumsuzluktur.

Şu an Suriye’deki Alevilerin geleceği ve onları kimin temsil edip koruyacağı belirsiz. Esad iktidarıyla ilişkilendirilmeye çalışılıyor, Esad’ın işlemiş olduğu suçların sorumluları haline getirilmek isteniyor. Esad yönetiminin kim olduğu ve nasıl bir rejim olduğu herkes tarafından biliniyor. Alevilik ile yakından uzaktan ilişkisi yok. Türkiye’deki Aleviler açısından da durum benzer. Türkiye’de de Kemalist algısı üzerinden Alevilerle bir eşleştirme yapılıyor. Kemalistlerin yaptıkları Aleviler yapıyor diye Siyasal İslamcılar tarafından kitlesine pazarlanıyor. Oysaki Alevilere yönelik dışlayıcı politikalar, Kemalist yönetim döneminde en ağır bir şekilde yaşatıldı. Kemalistlerin iktidarında da bugünde bu ülkede tek bir Alevi kaymakam, vali görev yapmadı. Görev verilmedi. Bugün ise bu dıştalayıcı durum derinleşerek devam ediyor. Kimse Kemalistleri, Baascıların suçlarını Aleviliğe yüklüyemez. Bunun üzerinden Alevi düşmanlığı üretemez. Bu alçakca bir yaklaşımdır. Kötü niyetlidir.

Suriye’de cihatçı gruplar, Türkiye’deki Siyasal İslamcılar Alevi “iktidarından” ve Alevi baskısından bahsediyor. Ve üretiliyor. Alevilere yönelik saldırılarda sorgusuz sualsiz şiddet uygulanıyor. Görüntüler sosyal medyada açıkça yer alıyor. İnsanlara sadece “Alevi misin, değil misin?” diye soruluyor. Eğer Aleviyseniz, herhangi bir suç işleyip işlemediğiniz ya da herhangi bir olayla ilgili olup olmadığınız sorgulanmıyor. Hangi tarafta olduğunuz, Esad’a mı muhalif yoksa destekçi mi olduğunuz, sol bir gruba mı mensup olduğunuz da sorulmuyor. Sadece “Alevi misiniz?” diye soruluyor ve buna göre muamele yapılıyor.

Bu durum, Türkiye’de yaşayan Aleviler için de bir tehdit teşkil ediyor. Eğer Suriye’de Alevilere yapılanları durduramazsanız, Türkiye’deki Alevi katliamlarının önüne geçemezsiniz. Çünkü bunlar birbiriyle bağlantılı. Suriye’de şekillenmeye başlayan iktidar modeli, Afganistan’daki model Erdoğan’ın hayalindeki devlet örgütlenmesi. Afganistan için söylemişti “Aynı değerlere bağlıyız” diye.

Nasıl ki Türkiye, Kürtlere yönelik düşmanlık ve nefret politikalarını sınırları içinde örgütlüyorsa, aynı politikayı Suriye, Irak ve İran’daki Kürtler üzerinde de uyguluyor. Bu durum, Alevilere yönelik saldırılar için de geçerli. Suriye’deki Alevilere yapılan saldırılar, Türkiye’deki Aleviler için de benzer bir tehlike anlamına geliyor. Alevilik, sadece Türkiye sınırlarıyla ya da Anadolu Aleviliği kavramıyla sınırlı değil. Bu coğrafya Hindistan’dan Balkanlar’a kadar uzanıyor. Ve bu coğrafyanın dört bir yanında Selefi ve cihatçı gruplar, Alevileri katlediyor. Irak’ta, Afganistan’da, Suriye’de ve Türkiye’de bu katliamlar sürüyor.

Maraş Katliamı’nın gene yıldönümü. Orada bugünlerde Kürt Aleviler katledildi. Bugün Suriye topraklarında daha büyük çapta bir Alevi avcılığı yapılıyor. Böyle bir ortamda Alevilerin, Alevi örgütleribin sadece bir bildiri yayınlaması yeterli değil. Bu çok yetersiz ve abes bir yaklaşım. Ayıp bir duruş.

Böylesine bir saldırıya karşı, Kürtlerin Rojava’daki örgütlenmesini ve kendi kendilerini savunma azmini düşünün. Buna rağmen Türkiye Cumhuriyeti Devleti, Suriye’de de Kürtlere karşı katliamları destekleyen bir politika izliyor. Suriye’deki Alevilerin ise şu an korunma sağlayabilecek bir yapıları bile yok. Belki de tek sığınacakları yer, seküler bir yaşamı esas alan Rojava yönetimi. Çünkü burada Ermeniler, Süryaniler, Kürtler gibi tüm toplulukların haklarına saygı gösteriliyor.

Ancak bölgede HTŞ (Heyet Tahrir el-Şam) gibi gruplar hâkim. HTŞ, El Kaide’den, ardından El Nusra’ya dönüşen ve oradan bugünkü hâlini alan bir yapılanma. Görünürde yumuşak mesajlar veriyor olabilir, ama geçmişi ve kodları belli. Afganistan’da Taliban’ın yaptıklarını görüyorsunuz. Aynı zihniyet, Alevilerin bu topraklarda yaşamasına izin vermeyecek. Bunun için her türlü katliamı yapmaya hazırlar. Mezarları ateşe veren bir anlayıştan bahsediyoruz. İnsanların ölüsüne bile saygı duymayan bir zihniyet var. Bu zihniyete karşı Suriye’deki Alevileri kim koruyacak!

Türkiye’nin, Suriye’deki gruplara yönelik desteği, Aleviler için tehdit oluşturan bir başka faktör. Türkiye’nin vergilerimizle finanse ettiği “Suriye Milli Ordusu” gibi çetelerin faaliyetleri, bölgede yaşayan Ermeniler, Dürziler, Aleviler, Kürtler ve Süryaniler gibi topluluklar için ciddi bir tehdit oluşturuyor. Rojava gibi seküler, demokratik bir bölge, Suriye’deki Aleviler, Dürziler gibi gruplar sürekli bir saldırı altında. Bizden toplanan vergilerle bu saldırılar yapılıyor ve kardeşlerimize, inançlarımıza hakaret ediliyor.

Bugün yaşananlar, sadece Suriye’deki Alevi toplumu için değil, tüm insanlık için büyük bir tehdit oluşturmaktadır. Alevilere yönelik düşmanlık, sadece bir inanç meselesi değil, insan hakları ihlali anlamına gelmektedir. Türkiye’deki Aleviler, kendi haklarını savunmanın ötesinde, Suriye’deki ve dünyadaki diğer Alevi topluluklarıyla birlikte hareket etmelidir.

Alevi örgütlerinin, Suriye’deki Alevi topluluğuna yönelik saldırılara karşı daha etkin bir şekilde sesini yükseltmesi gerekiyor. Sadece bildirilerle bu sorun çözülemez. Hatay’a, Samandağı’na gitmek lazım. Hızır Türbesinin etrafında toplanıp Suriye’deki Alevilerin yaşadıklarına dikkat çekerek, bölgedeki Alevilerin yanında olduğumuzu bizzat göstermek gerekiyor. Bu katliamların durdurulması için uluslararası alanda etkin bir mücadele başlatmak zorundayız. Eğer bu konuda harekete geçmezsek, aynı tehdit Türkiye’deki Alevilere de sıçrayacaktır.

Alevî kanaat önderlerinden Suriye konusunda dayanışma çağrısı

0

Alevî kanaat önderlerinden Suriye konusunda dayanışma  çağrısı

Almanya‘ nın farklı bölgelerinde görevli, yaşayan inanç önderleri olan Alevi dedeleri Suriye‘ de başta Arap Nusrayni Aleviler olmak üzere diğer etnik kimliklere ve inaçlara yönelik yapılacak zulme karşı ve onları bekleyen tehlikeler konusunda açıklamalarda bulundular. Dedeler yaptıkları açıklamalarda büyük endişelerini , Suriye‘ de yaşayan Alevil azınlığın güvenlik kaygılarını dile getirdiler. Alevi İnanç önderleri Almanya‘ da, Avrupa‘ da ve Türkiye‘ de yaşayan başta Aleviler olmak üzere tüm vicdan sahibi insanları duyarlı olmaya ve Suriye‘ deki Arap Alevilerle dayanışmaya çağırdılar.

Alevileri hedef alan saldırılar bir an evvel durdurulmalıdır

Alevilerin uzak ya da yakın tarihi, bu türden katliamlarla dolu. 1978’de Maraş’ta, 1980’de Çorum’da, 1993 te Madımakta, 1995’te İstanbul’daki Gazi mahallesinde onlarca Alevi, dini ya da siyasi nefret odaklı toplu cinayetlere kurban gitti. Şimdi aynı saldırıların Suriye‘nin farklı şehirlerinde başlaması Almanya‘ da büyük tepkilere yol açtı.

Cafer Kaplan dede

AABK eski İnanç Kurulu Başkanı

13 yıldır Suriye’de Esat rejimine yönelik içten ve dıştan müdahale sonucunda Esat hükümeti düştü.

Bu durumun ardından yeni bir sorun açığa çıkmaya başladı.

Suriye geniş bir coğrafya ve çok fazla etnik kimliklerin ve inancın birarada yaşadığı bir ülkedir. Asıl olan şey, bu etnik ya da inançsal yapıların bir arada demokrasi adına hep beraber bir arada tutabilmektir.

Fakat HTŞ adlı kökten dinci bir grubun Suriye’nin büyük bölümünü ele geçirdiği  yerlerde inançsal ve etnik bir ayrışma ve katliamın ayak sesleri duyulmaktadır. Bölgedeki Alevi inanç önderinin iki oğlunun öldürülmesi azınlıkta olan Suriyeli Alevilere yönelik bir katliama dönüşmeye başkadı. Bu durum bizleri derinden endişelendiriyor. Beşar Esat’ın babası Hafız Esat’ın mezarının yakılması da insanlık dışı bir duruma işaret etmektedir.

Suriye‘ de asırlardır  yaşayan Ermeniler, Süryaniler, Kürtler, Ezidiler, Aleviler daha birçok etnik ve inançsal kimliklerin barış içerisinde yaşaması inançsal ve kültürel değerlerin korunması gerekmektedir. Bu iki önemli olumsuz gelişmeye karşı tüm insanlığın ayrım gözetmeksizin birlikte karşı durması gerekmektedir.

Hasan Doğan dede, AABF İnanç Kurulu üyesi

Suriye’de savaştan dolayı uzun yıllardır yaşanan olaylar yüreğimizi derinden sarsıyor.

Gündeme düşen haberlerde başta Aleviler olmak üzere, farklı inanç ve etnik kimliklere yönelik şiddet insanlık dışı boyutlara ulaştı. Yüz yıllara dayanan kin ve düşmanlığın, insanların mezarlarına saldırı şeklinde yaşanıyor olması günümüz insanı ve dünyamız için utanç vericidir.

Bizler bu yaşananları tarihten biliyoruz. Geçmişte Muaviye-Yezid zihniyetiyle gerçekleşen katliam ve şiddetin benzeri bugün selefi-cihadist örgütler eliyle yapılmaktadır.

Emevi Camisinde namaz kılarak bunu zafer olarak görenlerin, bu olayların farklı toplumsal kesimlerin hafızasında acı ve korkunç olayların hatırlanmasına vesile olacağını düşünmelerini isteriz. Bu yaklaşımlar toplumları ayrıştırır, barışa katkı sunmaz.

Gelişen bu süreç sadece Suriye’de kalmamayacaktır. Komşu ülkelerdeki inanç ve etnik kimlikleri de etkileyecektir. Bu vesileyle Suriye’deki bu şiddet dalgasının durdurulması için tüm duyarlı kesimlerin uluslararası düzeyde bir baskı oluşturması elzemdir.

Böylesine insanlık dışı eylemler, inancımıza ve insanlığımızın temel değerlerine tamamen aykırıdır. Bizim inancımız insan sevgisi, barış ve eşitlik üzerine kurulu bir inançtır. Bu bağlamda Suriye’de yaşayan farklı etnik ve inanç kimliğine sahip olanların barış içinde eşit adil bir şekilde yaşamasını temenni ediyoruz.

‘Suriye’de barış bütün insanlık için barıştır’ diyoruz.

Haydar Akdağ

AABF Kuzey Bölgesi İnanç  kurulu Başkanı

Suriye’de Mezhepci katliam var.

Çok büyük insanlık suçu işleniyor. Siyasal İslamcı örgüt oradaki Alevileri çoluk, çocuk, genc ve yaşlı demeden herkesi katlediyor. Ve tüm dünya seyirci kalıyor.

Suriye’de her kesimin bir hamisi var sahipsiz olanlar Alevilerdir. Biz Düya Alevileri olarak her zaman kinden daha birlik olup oradaki Alevilere sahip çıkmalıyız. Demokratik, siyasal bütün girişimleri yapmalı, duyarlılık yaratmalıyız.

DÜNYADA HİÇ BİR ALEVI CAN YANLIZ DEĞİLDİR!!!

Ali Ekber Erden dede AABF Hessen Bölgesi İnanç kurulu Başkanı

Tarih boyunca mazlumların yaninda duran ve 72 millete bir nazarda bakmayi ilke edinmiş olan biz Aleviler, halkların özgürlüğünü ve eşitliğini savunmaya devam edeceğiz.

Bölgedeki Aleviler, Sunniler, Şiiler, ismailililer, Ezidiler, Dürziler, Yahudiler, Hristiyanlar ve tüm inanç gruplari için, Kürtler, Araplar, Türkmenler, Süryaniler, Çerkesler, Ermeniler ve tüm etnik kimlikler için eşitlik, özgürlük ve barış istiyoruz.

Suriye’de savaşın ardindan şekillenecek yeni yönetim, halkın barış, istikrar ve adalet beklentilerini karşılayan kapsayıcı bir yaklaşimla tesis edilmelidir. Bu çerçevede, etnik ve dini gruplar arasında adaleti sağlamak, laik ve demokratik bir sistemi hayata geçirmek büyük bir önem taşımaktadır.

  • Yeni yönetim, her grubu eşit vatandaşlar olarak kabul etmeli ve hiçbir gruba ayrıcalık ya da ayrım uygulamamalıdır.
  • Halkların din, dil, irk ya da mezhep farkı gözetilmeksizin anayasal güvence altında eşit haklara sahip olması sağlanmalıdır.
  • •Devlet, tüm dini inançlar karşısında tarafsız olmalı ve din işlerini kamusal hayattan ayırarak bireysel özgürlük alanında bırakmalıdır.
  • •Resmi kararların, yasaların ve yönetim pratiklerinin

herhangi bir dini inanca dayandirilmaması garanti altına alınmalıdır.

  • •Eğitim sistemi laik bir temelde organize edilmeli ve tüm dini grupları kapsayan tarafsız bir içerik sunmalıdır.
  • Seçimler serbest, adil ve uluslararasi gözetime açik bir şekilde yapılmalıdır

Hasan Ali İçlek dede

Bielefeld Cemevi

10 yılı aşkın bir zamandır Suriyede Emevi zihniyetinin doğurduğu, büyütüp beslediği ırkçı gerici, dinci, ve şeriatçı gurupların mazlum Suriye halkı üzerinde yaratmış olduğu katliam ve kirli savaşı hala devam etmektedir.  Suriyede hakimiyeti ele geçirmiş olan HTŞ   günden güne savunmasız Suriye  halkları   üzerinde baskı ve katliam polikası ile egemenliğini güçlendirmektedir. Özellikle Sürede yaşayan Alevi’lerin  hedefte olduğu ve Alevi inanç toplumu önderlerine karşı amansızca bir şiddetin  olduğu ve bu politik yaklaşımın yayılarak devam edeceğinin somut örneği  Daha dün Alevi kanaat önderlerinden Şeh Hadi’nin iki oğlunun HTŞ tarafından katledilmesi durumun vahametini ortaya koymaktadır. Anlşılan Suriye Alevileri’nin ciddi bir şekilde yaşamsal tehlike altında olduklarıdır.

Şaşırtıcı olan zalimin zülmü  karşısında Alevi Kurum ve  kuruluşları’nın yaşananlar karşısında sessiz ve duyarsız kalmasıdır. Kimden kimlere gelirse gelsin, zalimin zülmünü  kınıyor  yüreği sevgi ve barıştan yana olan her kesimi mazlum Suriye halkı ile dayanışmaya çağırıyoruz.

Mehmet Tanlı, Almanya

 

Suriye’de Alevi Katliamı Yaşanıyor!

0

Suriye’de başlayan savaş, HTŞ şemsiyesi altındaki cihatçıların, Türkiye sınırındaki İdlib’ten başlattıkları saldırılar sonrasında Şam’ı alarak Suriye’yi işgal etmesiyle sonuçlandı.

HTŞ lideri 2014’te yayınlanan ilk röportajında, Suriye’de, Hıristiyanlar ve Aleviler gibi azınlıklara yer verilmeyeceği açıklaması yapmıştı.

Bugün geldiğimiz noktada;

Alevi halkına zulmetmeye başlayan HTŞ, Alevilerin yoğunlukta yaşadığı bölgelere saldırı düzenlemeye başladı. Onbinlerce Alevi yerlerinden göç etmek için yollara düştü. Suriye’nin en batısında yer alan Tartus kentine ulaşmaya çalışıyor.

Savaşın başladığı günden bu yana çağrıda bulunuyoruz:

Alevilerin ve bölgede yaşayan bütün halkların yaşamını tehlikeye atacak bütün oluşumların karşısında, halkların ortak yaşamını savunmaya devam edeceğiz. Cihatçı gruplara destek vererek halkları yerinden eden anlayışı asla kabul etmiyoruz.

Demokratik kamuoyuyla birlikte uluslararası tüm toplumları, çatışmasızlığı desteklemeye ve yerinden edilen halkların geri dönüşlerinin sağlanması için adım atmaya çağırıyoruz.

Alevilere yönelik; sosyal medya üzerinden, özellikle son süreçte Suriye’de yaşanan gelişmelerle birlikte, nefret ve ırkçılık söylemleri dillendirilmeye başlandı.

Türkiye’de, Suriye’de ve Orta Doğunun tamamında yaşanan; savaşlar, katliamlar, sürgünler, göçler ve ötekileştirmeler üzerinden Alevi düşmanlığı yaratılmaya çalışılıyor. Alevilerin hak taleplerine ve eşit yurttaşlık taleplerine saldırılıyor.

Bütün bunlarla birlikte bilinmelidir ki Aleviler her zaman olduğu gibi, böylesine kritik bir süreçte de “BARIŞ”ı ve ortak yaşamı savunmaya devam ediyor.

Alevi düşmanlığının ve Alevi toplumunu ötekileşirmenin hiçbir güç ve ideolojiye faydası olmayacaktır. Bu ırkçılık söylemlerinin cezasız kalması, nefretin artmasına sebep olacaktır. Bu konuda yetkili mercileri görevini yapmaya davet ediyorum.