Ana Sayfa Blog Sayfa 128

AABK’dan Suriye Halklarının Direnişine Destek

Avrupa Alevi Birlikleri Konfederasyonu’nun Strazburg’da gerçekleştirdiği kitlesel basın açıklaması, dünya çapında yalnızca Suriye halklarına değil, Orta Doğu’nun özgürlük, eşitlik ve barış adına verdiği savaşa da güçlü bir dayanışma mesajı göndermiştir. AABF başkanı sn.Hüseyin Mat’ın yaptığı açıklamalar, Suriye halklarının yalnız olmadığını Orta Doğu’daki emperyalist müdahalelere ve bölgesel hegemonya çabalarına karşı direnen tüm halkların mücadelesine sahip çıkıldığını bir kez daha yenilemiştir. Bu açıklamanın ardında yalnızca insani bir duruş değil, aynı zamanda Orta Doğu’yu şekillendirme çabalarına karşı bir politik duruş da AABK sergilemiştir.

Büyük Orta Doğu Projesi (BOP) ve Suriye’nin Stratejik Önemi

Büyük Orta Doğu Projesi (BOP), 21. yüzyılın başlarından itibaren Amerika Birleşik Devletleri ve Batılı güçler tarafından ortaya atılan, Orta Doğu ve Kuzey Afrika’daki siyasi haritayı yeniden şekillendirmeyi amaçlayan bir projedir. Bu proje, 2003’te Irak’ın işgaliyle somutlaşmaya başlamış, ardından Suriye, Libya ve diğer bölge ülkelerinde benzer müdahalelerle devam etmiştir. BOP’un temel amacı, Orta Doğu’da Batı’nın siyasi ve ekonomik çıkarlarını garanti altına almak, bölgedeki petrol ve doğal gaz kaynaklarını kontrol etmek, aynı zamanda bu ülkelerdeki yönetimleri Batı yanlısı bir biçimde şekillendirmektir.

Suriye, stratejik konumu, mezhebi ve etnik çeşitliliği ile BOP’un en önemli hedeflerinden biri olmuştur. Suriye’deki iç savaş, sadece bir iç çatışma değil, aynı zamanda bölgesel ve küresel güçlerin mücadelesine dönüşmüş, Suriye toprakları uluslararası müdahalenin ve proxy savaşların sahnesi haline gelmiştir. Türkiye, Suudi Arabistan, İran, Rusya ve Amerika gibi ülkeler, Suriye’deki savaşın farklı taraflarını destekleyerek bölgedeki kendi çıkarlarını savunmuşlardır. Bu noktada, Suriye halkının verdiği direniş, yalnızca kendi topraklarında bir egemenlik mücadelesi değil, aynı zamanda BOP’un dayattığı yeni düzenin bir karşıtıdır.

Suriye Halklarının Direnişi ve Uluslararası Dayanışma

Ulusların sesiz kaldığı bu süreçte, Avrupa Alevi Birlikleri Konfederasyonu’nun açıklamasındaki “Suriye halkları yalnız değildir” vurgusu, bu halkların karşı karşıya olduğu küresel hegemonyaya karşı verdikleri mücadelenin uluslararası bir boyut kazandığını ortaya koymuştur. Sn.Hüseyin Mat’ın belirttiği gibi, bu sadece Suriye halklarının haklı mücadelesine bir destek değil, aynı zamanda tüm bölgenin özgürlük mücadelesinin bir parçasıdır. Orta Doğu’daki halklar, sadece Suriye için değil, aynı zamanda Lübnan’dan Filistin’e, Irak’tan Yemen’e kadar uzanan coğrafyada emperyalist müdahalelere karşı direnişleridir.

BOP’un hedeflerinden biri de, Orta Doğu halklarını bölmek, mezhebi ve etnik kimlikleri üzerinden kutuplaştırarak halkların arasındaki kardeşliği yok etmektir. Ancak, Suriye’deki direniş ve halkların ortak mücadelesi, bu projeyi boşa çıkarmak adına büyük bir fırsat sunmaktadır. Suriye halkları, sadece silahlı çatışmalarla değil, aynı zamanda kültürel, dini ve mezhebi çeşitliliklerini koruyarak bu projeye karşı çıkmaktadır. Avrupa Alevi Birlikleri’nin verdiği destek, işte bu mücadelenin meşruiyetini uluslararası alanda sağlamlaştırma adına önemli bir adımdır.

Uluslararası Politikada Bir Dönemeç: Suriye’nin Geleceği ve Yeni Bir Dünya Düzeni

BOP’un sadece Orta Doğu’yu değil, dünya çapında adaletin ve eşitliğin sağlanmasını engelleyen bir proje olduğu aşikardır. Suriye’deki iç savaş, emperyalist müdahalelerin yarattığı kaos ve çatışmalar, bu projenin birer yansımasıdır. Avrupa Alevi Birlikleri’nin açıklaması, bu küresel müdahale politikalarına karşı bir uyarıdır. Suriye halklarının direnişi, yalnızca Suriye için değil, tüm bölge için bir kırılma noktasıdır. Eğer halklar, emperyalist müdahalelere karşı bir araya gelir ve birleşik bir direniş hattı oluştururlarsa, BOP’un şekillendirmeye çalıştığı yeni dünya düzenine karşı durabilirler.

Bu bağlamda, Avrupa Alevi Birlikleri’nin Suriye halklarının haklı mücadelesine verdiği destek, yalnızca bir dayanışma ifadesi değil, aynı zamanda küresel çapta halkların direnişinin güçlenmesi için atılan somut bir adımdır. BOP, yalnızca Orta Doğu’yu şekillendirmeye yönelik bir strateji olarak değil, dünya genelinde emperyalist müdahaleleri meşrulaştırmaya çalışan bir projedir. Bu projeye karşı verecek olan mücadele, sadece Orta Doğu’yu değil, tüm dünya halklarını ilgilendiren bir mücadelenin parçasıdır.

Avrupa Alevi Birlikleri Konfederasyonu’nun bu sürece verdiği destek, emperyalist hegemonyanın karşısında halkların bir araya gelerek daha güçlü bir dayanışma sergileyebileceğini gösteren önemli bir örnek teşkil etmiştir. Bugün, Suriye halklarının mücadelesine olan destek, sadece bir bölgenin kaderini değil, insanlığın ortak geleceğini şekillendirecek bir adımdır.

Öcalan’ın dediği ERTUĞRUL KÜRKÇÜ

Öcalan, anlatısını olumsuz bir dile büründürmeksizin, yakınmaksızın, mağdur edebiyatına başvurmaksızın ve muhataplarını kendisinden daha yükseğe yerleştirmeksizin, karşıtlarını yenmediğini ama onlar tarafından yenilmediğini de bilen bir liderin vakarıyla, yeni koşullarda bütün tarafların “ortak iyiliği” için açılan kapıdan her türlü riski alarak geçme kararlılığı ve cesaretiyle dile getiriyor.

Bu söz hakkının korunabilmesi ve kullanılabilmesi, yaklaşık on yıl boyunca kesintisiz sürdürüle gelmiş mutlak tecrit kabuğunun kırılacağı koşulların olgunlaşması için hem kabuğu aşındırmayı hem zamanın getirdiği bütün kötülüklere sabır ve tahammülle göğüs germeyi gerektiriyordu.

Kürt halkının iradesi ve rızası olmaksızın olamayacağı için

Öcalan ve DEM Parti’nin görüşmesinin önüne dikilmiş engellerin sonunda bizzat bu engelleri kuranlarca kaldırılması, Kürt halkının iradesi ve rızası olmaksızın ülkeye kan dökülmeden yeni ve sağlıklı bir yön tayinin mümkün olamayacağının iktidar sahiplerince de idrak edilmesiyle -ya da idrak etmeksizin olamayacağının bir kez daha görülmesiyle- ilgili.  Bu idrakin temelinde, Kürtlerin bir yandan kendi özgül talepleri adına yol alırken öte yandan Öcalan’ın önderliğinde Türkiye’nin toplumsal ve demokratik güçleriyle stratejik ittifak halinde bir siyasal parti formunda (HDP/DEM Parti) ve bir sivil güç olarak ülke siyasal panoramasının merkezine yerleşmiş ve her şeye karşın, şöyle ya da böyle daimi bir sosyo-politik uyaran konumunda tutunmayı başarmış olması yatıyor.

Öcalan’ın değerlendirdiği yeni sosyo-politik denklem ve uygarlık krizi

Öcalan’ın 10 yıl süren tecritinin kırılmasının ardından 2013-15 çözüm ve müzakere döneminin “son heyet”i aracılığıyla DEM Parti’ye, ülkeye ve dünyaya verdiği ilk mesaj, olanca yalınlığına karşın kurgusu ve kelimelendirmesiyle birlikte, açtıkları muazzam maddi ve insani kayıplar kadar sağladıkları manevi siyasi kazanımlarla da 1970’lerden bu yana toplumsal tarihimizde derin izler bırakan sosyal ve siyasal mücadelelerin; çöken, çökertilen 2013-15 “çözüm ve müzakere” sürecinin; onu izleyen darbeler ve son on yıldır aralıksızca süre giden çöktürme harekatı ve onun siyasi ifadesi olan diktatörlük inşası süreçlerinin ve nihayet bölge ve yerküredeki çatışmalar, savaşlar, ekolojik ve ekonomik krizler ve dağılan ikinci dünya savaşı sonrası statükosunun doğurduğu güç kaymalarının eseri olan yeni sosyo-politik denklemi ve uygarlık krizini dikkatlice değerlendirdiğini işaret ediyor.

Öcalan’ın ölçüsü: “Halep oradaysa arşın burada!”

Öcalan, öncelikle sorumlu ve kendisine ve halkına güvenene bir halk önderi olarak Türkiye’yi yönetenlerin “barış”ı telaffuz eden yeni söylemlerinin içerdiği, Kürt halkının Türkiye’de -ve kaçınılmazca dört parça Kürdistan’da da- çatışmaların tarafı olmaktan çıkarak kuruluş süreçlerinin eşit haklı ortağı olabileceğine dönük imalarını kuvveden fiile çıkarmalarının önünü açıyor, onlara kefil olmuyor, ama her zamanki nezaketiyle olası muhataplarına ölçüyü gösteriyor: “Halep oradaysa arşın burada!”

Bütün toplumla eşitler arası bir müzakere

İkincisi, Öcalan 2013-15 “çözüm ve müzakere”sinin uğradığı başarısızlık ve çöküşün gerisinde yatan hâkim sınıf çürümüşlüğü ve entrikacılığını, düzenbazlık ve menfaatperestliğini, zalimliğini, kıyıcılığını hilekarlığını gözleriyle görmüş ve azabını teninde ve ruhunda hissetmiş olarak ve mevcut iktidarın 2013-15’e göre çok daha alacalı ve karmaşık çıkar ve güç kurgusunun daha da kaypak bir güzergahı ima ettiğini öngörerek yalnızca iktidar blokuyla sınırlı olmayacak, politik ve toplumsal dinamikleri tamamını kapsayan ve TBMM zeminine yerleştirilecek, kelimenin gerçek anlamıyla çok yönlü bir müzakere perspektifini öngördüğünü açıklayarak DEM Parti’ye siyaseten yön gösteriyor. Öte yandan iktidarı diğer toplumsal dinamiklerle ve kendi hareketini hepsiyle eşitleyerek eşitler arası bir müzakere kapısı açıyor.

Öcalan, bütün bunları olumsuz bir dile büründürmeksizin, yakınmaksızın, mağdur edebiyatına başvurmaksızın ve muhataplarını kendisinden daha yükseğe yerleştirmeksizin, karşıtlarını yenmediğini ama onlar tarafından yenilmediğini bilen bir liderin vakarıyla, yeni koşullarda bütün tarafların “ortak iyiliği” için açılan kapıdan her türlü riski alarak geçme kararlılığı ve cesaretiyle konuşarak anlatıyor.

“Kangreni” iyileştirmek: Acı verici, kayıplara mal olması mümkün çözüm süreçleri

Üçüncüsü, Öcalan, mesajında Gazze ve Suriye’deki yıkıcı savaşları “kangren” mecazıyla ifade ederken, çözüm süreçlerinin acı verici, kayıplara mal olması mümkün ve hatta kaçınılmaz uluslararası ilişki, iş birliği ve mücadeleleri gerektiren bir yaklaşım ve tahammülü talep ettiğine ilişkin imasıyla Türkiye’de alınacak yolun Kürdistan’ın diğer parçalarındaki özgürlük hareketlerini de etkilemesinin kaçınılmazlığına işaret ediyor. Türkiye’deki olası dönüşümlerin Suriye, İran ve Irak’taki Kürtler’in gelecekleriyle yakından ilişkili olduğunu tespit ederek ülkelerdeki olası dönüşümleri bölgesel bir temel üzerinde değerlendirmeye açıyor.

Çözümü yoksulların ve ezilenlerin genel kaderine bağlayan ana halka olarak demokrasi

Dördüncüsü ve sonuncusu, Öcalan’ın “taraf” olarak, iktidarın bu görüşme sürecini açarken kurduğu söylemin içermediği bir nihai hedefe kilitlenmiş olmasıdır: “Demokratik bir dönüşüm” hedefi ve “Türkiye ve bölge için barış, demokrasi ve kardeşlik devri” açıldığı tespiti, Öcalan’ın mesajını bir yanıyla ulusal bencillik ve partikülarizmin ötesine ulaştırırken öte yanıyla gerçekleşmesinin müzmin otoriterliğin son bulmasını öngerektiren mantığıyla yoksulların ve ezilenlerin genel kaderine bağlayan ana halka olarak, esasen 2013’teki mesajını tekrar etmekle kalmıyor, onu bu kez dönüşüm zincirinin merkezine yerleştiriyor.

Öcalan’ın 10 yıl sonra gelen ilk açık mesajı, böylece, 2011’den bu yana süre gelen Türkiye’nin özgürlük ve demokrasi güçleriyle stratejik ortaklığı tazelerken tüm demokrasi güçlerini yeni koşullarda yeni bir yol inşası tartışmasına davet ediyor.

Roboski Katliamı: Adaletin Peşinden 13 Yıl

0

28 Aralık 2011, Roboski: 34 can, çoğu genç ve çocuk, yitirildi. Bir köyün kalbi kırıldı, bir halkın yarası kanadı. O kara günden bu yana 13 yıl geçti, ancak acılar hala taze. Roboski’deki katliamın, bu büyük travmanın üzerinden yıllar geçse de yarattığı derin izler, bu topraklardaki adalet arayışını her geçen gün daha da güçlendiriyor.

Roboski, sadece bir katliamın adı değil, aynı zamanda devletin en üst kademelerinin, güvenlik güçlerinin ve sorumluluğu taşıyan herkesin hesap vermediği bir suçun sembolüdür. Katliamı gerçekleştirenlerin hâlâ yargı önüne çıkmamış olması, üstü örtülen bir gerçeğin daha da kararmasına neden oldu. Tüm dünya için bir insanlık suçu olarak görülebilecek bu olay, ne yazık ki hala kendi toplumumuz içinde doğru bir biçimde yargılanmadı. Yargılama yerine, o gün o topraklarda yaşamını yitirenlerin ailelerine karşı açılan davalar, ölülerin suçlanması, bir çok faili meçhul ve katliamları da göz önüde bulundurursak bu trajediyi daha da derinleştiriyor.

Bu kadar ağır bir suçun faillerinin, hatta sorumlularının yargılanmaması, adaletin ne kadar uzağında olduğumuzu gözler önüne seriyor. Roboski’de öldürülenlerin çoğu, sınırın bu tarafında hayata tutunmaya çalışan, belki de sadece bir umutla yaşamını sürdüren, belki de çocuklarını beslemek için ekmek parası kazanma derdinde olan sıradan insanlardı. Onların yitirilen hayatları, bu toprakların unutulmuş, gözden çıkarılmış gençleri ve çocuklarıydı.

Ancak Roboski, sadece o günü hatırlatmakla kalmıyor, aynı zamanda adaletin ne kadar meçhul olduğunun da bir göstergesi. Katliama sebep olanlar hakkında açılmayan soruşturmalar, açılan davalar, verilen cezalar, gerçek suçluların sorumsuzluğunu, adaletin derin bir kuyuda kaybolmuş olduğunu bizlere gösteriyor. 34 canın kaybı karşısında, suçu işleyenlerin değil, mağdurların daha fazla yargılandığı, haksız yere cezalandırıldığı bir durum, bu katliamın adalet yolunda yaşadığı büyük engellerin başında geliyor.

Ancak unutmamalıyız ki Roboski’nin hesabı sorulmadıkça gerçek adalet sağlanamaz. Bugün Roboski’nin acısını çeken aileler, bu kayıpların ardında kalmış, o gün orada olmayan ama hala vicdanı sızlayan milyonlarca insan, adaletin peşinden gitmeye devam ediyor. Adaletin sağlanmadığı bir ülkede huzurdan, barıştan bahsedilemez. Yargılanmayan suçlular, birer karanlık noktadır; karanlığın ortasında kalan hayatlar, daha fazla ışık arayacaktır.

Roboski’de kaybedilen hayatların hesabı sorulmadan, bu karanlık dehlizler aydınlatılamaz. Bizim görevimiz, bu mücadeleyi unutmadan, unutturmayarak sürdürmektir. Adaletin peşinden gitmeye devam edecek, bu katliamın ve karanlıkların ışığa kavuşması için yılmadan sesimizi duyuracağız. Roboski, unutulmaz, unutulmayacak ve asla unutturulmayacaktır.

Asgari Ücret ve Çalışanların Hakkı: Türkiye’nin Zor Seçimi

0

Gün geçmiyor ki Türkiyede çözüme odaklı bir gün olsun; konu malum asgari ücret, bir ülkenin ekonomik dengelerini ve çalışanların yaşam standartlarını doğrudan etkileyen en önemli göstergelerden biridir. Türkiye’de ise asgari ücret, yıllardır tartışmaların odağında o
kalmıştır. Özellikle son dönemde asgari ücrete yapılan %30’luk zam çalışanların yaşam standartlarını daha da zorlaştıran bir durum olarak ele alındı. 2024 yılı itibarıyla asgari ücret, açlık sınırının çok altında kalmakta ve asgari ücretle çalışan milyonlarca insan, temel yaşam ihtiyaçlarını karşılayamamakta, bu durum ise sosyal ve ekonomik bir kriz yarattı.

Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) Genel Başkanı Sayın Özgür Özel, geçtiğimiz günlerde yaptığı açıklamada, “30.000 TL’nin altında bir rakamla iktidara dünyayı dar ederiz” demişti. Ancak bu iddialı söylem, sadece bir asgari ücret mitingiyle sınırlı kalmış ve herhangi bir somut adım atılmamıştır. Oysa asgari ücretin açlık sınırının çok altında kalması, işçi ve emekçilerin yaşamını doğrudan etkileyen bir sorun olup, sadece bir miting ile geçiştirilemeyecek kadar ciddi bir boyut almıştır.

Beklentiler ve Gerçeklik

Asgari ücretin güncel seviyesi, özellikle açlık sınırının çok gerisinde kalmaktadır. Türkiye’de açlık sınırı 23.256 TL iken, asgari ücretin 22.104 TL olması, ülke genelinde milyonlarca çalışanı açlık sınırının altında bir yaşama mahkum etmiştir. Çalışanlar, temel gıda maddelerine dahi ulaşmakta güçlük çekerken, diğer yaşam masraflarını karşılamak neredeyse imkansız hale gelmiştir. Bu durum, asgari ücretin sadece bir ekonomik rakam olmaktan çıkıp, bir insanlık meselesine dönüştüğünü görmemek üç maymunu oynamaktan başka birşey değildir. Eğer bir ülkede asgari ücret, çalışanların temel ihtiyaçlarını dahi karşılayamıyorsa, o ülkenin sosyal adalet anlayışının sorgulanması gerekir desem de bebeklerin öldürüldüğü, çocukların katledildiği, kadınların tecavüze uğradığı ve hayvanların yok edildiği; var olan yasaları uygulamak yerine geri çeken bir hükümet elbet bir gün halkın sesini duyacaktır.

Sayın Özgür Özel’in açıklamalarındaki büyük iddialara rağmen, CHP tarafından organize edilen tek etkinlik, bir asgari ücret mitingi olmuştur. Ancak böylesine kritik bir dönemde, sadece söylemlerle değil, somut eylemlerle sonuç almak mümkündür. Çalışanların ve emekçilerin haklarını savunmak, sadece parti politikalarının bir parçası olmamalıdır; aynı zamanda toplumsal bir sorumluluk gereğidir. Bu noktada, CHP’nin güçlü bir genel greve öncülük etmesi, sesini duyurmak isteyen milyonlarca işçi için kritik bir adım olacaktır. Grev, çalışanların bir araya gelip haklarını savunabilmesi için temel bir haktır ve bu hakkın kullanılması gerektiği aşikardır.

Sarayın 1.3 Dakikada Harcadığı Miktar ve Eylemsizlik

Bugün Türkiye’deki ekonomik eşitsizlik ve adaletsizlik, yalnızca düşük ücretlerle sınırlı değildir. Türkiye’nin sarayındaki israf, her geçen gün daha da gözler önüne serilmektedir. Örneğin, sarayın sadece 1.3 dakikada harcadığı para, birçok çalışanının bir aylık maaşına denk gelmektedir. Bu devasa harcamalar, halkın bütçesinden yapılan kesintilerle finanse edilirken, asgari ücretle geçinmeye çalışan emekçilerin durumu daha da vahim hale gelmektedir. Bu israf düzeni, sadece ekonomik kaynakların kötü yönetildiğini değil, aynı zamanda halkın yoksullaştırılması adına yapılan büyük bir haksızlık olduğunu gözler önüne sermektedir.

Bunun yanında, muhalefetin bu israfı ve eşitsizliği ortaya koyacak güçlü bir duruş sergileyememesi, Türkiye’nin bugün geldiği ekonomik noktada önemli bir etken olmuştur. Asgari ücretin açlık sınırının altında kalması, sarayın şatafatlı harcamaları ve muhalefetin bu konuda yeterli baskıyı kuramaması, halkın büyük bir hayal kırıklığı yaşamasına yol açmıştır. Eğer CHP ve diğer muhalefet partileri, bu eşitsizliklere karşı daha güçlü bir ses çıkarabilseydi, belki de bugün asgari ücretli milyonlarca vatandaş bu kadar zor durumda olmayacaktı.

Halkın tepkisini ve beklentilerini doğru okuyamayan bir muhalefet, yalnızca siyasi alanda değil, toplumsal düzeyde de başarısız olur. Bugün, sadece bir asgari ücret mitingi ile yetinmek, çalışanların gerçek taleplerine cevap vermek adına yetersiz kalacaktır. CHP’nin, asgari ücretle geçinemeyen, açlık sınırının altındaki milyonlarca emekçiye gerçek bir çözüm sunması gerekiyor. Bu çözüm de bu süreçte ancak bir genel grev ile olabilir.

Bir genel grev, sadece işçilerin değil, tüm toplumun hak mücadelesini simgeler. Asgari ücretin insanca yaşanabilir bir seviyeye çekilmesi için Muhalefetin öncülüğünde yapılacak bir genel grev, toplumun tüm kesimlerinin sesini duyurmasını sağlayacak aynı zamanda toplumsal dayanışma, adalet duygusunun güçlenmesine ve insan onuruna yakışan bir yaşam standardı için de katkı sunacaktır.

Unutulmamalıdır ki; eylemsizlik, saraydaki israfın halkın cebine daha da fazla yansımasına neden olacak ve bu da toplumsal eşitsizliğin derinleşmesine yol açacaktır.
Avrupa bizi kıskana dursun, halaylarla zılgıtlarla greve gidilecek umutlu günlere merhaba.

Toplumcu Mücadeleye Adanmış Bir Ömür: Cemal Bulut

İlk Alevi kanallarının kurucularından, yöneticilerinden ve Türk toplumunun önemli isimlerinden biri olan Cemal Bulut, 75 yaşında uzun süredir tedavi gördüğü amansız hastalığa yenik düşerek hayatını kaybetti. Bulut’un vefatı, yalnızca ailesini ve sevenlerini değil, aynı zamanda  demokrasiye gönül veren tüm kesimleri derinden üzüntüye boğdu.

Almanya’nın Dortmund kentinde yaşayan ve uzun süredir hastalıkla mücadele eden Cemal Bulut’un kaybı, büyük bir üzüntüyle karşılandı. Demokrasiye olan bağlılığıyla tanınan Bulut, topluma örnek teşkil eden bir isimdi. Hayatı boyunca gösterdiği mücadele ve azmi, birçok kişiye ilham kaynağı olmuştu.

Birlikte ilk Alevi televiyonuna imza atanlardan gazeteci Şükrü YıldızYüzünde gülümsemeyi hiç bir şartta eksik etmeyen Emeğini, ekmeğini paylaşmaktan mutluluk duyan bir boy beyini kaybettik. İlk kurduğum televizyonlarının Cemal aga’sı çok üzgünüm çok! Devrin Daim olsun, toprak seni incitmesin!” dedi.

Gazeteci Necdet Saraç Cemal Bulut sonsuzluğa yürüdü dediği açıklmasında şunları söyledi: İnanılır gibi değil ama Cemal Bulut’u kaybettik! Cemal Abi ile daha 20 gün önce memleketi Balıkesir’de birlikteydik. Hastalığını öğrenince tedavi için apar topar Almanya’ya gitti ve inanılmaz bir hızla aramızdan ayrılıp sonsuzluğa yürüdü…

Oysa Cemal Abi’de hep bir ölümsüzlük havası vardı; Kendisine bakar, yemesine içmesine, giyinmesine dikkat eder, hep takım elbiseli ve kravatlı olurdu. Gerektiğinde çok ciddi, gerektiğinde de kendisiyle de, dünyayla da dalga geçerdi, olmazı değil oluru oynardı…

Kibar adamdı, insanlarla müthiş bir iletişim yeteneği vardı, yılanı deliğinden çıkarırdı!

İsimler değişse de hep ekip adamıydı. Proje konuşmadığı bir tek gün yoktu, önümüzdeki Mayıs ayında, Hıdırellez’de büyük bir Çepni Festivali’ne hazırlanıyordu…

Cemal Abi ile 1990’dan bu yana dosttuk, arkadaşdık, yoldaştık…

TKP günlerini ve sendikal mücadelesini onun anlatımlarından, Alevi hareketindeki ve CHP sürecindeki mücadelesini de tanıklığımdan bizzat bilirim. Avrupa’da CHP örgütlenmesi onsuz anılırsa yalnızca eksik kalmaz, haksızlık da olur!

Cemal Abi, Balıkesir’in yerlisiydi ve bir Çepni Beyi’ydi. Ama aynı zamanda bir sıra neferiydi, bulunduğu her yerde yöneticiydi, başkandı ama her şeyden önce yoldaştı!

Birlikte onlarca panel, konferans, sokak çalışması, yurtiçinde ve yurtdışında birçok seçim kampanyası organize ettik…

Yaptığı işi heyecanla ve içselleştirerek, inananarak yapardı, aşk adamıydı…

Cemal Abi hem erken, hem de zamansız gittin, daha yapacak çok işimiz vardı, üzgünüm, hem de çok. Seni çok özleyeceğim, emin ol boşluğun dolmaz! Devrin daim, mekanın gönüller olsun.

Sanat Yönetmeni Necati Şahin ise duygusal yazısında ” CEMAL BULUT Ağbimiz… Kazdağları’nda Türkmen Beyi… Almanya‘da Emekçinin Sesi… Sendika temsilcisi.. Alevi Örgütlenmesi Temel taşı.. Dervişi… Cepnilerin, “Cepni Hafızası”… Öncüsü…

Coşkun’a ortak olmak şansımızdı… Bugün, ‘Erkanı’na durmak Ağıdımızdır… Rızalığımızdır…” dedi

Cepni Boyu Derneğinden Ercan KANDEMİR yaptığı aıklamada ÇEPNİ BOYU’NUN BAŞI SAĞ OLSUN dedi. Kandemir devamla “2019 yılında yollarımız kesişti. Emek verdiğimiz Çepni çalışmalarına dahil oldu. Birlikte faaliyetler, çalışmalar yaptık. Çepni birliğine çokça katkıları oldu.

İdealleri, amaçları ömründen büyüktü. Mekanı öz atası Karesi Bey’in yanı olsun.

Karesioğulları Beyliği hanedanından, Karesi’nin son beylerinden, Çepni Boyu birlikçisi, Çepni Boyu Derneği Önceki Başkanı Cemal BULUT Bey uçmağa varmıştır… Devri daim olsun… dedi.

Cemal Bulut’un kaybı, yalnızca ailesini ve sevenlerini değil, aynı zamanda Alevi camiasını ve demokrasiye gönül veren tüm kesimleri derinden sarstı. Kendisine rahmet, ailesine, dostlarına ve sevenlerine başsağlığı dileyen açıklamalar, sosyal medya ve çeşitli platformlarda yankı buldu.

Dortmund’da yaşayan ve 75 yıllık ömrünü Cumhuriyet değerlerine adayan Cemal Bulut’un bıraktığı miras, gelecek nesillere ilham olmaya devam edecek.

Hrant Dink Cinayeti Zanlısına Rozet Takmak!

1

CHP’DE “NORMALLEŞME” DİYE SUNULAN SARAYA TESLİMİYETİN FİYASKOSU

Cumhuriyet Halk Partisi (CHP), son yıllarda içeride ve dışarıda büyük bir dönüşüm süreci geçiriyor. Ancak bu dönüşüm, partinin tarihsel misyonu ve ideolojik çizgisiyle giderek daha fazla çelişen bir hale büründü. Son dönemde yaşanan gelişmeler, bu dönüşümün geldiği noktayı gözler önüne seriyor. Özellikle “normalleşme” adı altında gerçekleştirilen “Saray’a teslimiyet projesi” ve bunun paralelinde yaşananlar, partiyi derinden sarsan, vicdanları yaralayan adımlara yol açtı.

Normalleşme denilen süreç, aslında CHP’nin yıllardır sürdürdüğü muhalefet çizgisinden, iktidar bloğuna daha yakın bir pozisyona kayma çabasıdır. Bu kayış, partinin temel değerlerine ve halkla kurduğu bağa ciddi zararlar vermektedir. Çünkü normalleşme adı altında yapılan bu değişiklikler, bir anlamda CHP’nin tarihi mirasına görünür olarak ihanet anlamına gelmektedir.

Ancak asıl vahim gelişme, partinin evlatları diye tanımlanan, yıllardır mücadele etmiş, partisinin ideolojik duruşunu benimsemiş isimlerin ihraç edilmesi ve yerine, Hrant Dink suikastının zanlılarından birinin partiye kabul edilmesi oldu. Birçok CHP’li, “normalleşme” adı altında yapılan bu değişimlere karşı çıkarken, partinin gerçekten de bir teslimiyet sürecine girdiğinden endişe ediyor.

Hrant Dink suikastı, Türkiye’nin en karanlık ve çözülmemiş cinayetlerinden biridir. Dink’in öldürülmesinin ardından yıllarca süren soruşturmalar, adaletin bir türlü tecelli etmediği bir dava sürecine dönüşmüşken; Hrant Dink’in katledilmesinin ardındaki karanlık bağlantılar hala tam olarak açığa çıkmamışken, bu cinayetle ilişkilendirilen bir zanlının, CHP’ye katılması ve partiye rozet takılması, vicdanları sızlatan bir gelişme olarak tarihe geçti.

Halkın gözünde CHP, yıllarca adaletin, özgürlüğün, insan haklarının savunucusu olarak tanısa da dönem dönem bunun uygulanmadığını da gördük. Ancak bugün, parti içinde yaşanan bu tür gelişmeler, bu imajı derinden sarsmaktadır. Partiyi bu noktaya getiren süreçte, iktidara yakınlaşmak adına gerçekleştirilen hamleler ve siyasi hesaplar, partinin asli kimliğini sorgulatır hale geldi. Hrant Dink cinayetinin zanlısı bir kişi, CHP’ye katılırken, partinin ne gibi bir siyasi hesapla bu adımı attığı da hala netleşmemesi de soru işaretlerini devam ettirmekte.

CHP’nin bu çizgide ilerlemesi, sadece iç politika için değil, aynı zamanda Türkiye’nin demokrasi mücadelesi açısından da büyük bir tehlike oluşturuyor. Çünkü bu tür tavizler, sadece CHP’nin kimliğini değil, tüm muhalefet bloğunun etkinliğini de zayıflatır. Hrant Dink’in katledilmesinin ardından yaşananlar ve özellikle bu davanın hala aydınlatılmamış olması, bu cinayetle ilgili sorumluluğu olanların hâlâ cezalandırılmaması, adalet arayışında ciddi bir tıkanma yaratmaktadır.

Bugün CHP içinde yaşananlar, partinin kendi içindeki siyasi ve ideolojik mücadelesinin çok ötesine geçiyor. Çünkü sadece parti içindeki bazı isimlerin ihraç edilmesi değil, aynı zamanda partinin temel değerlerinden sapması, Türkiye’nin demokrasi ve özgürlük mücadelesini de derinden etkiler.

CHP, geçmişte halkın ve emekçi kesimlerin sesi olmaya çalışmış bir parti olsa da bugün yaşananlar, bu kimliği kaybetmeye başladığını tamamen gösteriyor. “Normalleşme” adı altında yapılan bu teslimiyetçi adımlar, hem partiye hem de Türkiye’nin demokratik yapısına büyük bir darbe vurmaktadır. Partinin bu şekilde iktidar blokuna yaklaşması, sadece kendi içindeki ideolojik sapmaları değil, aynı zamanda toplumsal eşitsizlik ve adalet mücadelesini de zayıflatmaktadır.

Demem o ki , CHP’nin bu noktaya gelmesi, sadece parti için değil, Türkiye için de büyük bir kayıp. Hrant Dink cinayetiyle ilişkilendirilen birinin partiye katılması ve bu kişiye rozet takılması, sadece bir siyasi hata değil, aynı zamanda Türkiye’nin adalet ve demokrasi mücadelesine de darbe vurulması anlamını taşımakta. Eğer CHP, kendi tarihsel misyonunu koruyarak, bu sapmayı düzeltmezse, partinin geleceği, ideolojik ve siyasi olarak nasıl bir hal alacağı şimdiden görülüyor. Ne diyelim kolay gelsin.

Maraş’tan Roboskî’ye: Hafızayı Canlı Tutmak İçin Anma Etkinliği

Almanya’nın Nürnberg kentinde 24 Aralık’da başlayan Maraş Katliamı, 19 Aralık 2000 Cezaevi Katliamları ve 28 Aralık 2011 Roboskî Katliamı’nın yıl dönümleri vesilesiyle bir anma etkinliği gerçekleştirildi. Etkinlik, Nürnberg Demokratik Kürt Toplum Merkezi’nde düzenlendi ve halktan yoğun katılım gördü. Anmada, ayrıca Türk devletinin Kuzey ve Doğu Suriye’de hedefli bir şekilde 19 Aralık’ta katlettiği gazeteciler Nazım Daştan ve Cihan Bilgin de anıldı.

Anmada konuşmacılar, Alevi ve Kürt kimliklerinin devlet nezdindeki algısının tarihsel boyutunu ve bu algının toplumsal etkilerini değerlendirdi. “Bir daha böyle katliamlara maruz kalmamak için geleceği inşa etmeye yönelik ortak bir yol haritası belirlemeliyiz,” mesajı veren konuşmacılar, ayrıca Türk devletinin Kuzey ve Doğu Suriye’de gerçekleştirdiği son saldırılara da dikkat çekti.

Roboskî Katliamı’nda yakınlarını kaybeden siyasetçi Ferhat Encü ve gazeteci Şükrü Yıldız etkinlikte konuşmacı olarak yer aldı. Şükrü Yıldız, bu üç katliamın ortak yönlerine dikkat çekerek, “Maraş Katliamı Alevileri, 19 Aralık Cezaevi Katliamları solcuları, Roboskî Katliamı ise Kürtleri hedef almıştır. Bu katliamlar, Türkiye’nin siyasi kimliğinin temelinde yatan acı gerçeklerdir. Devlet siyaseti bu katliamlar üzerine şekillenmiştir,” dedi.

Ferhat Encü ise hukuki boyuta değinerek, Roboskî Katliamı’na dair bir dava bile açılamadığını vurguladı. Encü, birlikte mücadele etmenin ve dayanışmanın bu tür olayların tekrarını önlemek için kritik olduğunu ifade etti. “Adalet arayışında tek başına değil, birlikte hareket etmeliyiz,” diyen Encü, geleceği dayanışma ruhuyla inşa etmenin önemine dikkat çekti.

Anma etkinliği, katliamlara ilişkin sinevizyon gösterisi ile başladı. Görsel sunumda, 24 Aralık 1978 tarihinde gerçekleşen ve Alevilere yönelik sistematik bir şekilde uygulanan Maraş Katliamı, 19 Aralık 2000 tarihinde çoğu sol görüşe mensup tutsakların hedef alındığı Cezaevi Katliamı ve 28 Aralık 2011 tarihinde Roboskî Köyü’nde sivillerin bombalanarak öldürüldüğü Roboskî Katliamının detayları anlatıldı.

Yoğun bir katılımın olduğu etkinlikte, izleyicilerin soruları da yanıtlandı. Sorular daha çok hukuki süreçler, dayanışma yolları ve toplumsal bilinçlenme üzerine yoğunlaştı. Katılımcıların aktif olarak dahil olduğu bu bölümde, dayanışmanın önemine dair fikir birliğine varıldı.

Etkinlikte, Alevi kültüründen değişler ve katliamların yarattığı acıları ifade eden ağıtlar seslendirildi. Bu sanatın bir araya getirici gücünü vurgulayan katılımcılar, anma ritüelleri aracılığıyla toplumsal dayanışmanın önemine yeniden dikkat çekti.

Etkinlik, tarihsel hafızanın korunması ve gelecekte benzer trajedilerin yaşanmaması için dayanışma ve mücadele ruhunun diri tutulması gerektiğini bir kez daha gösterdi.

Maraş Katliamı ve Türkiye’nin Unuturulmaya Yüz Tutan Tarihi

0

1978’de Maraş’ta yaşanan katliam, yalnızca Türkiye’nin siyasi tarihinin karanlık bir dönemi olmayıp, aynı zamanda Türkiye’nin politik geçmişinin derin bir politik karanlık bir yüzünü de ortaya koymaktadır. 7-8 Aralık 1978 tarihlerinde, Alevilerin yoğun olarak yaşadığı Maraş’ta, Sünni kökenli aşırıcı grupların öncülüğünde gerçekleştirilen saldırılar, yüzlerce insanın ölümüne ve binlerce kişinin evsiz kalmasına ve topraklarını bırakıp zorunlu göçe yol açmıştır. Ancak Maraş katliamı sadece bir etnik ya da inançsal çatışma olmayıp,

MHP nin başını çektiği muhafazakar, mutaassıp, burjuva ve lümpen kitlelerin”bugün Cihat günüdür. Alevileri öldüren cennete gider”Komünistleri bırakmayın sesleri eşliğinde insan kıyımına başladıkları; Türkiye’nin o dönemdeki siyasi ikliminin dalgaları bugünlerin temel taşlarını örmüştür.

Maraş katliamı, 1970’lerin sonlarına doğru Türkiye’nin toplumsal yapısındaki gerilimlerin bir yansıması oldu. Bu dönemde ülke, ideolojik kutuplaşmalarla, özellikle de sağcı-milliyetçi ve solcu hareketler arasında şiddetli çatışmalarla sarsıldı. Ülkücü hareketin önde gelen isimleri, devrimci sol gruplara karşı yoğun bir mücadele yürütüp aynı dönemde, sağcı grupların özellikle Aleviler ve solcuları “toplum düşmanı” olarak hedef gösterdiği bir söylem yükseldi. Maraş’taki katliam da bu nefret söylemi ve kutuplaşmanın bir ürünüydü.

Bundan daha da vahimi, katliamın devlet destekli olması ve daha sonra hesap sorulmadan geçiştirilmesiydi. Maraş’ta yaşananları organize edenlerin çoğunun güvenlik güçleriyle yakın ilişkileri olduğu , katliama destek verenlerin de ödüllendirildiği; Katliamdan sonra açılan davalarda, suçluların büyük bir kısmı cezalandırılmadan serbest bırakıldığı, bu da katliamın, Türkiye’nin siyasi yönetimi ve güvenlik güçlerinin göz yumması ile daha da vahim bir hale gelmesine sebep olmuştur.

Maraş Katliamı’nın Sosyal ve Psikolojik Etkileri

Katliamın hemen ardından Maraş, yıllar boyunca derin bir travma yaşadı. Olay, sadece ölenlerin yakınlarını değil, tüm Alevi toplumunu ve birçok kesimden çok sayıda insanı da derinden etkilemiştir. Katliamın bir sonucu olarak, Aleviler, Türkiye’nin siyasi ve toplumsal yapısında daha da yalnızlaştırılmış ve ötekileştirilmiştir, gelinen süreçte kurmuş oldukları Alevi kültür ve daire başkanlığı üzerinden Aleviliğin tanımı ve yeni bir kıyım modeline geçilmiştir.

Katliamın, toplumun tüm katmanlarında yarattığı korku ve güvensizlik, 1980’lerdeki darbenin önünü açan atmosferi de şekillendirmiştir. Maraş, yalnızca bir katliamın adı olarak değil, aynı zamanda Türkiye’de yaşayan farklı etnik ve inanç grupların birbirlerine karşı daha mesafeli ve güvensiz hale gelmesinin sembolü olarak hafızalarımızda sıcaklığını korumaktadır.

Unutma ve Unutturma

Maraş katliamı, toplumların hafızasında unutulmaya yüz tutmuş bir trajedi olarak bırakılmak istenmektedir. Pek çok olay gibi, zamanla politik bir araç haline gelmiş ve yalnızca bazı siyasi grupların çıkarları doğrultusunda hatırlanmıştır. Katliamın sorumluları hakkında uzun yıllar boyunca yeterli adalet sağlanmamış ve bu durum, mağdurların ve ailelerinin acılarını derinleştirmiştir. Bu, katliamın gerçek yüzünün gizlenmesi ve daha geniş bir kitleye ulaşmasının engellenmesi açısından ciddi bir sorun oluşturmuştur.

Maraş katliamı, bir milletin hafızasında silinmemesi gereken bir lekedir. Ancak bu lekeden yüzleşmeden, geçmişin karanlık dönemleriyle hesaplaşmadan, toplumsal barış ve uzlaşma sağlanması da mümkün değildir.

Maraş katliamı, ulus milletin unutturmaya çalıştığı ama toplumların unutmaması gereken bir tarihtir.

Alevilere Yönelik Bitmeyen Zulüm

0

1978’in Aralık ayında Maraş, Alevilere yönelik sistematik bir kıyımın merkezi haline geldi. Devletin gözetiminde, planlı bir şekilde mahalleler kuşatıldı, evler işaretlendi, camilerden nefret söylemleri yayıldı. Binlerce Alevi aile, sokak ortasında katledildi ya da memleketinden sürüldü. Maraş’ta sadece insanlar değil, bir toplumun inancı, kültürü ve kimliği hedef alındı.

Katliamın faillerinin isimleri asla unutulmadı. Dönemin Ülkü Ocakları liderlerinden Muhsin Yazıcıoğlu, Alevilere yönelik kışkırtmalarıyla bu sürecin bir parçasıydı. Bugün “mağdur” ve “kahraman” olarak anılan Muhsin Yazıcıoğlu’nun, Maraş’taki rolü hâlâ tartışılmıyor. Öte yandan, Ökkeş Şendiller de bu katliamın önde gelen aktörlerindendi. Katliam sonrası mahkemelerde yargılanan Şendiller, kısa sürede beraat ettirilip Meclis’e taşındı ve milletvekili olarak ödüllendirildi. Bu durum, yalnızca Maraş’ın faillerinin korunmadığını değil, devletin bu vahşeti onayladığını da açıkça ortaya koyuyor.

Maraş, Alevilere yönelik sistematik saldırıların ne ilkiydi ne de sonuncusu. 1514’te Çaldıran Seferi sırasında Yavuz Sultan Selim’in emriyle binlerce Alevi katledildi. 1938’de Dersim, devletin bombalarıyla yerle bir edildi; Seyit Rıza ve arkadaşları idam edilerek susturulmaya çalışıldı.

Yakın tarihlerde de Çorum, Malatya, Sivas ve Gazi Mahallesi gibi yerlerde Aleviler hedef alındı. 1993’te Sivas’ta Madımak Oteli’nde diri diri yakılan 33 canımızın faillerinden biri olan Cafer Erçakmak, yıllarca korundu ve yargı önüne çıkarılmadı. Alevilere yönelik saldırılar, devletin her kademesinden onay aldı ve cezasızlık politikalarıyla süreklilik kazandı.

Bugün Alevilere yönelik nefret, yalnızca Türkiye sınırları içinde kalmadı. Suriye’de, Beşar Esad yönetimine karşı yürütülen savaşta, Aleviler mezhepsel bir kıyımın hedefi oldu. Lazkiye, Hama ve İdlip’te Alevi köyleri haritadan silindi; kadınlar, çocuklar ve yaşlılar katledildi. Radikal gruplar, yalnızca bir rejimi değil, aynı zamanda bir inancı yok etmek için savaş açtı.

El Nusra, IŞİD ve benzeri örgütler, Suriye’de Alevilere yönelik bir “mezhep temizliği” yürütürken, Türkiye’nin bazı gruplara verdiği destek, uluslararası raporlarla belgelenmiştir. Özellikle 2011’den itibaren Türkiye’nin dış politikası, bu zulmün bir parçası haline geldi.

Maraş, Sivas, Dersim ve Suriye’deki zulüm, faillerin korunduğu ve cezasızlıkla ödüllendirildiği bir düzenin ürünüdür. Bugün Maraş’ta Muhsin Yazıcıoğlu ve Ökkeş Şendiller gibi isimlerin rahatlıkla anılması, bu cezasızlık kültürünün derinliğini gösteriyor. Aynı şekilde, Suriye’de mezhepsel kıyımı yönlendiren gruplar da benzer bir cezasızlıkla korunmaktadır.

Maraş’ı, Sivas’ı, Çorum’u unutmak mümkün değil. Bu katliamlar, yalnızca Alevilere değil, insanlığın onuruna karşı işlenmiştir. Adalet sağlanmadan bu yaraların kapanması mümkün değildir.

Unutmayacağız! Maraş’ta yitirdiğimiz canlar, bizim yol ışığımızdır. Onların anısına sahip çıkmak, yalnızca Alevilerin değil, bu topraklarda eşitlik, adalet ve barış isteyen herkesin görevidir. İnancımız ve direncimizle, bu topraklarda kimsenin inancından ya da kimliğinden ötürü hedef alınmadığı bir düzeni hep birlikte kuracağız.

Suriye’de Alevi Katliamı: Türkiye’nin Suç Ortaklığı

Suriye, dünya gündemini meşgul eden bir yer haline gelmişken, bizler için de oldukça yakın bir noktada yer almakta. Bu topraklarda yaşayan insanlar, bizim akrabalarımız, dostlarımız ve aynı coğrafyada varlıklarını sürdüren topluluklar. Suriye’deki gelişmeler, sadece bölgedeki halkı değil, Türkiye’deki Alevi toplumu gibi başka toplulukları da yakından etkiliyor. Savaş topraklarımızda karşılığını buluyor. Yıkım getiriyor. Aclık ve sefaleti derinleştiriyor. Erdoğan iktidarı ise içerde ekmiş olduğu kin ve nefreti cihadistler eliyle Suriye topraklarında da yaymaya çalışıyor. Türkiye, mafya ve çetelerin buluşma noktası haline gelmiş bir ülke olarak savaştan da besleniyor. Suriye’ye bodoslamasına çakal gibi dalmış bulunuyor.

Suriye’de ciddi bir Alevi nüfusu var, özellikle sahil bölgelerinde. Latakia, Tartus, Baniyas, Jableh, Homs’da büyük bir tehdit altındalar. Her ne kadar IŞİD’in yoğun saldırı dönemine tekabül eden bir durum olmasa da, mevcut sistemin oturmasıyla birlikte gelecekte olası tehditler korkunç bir tablo ortaya koyuyor. Türkiye’nin Suriye iç savaşına müdahale etmesinin ardından, cihatçı gruplara verdiği destek, Alevilere yönelik tehditleri daha da artırmış durumda. Hükümetin desteklediği grupların, Suriye’deki Alevi nüfusunu hedef alması, toplumda büyük bir korku yaratmış durumda.

Erdoğan medyası HTŞ güzellemeleri yapa dursun, sosyal medya platformlarından Suriye’de büyük bir Alevi kıyımının yaşandığından bahsediliyor. Vahşi görüntüler paylaşılıyor. Demokrasi kahramanları diye pazarlananlar sokaklarda “Hepinizi tek tek not ediyoruz” diye dolanıyorlar. Sorgusuz sulasiz infazlar yapıyorlar. Bu görüntüler, gelecekte yaşanacakların işareti. “Görünen köy kılavuz istemez” misali.

Radikal gruplar, Alevilere yönelik saldırılarını artırıyor. Bu grupların şu an yaptığı, bir anlamda IŞİD’in geçmişteki eylemlerini başka bir zamana erteleyerek tekrar gündeme getirmek gibi görünüyor. Batıyı ürkütmemek için yapılan “ılımlı açıklamalar” ise, ne yazık ki Alevi nüfusu kapsamıyor. Alevi köylerinden insanlar korkularından sahildeki kentlere akın ediyorlar.

Birleşmiş Milletler başta olmak üzere tüm aktörler sessiz. Türkiye’deki Alevi örgütleri de bu konuda sorumluluklarını yeterince yerine getirmiyor. Bugün Suriye’de bir Alevi katliamı yaşanıyor ve buna karşı mücadele etmek için sadece bildirilerle yetiniyorlar. Bildirileri yayınlamakla Alevilerin yaşam hakkını güvence altına almak mümkün mü!

Suriye’deki Alevilere sahip çıkmayanların, Türkiye’de de bir mücadele verdiklerini söylemek mümkün değil. Katliamı görmezden gelmek, bir anlamda ortak olma anlamına gelmiyor mu! Bu katliamlar Suriye’deki Aleviler ile sınırlı kalmayacak, Türkiye’nin içine de sıçrayacak. Türkiye içindeki Alevileride hedef alacak.

X Platformundan yapılan paylaşımlara göre, Lazkiye kırsalında Heyet Tahrir el-Şam (HTŞ) tarafından Alevi sivillere yönelik katliamlar başladı. Yerel kaynaklar, bu saldırılarda çok sayıda sivilin hayatını kaybettiğini bildiriyor. Uluslararası toplum acil müdahale çağrısı yapıyor. Lazkiye şehir merkezinde şu an toplu bir saldırı olmasa da kırsal alanlarda Alevi köyleri hedef alınıyor. İsrail’e, Güney Suriye’ye, Rojava’ya veya Türkiye’nin diğer gündemlerine odaklanılmışken, kırsal kesimlerdeki bu saldırılar gözden kaçıyor. Uluslararası toplumun ve Birleşmiş Milletler’in bu konuda sessiz kalması, sadece Suriye’deki Aleviler için değil, tüm dünya için büyük bir sorumsuzluktur.

Şu an Suriye’deki Alevilerin geleceği ve onları kimin temsil edip koruyacağı belirsiz. Esad iktidarıyla ilişkilendirilmeye çalışılıyor, Esad’ın işlemiş olduğu suçların sorumluları haline getirilmek isteniyor. Esad yönetiminin kim olduğu ve nasıl bir rejim olduğu herkes tarafından biliniyor. Alevilik ile yakından uzaktan ilişkisi yok. Türkiye’deki Aleviler açısından da durum benzer. Türkiye’de de Kemalist algısı üzerinden Alevilerle bir eşleştirme yapılıyor. Kemalistlerin yaptıkları Aleviler yapıyor diye Siyasal İslamcılar tarafından kitlesine pazarlanıyor. Oysaki Alevilere yönelik dışlayıcı politikalar, Kemalist yönetim döneminde en ağır bir şekilde yaşatıldı. Kemalistlerin iktidarında da bugünde bu ülkede tek bir Alevi kaymakam, vali görev yapmadı. Görev verilmedi. Bugün ise bu dıştalayıcı durum derinleşerek devam ediyor. Kimse Kemalistleri, Baascıların suçlarını Aleviliğe yüklüyemez. Bunun üzerinden Alevi düşmanlığı üretemez. Bu alçakca bir yaklaşımdır. Kötü niyetlidir.

Suriye’de cihatçı gruplar, Türkiye’deki Siyasal İslamcılar Alevi “iktidarından” ve Alevi baskısından bahsediyor. Ve üretiliyor. Alevilere yönelik saldırılarda sorgusuz sualsiz şiddet uygulanıyor. Görüntüler sosyal medyada açıkça yer alıyor. İnsanlara sadece “Alevi misin, değil misin?” diye soruluyor. Eğer Aleviyseniz, herhangi bir suç işleyip işlemediğiniz ya da herhangi bir olayla ilgili olup olmadığınız sorgulanmıyor. Hangi tarafta olduğunuz, Esad’a mı muhalif yoksa destekçi mi olduğunuz, sol bir gruba mı mensup olduğunuz da sorulmuyor. Sadece “Alevi misiniz?” diye soruluyor ve buna göre muamele yapılıyor.

Bu durum, Türkiye’de yaşayan Aleviler için de bir tehdit teşkil ediyor. Eğer Suriye’de Alevilere yapılanları durduramazsanız, Türkiye’deki Alevi katliamlarının önüne geçemezsiniz. Çünkü bunlar birbiriyle bağlantılı. Suriye’de şekillenmeye başlayan iktidar modeli, Afganistan’daki model Erdoğan’ın hayalindeki devlet örgütlenmesi. Afganistan için söylemişti “Aynı değerlere bağlıyız” diye.

Nasıl ki Türkiye, Kürtlere yönelik düşmanlık ve nefret politikalarını sınırları içinde örgütlüyorsa, aynı politikayı Suriye, Irak ve İran’daki Kürtler üzerinde de uyguluyor. Bu durum, Alevilere yönelik saldırılar için de geçerli. Suriye’deki Alevilere yapılan saldırılar, Türkiye’deki Aleviler için de benzer bir tehlike anlamına geliyor. Alevilik, sadece Türkiye sınırlarıyla ya da Anadolu Aleviliği kavramıyla sınırlı değil. Bu coğrafya Hindistan’dan Balkanlar’a kadar uzanıyor. Ve bu coğrafyanın dört bir yanında Selefi ve cihatçı gruplar, Alevileri katlediyor. Irak’ta, Afganistan’da, Suriye’de ve Türkiye’de bu katliamlar sürüyor.

Maraş Katliamı’nın gene yıldönümü. Orada bugünlerde Kürt Aleviler katledildi. Bugün Suriye topraklarında daha büyük çapta bir Alevi avcılığı yapılıyor. Böyle bir ortamda Alevilerin, Alevi örgütleribin sadece bir bildiri yayınlaması yeterli değil. Bu çok yetersiz ve abes bir yaklaşım. Ayıp bir duruş.

Böylesine bir saldırıya karşı, Kürtlerin Rojava’daki örgütlenmesini ve kendi kendilerini savunma azmini düşünün. Buna rağmen Türkiye Cumhuriyeti Devleti, Suriye’de de Kürtlere karşı katliamları destekleyen bir politika izliyor. Suriye’deki Alevilerin ise şu an korunma sağlayabilecek bir yapıları bile yok. Belki de tek sığınacakları yer, seküler bir yaşamı esas alan Rojava yönetimi. Çünkü burada Ermeniler, Süryaniler, Kürtler gibi tüm toplulukların haklarına saygı gösteriliyor.

Ancak bölgede HTŞ (Heyet Tahrir el-Şam) gibi gruplar hâkim. HTŞ, El Kaide’den, ardından El Nusra’ya dönüşen ve oradan bugünkü hâlini alan bir yapılanma. Görünürde yumuşak mesajlar veriyor olabilir, ama geçmişi ve kodları belli. Afganistan’da Taliban’ın yaptıklarını görüyorsunuz. Aynı zihniyet, Alevilerin bu topraklarda yaşamasına izin vermeyecek. Bunun için her türlü katliamı yapmaya hazırlar. Mezarları ateşe veren bir anlayıştan bahsediyoruz. İnsanların ölüsüne bile saygı duymayan bir zihniyet var. Bu zihniyete karşı Suriye’deki Alevileri kim koruyacak!

Türkiye’nin, Suriye’deki gruplara yönelik desteği, Aleviler için tehdit oluşturan bir başka faktör. Türkiye’nin vergilerimizle finanse ettiği “Suriye Milli Ordusu” gibi çetelerin faaliyetleri, bölgede yaşayan Ermeniler, Dürziler, Aleviler, Kürtler ve Süryaniler gibi topluluklar için ciddi bir tehdit oluşturuyor. Rojava gibi seküler, demokratik bir bölge, Suriye’deki Aleviler, Dürziler gibi gruplar sürekli bir saldırı altında. Bizden toplanan vergilerle bu saldırılar yapılıyor ve kardeşlerimize, inançlarımıza hakaret ediliyor.

Bugün yaşananlar, sadece Suriye’deki Alevi toplumu için değil, tüm insanlık için büyük bir tehdit oluşturmaktadır. Alevilere yönelik düşmanlık, sadece bir inanç meselesi değil, insan hakları ihlali anlamına gelmektedir. Türkiye’deki Aleviler, kendi haklarını savunmanın ötesinde, Suriye’deki ve dünyadaki diğer Alevi topluluklarıyla birlikte hareket etmelidir.

Alevi örgütlerinin, Suriye’deki Alevi topluluğuna yönelik saldırılara karşı daha etkin bir şekilde sesini yükseltmesi gerekiyor. Sadece bildirilerle bu sorun çözülemez. Hatay’a, Samandağı’na gitmek lazım. Hızır Türbesinin etrafında toplanıp Suriye’deki Alevilerin yaşadıklarına dikkat çekerek, bölgedeki Alevilerin yanında olduğumuzu bizzat göstermek gerekiyor. Bu katliamların durdurulması için uluslararası alanda etkin bir mücadele başlatmak zorundayız. Eğer bu konuda harekete geçmezsek, aynı tehdit Türkiye’deki Alevilere de sıçrayacaktır.