Ana Sayfa Blog Sayfa 146

Sitemize Yeniden Erişim Engeli Getirildi

Sitemiz Alevinet, Türkiye’de BTK tarafından ikinci kez erişime kapatıldı. BTK’nin sitesinde alevigazetesi.com hakkında, “Alevinet12.com, 05/10/2023 tarihli ve 2023/1356 D.İş sayılı Ardahan Sulh Ceza Hakimliği kararıyla erişime engellenmiştir. Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumu tarafından koruma tedbiri uygulanmaktadır.” denildi.

Daha önce alevigazetesi.com adresinden yayın yapan gazetemize yine BTK tarafından erişim engeli getirilmişti. Konu hakkında yazılı bir açıklama yapan Alevinet Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Şükrü Yıldız, “İblise karşı durmak haktır” dedi. Yıldız’ın açıklaması şu şekildedir:

“Alevinet sitemize bir kez daha BTK tarafından erişim engeli getirilmiştir.

Haksızlığa karşı susarsanız, hakkınızla birlikte şerefinizi de kaybedersiniz.” Hz. Ali.

Şükrü Yıldız / Gazeteci

1999 yılından bu yana internet üzerinden yayın yapan Alevi haber gazetesi Alevinet, sitemize BTK tarafından ikinci kez erişim yasağı getirilmiştir. 05/10/2023 tarihli ve 2023/1356 D.İş sayılı Ardahan Sulh Ceza Hakimliği kararıyla erişime engellenmiştir. Engellenen sitemizin çalışanları olarak biliyoruz ki, son yıllarda alınan kararlar gibi bu karar da politiktir ve adaletten ve hukuktan uzaktır. Bizler, özgürlükçü, demokrasi mücadelesi veren kesimlere, halkımıza, inancımıza ve medyaya yönelik gündemleştirilen saldırıları, korkularının dışa vurumu olarak görüyoruz.

Ülkemizde her gün özgürlükler yok edilmektedir. Onlar, hakikatten korkan, yalan ve dolanın arkasına saklanan bir zihniyeti, karanlığı temsil ediyorlar. Kötülükleri temsil ediyorlar. Kötülük ve kötülerden oluşan devasa bir organizasyona, iblise dönüşmüşlerdir. İblise karşı durmak haktır. Hiçbir şey hak ve hakikatten güçlü değildir. Bu yüzden diyoruz ki, halkımız gibi, inancımız gibi susmayacağız…

Şükrü Yıldız
Alevinet Gazetesi

Alevi temsilciler, AntiKapitalist Müslümanlar’ı 10 Aralık’taki mitinge davet etti

Alevi örgütlerinin öncülüğünde Kadıköy’de yapılacak olan “Laik Eğitim, İnsanca Yaşam, Demokratik Türkiye” mitinginin hazırlıkları sürüyor. Alevi temsilciler, dün de AntiKapitalist Müslümanlar ve Erenler Cemevinde bir araya gelen demokratik kitle örgütlerinin temsilcilerini ziyaret ederek, mitinge katılmaları için davet ettiler. 

Alevi örgütlerinin öncülüğünde “Laik Eğitim, İnsanca Yaşam, Demokratik Türkiye” için 10 Aralık’ta Kadıköy’de saat 14.00’te yapılacak mitingin hazırlıkları sürüyor.

Miting kapsamında Alevi temsilcilerden oluşan heyetler, demokratik kitle örgütlerini, siyasi partileri ziyaret ederek mitinge çağrı yapıyorlar.

Alevi heyet dün AntiKapitalist Müslümanlar’ı ziyaret ederek, 10 Aralık’ta yapılacak miting için Kadıköy’e davet etti.

Heyet, Avcılar ve Esenyurt’ta bulunan sivil toplum kuruluşlarının da katıldığı Erenler Cemevinde yapılan toplantıda mitingle ilgili bilgiler verdi.

Damal Dernekler Federasyonu da mitinge desteğini açıkladı.

PİRHA/İSTANBUL

‘Okullara imam atanmasına ve mescit açılmasına karşı direneceğiz’

Alevi Kültür Dernekleri (AKD) Genel Başkanı Seher Şengüllü Yılmaz, ÇEDES projesi kapsamında okullara imam atanmasına ve okullara mescit açılmasına tepki gösterdi. Yılmaz, “Bu proje sadece Alevilerin sorunu değil bu ülkede yaşayan bütün toplumun sorunudur” dedi. Yılmaz, ÇEDES projesinin iptali için üzerlerine düşen her türlü sorumluluğu yerine getireceklerini kaydetti.

AKP iktidarında eğitim politikaları, büyük oranda dini eğitim ve ‘tek din-mezhep’ öncelenerek oluşturuldu. Öğrencilerin ve velilerin tercihlerini görmezden gelen eğitim politikaları nedeniyle dini eğitimin ağırlığı, hemen her yıl katlanarak arttı.

Kamuoyunda büyük tepki çeken “Çevreme Duyarlıyım, Değerlerime Sahip Çıkıyorum” (ÇEDES) adı altında okullara imam atanması projesi, eğitimin daha da dinselleştirilmesi tartışmalarını alevlendirdi. Öğrencilerin adeta Diyanete tesliminin önünü açan proje kapsamında Eskişehir ve İzmir’de yer alan 842 okula, “manevi danışman” adı altında imam, müezzin ve vaiz gibi din hizmetlerinde çalışan kişiler atandı.

ÇEDES projesiyle okullarda imamların derse girmesinin önünü açan Milli Eğitim Bakanlığı (MEB), şimdi de okul öncesi eğitim kurumlarında mescidi zorunlu hale getirdi.

Alevi Kültür Dernekleri (AKD) Genel Başkanı Seher Şengüllü Yılmaz, ÇEDES projesine ilişkin PİRHA’ya konuştu.

“ÇEDES PROJESİ TEKÇİ VE DAYATMACI BİR ZİHNİYETİN ÜRÜNÜ”

ÇEDES projesi toplumun her kesimini ilgilendirdiğini belirten Seher Şengüllü Yılmaz, “Bu proje sadece Alevilerin sorunu değil bu ülkede yaşayan bütün toplumların sorunu. Manevi danışmanlık adı altında tekçi, dayatmacı bir zihniyetin artık ilkokul seviyesine kadar inmesidir” dedi.

“ÇEDES’in açılımına bakıldığında ‘değerlerime saygılıyım, çevreme duyarlıyım, kültürüme sahip çıkıyorum.’ Kelime anlamıyla güzel, özüne bakıldığında gerçeklikten uzak” diyen Yılmaz, “Kelime anlamıyla çok güzel ama özüne baktığımızda tekli bir anlayış. Hiç kimsenin inancına, hiç kimsenin dinine, diline, rengine saygısı olmayan, herkesi tek kulvarda gören bir anlayışı kabul etmemiz asla mümkün değil” diye konuştu.

“ÇEDES PROJESİNİN ÖNÜNÜ KESMEK İÇİN MÜCADELE ETMEK ZORUNDAYIZ”

ÇEDES projesinin iptali için üzerlerine düşen her türlü sorumluluğu yerine getireceklerini vurgulayan Yılmaz, şunları kaydetti:

“Özellikle bu ÇEDES ayağını bitirmek adına hukuki girişimleri ve bu anlamda da bir mücadeleyi sürdürmeye devam edeceğiz. Bunların önünü kapatmak adına mücadele etmek zorundayız ki beklediğimiz adaleti bulabilelim. Bu konuda sesimizi çok yüksek sesle haykırmak zorundayız. Sokak mücadelesi dediğimiz de bu oluyor. Gerekirse daha fazla mitingler yapacağız, gerekirse daha fazla direnç göstereceğiz ve bu bize dayatılan ÇEDES projesi gibi projelerin önüne geçeceğiz.”

“YAŞAMIŞ OLDUĞUMUZ ADALETSİZLİĞİ KARŞI TÜM DÜNYAYA DUYURACAĞIZ”

Alevi Kültür Dernekleri (AKD) Genel Başkanı Seher Şengüllü Yılmaz, “Bunun 5 ile, 10 ile çıkmasını engellemek için mücadeleyi daha yüksek sesle, toplumun her kesimiyle birlikte yapmamız lazım. Yaşamış olduğumuz adaletsizliği yüksek sesle haykırarak, tüm dünyaya duyurarak, kamuyu oluşturarak, bir şekilde elde etmeye çalışacağız” ifadelerini kullandı.

 Cebrail ARSLAN/ANTALYA

Alevi Medyası: Cem TV, Yol TV, TV10 ve Can TV

Erdal Gezik

Bağcılar Cemevinin pir’i sıkıntılı. Ben de öyleyim. Sabırla bekliyoruz. Önceki gün kendisiyle görüştüğümde perşembe akşamı gelmemi söylemişti. Cem var, başka canlarla da konuşma şansın olur demişti. Bir gözümüz kapıda. Henüz canlardan gelen giden yok. Pir duruma izah getirebilmek için birine telefon açıyor. Bir diziden bahsediyorlar. ‘‘Unutmuşum’’ diyor telefonu kapattığında.

Televizyon kanallarından birisinde perşembe akşamı bir doktorlar dizisi varmış; baş rolde oynayanlardan biri Dersimliymiş. Dizi başladığından bu yana ceme katılım hep düşük oluyormuş. ‘‘Kusuruma bakma’’ diyor pir, ‘‘bizimkiler işte! Unutmuşum”.

Kumru Berfin Emre’nin 2023 yılının başlarında çıkan ‘‘Medya, Din, Vatandaşlık: Ulusötesi Alevi Medyası ve İzleyicisi’’ (Media, Religion, Citizenship: Transnational Alevi Media and Its Audience) kitabını okurken ister istemez Bağcılar Cemevindeki bekleyişimiz aklıma geliyor. Aslında kitabın içeriğinin bu anı ile doğrudan bir alakası yok. Belki dolaylı var; haliyle, canlar ve diziler meselesine herhalde sonradan dönmek gerekecek.

Medya, Din, Vatandaşlık: Ulusötesi Alevi Medyası ve İzleyicisi başlıklı çalışma Alevi televizyon kanallarının Alevilerin hak mücadelesi ve Alevi kimliğinin şekillenmesine ne tür katkı yaptığını sorguluyor. Yazar, çalışmasını 2016-2019 yılları arasında ağırlıklı olarak Almanya ve İngiltere’de yürütmüş. Türkiye’de o yıllarda yaşanan politik gelişmelerden dolayı bu çalışma Yol TV ve TV10 ile sınırlandırılmak zorunda kalınmış ve bu kanalların program yapımcıları ve izleyicileriyle de görüşmeler gerçekleştirilmiş. Alevi kimliğinin 1950’lerden itibaren yaşadığı dönüşüm, Alevilerin içinde bulundukları durumdan ve bu kimliğin üyeleri tarafından sürdürülen hak mücadelesinden ayrı düşünülemez. Dolayısıyla kitap bu süreçleri ve sorunları irdelerken, dönüşümü belirleyen arka plandaki faktörleri ve tartışmaları da değerlendirmeye alıyor. Bu çok yönlü sorunun kendisini ifade ettiği mekân olarak televizyon kanallarının seçilmiş olması, elbette tesadüf değildir.

Çünkü televizyon epey bir zamandır günlük hayatımızın vazgeçilmezidir; yalnızca pasif bir yansıtıcı olarak değil, aynı zamanda aktif bir yönlendirici olarak da.

Yazara göre, Aleviler gibi kendilerini diğer medya kanallarında ifade etme hakkından yoksun olan bir azınlık grup için televizyon daha fazla anlam barındırır. Her şeyden önce bu araç, inancını gizli tutmaya mecbur kalmış ve kamusal alanda kendisini ifade etmekte zorlanan bir topluluğun üyelerine kendilerini anlatma olanağı sunmaktadır. İkincisi, bu televizyon kanalları Alevilerin şehirleşme ve Avrupa ülkelerine göç ile birlikte inançlarına dair yaşadıkları sorunları aşmasında eğitim aracı işlevi görürler ve özellikle topluluğun genç üyelerine inançlarını yeniden tanıma olanağı sunarlar. Son olarak da Alevi televizyon kanalları eşit hak mücadelesinin sesi durumundadırlar ve bu özellikleriyle Alevilerin görünür olmalarını mümkün kılan, politik süreçlere katılımlarını hızlandıran ve hatta onların bir eylemciye dönüşmesini sağlayan bir rol üstlenirler.

Peki, Alevilerin farklı geleneklere bağlı olmaları ve 1950’lerden itibaren yaşadıkları birçok sorun ve ayrışma televizyon kanallarının bu etkisini sınırlamıyor mu? Yazar, medyanın gücünün tam da burada yattığını iddia ediyor. Televizyon bir araya gelme şansı olmamış kesimleri aynı karede buluşturabiliyor ve izleyicilerini ortak bir kimliğin etrafında toplayabiliyor. Maraşlı Alevi ile Çorumlu Alevi aynı kanala bakabiliyor; ya da Türkiye’nin bir köyünde yaşayan bu inancın mensubu, Almanya’da Alevilerin elde ettikleri haklardan haberdar olabiliyor. Hayatında hiç Kürtçe deyiş duymamış bir başka Alevi ise bunu ilk kez bu televizyon kanalları sayesinde öğreniyor. Daha da ötesi, birbirinden uzak coğrafyalara dağılmış Aleviler, televizyon kanallarının haberdar etmesi sayesinde, örneğin, Malatya Sürgü’de olduğu gibi saldırıya uğrayan bir Alevi aileyi korumak için girişimlerde bulunabiliyorlar. Alevi televizyon kanallarının rolü bu farklı çizgiler üzerinde yaşatılan kimlikleri birleştirme gücünde yatıyor: Onlar homojen olmayan ve devlet olanaklarından yoksun azınlık bir grubun kategorik farklı alt kimliklere ve yerellere mensup üyelerine, bağlı oldukları kimlikleri de dahil eden fakat onları aşan bir kimliğin üyeleri oldukları bilincini aktarıyor. Kitapta bu çapraz (transversal) vatandaşlık ve kimlik olarak nitelendiriliyor. Bu yanıyla Alevi medyası zaten yerel kimlikler ve ulusal sınırlar ötesinde faaliyet yürüten Alevi örgütlenmesini bir üst boyuta taşıyor.

Aslında Alevilerin kendi televizyon kanallarına sahip olmaları oldukça yakın bir döneme ait bir gelişmedir. Unutmamak gerekir ki bu kanallar herhangi bir medya geleneğinin birikimi -gazete gibi- üzerinden şekillenmiyor ve hemen hemen hepsi amatör çabaların bir ürünü olarak ortaya çıkıyor.

Bunlardan ilki olan Cem TV 2005, Yol TV 2006 ve TV10 2011 yılında faaliyete geçmiş. 2016 yılında darbe sonrası yaşanan gelişmeler Yol TV ve TV10’un yayınlarını Türksat üzerinden sürdürmelerine yasak getirmiş. Her iki kanal da faaliyetlerini Almanya merkezli yürütmeye çalışıp, ağırlıklı olarak dijital yayıncılığa yönelmişler. TV10 2018 yılından itibaren Can TV olarak yayınlarını devam ettirmektedir. Türksat’tan çıkartılmaları seyirci sayısında düşüşlere neden olmakla birlikte, dijital alandaki kimi yasaklar ve sorunlar da etkilerinin biraz daha kırılmasına neden olmuş. Haliyle her iki kanal açısından toplam 10 yılı geçmeyen bir deneyim söz konusudur. Bu kısa süre içerisinde onları hak mücadelesi açısından değerlendirmek mümkün olabilir ve bunun için fazlasıyla örnek verilebilir. Bahsi geçen televizyon kanallarının yeni bir üst kimliğin yaratılması konusunda önemli işlev gördükleri hakkında biraz daha temkinli olmak gerekir.

Bu bağlamda araştırmada Cem TV’ye, dolaylı olarak hakkında bilgi verilse de daha fazla yer ayırılabilirdi. Belki olanaklar 2016 yılı sonrası Cem TV’nin program yapımcılarıyla görüşmeye elverişli değildi fakat Cem TV seyircilerini Almanya ve İngiltere’de bulmak ve onların medya ilişkisini böylesi bir çalışma bağlamında kayda geçirmek önemli olabilirdi. Cem TV yayınları Aleviliğe dair tartışmalarda, TV10 ve Yol TV’den oldukça farklı bir yerde konumlanmaktadır. Kitapta sık sık onun devlete yakın bir bakış açısına sahip olduğu ve politik gelişmeler karşısında muhalefet yapmadığı vurgulanmaktadır. Böyle bile olsa, yeni bir üst kimlik yaratma sürecinde Cem TV izleyicisinin konumunu saptamak gereklidir çünkü bu izleyici, sayısı ne olursa olsun, Aleviliğin oldukça geleneksel bir yorumunu yaşatır ve çoğu zaman Yol TV veya TV10’na bakan kişilerle aynı evin yaşlı üyeleridirler.

Bu yüzden, farklılıkları tanıyan ve bir üst kimlik veya çapraz kimlik yaratma süreci Cem TV seyircisini dahil etmeden de yapılması mümkün değildir. Çünkü, hangi açıdan bakarsanız bakın, kimlik tartışmaları veya arayışları bizi her zaman geçmiş üzerinden muhasebe yapmaya mecbur bırakır. Hele ki Alevilik gibi tarihle ve ona dair tartışmalarla bu kadar sarmallı bir ilişkisi olan bir dini grup açısından bu daha da önem kazanır. Aksini, yani medyanın geçmişin hafızasını dahil etmeden kısa zaman içerisinde bir üst kimlik yaratabileceğini savunmak, oldukça liberal bir bakış açısı olur ki bunun bu grup açısından ne kadar gerçekçi olduğu oldukça tartışmalıdır. Doğal olarak soru şurada düğümlenmektedir: Sahi, Cem TV, TV10, Yol TV veya Can TV bize gelecek açısından ne tür bir Alevi kimliği önermektedir?

Medya, Din, Vatandaşlık: Ulusötesi Alevi Medyası ve İzleyicisi başlıklı çalışmada bu soruya verilmiş toplu bir cevap yerine değişik bölümler altında bu kanalların her birinin farklı bir Alevilik tanımlarının olduğunu da öğreniyoruz. Örneğin Cem TV İslam dahilinde, devletle barışık ve yalnızca Balkanlara kadar uzanan bir Alevi kimliği öneriyor; Yol TV’de İslam dışı vurgusu ve sol muhalif kimlik ön planda tutuluyor; TV10’da ve Can TV’de ise etnik ve bölgesel farklılıkları sahiplenen çoğulcu bir Alevilik işleniyor. Benim bu televizyon kanallarıyla ilişkim ise daha çok internet üzerinden yürümektedir. Onların bende bıraktıkları izlenim kitapta sıralanan tespitlere yalnız ekleme olabilir. Bana göre, Cem TV 1920’li ve 1930’lu yılların Türkiye’sinde beyan edilen fikirler ile Şii ve Tasavvuf akımlarının düşüncelerini bir arada sunan ilginç bir bakış açısını temsil ediyor. Haliyle gelecek açısından bu birleşim ötesinde önerebileceği bir üst kimlik hayali yok. Yol TV’de ise sol düşünce ve laiklik vurgusu arasında git-gel yapan bir dünya görüşünü sıklıkla duymak mümkün. Kanalın programlarında Aleviliği inanç boyutuyla yaşatmak konusunda bir iddianın olup olmadığını tespit etmek her zaman kolay olmayabiliyor. TV10 ve Can TV ise yereli öne çıkartan ve özellikle ocak merkezli Aleviliği yeniden örgütlemeyi vurgulayan program yoğunluğuna sahip.

Ocak merkezli Alevilik, geleneksel inanç yapılanmasının ana direği olsa bile, bunun sınırlar ötesi ve çapraz kimliğin yaratılmasına ne tür bir katkı sağlayabileceği, ciddi tartışma gerektiren bir başlık olarak görülmelidir. Ayrıca, farklı Alevilik tanımlamaları olan bu kanalların yeni ayrışmalar yaratabileceği veya var olan ayrışmaları daha da keskinleştireceği de ihtimal dışı tutulmamalıdır.

Medyanın böyle bir etkisinin olduğu göz ardı edilemez. Dolayısıyla, yukarıdaki soru hâlâ geçerlidir: Cem TV, TV10, Yol TV veya Can TV bize ne tür bir Alevi kimliği önermektedir ve bu kanallar bu sahiplendikleri kimliği izleyicilerine ne düzeyde benimsetmeyi başarmışlardır? Sanırım, bu soruya daha yerinde cevap verebilmek için, örneğin bu kanallarda yapılan tarih programlarını yakından incelemek ve bu programlarda ne tür bir Alevi tarihi yazılmaya çalışıldığını belirlemek gerekecekti.

Bu bağlamda, önemli bir başka başlık ise 2016 sonrası yaşanan gelişmelerdir. Darbe girişimi sonrası Alevi kanalların karşı karşıya kaldıkları baskılar onları ağırlıklı olarak dijital medya üzerinden yayın yapmaya zorlamış. Bu onların etki alanlarını oldukça sınırlamış, programlarının içeriği ve izleyici kitlesinin de kısmen değişmesine neden olmuş. Örneğin televizyon yayınlarını daha çok yaşı ileri kesimler seyrederken, dijital yayıncılıkta gençler ve kadınlar öne çıktığını bu çalışmadan öğreniyoruz. Dijital yayıncılık alanında yaşanan kimi politik ve teknik sorunlar, televizyon kanallarının bu olanağı kullanmasını da sınırlamış. Yasaklanan kanalların da bu geçişi başarıyla gerçekleştirdiklerini söylemek zor görünüyor. Örneğin Cem TV’nin aksine, Yol TV ve TV10’un güncel ve iyi organize edilmiş bir web siteleri yok veya programlarını Youtube gibi ortak mecralarda bulmak her zaman kolay olmuyor. Fakat ne kadar hazırlıklı olunursa olunsun, dijital medyanın iletişim ve etkileşim alanında yarattığı kimi sorunlar burada da geçerli. Dünyanın her yerinde dijital medya geleneksel güç odaklarının etki alanını zorlamakta ve daha fazla parçalanmalara neden olmaktadır. En güçlü Batı demokrasilerinde bile geleneksel politik partilerin etki alanlarını kaybetmelerinde dijital medyanın oynadığı rol sıkça ifade edilmektedir. Dolayısıyla Alevi kanalları da dijital alanda yeterli olsalar bile, kimlik mücadelesi konusunda etkileri sınırlandırılmış sayılmalıdır. Bu sorun hem bugün hem de gelecek açısından önemli bir meseledir.

Dijital medyaya geçişin yarattığı sorunlar, kitapta Alevi medyasının etkisi konusunda öne sürülen iddiaları yeniden düşünmemiz için de bir neden olarak görülmelidir.

Tam da böyle bir süreçte Alevilerin kendi kanalları yerine daha fazla merkez medyaya yönelmeleri anlaşılır olabilir. Haliyle bir televizyon dizisinin cem merasimine katılımı belirleyecek kadar etkili olması da anlaşılabilir. Yine de burada sorulması gereken başka bir soru daha vardır: Alevi kanallarının düzenli izleyicileri kimlerdir? Bu izleyicileri yaş, cinsiyet, bölge ve gelir durumlarını dikkate alarak gruplandırmak mümkün müdür? Aynı soru Cemevlerini düzenli ziyaret eden ve cemlere katılım gösteren kesimler için de geçerlidir. Benim kişisel gözlemim, Türkiye’de Cemevlerini ziyaret edenlerin daha çok Alevilerin en yoksul kesimleri olduğuna dairdir. Aleviliği yaşatan bu kesimler aynı zamanda en fazla televizyon seyreden ve televizyon kanallarının her türlüsüne oldukça açık bir konumda olanlardır. Doğal olarak Alevi kanallarının bir üst kimlik yaratma çabalarında, inancı ayakta tutan fakat bir o kadar da edilgen olan bu yoksul kesimlerle kurdukları ilişki kapsamlı bir analize muhtaçtır.

Kumru Berfin Emre’nin kitabı bütün bu sorular ve sorunlar hakkında yeniden düşünmek için önemli bir çalışma olarak görülmelidir. Bu, belki erken yapılmış ve sınırlı bir araştırma olarak ele alınabilir. Buna rağmen Medya, Din, Vatandaşlık: Ulusötesi Alevi Medyası ve İzleyicisi, hayatımıza her gün dahil olan bir konu hakkında yaptığı tespitlerle ve bir o kadar okurda bıraktığı sorularla Alevilik çalışmalarına yapılmış ciddi bir katkıdır. Yazar, bu tür çalışmaların azınlık gruplar tarafından bir hak arayışı aracı olarak sürdürülebilmesi için güç odaklarının ve merkezin dilinden uzaklaşılması gerektiğini önermektedir. Bu önemli fakat bir o kadar da tartışılması zorunlu bir saptamadır. Aksi takdirde, inancı ayakta tutan kesimlerin bir televizyon dizisinden dolayı cem merasimine neden katılmadıklarını izah etmek kolay olmayabilir.

Kumru Berfin Emre (2023), Media, Religion, Citizenship: Transnational Alevi Media and Its Audience, Oxford: Oxford University Press.

Yazarın konuyla ilgili diğer çalışmaları şu adreste bulunabilir:
https://arts-london.academia.edu/KumruBerfinEmre 

KAYNAK: https://www.academia.edu/109443238/Alevi_Medyas%C4%B1_Cem_TV_Yol_TV_TV10_ve_Can_TV

İki Kişi, Tek Senaryo: Soylu ve Yerlikaya

Süleyman Soylu, bir dönem Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nde İçişleri Bakanıydı. Devletin geçmiş siyasi tarihine bakıldığında, hiçbir İçişleri Bakanı ya da siyasetçi, Süleyman Soylu kadar pişkin değildi. Pişkinliği bir yana, insanların gözünün içine bakarak yalan söyleyen, medyanın ve gazetecilerin karşısında suç örgütleriyle iç içe geçmiş, bunu saklama gereği duymayan bir kişilikti.

Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin kimliğini dışa vuran bir resim. Her türlü insani değere düşman, onu yok etmek için saldıran karakterdeydi. Böyle birine İçişleri Bakanlığı görevi verildi. Şu anda ise İçişleri Komisyonu Başkanlığı görevinde bulunuyor.

Süleyman Soylu’dan sonra İçişleri Bakanlığı görevine Ali Yerlikaya getirildi. Yerlikaya’nın sosyal medya hesaplarından, iktidar cephesinin propaganda mekanizmaları tarafından desteklenen paylaşımlar yapıldığı görülüyor. Bu paylaşımlarda, uluslararası uyuşturucu kartellerine yönelik operasyonlardan ve bu operasyonlarda yüzlerce kişinin tutuklandığından bahsediliyor.

Bu haberler, Türkiye’de faaliyet gösteren çetelerin varlığına ve bu çetelerin Türkiye’ye neden geldiklerine dair soruları gündeme getiriyor.

İstanbul başta olmak üzere onlarca şehirde operasyonlar yapılıyor ve 20, 10, 30, 40 kişi gibi farklı sayılarda kişiler toparlanıyor. Her çetenin kendine özgü “marka” ismi var. Mesela, bir şahıs 8 yıl boyunca Türkiye’de kırmızı bültenle aranıyor, ancak Türkiye’de rahatça yaşamını idame ettiriyor. Böylesine bir ülkeden ve durumdan bahsediyoruz.

Görünürde, Yerlikaya ve Süleyman Soylu’nun göz yumduğu bu çeteleşme ve kurumlara karşı operasyonel bir durum geliştiriyor. “Türkiye değişiyor mu, değiştiriliyor mu” gibi bir durum ortaya çıkıyor, ancak realite bu değil. Görünen o ki, iktidarın ihtiyaç duyduğu yeni şekillenme ve organizasyonlar var. Mesela, mafyanın gruplarından, ‘bitanem Süleyman’ grubu eskiden iktidardaydı ve Süleyman kendi çetelerini Türkiye’de faaliyet göstermeleri için destekledi. Kara para aklama, uyuşturucu sevkiyatı, kadın ticareti, çökme gibi alanlarda faaliyet gösterdiler ve Süleyman bu işlerden pay alarak grubunu besledi.

Bu grup, devletin içerisindeki bir kanat oluyor ve bu kanat, işlerin organizasyonunu ve koordinasyonunu Süleyman’a vermişti. Ancak şimdi, devlet içerisindeki başka bir çete, Ali Yerlikaya şahsında, yeni bir çeteleşme ile karşılık vermek ihtiyacı duyuyor. Bir alandan bir grubu çektiğiniz zaman, yeni bir gruba alan açıyorsunuz ve o grubun oraya girmesini sağlıyorsunuz. Ya da rakip bir grubu tasfiye edip, onun yerine başka bir grubu yerleştirerek, Süleyman üzerinden akan kaynakların bu sefer Ali üzerinden diğer gruplara aktarılması gibi bir durum söz konusu oluyor.

Ali Yerlikaya’nın sosyal medya hesaplarına bakıldığında uyuşturucu ticareti karşısında, devletin ve polisin uyguladığı yöntem görülüyor. Yani, sokak operasyonları. Bunla uyuşturucuya karşı mücadele yapıldığı resmi çizilmeye çalışılıyor.

Oysa ki, Türkiye, uyuşturucu ticaretinde dünyanın en önemli ülkelerinden biri haline geldi. Kokainin tonlarla taşındığı ülke şu anda Türkiye. Latin Amerika ülkeleri neredeyse bu konuda adları anılmayacak durumda, ama Türkiye liderlik pozisyonuna doğru ilerliyor.

Şu anda Türkiye’ye tonlarca uyuşturucu geliyor ve bunlar çeşitli yerlerde yakalanıyor. Kimisi İtalya’da, kimisi Hollanda’ya giderken, kimisi uçaklarda, kimisi ise İzmir, Mersin limanına gelirken yakalanıyor. Dünya kamuoyu ve medya bu olayları yazıyor, ancak Türkiye’de bu tonlarca uyuşturucuyu taşıyan toptancılara dokunulmuyor. Özellikle Süleyman’ın döneminde bu durumun üstü örtüldü. Konuşulmadan geçiştirildi, Yerlikaya’nın da dokunmayacağı görülüyor. Tansu Çiler döneminde kayıtlara geçen Mehmet’lerin bütçe açığını kapatmak için uyuşturucu dağıtımını organize ettikleri biliniyor. Belgeleri ile yayınlandı. Bugünde devlet politikası olarak bu devam ediyor.

Olayın başka bir noktası sokak operasyonlarında dikkat çekici rakamların kullanılıyor olması. Örneğin, ‘operasyonumuzda 1000 kişi tutuklandı’, ‘600 kişi tutuklandı’, ‘300 kişi tutuklandı’ gibi. Yani, binlerce kişinin sokaklarda uyuşturucu sattığı bir ülkeden bahsediliyor. Resmi çiziliyor.  Bu gösteriyor ki ülkede uyuşturucunun büyük bir lojistiği de var. Kokain, esrar, eroin gibi maddelerin gelmesi depolanması veya üretilmesi var. Mal var. Tonlarca, her çeşit. İşte bunu sağladığınızda sokaktaki binlerce kişiyi çalıştırabilirsiniz. Bir fabrika gibi düşünün; ne kadar çok elemanı varsa, o kadar çok üretim yapar ve o kadar çok talep görür. Eğer sokaklarda binlerden, on binlerden bahsediliyorsa, demek ki bu kadar mal geliyor ve bu malı kullanan, tüketen, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları var. Eroin kullanımında 30 yaş aralığında, Türkiye şu anda Avrupa’da birinci sırada.

Sokakların temizlenmesi hareketi, aynı zamanda yeni grupların o alana girmesi ile ilgilidir. Yani, sokaktaki bu büyük kavga aslında toptancılar arasındaki bir kavgadır. Uluslararası kartellerden bahsediliyor, ancak Türkiye’de yaşayan ve bilinen birçok kartel lideri var. Bu kartellerin müşterilerine ve dağıtım ağlarına müdahale ettiğinizde, yeni kartellerin önünü açıyorsunuz ve diğer uyuşturucu şebekeleri, çete grupları bu alanlara yerleşiyor. Böylelikle çeteleşme el değiştiriyor. Türkiye’deki operasyonel duruma ve sonuçlarına baktığınızda, yeni bir çeteleşmenin ve toparlanmanın olduğunu rahatlıkla görebiliyorsunuz, çünkü çok deşifre olmuş bir durum söz konusu.

Türkiye Cumhuriyeti Devleti şu anda uluslararası alanda, ilişkilerde para dileniyor. ‘Şunu yaparsanız”, “biz bunu yaparız”, “şu kadar verirseniz”, “şunu yaparız” pazarlığı içerisinde. Türkiye’nin şu andaki düşürüldüğü durum gerçekten utanç verici. Körfez ülkelerine gidip, “Bize söz verdiler, şu kadar para, kaç milyarlık anlaşmaya imza attık” diyorlar. Sonra arkasından bakıyorsunuz, gerçekte neler olduğunu görüyorsunuz. Avrupa’ya gidip, çeşitli sözler ve vaatlerde bulunuyorlar ama karşılığını alamıyorlar. Güvenilir, sözünde duranlar listesinde yoklar.

Uyuşturucu tacirlerini, mafya çetelerini, kara para aklayanları ve katilleri besliyorlar. Bu durum karşısında, uluslararası topluluk Türkiye’den operasyonel bir durum bekliyor. ‘Eğer bu çeteleri izole etmezseniz, minimize etmezseniz, size destek veremeyiz’ diyorlar. Özellikle Avrupa’dan bu talebin geldiği biliniyor. Türkiye ise her zaman yaptığı gibi sahtekarlığa başvuruyor. Yapıyormuş gibi, yapıyor. Deşifre olanları toplayıp, sokağa operasyon çekmek ile işi kotaracağını sanıyor.

Süleyman’ın açık bir tarafı vardı. Kendisi medyada sıkça gündeme gelen fotoğraflar veriyordu. Hangi suçtan bahsederseniz bahsedin, Süleyman’ın o şahıslarla resmi vardı. Eğer bir haberde Süleyman’la bir resim yoksa, o zaman bu kişi Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nde suç işleyenlerden biri değildir. Süleyman, hangi suçlu varsa, o suçlunun hemen yanında fotoğraflarıyla birlikte çıkıyor.

Türkiye kendi halkına yalan söyleyip, onları peşine takıp yol alınca dünyayı da kandırdığını sanıyor.

Türkiye’deki propaganda, askeri güçlerin oluşturulması ve Ortadoğu’daki dengelerin bozulması gibi konuları da içeriyor. Ali Yerlikaya’nın İçişleri Bakanlığı’nda oluşturduğu imaj, sanki Recep Tayyip Erdoğan’ın kontrolünde olmayan bir güç gibi gösterilmeye çalışılıyor. Süleyman Soylu’nun etkisi ve Ali Yerlikaya’nın kendi başına işler çeviriyor gibi bir algı yaratılıyor. Ancak biliniyor ki, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nde en belirgin şey, Recep Tayyip Erdoğan’ın tartışmasız otoritesidir.

Her şey Erdoğan’ın iki dudağı arasında. Klasik Osmanlı Bankası’nın reklamlarında olduğu gibi, “Yok bir birimizden farkımız ama biz Osmanlı bankasıyız” ‘Yerli Kaya’ ve ‘Soylu’ arasında bir fark olmadığını ve ikisine de görev verenin Erdoğan olduğu gerçeğini unutmamak lazım.

Dengelerin Türkiye’de nasıl kurulduğunu görmek önemli. Ne kadar dibe inmişseniz, o kadar büyük laflar ediyorsunuz. Korkak olanlar aslan oluyor, hırsızlar dürüst oluyor; böyle bir memleket durumu söz konusu. Süleyman Soylu, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin açık yüzüdür. Bazıları Süleyman’la diğerleri arasında fark olduğunu düşünebilir, ancak aslında öyle bir fark yoktur. Birisinin gizli olarak, diğerinin üstünü kapatarak ya da medyanın dışında örgütlediği bir durum ve pozisyon, Süleyman Soylu tarafından açıkça sergileniyordu.

Süleyman Soylu’nun bu kadar özgüvenli olabilmesi için bir sebep olmalı. Türkiye Cumhuriyeti’nde kimin ne olduğu ve yarın ne olacağının belli olmadığı bir yerde, kendisi devletin ve Erdoğan ittifakının bir parçası olarak var. Bu ittifakın bir parçası olmanın verdiği özgüvenle, ekranlara çıkıp her türlü iddiayı ortaya koyabiliyor. ‘Ağustosta biz uçuracağız’ dediği zaman, aslında enflasyon ve dolar uçtu. Kendisini kıskandıklarını iddia ediyor, ama gerçeklikte kıskanılacak bir durum yok. İstekleri olmayınca kapı önünde havlayan bir pozisyon ve siyaset ürettiler, ancak bunun ötesinde bir şey çıkmadı.

Bütün iddialarına ve söylemlerine bakıldığında, bu durumun aslında ittifakın bir parçası olmaktan kaynaklandığı söylenebilir. Kısaca, Süleyman Soylu, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin, dediğim gibi, resmi bir yüzüdür. Kimliğidir, kendisidir.

Alevi kurumlarının genel başkanları, CHP Genel Başkanı Özel ile görüştü

Alevi dernek, vakıf ve federasyonlarının başkan ve yöneticileri bugün, İstanbul Kadıköy’de 10 Aralık’ta yapılacak ‘Laik Eğitim, İnsanca Yaşam, Demokratik Türkiye’ mitingi kapsamında CHP Genel Başkanı Özgür Özel’i CHP Genel Merkezi’ndeki makamında ziyaret ettiler. 

CHP Genel Başkanı Özgür Özel, bugün CHP Genel Merkezi’ndeki makamında Alevi Bektaşi Federasyonu (ABF) Genel Başkanı Mustafa Aslan, Pir Sultan Abdal Kültür Derneği (PSAKD) Genel Başkanı Cuma Erçe, Alevi Kültür Dernekleri (AKD) Genel Başkanı Seher Şengünlü Yılmaz, Hacı Bektaş Veli Anadolu Kültür Vakfı (HBVAKV) Genel Başkanı Ercan Geçmez, Demokratik Alevi Dernekleri (DAD) Eş Genel Başkanı Kadriye Doğan, Canlar Federasyonu Genel Başkanı Zeynal Şahan ve beraberindeki Alevi yöneticilerle bir araya geldi.

Alevi genel başkanlar, CHP Genel başkanı Özel’den, 10 Aralık mitingine destek verilmesini istedi.

Olumlu geçen görüşme sonrası Özel, ziyaretle ilgili sosyal medya hesabından, “Alevi dernek, vakıf ve federasyonlarının başkan ve yöneticileriyle bir araya geldim. Cemevlerinin ibadethane statüsüne kavuşması ve eşit yurttaşlık talepleri başta olmak üzere Alevi yurttaşlarımızın tüm taleplerini cesaretle ve kararlılıkla savunacağız” dedi.

PİRHA/ANKARA

‘Erkeklerin yüzde 66’sı nafaka ödemiyor’

Günebakan Kadın Derneği, 25 Kasım etkinlikleri kapsamında nafaka hakkına ilişkin söyleşi gerçekleştirdi. Kadın avukatların, yasalarda yer alan nafaka hakkına dair bilgilendirme yaptığı söyleşide 25 Kasım Kadına Yönelik Şiddetle Uluslararası Mücadele Günü eylemine de çağrı da yapıldı.

Mersin Günebakan Kadın Derneği, 25 Kasım Kadına Yönelik Şiddetle Uluslararası Mücadele Günü sebebiyle basın açıklaması ve nafaka hakkı ile ilgili söyleşi gerçekleştirdi.

Dernek binasında yapılan açıklamayı başkan Yüksel Gözen okudu. Gözen, 25 Kasım’da erkek şiddetine karşı sokaklarda olacaklarını belirterek, “Kadına, çocuğa, LGBTİ+lara erkekten ve sistemden gelen şiddetin engellenebilmesi için 25 Kasım’da tüm dünyada sokakları dolduruyoruz. Gücümüzün farkındayız. Dönüştürücü etkimizi biliyoruz. Toplumsal cinsiyet eşitsizliğinin şiddetin sebebi olduğunu görerek hareket ediyor ve eşitlik için mücadele veriyoruz. Günebakan Kadın Derneği olarak hakta eşitlik, temsilde eşitlik, aşkta eşitlik taleplerimizi yine haykırıyoruz” dedi.

KADINLAR NAFAKA HAKKINI KONUŞTU

Açıklamanın ardından nafaka hakkına ilişkin söyleşi yapıldı. Söyleşide avukatlar Nalan Ateş Altuntaş, Nesrin Gözen Bilek, Şirin Güner ve Zahide Yıldıztekin konuşmacı olarak yer aldı.

İlk olarak söz alan Av. Şirin Güner, Türkiye’de Medeni Kanun’a göre hangi koşullarda nafaka alındığına ve mevzuata ilişkin hukuki bilgi verdi. Nafakanın sadece kadınlara verilmediğine, bu durumun Türkiye’de farklı bir şekilde ele alındığına dikkat çeken Güner, “Türkiye’ye baktığımızda hiçbir sosyal güvenliğiniz yoksa, tamamıyla eşe bağlıysanız nafaka dışında hiçbir çıkar yolunuz yok. Biz yaşam hakkı noktasında endişedeyiz. Bazen kadınlar, adamdan kurtulmak için nafaka dahil talep etmiyor. Yasadaki boşluk devletin üzerine düşeni yapmamasından kaynaklanıyor” dedi.

“NAFAKA ERKEKLERİ YOKSULLAŞTIRMIYOR” 

Av. Nesrin Gözen Bilek de, nafakanın erkeği yoksullaştırdığı yönündeki algının doğru olmadığını belirterek, “Nafaka, kişiyi yoksullaştıracak bir miktarda değil. Asgari ücretli, ücretinin yarısını eşe vermiyor. Nafaka yükümlüsünü de yoksullaştırmayacak şekilde tedbir alınıyor. Meblağ buna göre belirleniyor” diye konuştu.

Zahide Yıldıztekin ise Japonya, Avusturya, Almanya, Hollanda, Arabistan, İsrail, Amerika ve İsviçre gibi ülkelerde nafakaların değişim biçimlerini aktardı. Avrupa’da boşanan eşlerin nafaka olsa dahi birbirleriyle ilişkisi kalmadığını ifade eden Yıldıztekin, bu durumun Türkiye’de tam tersi olduğunu ve sırf nafakadan dolayı kadınların şiddete uğradığını söyledi.

“ERKEKLERİN YÜZDE 66’SI NAFAKA ÖDEMİYOR”

Son olarak siyasi partilerin nafaka konusundaki tutum ve çalışmalarını ele alan Nalan Ateş Altuntaş, Yeniden Refah Partisi’nin Meclis’e sunduğu yasa teklifi ile ilgili bilgilere yer verdi. Öte yandan erkeklerin yüzde 66’sının nafaka ödemediğini de vurgulayan Altuntaş şunları söyledi:

“Erkek kadınla evlendikten sonra kadının dışarda kendi kazancını sağlamasına izin vermiyor. Erkekler neden bunu yapıyor çünkü birinin evin ihtiyaçlarını gidermesi gerekiyor. Zaten sosyoekonomik durum araştırması yapıldıktan sonra nafaka hakkında hüküm kuruluyor. Bu nedenle nafakanın öncesine bakılması gerekiyor. Evin temizliğini bakımını erkek yapsaydı, kadınlar dışarıda çalışsaydı, erkeklere nafaka öderdi. Nafakaya ilişkin tartışmaların kadını o yaşama mecbur bırakmak, ekonomik bağımlılığı erkekle sağlamak üzere bir çalışma olduğu kanaatindeyim. Amaç kadınların boşanmasını önlemek.”

Fatoş SARIKAYA/ MERSİN

Sivas Katliamını ‘olay’ olarak yorumlayan İçişleri Bakanı’ndan 13 firari sanık cevabı!

HEDEP İstanbul Milletvekili Celal Fırat’ın Sivas Katliamında rol alan kaçak faillerin akıbetine dair verdiği soru önergesini cevaplayan İçişleri Bakanlığı katliamı ‘olay’ olarak yorumlayarak, “13 şahıs hakkında yakalama emri bulunmakta, söz konusu şahısların yakalanmalarına yönelik adli süreç devam etmektedir” dedi. 

Halkların Eşitlik eve Demokrasi Partisi (HEDEP) İstanbul Milletvekili Celal Fırat, 2 Temmuz Madımak Katliamında sorumluluğu olan, katliamda rol almış kişiler ve katliamın tüm detaylarıyla ilgili nasıl bir soruşturmanın yürütüldüğü, tutuklanan, tutuklanmayan, soruşturulmayan kişilerle ilgili İçişleri Bakanı Ali Yerlikaya tarafından cevaplanması amacıyla soru önergesi vermişti.

Fırat’ın soru önergesini cevaplayan İçişleri Bakanı Ali Yerlikaya, Madımak Katliamı faillerinden 13 kişinin 30 yıldır yakalanamamasını ‘adli süreç devam etmektedir’ diyerek cevaplarken, Sivas Katliamı için ise ‘Sivas’ta meydana gelen olay’ olarak yorumladı.

Sanal medya hesabından açıklama yapan Fırat, “Bakanlık verdiği cevapta, Madımak katliamını olay olarak tanımlamakta ve 13 kişi hakkında yakalama kararı olduğunu, bunların halen yakalanmadığını ve bununla ilgili sürecin devam ettiğini belirtmektedir. Ancak, aradan geçen 30 yılda bu kişilerin yakalanması için ne tür çalışmaların yapıldığı, bunca zamana rağmen bu kişilerin neden yakalanmadığına ilişkin herhangi bir açıklama yapmamaktadır. Yurtdışında olan sanıkların İnterpol aracılığıyla yakalanmasına ilişkin etkin bir çalışmadan bahsedilmemektedir” ifadelerini kullandı.

“HESABINI SORMAYA DEVAM EDECEĞİZ”

Fırat, insanlığa karşı işlenen suç olan Sivas Madımak Katliamına dair etkin bir soruşturmanın yürütülmediği ifade ederek, “Yukarıda kısaca değindiğimiz konularda bakanlığın soru önergemize verdiği cevapların yetersiz olduğunu, etkin bir soruşturmanın yapılmadığını ve yakalanmayan kişilerle ilgili nasıl bir sürecin yürütüldüğünün belirsiz olduğu apaçık ortadadır. Açık ve net ifade olarak ifade ediyorum ki, Madımak katliamı insanlığa karşı bir suç olduğundan zaman aşımını kabul edemeyiz. Yetkililer bu süreçlerle ilgili kamuoyunu hiçbir şeyi gizlemeden bilgilendirmeli, etkin soruşturmaların yürütülmemesi ve yakalanmayan kişilerle ilgili sorumluluğu olanlara yönelik gerekli işlemlerin yapılmasını istiyoruz. Katliamın sorumluları kim olursa olsun hesabını sormaya devam edecek ve bu işin peşini bırakmayacağımızın da bilinmesini isteriz” dedi.

HEDEP MİLLETVEKİLİ FIRAT’IN SİVAS MADIMAK KATLİAMINA DAİR SORU ÖNERGESİ ŞÖYLE:

“2 Temmuz 1993 tarihinde Sivas’ta düzenlenen Pir Sultan Abdal Anma Etkinlikleri sırasında Madımak Oteli yaklaşık 15 bin kişinin katıldığı bir saldırı ile yakılmış, bu korkunç vahşet alkışlarla izlenmiş ve çoğunluğu Alevi 33 yazar, ozan, düşünür ile 2 otel çalışanı yanarak ya da dumandan boğularak yaşamını yitirmişlerdir. İnsanlığa karşı işlenmiş suç kabul edilmesi gereken Sivas Madımak katliamı, aradan geçen 30 yıla rağmen tam anlamıyla aydınlatılmamış, yaşanan vahşetin arkasındaki örgütler bulunamamış, gerçek failler yakalanmamış ve bunun sonucu olarak da adalet yerini bulmamıştır.

Bu bağlamda;

1-) 2 Temmuz 1993 günü tarihe Sivas Katliamı olarak geçen, 33 aydın ve 2 otel çalışanının yakılarak katledildiği olayın ardından katliam ile ilgili davada kaç kişi yargılanmış, bu kişiler hangi cezalara çarptırılmıştır?

2-) Sivas Katliamı sanığı olarak aranan ve yargı karşısına çıkmayan kaç kişi vardır? Bu kişilerin akıbeti nedir? Aradan geçen 30 yıla rağmen neden yakalanamamışlardır?

3-) Hakkında yakalama kararı bulunan sanıklar aradan geçen 30 yıla rağmen neden yakalanamamışlardır? Yakalanması için ne gibi çalışmalar yürütülmektedir? Sanıklardan bazılarının Almanya’da ikamet ettiği “SOL PARTİ Federal Almanya Milletvekili Gökay Akbulut”un 18.12.2020 tarihinde meclise sunduğu soru önergesinde açıkça beyan edilmesine rağmen, yurt dışında olan katliam sanıklarının Türkiye’ye iadesi için gerekli girişimler yapılmış mıdır?

4-) Etkinliğin yapılacağı tarihten günler önce kentte bildiri dağıtan ve “Halk cihada” çağrısı yapanlar kimlerdir? Bu bildiriyi dağıtanlardan tutuklananlar var mıdır? Bu bildiriler kim tarafından organize edilmiştir?

5-) Sivas Katliamı davası bir insanlık suçudur ve insanlığa karşı işlenen suçlarda zaman aşımı yoktur. Davanın firari olan 5 sanık ile ilgili kısmı 13 Mart 2012 tarihinde zaman aşımından düşürülmüştür. Bu konu ile ilgili çalışmanız var mıdır veya olacak mıdır?

6-) Katliam sanıklarından Murat Sonkur ve Murat Karataş’ın terör suçlamasıyla arananlar listesine alınmamasının nedeni nedir?

7-) Madde-6’da belirttiğimiz kişilerden Murat Sonkur isimli katliamın baş sanıklardan olan kişi Almanya tarafından iadesinin ret edilmesine karşılık bir işlem yapılmış mıdır?

😎 Sivas, Maraş, Çorum, Roboski, Suruç, Ankara gibi birçok katliamla ilgili, hakikatleri araştırma komisyonun kurulması için çalışma yapacak mısınız?.”

PİRHA/İSTANBUL

Erdoğan’ın Filistin Politikasında İki Yüzlülük: Söz ve Eylem

Filistin davasının son dönemlerde ön plana çıkması ve tartışılması, Türkiye’de, özellikle de Erdoğan’ın şahsında, destek söylemlerin giderek artması, doğal olarak insanların beklentilerini de yükseltiyor. Bu durum, “Vay be, sen neymişsin abi!” diyen Fuat Özkan’ın bir türküsünü andırıyor. Ancak sonuçlara baktığımızda, “Nereden baksan tutarsızlık, nereden baksan ahmakça” diyen Ahmet Kaya’nın şarkısını hatırlıyoruz.

16-17 Temmuz 2014’de Erdoğan, “Bakın, kimdir bu insani yardım kuruluşu? Mavi Marmara ile Gazze’ye ilaç, mama, gıda götüren ve bunun için ölümü göze alan bir yardım örgütü. Somali’de, Filistin’de, Irak’ta, Suriye’de, Afganistan’da, hatta Myanmar’da bütün tehlikeleri göze alarak insanlara el uzatan bir insani yardım örgütü. İsrail’in Mavi Marmara’dan dolayı bu yardım teşkilatına kin beslediğini görüyoruz.” derken ekliyordu: “Otoriteden izin almalıydılar. Diyorlar. Otorite kim? Güneydeki sevdikleri mi, yoksa biz mi? Eğer otorite Türkiye ise, biz zaten izni verdik.”

29 Haziran 2016’da aynı Erdoğan, “Siz kalkıp da Türkiye’den böyle bir insani yardımı götürmek için günün başbakanına mı sordunuz?” diyerek kendinden geçiyor. Miting meydanlarında, “Omurgalı olacaksın, omurgasızdan bir şey olmaz.” diye bağırıyor. Kendisi fazla omurgalı mı?

Son dönemde kullandığı şatafatlı cümleler arka arkaya dizildiğinde, Prof. Dr. İbrahim Öztürk, bir Twitter’inde şöyle diyor: “Dün geceki yoğun İsrail karşıtı eylemlere bakarak insanlar soruyor; ‘Doğu Türkistan’da Müslüman Türk dindaş ve soydaşlarımız soykırıma uğruyor, neden bu adamların kılı kıpırdamıyor?'” ve eklemiş: “Türkiye Müslümanlarının davranışlarını herhangi bir kutsal yönetmez.”

Filistinlilerin, Mescid-i Aksa’nın kutsiyeti falan Türkiye’yi harekete geçirmiyor, Türkiye’deki Müslümanları harekete geçirmiyor. Mavi Marmara gibi pazarlığa yatıyor. Tepkinin getirisini hesaplıyor. Bedeli olmayacak, getirisi olacak tepki gösteriyorlar. Bunun bir de iç pazarı var: “Bak bizim Reis’e, nasıl dünyaya kafa tuttu!”

Filistin’de yaşananlar, Türkiye’nin, iktidarın, pohpohlayarak yönelttiği ve ondan siyasi bir rant elde etmeye çalıştığı, para toplamaya endekslenmiştir. Filistinliler, can havliyle yaşam mücadelesi veren insanlar, İsrail bombaları altında inleyen insanlar, şu anda Türkiye Cumhuriyeti Devletinin uluslararası ilişkilerinde bir sermayeye çevrilmeye çalışılıyor. Mavi Marmara’da yaptıkları gibi, paraya çevirdiler insanların cenazelerini, hayatlarını, insanların dayanışma duygularını.

İsrail karşıtlığına devletin bu süreçte onay verdiğini bilen ırkçı, faşist, siyasal İslamcı grupların hepsi kahraman kesildi. Çünkü Türkiye’de ırkçılığın, milliyetçiliğin, saldırganlığın beslendiği ana kaynak devlet oluyor. Bütün katliamlara bakın, Maraş katliamına, Çorum’a, Sivas’a, bütün halkın toplu dahil edildiği katliamların tümüne bakın, arkasında devlet organizasyonu, arkasında devletin kendisi var.

Devlet diyor ki, “Siz bu işleri yaparsanız, bir cezası yoktur. Siz bu kahramanlığı, bu öldürmeyi, bu hırsızlığı yaparsanız,” diyor, “size herhangi bir müeyyide uygulanmayacak. Onun için bunları yapabilirsiniz,” diyor. Demokrasi, eşitlik, birlikte yaşamak diyince “Hayır, bunları talep edemezsiniz” dediği için, o çok duyarlı vatandaşlar, Kürt’ün Rojava’da katledilmesini alkış tutanlar, Irak’ta insanların, çocuklarının, kadınlarının ve kızlarının katledilmesini, pazarlarda satılmasını alkışlayıp, IŞİD’le iş tutanlar, birden bir bakıyorsunuz, öbür tarafta vicdan abidesi kesiliyor ve her gün vicdan satmaya başlıyorlar. Çünkü pazara inmişler, satacaklar ellerindeki malzeme şu anda Filistinliler.

“Filistinliler üzerinden bakalım, ne elde edebiliriz, ne kazanabiliriz, hangi ülkeden ne karşılığında Filistinlileri satabiliriz?” hesabı yapılıyor. Çünkü şu anda değer eder bir pozisyon içerisinde duruyorlar. Mesela Doğu Türkistan için kılını kıpırdamıyorlar. Recep onay vermiyor. Para etmiyor. Kışkırtılmış güruh ise devlet parmağını kime uzatırsa, bunlar anında ona karşı aslan kesiliyor.

Türkiye’de böyle yetiştirilmiş bir nesil var. 100 yıllık cumhuriyetin yarattığı tip bu. Devletin işaret ettiği yere saldıran, güçsüzü gördüğü zaman tepesine binen, güçlüyü gördüğü zaman da diz çöken, ondan kemik toplamaya çalışan bir topluluk yaratıldı. Basit, yalın, iğrenç bir topluluk, iğrenç bir bakış açısı, iğrenç bir saldırganlık.

“Önce biz gönderdik, bir yardım kuruluşuna, siz nasıl saldırısınız?” sonra diyor ki, “Biz bu izni verdik,” sonrası belli, “Kimden izin aldınız?” diyor. Reisten başka izin alacakları birisi mi var, vicdanları mı var, ruhları mı var? Yok böyle bir şey. Reislerinden icazet alıp yola çıkmışlar. Bunlar katledilmiş. Bu yardım kuruluşu, reisten aldığı izinle İsrail’e giderken İsrail tarafından katledilmiş. Sonunda ne ediyor? Efendi, 29 Haziran 2016’da, parasını almış, hesabını görmüş, anlaşmaları da imza atmış. Sonra dönüp ne diyor? O kahraman ilan ettiği, o vicdanlı yardımsever ilan ettiklerine için ne diyor? “Siz, dönemin başbakanından, yani benden izin mi alıp oraya gittiniz, siz bana mı sorup oraya gittiniz?” diyor. Utanmıyor.

Bu durum Türkiye’de siyaset geleneği haline gelmiş. Erdoğan, Türkiye Cumhuriyeti Devleti dediğimiz iradenin yapısal durumu, kimliksel durumu. “Erdoğan’ı nasıl görürsünüz?” diye sorulunca kısaca öngörülemez, öngörüsüz deniyor. Siyasette birisine yapılabilecek en büyük hakaretlerden bir tanesi, ne üdüğü belirsiz, ne diyeceği belirsiz, ne nane yiyeceği, ne iş çevireceği belirsiz, güvenilir olmayan manasına geliyor.

Dünya’da Türkiye’ye insanlar bu gözle bakıyor. Mesela, “Siz Türkiye’den geldiğinizi söylediğinizde size bu gözle bakılıyor.” Tutarsız, öngörüsüz, güvenilir olmayan insan tiplemesi olarak siz dünyanın karşısına çıkıyorsunuz. Siz reisin arkasında duruyorsunuz. Bu adamın arkasında durduğunuz zaman, bu adamın karakterinin bir temsili olarak da insanlar size geri dönüş yapıyorlar.

Bir dönem Rabia vardı. Şimdiler unutuldu. Bir dönemlerde seçimlerde Rabia işaretinin etrafında gözyaşları dökülüyordu. Vicdan edebiyatı yapıyorlardı meydanlarda. “Rabia, Rabia, Rabia,” diye insanlar titreyip reislerinin aşkıyla coşuyorlardı. Ama eyvallah, o da geldi, o da geçti, başka bir hikayeye dönüştü.

O zaman şöyle diyordu: “Beni Sisi ile çok barıştırmak isteyenler var, asla kabul etmiyorum, etmem de. Neden? Halkının %52 oyunu almış olan bir Mursi ve arkadaşlarını cezaevine mahkum eden bir anti-demokratla yan yana gelmem, onla aynı masada oturmam.” Tayyip Erdoğan, ‘Niçin Sisi ile görüşmüyor?’ diyenlere cevap veriyorum: Aracı olanlar oluyor, geliyor zaman zaman. Ben böyle bir kişiyle asla görüşmem, görüşenler de şunu bilmeli ki, onlar da tarihte farklı bir şekilde değerlendirilecektir.”

Meydanlarda bağırıyordu “İşte, pazar günü Sisi mi diyeceğiz, Binali Yıldırım mı”. Şimdi Sisi ile buluşmaktan keyif alanlar listesinde Recep… Recep, yani bunu dün söyleyen adam, bununla milleti ve insanları galeyana getirip, bundan siyasi çıkar, menfaat bekleyen adam. Bugün de Sisi ile birlikte olmanın, onunla resim vermenin getirisi üzerine hesaplar yapıyor. Resim verirken mutluluğu gözlerinden akıyor!

“Sisi ile aynı karede olanlar, işte tarihe hangi sıfatla geçecekler” diye soruyordu ya, şimdi aslında biz de dönüp soruyoruz. Şimdi sen, Sisi ile birlikte aynı karede, bu resimdeyken, tarihe hangi sıfatla geçiyorsun?

Türkiye’de iktidarların karakteri, toplulukların karakteriyle bütünleşmiş durumda. Bu sadece bir Erdoğan meselesi değil. Türkiye Cumhuriyeti Devleti resmi, Türkiye Cumhuriyeti Devleti vatandaşlarının resmi. Her şeyi kendisine hak gören, her türlü yolsuzluğu, hırsızlığı, dolandırıcılığı , yalancılığı kendisine hak gören bir sistem.

İşte sarayda her yol var. Hangi yolu isterseniz o yola devam edebilirsiniz. Bir gün Sisi’ye çakarsınız, öbür gün İsrail’e çakarsınız, öbür gün İsrail’in elini öpersiniz. Kaldı ki, mesela değil mi, İsrail’le şu anda son dönemlerde çok üst perdeden konuşmalar yapılıyor. İşte parmaklar sallanıyor vesaire, hikayeler yapılıyor, protestolar düzenleniyor, değil mi? Devasa Türkiye’nin tümü ayağa kalkmış…

Devletin tüm ıvır zıvır örgütlenmeleri, MİT, istihbarat örgütlenmeleri, devlet kurumları, iktidar kurumları vesaire, hepsi toparlanmış, sokağa dökülmüş. Hepsinin hassasiyeti ne? Filistin hassasiyeti. Hepsinin karşıtlığı ne? İsrail karşıtlığı. Peki bu anlaşılır bir şey. Şu anda görüntülere baktığımızda, insanların vicdanını almayacak görüntüler var, değil mi?

Hamas’ın saldırısından sonra gelen görüntülerin acımasızlığı kadar, bugün İsrail’in Filistinlilere karşı saldırganlığını da aynı dehşet ve vicdansızlıkla görüyoruz. Dehşet bir vicdansızlığın örgütlendiği bir topraklar içerisinde, komşuluklar içerisinde yaşıyoruz. Ama gelin görün ki, siz bu kadar bir davanın arkasındaysanız, eğer siz bu kadar gerçekten söylediklerinizin arkasındaysanız, birileri de size sorar: ‘Siz niye hala İsrail’e, İsrail’e o uçakların havalanması için petrol göndermeye devam ediyorsunuz? Siz niye İsrail’e hala çelik satmaya devam ediyorsunuz? Siz İsrail’le hala ticaret yapmaya neden devam ediyorsunuz?’ Dün ticaret yaptığınız meblağ belliyken, bugünkü meblağ bunun kaç katına kadar çıkmış durumda. Siz kolaları sokağa döktürürken, iş yerlerini vesaire bastırıp şov yaparken, üç beş kuruşluk şeyin hesabını yapıp boykotlar üzerinde tepinirken, milyar dolarların döndüğü bir hesap içerisinde ise kılınız kıpırdamıyor, İsrail’i beslemeye devam ediyorsunuz.”

“Katil” diyorsunuz, katili besliyorsunuz. “Cani” diyorsunuz, caninin cinayet işlemesi için her türlü imkan ve olanağı örgütleyip arkasında duruyorsunuz. Yalan söylüyorsunuz, yani toplumun bu kadar kendisiyle çeliştiği, toplumun bu kadar yalan üzerinde oynatıldığı ve bu yalanın da insanların gözlerinin içine sokularak yapıldığı, insanların da bu kadar sessiz kalabildiği bu çelişkiler üzerinden gerçekliği değerlendirebilecek başka bir ülke var mıdır?

Abdal Musa Kültür ve Tanıtma Derneği’nde muhabbet cemi gerçekleştirildi

Abdal Musa Kültür ve Tanıtma Derneği’nde muhabbet cemi gerçekleştirildi

Cem erkanına Abdal Musa Kültür ve Tanıtma Derneği Eşit Başkanı Gülçin Akça, yol yürütücüsü Zakir Süleyman Demir, Kızıldeli Sultan Ocağı evlatlarından yol hizmetkârı Mustafa Sazcı, Zakir Kader Bahadır, Ali Aksoy ve Özde Canlar Semah topluluğu katıldı.

Yürütülen muhabbet ceminde Abdal Musa Kültür ve Tanıtma Derneği Eşit Başkanı Abdal Musa Kültür ve Tanıtma Derneği Eşit Başkanı Yol yürütücüsü Süleyman Demir, yaptığı konuşmada “Yolun bir güzelliği var, yolun ikrarı, yolun görgüsü, yolun sorgusu yolun bir dar hizmeti var bizlerin birbirimizle rızalığı var hepsini aşama aşama yapıyoruz” diye belirtti.

“SAZIMIZLA MUHABBETİMİZLE YOLUMUZA HİZMET EDİYORUZ”

Süleyman Demir ceme gelmenin yola girme manasında olduğunu ifade ederek, “İkrar verip yola girdikten sonra kişinin Aleviliği yola olan ikrarı, görgüleri başlar sonra müsahip olabiliyorsa olur bu süreç Hakk’a yürüyene kadar gider. Hangi ocağa hangi mürşide bağlıysa o ocak kapısında görülerek görgüsü sorgusu yapılarak  bir nevi 72 millete bir nazarda bakarak hiç kimsenin inancını ötekileştirmeden saygı duyarak Rıza şehri yaratmak komin bir yaşam biçimi ile paylaşımcılığı bunların alt temellerini açılarak cem muhabbetlerinde kendi kendimizi pişirerek gönülleri birleyerek gönlümüzü hoş ederek sazımızla  sözümüzle muhabbetimizle yolumuza kültürümüze hizmet ederek bu yolun taşıyıcısı olmaya çalışıyoruz” dedi.

“BAĞNAZLIĞA KARŞI DİRENEN BİR KESİM VAR”

Abdal Musa Kültür ve Tanıtma Derneği Eşit Başkanı Gülçin Akça ise yaptığı konuşmasında, “Bu kadar bağnaz bu kadar yobaz bu kadar gerici karşı duruşa rağmen hala buna karşı direnen bir kesim var. Ben kadın hakları dersi alıyorum. Kadınlara seçme ve seçilme hakkını nasıl aldıklarını o dönemde verilen bir mücadele var onları öğrendik. O dönemde de kadınlar hep darp edilmişler gözaltına alınmışlar. Parti kurmuşlar partileri kapatılmış, dernek kurmuşlar dernekleri kapatılmış Cumhuriyetin ilanından sonra kadınlara seçme ve seçilme hakkı tanınmış” dedi.

Uygarlığın beşiği olarak kabul edilen İsviçre’de dahi kadının seçme ve seçilme hakkının 1971 yılında alındığına dikkat çeken Akça, “İngiltere’de Amerika’da müthiş bir kadının mücadelesi vererek kadınlar o kadar büyük işkence görmüşler öldürülmüşler hapse atılmış açlık grevine girerek müthiş bir mücadele vermişler. Çok büyük bir kırım olmuş. Elbette bu topraklarda kadınlar darp edilmiş gözaltına alınmışlar. Cumhuriyet’te her şey dört dörtlük değil dört dörtlük yaşamıyoruz ama yine de bu coğrafyada bir mücadele var” diyerek sözlerini tamamladı.