Ana Sayfa Blog Sayfa 180

Fransa iktidar cephesi: Hal ve gidiş sıfır

Fransa siyasi tarihinde böylesi hiç görülmedi: 2017’de seçimle iktidarı alan genç cumhurbaşkanı bir değil, iki değil, peşpeşe üç BÜYÜK BAŞKALDIRIYLA yüz yüze kaldı…

M. Şehmus Güzel

Orta Çağ’da “jacquerie” adı takılan isyanlarda da aynen böyle oluyordu. Aynen böyle yapılıyordu:
Kırsal kesimin yoksulları, köy köy dolaşıp dilenmek zorunda kalanlar, köylüler, kadın ve erkek, aniden veya aniye yakın bir zaman diliminde, açıktan ve/veya karaborsadan, hakiki olarak kasıp kavuran “yokluklarda” veya daha çok kazanmak arzusuyla yapay biçimde yaratılmış “kıtlıklar”tan yararlanıp, fiyat artıran, bakkalların, yiyecek satanların dükkanlarına, evlerine, depolarına, tuzu kuruların evlerine, şatolara herbiri bir köşeden çıkan, ama hepsi birlikte ve topluca, ellerinde kazma, kürek, balta, tırpan, her türlü kesici aletler, sopa, kitlesel bir biçimde dalıyorlar, ne var ne yoksa “götürüyorlardı”. Kimi kez kadınlar en başta. Çocuklarıyla. Genç, yaşlı, herkes.

23 Haziran 1908’de, Sivas’ta kadınların isyanında bu gelenek sürdürülmüştür örneğin. Bu isyanı ayorum.com’da 31 Agustos 2020’de yayınladığım makalemde anlatıyorum. Fransa Cumhuriyeti Arşivleri’nde bulduğum belgelerin ışığında. (1)

Osmanlı İmparatorluğu’nda askerler “başa geçiş bahşişi” (“Cülus bahşişi” ) alamayınca, askerlik sürelerinin dolmasına rağmen terhis edilmeyince, subaylar ise ücretlerinin ödenmesinin birkaç ay geçikmesi üzerine isyan ediyorlardı. Dağa çıkanlar bile oluyordu. Şubat 1985’te Paris’te uluslararası bir kollokyumda sunduğum tebliğde anlattığım gibi. Yine Fransa Cumhuriyeti Arşivleri’nde bulduğum belgelerin ışığında (2).

Nahel M.’nin öldürülmesi sonrasında yaşananlar, yağmalar, yakıp yıkmalar, polisle çatışmalar, serçelerin (hakiki serçelerin) birkaç gün önceden toplanıp kararlaştırdıkları gibi, gözlerine kestirdikleri bir kiraz ağaçına veya birçok ağaçlarına hücumunu, bir tür “razzia”sını (Arapçadan fransızcaya alınan bu kelimeyi özellikle seçiyorum) anımsatıyor.

Evet 2023’te Fransa’da bütün ülke düzeyinde meydana gelen eylemler 14. Yüzyılda ve sonrasında ve 20. Yüzyılın başında,kim zaman evde unu bile kalmayan kadınların öncülüğünde başkaldırısını ve talanını, asker ve subayların homurdanmalarını, ayaklanmalarını anımsatıyor, çağrıştırıyor.

İzia higelin

Orta Çağ’la tarihi ilinti sadece bu kadar da değil. Fransa’nın ünlü müzisyenlerinden, şair (şarkılarının sözlerini çok kez bizzat yazan) Jacques Higelin’in kızı, kendisi de şarkıcı ve sinema oyuncusu, 1990 doğumlu, İzia 7 Temmuz 2023’te, Nice yakınlarında bir mekandaki konserinde bugünkü cumhurbaşkanının çok eskilerde yapıldığı gibi “linç edilerek” cezalandırılması çağrısı yaptı. Annesi Tunuslu dansöz ve sanatçı Aziza Zakine, kendisi FC (Fransa Cumhuriyeti) yurttaşı İzia geçmiştekilerine tamı tamamına uyması için linç cezasının/ritüelinin reçetesini/tekniğini/yapılış biçimini bile ayrıntılı bir biçimde verdi. Stanley Kubrick’in « Clockwork Orange » (« Orange Mécanique ») filmi ile de ilişki kurararak. 8 Temmuz 2023 tarihli sağcı Le Figaro “olayı” bir makale ve İzia’nın konserinden bu bölümün bir dakikasını video ile sunarak hemen internet sitesine koydu. Görmek isteyenlere. Ücretsiz. Konser bitiminde jandarma genç sanatçının ifadesini aldı. Hemen sonra hakkında bir soruşturma başlatıldı. Paris’e bitişik, Pantin kasabasında oturan ve yaşayan İzia’nın umurunda değil, tüm yakın dostları bu kasabanın ve komşu kentlerin çocuğu olan, çoğu da kendisi gibi Magrip ve Afrika kökenli dostlarını böylece destekliyor. Sonuç ne olursa olsun.

İçişleri Bakanı da sevilmeyenlerden, gösteri ve yürüyüşlerde “Darmanin au feu” gibi bandrollar gözümüze çarptı. Orta Çağ’da olduğu gibi bakanı yakmaktan, ateşe atmaktan söz ediliyor.

Nihayet cumhurbaşkanını tokatlayan aşırı sağçı ırkçı gençin de en sevdiği ve icra ettiği sporların orta çağ türü sporlar olması…

Acelesi olan tarihçiler, uzmanlar ve/veya gözlemciler “Orta Çağ’ın dönüşü”, “Orta Çağ geliyor/geldi” gibi yakıştırmalar yapabilir. Benim acelem yok, izlemeyi sürdürüyorum ve fiyakalı yakıştırmalar yapmıyorum. Kimbilir belki geleçek: Orta Çağ. Kanımca 1930’ların da şansı var: Geri dönmek şansı.

*
Cumhurbaşkanı

Fransa siyasi tarihinde böylesi hiç görülmedi: 2017’de seçimle iktidarı alan genç cumhurbaşkanı bir değil, iki değil, peşpeşe üç BÜYÜK BAŞKALDIRIYLA yüz yüze kaldı; küçükleri saymıyorum, cumhurbaşkanının aşırı sağcı ve ıkçı bir genç tarafından tokatlanmasını, birkaç belediye başkanının aşırı sağcılar tarafından dövülmesini, tartaklanmasını, ırkıçılarca evlerinin yakılmasını, yüzlerce seçilmişin tehdit mektubu bombardımanına tutulmasını, bir-iki belediye başkanının aşırı sağçı ve ırkçı baskılara dayanamayıp başkanlıktan istifa ettiğini, kasabasını, köyünü terkettiğini da saymıyorum. Önemlerini göz ardı etmeden.

Ama siyasi şiddetin gittikçe yayıldığını ve tırmandığını, görülmemiş boyutlar kazandığını mutlaka yazmalıyım. Aslına bakarsanız bu siyasi şiddeti bir-iki yıldır yazıyorum: Irkçıların elleri barut ve benzin kokuyor, yüzleri ölüm. Daha birkaç ay önce Paris’in merkezi noktalarından birinde üç Kürt militanın yarı “çatlak” bir ırkçı tarafından sadece “yabancı oldukları için” hainçe öldürülmesinden sonra olan-bitenleri de anımsayabiliriz.

Devlet memuru üniforması taşıyan, eli silahlıların da bu devletin yurttaşlarını ırkçı saiklerle öldürmeye başlaması ve öldürülen sayısının 2017’den beri yıldan yıla artarak sürmesi artık saklanamaz bir biçim aldı. Birleşmiş Milletler birkaç kez Fransa Cumhuriyeti’ne sarı kart gösterdi. Son olaylar üzerine de. Göstermeyi de sürdürüyor.

Cumhurbaşkanı ve başbakanı ve bakanları hâlâ devlet memurları içinde ırkçı yoktur diyebiliyorlar. Türkiye’de önemli, tarihi, iri yarı bir başbakanın “Bana milliyetçiler adam öldürüyor dedirtemezsiniz” gibi bir laf ettiği de aklımıza geliyor. Ülkemiz uçurumun kenarındayken. Anımsamalıyız.

Bu duruma, bu görülmemiş olaylara rağmen genç ve sırıtkan cumhurbaşkanı işin altından kalkamadığını bir saniye bile düşünmedi ve bu nedenle bu işi bırakmak aklının ucundan bile geçmedi.

İşte altı yıllık iktidarı altında ortaya çıkan üç büyük başkaldırı: Sarı Yeleklilerin isyanı.

Emeklilik yaşını yasaları zorlayarak, pek demokratik olmayan ve şaibeli yollardan 64’e çıkaran yasal değiştirimini (Cumhurbaşkanı buna “reform” diyor) red eden emekçilerin aylarca süren, her seferinde 250-300 mekanda yapılan ve milyonların katıldığı gösteri ve yürüyüşleri, grevleri, rafineleri ve otoyolları durdurmaları ve daha bir dizi eylemi.
En son Nahel’in kitaplara sığmaz bir biçimde öldürülmesi üzerine patlayan başkaldırı ve yağmalar.

Herbiri milyonlarca öroya mal olan.

Sarı Yelekliler’in eylemlerinin 200 ile 300 milyon öro arasında yıkıma yol açtığı sanılıyor.

Son eylemler daha ikinci gecesinde bu rakamları çoktan geçmişti.

Eski cumhurbaşkanlarından Nicolas Sarkozy’nin yarı meşru çocuğu, farklı bir marksist olan Antonio Gramsçi’nin gayri meşru çocuğu bugünkü Cumhurbaşkanı siyaseti bir müsamere havasında oynamayı sürdürüyor.

Sarkozy Gramsçi’nin “siyasal-kültürel hegemonya” kavramını/konseptini gündemi her gün, kesintisiz her an tayin etmek biçiminde yorumlayıp öyle yaptı: Bakanlıkları döneminde ve hele cumhurbaşkanı olduktan sonra. Kesintisiz her gün gündemde kalmak için, her gün bir bahaneyle bir şeyler yumurtlamak ve bütün medyayı işgal etmek istedi.

Genç cumhurbaşkanı da aynı yolda ve hatta daha hızlı gitti/gidiyor: Çiçekçi dükkanı açılışlarını bile yapıyor. Nutuk atıyor. Gazete, radyo, tvler ve kalanı ne söylediği üzerine tartışıyor. Ne demek istedi? Tartışmaları sürüyor. Yeni bir konuyu sunana kadar. Son üç ayda yaptıklarını saysam şaşarsınız. Usandık!

Genç cumhurbaşkanı çocuklar ölürken (son olaylar sırasında ölenlerin sayısı dördü geçti), güvenlik güçleri ve göstericilerdan onlarcası hatta yüzlercesi yaralanırken, yıkım ve talanla tsunami günleri manzaraları sunulurken, yine kalem uşaklarınca yazılan nutuklar atıyor, demeçler veriyor. Doğaçlama konuştuğunda saçmalıyor.

Saçmaladığını eşi Brigitte hanım bile kabul ediyor. Eşinin orta okuldan liseden beri tiyatro öğretmeni oarak genç cumhurbaşkanını iyi konuşmaya çalıştırdığını biliyoruz. Ama yine de saçmaladığı oluyor. Altı yıldakiler toplarsak bir ansiklopedi çıkabilir ortaya: Söylenmemesi Gerekli Saçmalamalar Ansiklopedisi.

Örneğin son olayların nedeni olarak çocukların “çok tv izemelerini, video oyunlarının çok etkisinde kaldıklarını” ileri sürdü. Gel de ağlama bakalım. Uzmanlar bunu kırk yıl, otuz yıl önce bağıra bağıra söylediler. Yazdılar. Gerekenlerin yapılması için alınacak tedbirleri de belirterek. En tutulan fransız filozoflar da. Çocukların günde belli saatten fazla tv izlememesini de eklediler. Umursanmadı.

Genç cumhurbaşkanı Nahel’in öldürülmesi üzerine Nahel’in anasını ve ninesini taziye için ziyaret etseydi büyük bir iş yapmış olurdu. Fransa Cumhuriyeti nüfusu içinde beş veya altı milyonluk varlıklarıyla belli bir etkinliği olan, dünyanın dört bir yanından kopup gelmiş, çalışkan, onurlu, cesur, yiğit Müslümanların kalbini kazanabilirdi. Toplumda barış havasının doğması için bir adım atmış olurdu. Hayır! Öyle yapmadı!

Çocuğun öldürülmesinden sadece dokuz gün sonra Fransa Bisiklet Turu’nun dünkü etabına gitmeyi tercih etti. Çocuklar gibi eğlendi: “Manu” çoçuklar dünyasında. Alice au pays des merveilles’den esinlenerek.

Bu defa nutuk atmadı. Şaşırdık. Hemen sonra saçmalaması riski bulunduğu için böyle bir şey yapmamasını “danışmanlarının” “emrettiklerini”, pardon rica ettiklerini öğrendik. El sıkmak, “selfi yapmak” veya hal hatır sormak üzere seyircilere çok fazla yaklaşmamasının da tavsiye edildiğini öğrendik. Artık “bir tokatlık mesafeye kadar yaklaşmamak” gençler ve daha az gençler arasında bir “ilke” bir gırgır unsuru. Yoksa…

Nahel’in ailesini taziye ziyaretine gitmeyerek ayıp etti. Belki de ziyaret için aileden ön izin alamadı; cenaze törenini aile üyeleriyle sınırlı tutan yakınları, müsamere meraklısı cumhurbaşkanının birçok tv kamerasıyla gelip şov yapmasını önlemek istediler. Yakında gerçeği öğreniriz. Her neyse çok yazık oldu : Hakiki bir barış için bir başlanğıç daha kaçırıldı. Bu işler nutukla değil eylemle sonuç verebilir Paşa. Siyasetçi olmak, devlet adamı olmak hiç mi hiç kolay değil. Siyaseti müsamere düzeyinden çıkarması lazım.

2005’teki ve hemen sonrasındaki büyük ve küçük isyanları izleyen zaman dilimi içinde şu yapılacak bu yapılacak denildi. Kimi konularda kimi şeyler yapılmadı değil, ama ırkçılığı fiyaka olsun diye bir suç olarak yasalarına alan, cezasını kesen devlet ve ilgili kurumlar ırkçılığı devletin birimlerinden, kurumlarından, toplumdan çıkarıp atacak şeyleri yap(a)madılar. Irkçı parti adayı bayan son cumhurbaşkanlığı seçiminde bir kez daha ikinci tura kaldı ve ikinci turda yüzde 41’den fazla oy aldı. Bu ülkede 13 milyon 28 binden çok seçmen bu partiye oy verdi.
Polislerin ise yüzde altmışı bu partiye oy verdi. İmdat dedik duyanımız olmadı.

Cinayeti izleyen saatlerde, genç cumhurbaşkanı, “hiçbir şey bir çocuğun öldürülmesini hoş gösteremez”, “bir çocuğun öldürülmesi kabul edilemez” gibi söylenmesi gerekenleri söyledi. “Aferin, iyi!” sesleri yükseldi. Ama ırkçı ve aşırı sağçı iki polis sendikası ayrı ayrı bu söylemi eleştirince genç siysetçi tırstı. Sesini kesti bu konuya bir daha dönmedi. Uzmanlar “devlet polisinden korkuyor” sonucunu çıkardı. Her şey mümkün! Bu ülkede Napolyon Bonapart’ın yeğeni ve o günlerin cumhurbaşkanı Charles Louis Napoléon Bonaparte veya Louis-Napoléon Bonaparte’ın polisler, bilhassa Korsikalı polislerin canla başla katılımıyla 2 Aralık 1851’de bir darbe yaptığını anısatmama lütfen izin veriniz.

Uzun sözün özü yöneticimiz uyumuyor. Eğleniyor. İşte sırasıyla, önümdeki fotoya bakarak bu ilk beşli için yazıyorum:

Beşi birarada/beşi de ayrı kafa

Ortadaki genç ve deneyimsiz cumhurbaşkanı 2027’de seçime katılamayacağı için, işsiz kalmamak umuduyla süper güçlere sırıtıyor. Devletlerüstü şirketlerin yöneticilerine akıl almaz avantajlarla kapıları açıyor. Yoksulları sevmediğini saklayamıyor. 2032’de yeniden adaylığını koymayı ve seçilmeyi bile düşündüğü tahmin ediliyor. Üstüste iki dönem yaptıktan sonra, bir dönem ara verip, daha sonra işe dönüşü oynamaya niyetli gibi. Bu benim tahminim. Çok zenğinlerin adamı olduğunu herkes söylüyor, herkes yazıyor. Bu konu tartışılmıyor bile. Fransa cumhuriyeti yurttaşlarıyla sözleşmesi bitince hangi devlete ve/veya hangi dev şirkete tanıtıcı-satıcı olacağı üzerine ortak bahis bile açılıyor. Ben bir öroya bahse girmeye hazırım. İsteyen gelsin.

Birkaç ihtimal daha var elbette, birini takdim edeyim:

İliğine kadar ezip/emip, kullandıktan sonra bugünkü başbakanı bayanın işine son verebilir. Yeni bir “Yalova kaymakamı” ile pardon yeni bir başbakanla yola devam etmek için. Bu bir solcu veya güya solcu bile olabilir. Birkaç milletvekilini baştan çıkarma yeteneği olanları tercih ediyor. Hiç kaçırmıyor. Cumhurbaşkanının da bu konuda (baştan çıkarma konusunda) çalıştığı iddia ediliyor, kimi isimler ileri sürülüyor. Ama bayan başbakanın kendiliğinden istifa etmesini istiyor. Bayan başbakan direnior. Araları bozuk.

Bir ihtimalde şu: Kendi kişisel hesaplarına göre saati gelinc Millet Meclisi’ni feshetmesi ve erken seçimlere gitmesi. Anketlere göre böylesi bir olasılıkta ırkçı partı “malı götürebilir” ve genç ve sırıtkan cumhurbaşkanı ırkçı parti liderini başbakan olarak atamak zorunda kalabilir. Irkçı partiyi iktidara taşıyan olarak Tarih’e geçmek istiyor belki.
Bugün seçim yapılsa kimse bu cumhurbaşkanına metelik vermeyecek, ne iyi ki kendi kendini feshetmek olanağı yok.

İsifa eder mi? Sanmıyorum. Herşeyin en iyisini kendisinin yaptığını, kötüsünü ise diğerlerinin gerçekleştirdiğini ifadeden çekinmeyen adam istifa eder mi? Etmez.

Başbakan ve bakanlar

Ama söylentilere göre, Bayan Başbakan’ının kendiliğinden istifa etmesini arzuluyormuş. Yineliyorum. Ama hiç belli olmuyor bu işler.

Gelin fotoğrafa dönelim: Bayan Başbakan gözlerini cumhurbaşkanından ayırmıyor, öteki Bayanın elini sanki kerhen sıkıyor, yüzüne bakmıyor. Kulağı delikler birkaç aydır geçinemediklerini söylüyor:

Başbakan, “istifa etmem istersen/sıkıyorsa sen beni görevden al” diyormuş. Bunu da kulağı deliklerden aktarıyorum. Bakalım kim önce karar verecek?

Başbakan’ın sağındaki genç İçişleri Bakanı, siyasi terminolojide “Fransa’nın birinci polisi” ünvanını taşıyan İçişleri Bakanı 2027’de cumhurbaşkanlığın aday olacak, herkese kızğın. Aklı fikri 2027’de: Acaba aday olabilecek sayıda imza toplayabilecek mi? İçi içini yiyor. Göçmenler konusunda yeni bir yasa çıkarmaya çabalıyor. Böylece ırkçıların, aşırı sağın ve sağın oylarını sifonlaycağını umuyor. Göreceğiz.

Cumhurbaşkanı’nın solundaki Ekonomi ve Maliye Bakanı da 2027’de aday olacakmış; hatta “minik partisiyle” (Türkiye’de “levha partisi” denilen türden. Yapılan para yardımlarını yasalara uygun bir şekilde alıp 2027’ye hazırlanmak için), birkaç adamıyla bu konuda çalışıyor. Başbakanlık teklif edildiğinde red eden Bruno Le maire 2027’den beri bu bakanlıkta kalarak bir rekora imza attı veya atmak üzere.

Nihayet eski avukat Adalet Bakanı. Paris Barosu’nun en ünlü avukatlarından, “beraat ettirici” ünvanıyla ünlü ve bu işten milyonlar kazanmış italyan kökenli bakan. O da 2027’de aday olabilecekmiş.

Herbiri ve dahası, bugünden 2027’de veya 2032’de cumhurbaşkanı olmak üzere kendisi için hesaplar yapıyor, çalışıyor. Çelmeler, tekmeler, muz kabukları eksik değil. Kendi gelecekleriyle daha çok meşgul bu adamlar, ülkenin dertlerini umursamıyor veya umursuyor gibi yapıyor ama hiçbir ciddi meseleyi çözümleyecek adımları atmıyor. Örneğin çocuklarının öldürülmesinin önlenmesini ana-babalarından bekliyor. Niçin olmasın? Ana-babalara da kaleşnikof verilecek mi?

NOTLAR

(1)1907 ve 1908, kötü hava koşulları ve ulaşımdaki yetersizlikler nedeniyle halk için kıtlık ve açlık yıllarıdır. Buna vurguncuların karaborsa için buğday istiflemelerini ve kötü buğdayı çok yüksek fiyatla satmalarını eklersek kadınlar en başta, öncü, ve halkın kızğınlığının nedenlerini anlamak kolaylaşır.

“Ekmek Kavgası“ örgütsüzlük sonucu o günlerin geleneksel ayaklanma biçimini alıyor.

Fransa Konsolos Yardımcı’sının anlattıkları sayesinde, Sivas Tümen Kumandan Vekili Albayın askerlerini, gelen emirlere rağmen, Vilayet emrine vermekten kaçındığını/çekindiğini öğreniyoruz. Bu tavır, büyük ihtimalle bir ay sonra, 24 Temmuz 1908’de, « Hürriyeti » ilan edecek subayların dönemin sivil yöneticilerine karşı olumsuz görüşlere sahip olmalarıyla ilintilidir. Sivas’taki subaylar, Belediye Başkanı başta, kimi yöneticilerin karaborsa işinde parmakları olduğunu biliyorlardı mutlaka.

Konsolos Yardımcısı olayların öncesini şu satırlarında aktarıyor:

“İsyan anlaşıldığına göre bir süreden beri hazırlanıyormuş. (…) yetkililerin olacaklardan haberleri varmış. Birçok yüksek memur, 23 Haziran’da Sivas’tan ayrılırken, aynı gün olaylara karışacak köylü kadınların çevreden aniden kente gelmesi ne tuhaf bir rastlantı ! Halkın aylardan beri buğday kıtlığından acı çektiğini söylemek gerek. Halk ancak çok pahalı olan ve buğday biti tarafından kemirilmiş veya çürümüş birazcık unla kepek karışımından yapılan, sindirimi zor siyah bir tür ekmeği satın alabiliyordu. O da parası olanlar için.

Vilayet (isyanın) elebaşıları(nı) araya dursun, söylentiye göre, gerçek suçlular Belediye Başkanı ile anlaşarak spekülasyon yapmak amacıyla büyük miktarda buğdaya el koyup, stoklayan istifcilermiş.

İyi haber alan kaynaklara göre, bu ayaklanma sadece bir başlanğıç, daha ciddi, tehlikeli, korkulacak ayaklanmalar hazırlanmakta imiş.”

Bu olayın tamamını ve daha başka birçok şeyi Kadın, Aşk ve İktidar isimli kitabımda anlatıyorum (Alan Yayıncılık, 1996, s. 29-34). Bitirirken iki rakam sunmak istiyorum:

O günlerde ekmeğin okkası (1.300 gramı) 5 kuruştu, günde 14 veya 16 saat çalışan bir emekçi ise sadece 40 para veya 2 kuruş “kazanabiliyordu”, yani daha açıkcası yazılamaz: Bir emekçi günlük ücretiyle bir ekmek bile alamıyordu. Bu durumda halk kepekten ve kurutularak toz haline getirilmiş otlardan yapılan garip bir “ekmek” yemek zorunda kalıyordu. İnsanı güçten düşüren ve zayıflatan bu “ekmek“ birçok hastalığın da kaynağıydı…
Bu koşullar altında kadınlar isyan etmeyecek de kim isyan edecekti? Soruyorum. Lütfen cevabını siz veriniz.

(2) “Prélude à la ‘révolution’ jeune-turque: la grogne des casernes”, Première rencontre internationale sur l’Empire ottoman et la Turquie moderne, Institut National des Langues et Civilisations Orientales (INALCO), Maison des Sciences de l’Homme, Paris, 18-22 Janvier 1985’te.

#Fransa #iktidar #cephesi #Hal #gidiş #sıfır

Bekçiler bir kişiyi öldürdü

Dîlok’ta bekçilerin kimlik kontrolü esnasında silahla yaraladığı A.S. isimli yurttaş, hayatını kaybetti

Dîlok (Antep) merkez Şehitkamil ilçesi İncilipınar Mahallesi’nde bulunan 100. Yıl Parkında bekçiler tarafından silahla vurulan A.S. isimli yurttaş hayatını kaybetti. Silah sesleri ile birlikte olay yerine birçok sağlık ekibi sevk edildi. Olayda yaralanan 2 bekçi, 25 Aralık Devlet Hastanesi’ne, silahla vurularak yaralanan A.S. ise özel bir hastaneye kaldırıldı.

Ağır yaralı olarak hastanede tedaviye alınan A.S., doktorların müdahalesine rağmen kurtarılamadı.

Yaşanan olayın ardından Emniyet Müdürlüğü tarafından yazılı açıklama yapıldı. Açıklamada, etkisiz hale getirilen A.S.’nin daha önce 9 kez şüpheli olarak işlem gördüğü ileri sürüldü.

Kaynak: MA

#Bekçiler #bir #kişiyi #öldürdü

Yazıcı: ATK’nin kararları insanları ölüme terk ediyor

Yaşamını yitiren hasta tutuklu Bişar Yazıcı’nın yeğeni Ejder Yazıcı, ATK kararlarının insanları ölüme terk ettiğini belirterek ‘Resmi olarak yasalardan idam çıkarılmış olabilir ama ATK bu idamı yaşatıyor’ dedi

İnsan Hakları Derneği (İHD) Merkezi Hapishaneler Komisyonu’nun verilerine göre 2023 yılının ilk 7 ayında 2’si kadın 11’i erkek olmak üzere 13 tutuklu hayatını kaybetti. Cezaevinde yaşamını yitiren tutuklulardan Bişar Yazıcı (52), 2009 yılından bu yana karaciğer yetmezliği ve siroz hastalığı ile mücadele etmesine rağmen, 5 yıl önce hakkında gizli tanık beyanları gerekçe gösterilerek tutuklandı.

4 ay tutuklu kaldıktan sonra tutuksuz yargılanmak üzere tahliye edilen Yazıcı, 3 yıl sonra “örgüt üyeliği” iddiasıyla 6 yıl 3 ay hapis cezasına çarptırıldı. 2 yıl önce yapılan baskınla tutuklanarak Van Yüksek Güvenlikli Kapalı Cezaevi’ne gönderilen Yazıcı’nın cezaevi koşullarından dolayı rahatsızlığı nüksetti. Tutuklandıktan 6 ay sonra İstanbul Adli Tıp Kurumu (ATK) tarafından “cezaevinde kalabilir” raporu verilen Yazıcı’nın sağlık durumu her geçen gün daha da ağırlaştı. Yazıcı 8 Temmuz’da tedavi gördüğü Dicle Üniversitesi Hastanesi’nde hayatını kaybetti.

‘Cezaevinde durumu ağırlaştı’

Mezopotamya Ajansı’na konuşan Bişar Yazıcı’nın yeğeni Ejder Yazıcı, amcasının ATK tarafından öldürüldüğünü söyledi. Amcasının tutuklanmasının ardından sağlık durumumun kötüleştiğini ve tüm belirtilere rağmen ATK tarafından, “Cezaevinde kalabilir” raporlarıyla ölüme sürüklendiğini anlatan Yazıcı, “Amcam cezaevinde kaldıkça durumu ağırlaştı. En son kısa bir süre önce fenalaşınca Van Bölge Eğitim ve Araştırma Hastanesine kaldırıldı. Gastroentroloji bölümüne kaldırılarak karaciğer hastalığına rağmen endoskopi yapıldı. Endoskopiden hemen sonra aynı gün tekrar cezaevine götürdüler. Bir hafta sonra durumu ağırlaşınca tekrar hastaneye kaldırdılar. Getiriliyor ve hiçbir müdahale yapılmadan cezaevine götürülüyor. Siroz hastalığı olduğu için ciğerleri su topluyordu. Yaptıkları endokskopi ile durumunu daha da ağırlaşmıştı” dedi.

‘Hastaneye kaldırıldı, ailesine haber verilmedi’

Yazıcı, görüş günü amcasının kanamasının olduğunu söylediğini ve görüşten hemen sonra hastaneye kaldırıldığını belirterek, “Amcamın hastaneye kaldırıldığına ilişkin ailesine haber verilmedi. Bir komşumuzun annesi de aynı hastanede tedavi ediliyordu. Onlar görünce bizi arayarak haber verdiler” diye konuştu.

Nakil için amcasının Erzirom ( Erzurum) veya Meletî’ye ( Malatya) sevk edilmesi gerektiğini ve bunun için hastanenin onlarla irtibata geçtiğini kaydeden Yazıcı, “İki haftaya yakın bir süre Van’daki hastanede kaldı. Malatya ve Erzurum’a sevk edilmesi gerekiyordu. Malatya kabul etti fakat daha sonra siyasi tutuklu olduğunu öğrenince vazgeçti. Uzun bir süreyi de böyle kaybetmiş olduk” ifadelerini kullandı.

‘Tek başına bırakıldı’

Meletî’nin nakili iptal etmesinin ardından 24 Haziran’da Dicle Üniversitesi Hastanesi’ne gittiklerini belirten Yazıcı, “Amcam Amed’teki hastaneye sevk edilince Amed’in tutuklusu sayılıyordu. Refakatçi için savcılıkla görüşmek istedik fakat 10 gün boyunca savcının yüzünü göremedik. Savcılığa gidiyoruz, ‘cezaevine gidin’ diyor. Cezaevine gidince de, ‘karakola gidin’ diyorlar. Amcamı mahkûm koğuşunda tek başına tuttular. 10’uncu günün sonunda refakatçi olarak oğlunu yanına verdiler. Zaten 4 gün sonra da yaşamını yitirdi” diyerek ağır hastalığına rağmen Yazıcı’nın tek başına bırakıldığını söyledi.

‘ATK’nin kararları inşaları ölüme götürüyor’

Türkiye’de idam cezasının resmi olarak kaldırıldığını fakat bunun yerine ATK’nin aynı görevi gördüğünü dile getiren Yazıcı, “Resmi olarak yasalardan idam çıkarılmış olabilir ama ATK verdiği kararlarla insanları ölüme götürüyor. Kanser hastası olan, iki eli olmayan, ayakları olmayan ve kendine bakamayacak olanlara, ‘cezaevinde kalabilir’ raporu veriyor. Bu da katletmenin bir yöntemi” şeklinde konuştu.

Bişar Yazıcı’nın 3 defa ATK’ye götürüldüğünü ve her seferinde, “cezaevinde kalabilir” raporu verildiğine dikkat çeken Yazıcı, “En son Van Bölge Araştırma Hastanesi’nde endoskopi yapan doktor ATK heyeti rolünü üstlenerek, ‘cezaevinde kalabilir’ raporu veriyor. O doktor amcamın durumunu bizzat kendisi görmesine rağmen, bu raporu verdi. Bu imha etmedir, bilerek öldürmedir. İdamdan daha ağır bir şey, çünkü yavaş yavaş öldürüyorlar. Hem tutuklu hem de ailesi eziyet çeksin diye böyle yapıyorlar” dedi.

‘Kürtler ölene kadar Cezaevinde’

Durumu Kürt halkını yok etmeye yönelik bir adım olarak değerlendiren Yazıcı, “Bir ay önce 4 Hizbullahçının bıraktıklarını gördük. Bu kişiler çok ağır suçlamalardan dolayı tutukluydular. Ama yine de bıraktılar. Kürtler söz konusu olunca gizli tanık beyanları ile tutukluyorlar ve hiçbir şekilde bırakmıyorlar. Ölene kadar cezaevinde tutuyorlar” diye konuştu.

WAN

#Yazıcı #ATKnin #kararları #insanları #ölüme #terk #ediyor

Wan kayyumu kenti parsel parsel satıyor

Kayyum yönetimindeki Wan Büyükşehir Belediyesi, yerel seçimlere kısa bir süre kala birçok taşınmazı satışa çıkardı

Belediyeye ait birçok taşınmazın daha önce satışıyla gündem olan kayyum yönetimindeki Wan Büyükşehir Belediyesi, yerel seçimlerin yaklaşmasıyla birlikte yeniden taşınmazların satışı başladı.

Kayyum Haziran ayı Belediye Meclisi toplantısında kent merkezi ve ilçelerde paha biçilemez taşınmazı satışa çıkardı.

Yeni yapılan binalar devredildi

Belediye tarafından yapımı bu yıl içerisinde tamamlanan Rêya Armuşê (İpekyolu) ilçesindeki Kevenli ve Selimbey; Artemêt (Edremit) ilçesindeki Süphan ile Tûşba (Tuşba) ilçesi Beyüzümü mahallelerindeki Gençlik Merkezi binaları ve arsalarının bulunduğu 21 bin 449 metrekarelik alan, Van Gençlik ve Spor İl Müdürlüğü’ne devredildi. Kayyum yönetiminin aldığı kararla, mülkiyeti belediyeye ait olan ancak yurttaşların kullandığı yapıların da satışının yapılması için Belediye Meclisi’ne yetki verdi.

Çarşı, otopark ne varsa satışa çıkarıldı

Kayyum, kent merkezinde yapılan Van Park AVM içerisinde bulunan 75 işyeri ve bir adet ticari otoparkın satışı için karar aldı. Düğün Salonu ve Şehirlerarası Otobüs Terminali’nin üzerine kurulduğu yaklaşık 20 bin metrekarelik bölgenin ifraz çalışmalarının yapılarak, oluşacak yeni parsellerin satışının yapılması için Belediye Meclisi’ne yetki verdi. Bununla sınırlı kalmayan kayyum, kent merkezinde bulunan Çarşı Mahallesi’ndeki yaklaşık 3 bin metrekarelik arsanın da satışı için karar aldı.

Kredi çekti

Tuşba ve Artemêt ilçelerindeki tüm taşınmazların tespit edilerek satışının yapılması kararı alan kayyım, kentin tam merkezinde bulunan ve depremde hasar gördüğü için yıktırılan eski VASKİ binası arazisini de satışa çıkardı. Taşınmazları satışa çıkaran kayyum bir yandan da kredi çekmeye devam ediyor. Kayyum, devlet bankaları olan Ziraat, Halk ve Vakıfbank hesaplarına bloke konulmaması için Haziran ayı Belediye Meclisi toplantısında “Kamu yararı” kararı aldı.

Belediyeye ait yerleri elden çıkarmaya çalışıyorlar

Kayyumun taşınmazları yandaşlarına peşkeş çektiğini belirten görevden alınan Wan Büyükşehir Belediyesi Eşbaşkanı Mustafa Avcı, “Kayyım, mevcut Ankara iktidarının, Ankara merkezi yönetiminin hizmetine yerel kaynakları seferber etme çabasıdır. Belediye Meclisi adına alınan kararları incelediğimizde, belediyeye ait yerler haraç mezat elden çıkarılmaya çalışılıyor. Elbette bunun hesabı sorulacaktır” dedi.

Enkaz devretmek istiyorlar

Seçime doğru gidilen bir süreçte belediyenin taşınmazların satışa çıkarılmasına dikkat çeken Avcı, “Enkazın ötesinde bir şey devretmek istiyorlar. Alınan kararlarla on binlerce dönüm arsa ve araziler peşkeş çekilmiş. İlçelerdeki belediyeye ait tüm taşınmazlar elden çıkarılıyor. Belediye Meclisi feshedilmiş durumdadır. Bu satışları Meclis kararı olarak ilana çıkarıyorlar. Bunlar Meclis kararı değildir, kabul edilmez ve meşruiyeti de yoktur” diye konuştu.

Kaynak: MA

#Wan #kayyumu #kenti #parsel #parsel #satıyor

14 Temmuz’un mesajı ‘direnişti’

14 Temmuz direnişinin tanıkları, ortaya konulan direnişin tüm dünyada devrimcilere örnek olduğuna işaret ederek, verilen mesajın ‘direniş’ olduğunu kaydetti

Kenan Evren ve beraberindeki askerlerin 12 Eylül 1980’de gerçekleştirdiği askeri darbe, işkence ve insanlık dışı uygulamaların akıl almaz boyutlara ulaştığı bir dönem olarak hafızalardaki tazeliğini koruyor. Ülke tarihinin en karanlık dönemi olan 12 Eylül askeri darbesi sürecinde 650 bin kişi gözaltına alındı, 230 bin kişi yargılandı, 52 bine yakın kişi tutuklandı, 7 binden fazla kişi için idam cezası istendi, 517 kişi ölüm cezasına çarptırıldı, 50 kişi idam edildi. Darbe sürecinde en ağır insanlık dışı uygulamalarının yaşandığı yerler ise cezaevleri oldu. Türkiye ve Kurdistan’daki cezaevleri “işkencehanelere” dönüştürülürken, yüzbaşı Esat Oktay Yıldıran yönetimindeki Diyarbakır 5 Nolu Cezaevi ilerleyen yıllarda “Dünyanın en kötü şöhretli 10 cezaevi” listesine girdi.

Tarihi 5 No’lu direniş

Yaşanan işkence ve insanlık dışı uygulamalara karşı direniş de bir o kadar büyük oldu. Özellikle Diyarbakır 5 Nolu Cezaevi’nde söz konusu uygulamalara karşı amansız bir mücadele gelişti. PKK’nin öncü kadrolarından Mazlum Doğan, işkenceye karşı “Teslimiyet ihanete, direniş zafere götürür” mesajı vererek, 21 Mart 1982’de bedenini üç kibrit çöpüyle Newroz ateşine dönüştürdü. Doğan’ın eylemi Kürtlerin direniş tarihi açısında bir dönüm noktası oldu.

Doğan’ın eylemi sonrası Ferhat Kurtay, Necmi Öner, Eşref Anyık ve Mahmut Zengin, “Bizler Mazlum’un ardıllarıyız. Bu eylem doğru anlaşılmalı” diyerek 18 Mayıs 1982’de bedenlerini ateşe verdi. “Ateşi gürleştirin, su döken ihanetçidir” sözleriyle hafızalara kazınan Kurtay, Öner, Anyık ve Zengin, eylemleriyle tarihe “Dörtler” olarak geçti.

Dörtlerin eylemi

“Dörtler”in eylemi PKK’nin öncü kadrolarından Mehmet Hayri Durmuş’un 14 Temmuz 1982’de mahkeme salonunda başlattığı ölüm orucu eylemi takip etti. Durmuş’un eylemine Kemal Pir, Ali Çiçek ve Akif Yılmaz da dahil oldu.

9 Eylül’de Kemal Pir, 12 Eylül’de M. Hayri Durmuş, 15 Eylül’de Akif Yılmaz ve 17 Eylül’de Ali Çiçek yaşamlarını yitirdiler. 14 Temmuz Büyük Ölüm Orucu Direnişi’nde hayatını kaybedenlerin ardından da eylemler kesintisiz bir şekilde sürdü.

41’inci yıl dönümüne giren Büyük Ölüm Orucu Direnişi tanıklarından 78’liler Derneği Mardin Sözcüsü Arif Turğay ile Beşir Dündar, o dönem yaşananları ve etkilerini anlattı.

 Cezaevleri işkenceye dönüştü

1980 darbesi öncesinden devletin tıkanıklık yaşadığını ve halkın da yönetimi eline alma iradesini ortaya koyduğunu söyleyen Arif Turğay, bu durumun devleti ve emperyalist güçleri “rahatsız” ettiğini belirtti. Kürtlerin demokratik taleplerinin her geçen gün daha fazla öne çıktığını, Türkiye kentlerinde de halkın demokrasi taleplerinin arttığına dikkati çeken Turğay, taleplerin belirginleşmesi üzerine askeri darbenin gerçekleştiğini ifade etti. Darbe sonrası tutuklama furyasının başladığını anımsatan Turğay, Kürtlerin de bundan payına düşeni aldığını belirtti. Turğay, sadece Mêrdîn’de o dönem 5 bine yakın insanın gözaltına alındığını aktardı. Turğay, “Sudan tutalım ekmeğe, sigaradan tutalım aldığımız nefese hepsini işkenceye dönüştürdüler. İstediklerini yapmadığımız takdirde işkence ile istediklerini yapacaklarını söylüyorlardı… Öyle bir noktaya geldi ki cezaevi bir süre sonra işkencehaneye dönüştü” dedi.

 Yeni bir direniş süreci

Cezaevinde artan işkenceye karşı bir çıkışa ihtiyaç olduğunu ve bu çıkışı da Mazlum Doğan’ın yaptığını söyleyen Turğay, “Bir çıkış lazımdı. Bir bedel ödenmesi gerekiyordu. Bedel vermeyince gün gün eriyecek, yok olacaksın. İşte Mazlum’un çıkışı cezaevi için bir ışık oldu. Mazlum’un eylemi cezaevinde kadrolar üzerinde de, cezaevi yönetimi üzerinde de halkın üzerinde de bir sarsıntı yarattı. Mazlum bir mesaj verdi; ‘teslimiyet ihanete, direniş zafere götürür’ dedi. Mazlum’un eylemi bir sarsıntı yarattı ama işkencenin önünü kesmedi. Mazlum’un eylemi duyulduktan sonra devrimin kadroları önlerine yeni bir süreç koydu” diye kaydetti. Dörtler’in gerçekleştirdiği eylem sonrası işkencenin bir nebze de olsa durdurduğunu ifade eden Turğay, 14 Temmuz’da Hayri Durmuş’un çıkışıyla yeni bir direniş sürecinin başladığını ve Dörtler’in mesajına cevap olunduğunu kaydetti.

‘Dünya devrimcilerine örnek oldu’

Turğay, 14 Temmuz sürecinde yaşananlara işaret ederek, şunları söyledi: “İşkence altında olağanüstü bir iradeyle direndiler ve hayatlarını kaybedene kadar mücadelelerini sürdürdüler. Bu 3 eylem çerçevesinde Amed Zindanı’ma bakıldığında; insan Amed Zindanı’nın nasıl bir yer olduğunu görebilir. Devrimci Yol’un önderlerinden Orhan Keskin, -kendisi de çok fazla direniş gördü- tarihi bir sözü vardı; ‘Biliyor musunuz biz neden başaramadık ve özgürlük hareketi başardı? Kürt Özgürlük Hareketi’nde kadrolar ölümü göze aldıkları için başardılar. Ölümden yaşam yarattılar. Kadrolar ölümden yaşam yarattıkları için diğer kadrolar onları izledi ve bugüne gelindi. Tarihte bazı önemli günler ve önemli eylemler vardır, o eylemler ikinci defa yapılamaz. Mazlum’un eylemi nasıl ki özel bir eylemdi, Dörtler’in eylemi de 14 Temmuz da aynı şekildeydi. Sadece Kürtler için değil, dünya devrimcileri için de örnek oldu. Bu kadrolar aşkla, büyük bir inançla, büyük bir sabırla bu halka aşıktılar. Her dönem böyle insanlar var ve benzer çıkışlar olacaktır. Bugün hepimiz kendimize dönmeli, hatalarımızı görmeli, şapkamızı önümüze koyup düşünmeliyiz.”

‘14 Temmuz eylemini geç duyduk’

Mazlum Doğan ve Dörtler’in eylemlerinin ardından cezaevi yönetimin “ne yapacağını bilemez” hale geldiğini belirten Beşir Dündar ise, “35’inci koğuşta Kemal arkadaş buna cevap olunması gerektiğini söylüyordu. Mazlum’un mesaj gönderdiğini söylüyorlardı, aynı şekilde Ferhatlar da Mazlum’un mesaj verdiğini söylüyorlardı. Bu eylemler başta siyasi savunma hakkının verilmemesine karşı gerçekleştirildi. Mahkemeye bile gidildiğinde coplarla üzerimize çıkıyorlardı. Kış olmasına rağmen üzerimize su döküyorlardı. Kendimize, irademize, ruhumuza hakaret etmemizi istiyorlardı. 14 Temmuz eylemini bizler geç duyduk. Dörtler’in eyleminden sonra itirazlar başladı ve yerini buldu. Bununla bir şeyler olduğunu anlamaya başladık. Başta yaşamını yitirenlerden bile haberimiz yoktu. Esat Oktay ve ekibinin gönderilmesinin ardından dahi sürecin değiştiğine inanmakta zorluk çektik” diye konuştu.

‘Direneceksin, mücadele edeceksin’

Mazlum Doğan, Dörtler ve 14 Temmuz direnişiyle birlikte itiraz etmeyi öğrendiklerini kaydeden Dündar, şunları söyledi: “Bir bardak su için bile itiraz edemiyorduk. Bu arkadaşlar bizlere her şey için itiraz etmeyi öğrettiler. Bugün burada bir söyleşi yapabiliyorsak, onların hatırına yapabiliyoruz. Mesaj; direnişti. Bunun ötesinde bir şey değildi. Direneceksin. Kemal abi ölüm orucu kararını verdiği gün koğuşa geldi, ‘benim üzerimden büyük bir yük kalktı’ dedi. Mesaj buydu, direneceksin, mücadele edeceksin. Zulüm varsa direneceksin. Zulüm eksildi mi? Hayır. Zulüm aynı zulüm hatta daha kötü. 12 Eylül’de bugünden fazla bizleri dinliyorlardı. Direnişin sonrası bayramdır. Kürtlerin bir alimi (Abdullah Öcalan) var, diyor ki ‘anlamak adalettir.’ O yüzden önce birbirimizi anlamalıyız. Anlamak adalettir. Eziyet altında isen, eziyet gördüğünü, kimin sana eziyet ettiğini anlamazsan yapamazsın. Birbirimizi anlarsak gerisi rahattır.”

Haber:  Ahmet Kanbal / MA

#Temmuzun #mesajı #direnişti

Cezaevinde ‘Kıyafet Yönetmeliği’ adı altında şeriat dayatması

Şakran Kadın Kapalı Cezaevi’ndeki tutuklular, yaşadıkları hak ihlallerini gönderdikleri mektupla anlatarak, ‘şeriat’ dayatmasına maruz kaldıklarını belirtti. Kadınlar kendilerine yazlık elbiselerinin verilmediğini ifade etti

Sık sık işkence ve baskı politikalarıyla gündem olan Şakran Kadın Kapalı Cezaevi bu kez de tutuklulara “Kıyafet yönetmeliği” adı altında müdahale ile gündemde. Cezaecinde bulunan siyasi tutuklular, avukatları aracılığıyla gönderdikleri mektupta “Kıyafet yönetmeliği” adı altında kendilerine müdahale edildiğini ve şeriat dayatması ile karşı karşıya kaldıklarını söyledi.

Yazlık elbiseler verilmiyor

Kadın tutuklular, cezaevinde kıyafet yönetmeliğinin olduğunu ve bunun yönetim tarafından keyfi bir uygulamaya dönüştüğünü belirterek, “Kargo ile bize gönderilen şort veya boyu dizin bir parmak üstünde olan elbiselere izin verilmiyor. Sıcak ve nemli bir bölgede kıyafet yönetmeliğinde böyle dayatmaların olması resmen işkence. Koğuş içerisinde bile nasıl giyineceğimize karışılıyor. Yakında peçe, çarşaf, burka dayatması gelirse şaşırmayacağız” ifadelerine yer verdi.

Arama adı altında eşyalar alınıyor

Koğuş aramalarındaki usulsüzlüklere de değinen kadınlar, “Arama sırasında yorgan ve yastıklarımız yırtılıyor. Ayakkabı aramalarını yaptıkları eldiven ile yiyeceklere dokunuluyor, gizliden eşyalarımız alınıyor. Birçok tutuklunun bel boyun fıtığı, reflü ve gastrit gibi hastalıkları var. Çek pasları 50 santim şeklinde kesilerek bizlere veriliyor. Bu çek paslarla temizlik yapmak sağlık sorunlarımızı tetikliyor” dediler.

‘İyi hal’ tehdidi

Sürekli gözlem ve denetleme kurulu tarafından her itirazlarının “iyi hal durumunun ortadan kaldırılması” ile tehdit karşılaştığını belirten kadınlar, pişmanlık dayatıldığını belirtti.

Tecrit içinde tecrit

Ağırlaştırılmış müebbet alan tutukluların ortak havalandırmaya spor veya kursa çıkarılmadığını ifade eden tutuklular, “Sadece bir saat tek başlarına havalandırmaya kilitleniyorlar. Tecrit içinde tecrit ortamı oluşturuluyor. Ve arkadaşların sevk talepleri kabul edilmiyor” diye yazdı.

Kuran kursu veriliyor

Kadınlar mektupta, Diyanet İşleri Başkanlığı’na bağlı kanallara ait yayınların dayatıldığını söyleyerek, “Cezaevinden zorla kuran kursu verilirken bir de idare kanalında sürekli kuran dinletileri veriliyor. Tek din, tek kitap dayatması yapılıyor. Bu tür araçlarla ‘Yerli ve milli’ şeriat hükümlerine yaraşır tutsak ‘mahkum’ profili için çalışılıyor” ifadelerine yer verdi.

Görüş yasakların da devam ettiğine dikkat çeken kadınlar, birçok haklarının gasp edildiğini belirtti.

Haber: Delal Akyüz / MA

#Cezaevinde #Kıyafet #Yönetmeliği #adı #altında #şeriat #dayatması

Zîlan, belgelenmiş bir soykırımdır

Tarihçi Mehmet Bayrak, Zîlan Katliamı’nın diplomatik arka planını anlattı: 1925 Kürt milli direnme hareketi yargılamaları ve idamları, beş Batılı büyük devlet tarafından filme alındığı halde, bunlara bugüne kadar ulaşabilmiş değiliz. Yine de belgeler soykırım yapıldığını gösteriyor

Hüseyin Kalkan

Cumhuriyet’in kuruluşundan sonra meydana gelen en yaygın ve en uzun süreli Kürt ayaklanması Ağrı Ayaklanması’dır. Ağrı Ayaklanması başladıktan sonra Xoybun Cemiyeti’nin önderliğine girmiş, Beytüşşebap Ayaklanması’nın lideri yüzbaşı İhsan Nuri, ‘Paşa’ payesi ile Xoybun tarafında Ağrı Dağı’ndaki Kürt kuvvetlerine komutan olarak atanmıştır. İhsan Nuri Paşa, atandıktan sonra ‘Ağrı Cumhuriyeti’ni ilan etmiş, Kürt kuvvetlerini derleyip toparlamış, bir devletin nüveleri olabilecek bazı adımlar atmıştır. Bunun üzerine devlet isyanı bastırmak için hazırlıklara girişmiş. Bir yanda katliam hazırlıkları yapılırken, bir yanda da görüşmeler yolu ile Kürtleri ikna edip isyandan vazgeçirmeye çalışmıştır.

Katliam hazırlıkları

Türk devleti direnişçileri vazgeçirmek için bir genel af ilan etti. Ancak bu aftan amaçlanan sonuç elde edilemedi. Kürt isyancılardan bu affa uyup dağdan inen olmadı. Türkiye müzakerede inisiyatif elde edemeyince İhsan Nuri Paşa ile doğrudan müzakere etmeye karar verdi. Fakat bu da sonuç vermedi. Mustafa Kemal başkanlığında, Genelkurmay Başkanı Fevzi Çakmak ve Birinci Umumî Müfettiş İbrahim Tali Öngören’in de hazır bulunduğu Bakanlar Kurulu toplantısında 29 Aralık 1929 tarihli ve 8692 sayılı kanun hükmünde kararname çıkarıldı. (Mehmet Köçer, “Ağrı İsyanı (1926-1930)”, Fırat Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, Cilt: 14, Sayı: 2) Kararnamede Haziran ayında Ağrı’ya yönelik hareket öngörüldü. Bakanlar Kurulu kararnamesi doğrultusunda 7 Ocak 1930’da Genelkurmay Başkanlığı 9. Kolordu Komutanlığı’nca hareket başlatıldı. 18 Mart 1930 tarihinde Salih Omurtak 9. Kolordu Komutanlığı’na atandı. 11 Haziran 1930 tarihinde Türk askerleri Kürt kuvvetlerine karşı bir saldırı başlattı. Bunun üzerine Xoybun bütün Kürdistan’a yönelik yardım çağrısında bulundu. İsyanın genişleyeceğinden endişeye kapılan Türk devleti geçici olarak saldırılarını durdurdu.

Gözdağı haberleri

Devlet hazırlıklarını tamamladıktan sonra saldırı başlatıldı. 13 Temmuz 1930 yılında Zîlan’da katliam gerçekleştirdi. Türk Ordusu iki kolordu (7. Kolordu ve 9. Kolordu) ve 80 uçaktan oluşan hava gücü kullandı. 3. Ağrı Harekatı başlamadan önce, 13 Temmuz 1930’da Salih Omurtak komutasındaki 9. Kolordu Wan’ın Erciş ilçesinde yer alan Zîlan Deresi’ne sığınan halka yönelik katliam gerçekleştirdi. Bu katliam çeşitli kaynaklarda yer almış ve belgelenmiştir. Zamanın Türk basınında yer almıştır. Temmuz 16, 1930 tarihli Cumhuriyet gazetesine göre 15.000 kişi Türk askerleri tarafından katledilmiştir. Bizzat Ağrı İsyanı’nda da yer alan Kürt yazar Hesen Hîşyar Serdî’ye (1907-Eylül 14, 1985) göre, Ademan, Sipkan, Zîlan ve Hesenan aşiretlerden oluşan 18 köyden 47.000 Kürt köylüsü katledilmiştir. (M. Kalman, Belge, tanık ve yaşayanlarıyla Ağrı Direnişi 1926-1930, Pêrî Yayınları, İstanbul, 1997). Ermeni araştırmacı Garo Sasuni’ye göre, 5.000 kadın, çocuk ve yaşlı öldürülmüştür. Patnos sahasında yakılıp yıkılmayan tek köy kalmadı, Türk askerleri, Kürtlerin on binlerce hayvanına el koydu. Dönemin Türk basınında katliama dair çok sayıda haber yayınlandığını görüyoruz. Bu haberlerin özelliği haberden çok gözdağı olmalarıdır. Gözdağının kuvvetli olması için de yapılan katliamın bazı gerçeklerini ortaya dökmüşlerdir. Cumhuriyet gazetesi özel muhabiri Yusuf Mazhar’ın aktardığına göre, isyana katılan bütün köyler yakılırken 15.000 kadar kişi Zîlan Deresi’nde öldürüldü. Sağ kalanların bir kısmı ise İran’a kaçıp katliamdan kurtulmayı başardılar. Cumhuriyet gazetesi 16 Temmuz 1930 tarihinde bu olayı “Ağrı Dağı tepelerinde tayyarelerimiz şakiler üzerine çok şiddetli bombardıman ediyorlar. Ağrı Dağı daimi olarak infilak ve ateş içinde inlemektedir. Türk’ün demir kartalları asilerin hesabını temizlemektedir. Zîlan Deresi ağzına kadar ceset dolmuştur” şeklinde duyurmuştur. Aynı gün çıkan Akşam gazetesinde ise ölü sayısı 3000 olarak verilmektedir. Birleşik Krallık Dışişleri Bakanlığı’na ait rapor, Erciş ve Zîlan yakınındaki Türk başarısının birkaç silahlı adam ve büyük çoğunluğu oluşturan savaşçı olmayanlara karşı kazanıldığını aktarmaktadır. 31 Ağustos 1930 tarihli Milliyet gazetesinde dönemin başbakanı İsmet İnönü’nün demeci yayımlandı. İnönü demecinde, “Bu ülkede sadece Türk ulusu etnik ve ırksal haklar talep etme hakkına sahiptir. Başka hiç kimsenin böyle bir hakkı yoktur” diyordu.

Xoybun ve diplomasi

Ağrı’da savaş ve ayaklanma için örgütlenme sürerken Xoybun diplomatik çalışmalara ağırlık vermiştir. Kürt ayaklanmaları ve Kürt diplomasisi üzerine önemli çalışmalar imza atan tarihçi ve araştırmacı Mehmet Bayrak, Ağrı Ayaklanması, Zîlan Katliamı ve diplomasi ile ilgili şunları belirtiyor: “Kürt diplomasi tarihinde bugüne kadar ulaştığımız belgelerin çoğunun, Xoybun örgütünce gerçekleştirilen diplomatik ve kültürel etkinliklere ilişkin olduğunu biliyoruz. Ancak, bunlar dışında büyük devletlerin Dışişleri Arşivleri’nde henüz tümüyle gün yüzüne çıkmamış çok daha büyük ölçekte bir külliyatın varolduğunu da tahmin etmek zor değil. Söz gelimi, 1925 Kürt milli direnme hareketi yargılamaları ve idamları, beş Batılı büyük devlet tarafından filme alındığı halde, bunlara bugüne kadar ulaşabilmiş değiliz.”

Belgeler ve bilgiler

Bugün hala Cumhuriyet dönemi Kürt ayaklanmalarına dair belgeler bütün ile ortaya çıkmış değil. Devlet hem belgeleri hem isyancıların mezar yerlerini saklamaktadır. Bayrak, kendi yazmakla kalmadı, yayınevinde de önemli kaynakları yayınladı. Bayrak belgeler içeren bu kitaplarla ilgili şu bilgileri veriyor: “Yayınevimizde 1992’de ‘Kürt Milliyetçiliğinin Kaynakları ve Şeyh Said İsyanı/ 1880- 1925’ konulu çalışmasını yayımladığımız Prof. Dr. Robert Olson, salt Amerikan ve Büyük Britanya arşivlerinden yararlanarak, 1922’de Ankara’daki Meclis’te görüşülen ‘Kürt Muhtariyeti’ne ve ‘Azadî örgütlenmesi’ne ilişkin birçok önemli belgeyi ilk kez gözler önüne seriyordu. Yine, Bilal N. Şimşir gibi Türk diplomatlarının ‘İngiliz Belgeleriyle Türkiye’de Kürt Sorunu/ 1924-1938’ (Ank.1975) türü çalışmalarından biliyoruz ki; ‘1930 Ağrı Ayaklanması ve Soykırımı’na ilişkin çok sayıda gizli diplomatik yazışma bulunuyor. Bu konuda, dönemin Tahran Büyükelçisi Hüsrev Gerede gibi Türk diplomatlarının anılarında da, 1930 Ağrı İsyanı ve katliamına ilişkin birçok önemli bulguya tanık oluyoruz. Örneğin, sömürgeci devletlerden İran ve Türkiye’nin, bu aşamada nasıl bir işbirliği içine girdiklerini bu tanıklıklardan ayrıca öğreniyoruz: ‘Ağrı İsyanı’nda, Türkiye ile İran arasındaki sınır yeniden çizilirken, Ağrı’nın güneydoğusundaki Aybey Dağı’nın (emniyetimiz noktasında hududumuz dahiline alınması) istenmiş ve pazarlıklar sonucunda bu istek gerçekleşmiştir. (…) Başlangıçta Kürtlerin kendi sınırları içindeki çalışmalarına göz yuman İranlılar, daha sonra bunları yasaklamışlar, hatta bastırılmasında Türklerle işbirliği yaptıkları gibi, güneyden aldıkları bir araziye karşılık, stratejik bir önem taşıyan Türk işgali altındaki dağlık bir bölgeyi resmen bize vermeyi de kabul etmek zorunda kalmışlardır.” (Bkz. H. Gerede: Siyasi Hatıralarım/ İran; İst. 1952’den naklen, M. Tunçay: Türkiye Cumhuriyeti’nde Tek Parti Yönetiminin Kurulması/ 1923-1931; Ank. 1981,s. 243).”

Cumhuriyet ve kutsal sınırları

Bayrak şöyle devam ediyor: “Türk yönetimleri, Lozan’dan sonra sınırlarında hiçbir değişiklik olmadığını iddia etseler de; 1921-22’de İngiliz ve Fransızlarla yaptıkları gizli anlaşmalar sonucu Musul Komisyonu ve Milletler Cemiyeti yoluyla, Güney Kürdistan’ın İngiltere’ye, Rojava’nın Fransızlara nasıl bırakıldığı bilinmeyen bir şey değildir. Keza, Ağrı İsyanı üzerine Türkiye ile İran arasında yeniden düzenlenen sınır, Kürt tarihinde “Pêymanê Se Sinor” (Üç Sınır Anlaşması) olarak hafızalardadır (Bkz. C. Renas: Üç Sınır Anlaşması; Deng, Sayı:23/ 1993). Aslında, Kürt sorunu bulunan tüm sömürgeci devletler, gerek Sadabat Paktı gerek Bağdat Paktı ve gerekse CENTO aracılığıyla her zaman ittifak halinde bulunmuş; Amerika ve İngiltere ise ‘hâmi devletler’ konumunda olmuşlardır.”

Katliam ve edebiyat

Bayrak, katliamın halkın hafızasında ağıt ve şiirlerle yer edindiğine dikkat çekerken, şu örnekleri veriyor: “Gerçekten de, Ağrı İsyanı ve Katliamı, Kürt Halk Edebiyatı’nda belki en çok manzum/ şiirsel esere konu olmuş olaylardan biridir. Türk Ordusu’nun bu katliama 60 bini aşkın asker ve zehirli gaz atan onlarca uçakla katıldığı; katliam sonunda Zîlan Deresi’nin ‘lebaleb insan cesediyle dolduğu’; katliamda resmi rakamlara göre 10 bin, halk anlatmalarına göre 40 bini aşkın insanın hayatını kaybettiği söylenir… Başta, Yılmaz Çamlıbel’in “Agırî Sahipsiz Değildir/ Ağrı Kürt Ulusal Ayaklanması” (Deng yay. İst. 2007) konulu kitabı olmak üzere, Ağrı İsyanı ve Katliamı üstüne halk tarafından yakılmış çok sayıda kılam, şîn kılamı ve destan bulunuyor (Sözgelemi, bir bölümü erkek diğerleri kadın dengbêjler tarafından yakılan bu hikâyeli- kılamların bazıları için ayrıca bkz. Zeki Nurçin: Tarih De Duyardı O Çığlıkları; Hêvî, Sayı :21/ 1997; Şairini Arayan Soykırım Şiirleri; Hêvî, 24/1997; Ercan Özha: Ağrı Dağı Savaşçılarını Kılamla Ölümsüzleştirdi, Öz-Po, 10 Eylül 2013).”

Yaşar Kemal’ın anlatımı

Bayrak katliamın tanıklarına dair de bilgiler paylaşıyor: “Katliamdan kurtulmuş nice kişi, bu katliama ilişkin acılı tanıklıklarını da günümüze ulaştırdılar ki; bunlardan biri de yöre aydın ve yazarlarından Dr. Naci Kutlay’ın ağabeyi ve benim de doğrudan tanıdığım Süleyman Kutlay’dı. Bir gözlemini şöyle anlatıyordu: ‘Çocukluk yıllarımda (1930’ların başı) Türk atlı askerleri geçtiklerinde, terkilerinde kesik insan başları sallanıyor, yalp – yalp atların sağrılarına inip kalktıkça, kan sıçrıyordu. Kürt direnişçilerin başıydı bunlar. Subaylar, teslim ettikleri insan başlarına karşılık para ödülü alıyorlardı. Onlar geçerken, kadınlar kısık sesle (wey dayikê, em belengazın) diye ağıda başlıyor; erkekler başları düşük, bakışları yerde sessizce ağlıyorlardı.’ (A. Kahraman: Alçaklar ve Apê Musa’nın Evlatları…; Öz- Po, 25.10.2012). Ağrı Katliamı, roman anlatımıyla da olsa ünlü romancı Yaşar Kemal’in ‘Deniz Küstü’ romanında da yansımasını bulur. Katliamı yöneten General Salih Omurtak’ın uygulamalarını bir askerin ağzından aktarır: ‘Salih Paşa, elinize geçen Kürt’ü kurşundan geçirin. Bir tanesini sağ bırakmayın bu yılanların diye bağırıyordu… Ölen her askere karşılık bir Kürt köyünü yakıyor; ne kadar erkek varsa köyde kurşundan geçirtiyordu (…) Bir bahar Ağrı Dağı’nın eteklerini bir bir dolaşarak yaktık yıktık, yangın yerine çevirdik; öldürmedik, sürmedik adam koymadık. Kürtlerin kökünü kestik…” (Bkz. A. Taner Kışlalı: Kürtlük, Kürtçüler ve Biz, Cumhuriyet, 3-9 Kasım 1995). ‘Komkujuya Geliyê Zîlan’ (Zîlan Deresi Katliamı)’nın, çağdaş edebiyatta da yansımasını bulmaması kuşkusuz mümkün değildi. Nitekim, daha üç yaşında sürgünle tanışan Dersimli şair Cemal Süreya, ‘Kısa Türkiye Tarihi’ başlıklı şiirinde, Ağrı Hareketi’nin önemli destekçilerinden Celâlî aşiretinden giderek, bu hareketi çağrıştıran kavramlarla şu değinmede bulunur: ‘Şelaleye/ Düşmüş/ Zeytin dalı/ Celaliyim, Celalisin, Celali…’ Esasen, Ahmed Arif’in ünlü ’33 Kurşun’ şiirinin kaynağı da, Van/ Özalp’daki General Muğlalı Katliamı’nın yanısıra, 1930’da yaşanan Ağrı/ Zîlan soykırımıdır.”

Ağıtlara konu olan katliam

Zîlan Katliamı’na dair dağınık olsa da çok sayıda belge ve bilgi bulunuyor. Mehmet Bayrak, çok yönlü araştırmalarını ağıtlara ve fotoğraflara kadar sürdürüyor. Araştırmasının sonuçları ile ilgili şunları belirtiyor Bayrak: “Ağrı/Ararat İsyanı ve Soykırımı, günümüzde hafızamızda iz bırakan ‘Çemê Çetelê’ türü nice şîn kılamları ve halk destanları bırakırken; soykırım eksenli bu katliam sadece Türk karikatürlerinde ifadesini bulmuyor; harekete doğrudan katılan Pilot Miralay Naim Bürküt gibi Türk subaylarının çektiği fotoğraflarla da bilince kazınıyordu. (Bkz. Y. Çamlıbel: Serhildana Agirîyê/ Ağrı Albümü-1930). Son dönemlerde, tarihçi Dr. Sedat Ulugana’nın Fransız Dışişleri Arşivi’nde bulduğu ve yayımladığı ’95 Yıl Sonra İhsan Nuri’nin Bildirisi- 1925′, (Bkz. Öz-Po, 28-29.12.2020 ve M. Bayrak: Ateş- Kan ve Barut Günlerinde Kürt Diplomasisi; Özge yay. Ank. 2021, s.237-249) belge ile Kürt diplomasi külliyatına önemli bir belge daha katılmış oluyor. Çünkü, Misak-ı Milli’yi, 1921 Anayasası’nı, 1922’de kabul edilen Kürt Muhtariyeti Kanunu’nu ve Lozan Antlaşması’nın 37-45. Maddelerini red ve inkâr ederek; baltası kütükten çıktıktan sonra 1924 Anayasası ve 1925’te gizlice hazırlanıp uygulamaya konan Şark Islahat Planı; gerçekten de Kürtlere o tarihten sonra uygulanan fiziki, siyasi ve kültürel soykırımın habercisi niteliğindedir… Buna karşılık, Kürt aydınlanma hareketinin 1926’da diasporadan İsmet Paşa’nın şahsında Ankara Hükümeti’ne gönderdiği muhtıra- mektup ise, bugün de geçerliliğini koruyan tarihi bir belgedir…”

 

 

 

 

#Zîlan #belgelenmiş #bir #soykırımdır

DÖKH davasında yargılanan kadınlar beraat etti

Demokratik Özgür Kadın Hareketi davasında yargılanan tüm kadınlar hakkında beraat kararı verildi

Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı’nca yürütülen ve Demokratik Özgür Kadın Hareketi’ne (DÖKH) üye oldukları gerekçesiyle açılan ve aralarında Mersin Akdeniz Belediyesi Halkların Demokratik Partisi (HDP) meclis üyesi Yüksel Mutlu’nun da bulunduğu 14 kadın hakkında açılan DÖKH Davası’nın karar duruşması Ankara 2’nci Ağır Ceza Mahkemesi’nde görüldü. Mahkeme tarafından verilen kararla yargılanan kadınların tamamı için beraat kararı verildi.

DÖKH davasında savcı, 28 Nisan 2013’te Ahmet Taner Kışlalı Spor Salonu’nda düzenlenen Kadın Meclisi 2. Olağan Kongresi, Paris Kürt Enstitüsü’nde Sakine Cansız, Fidan Doğan ve Leyla Şaylemez’in katledilmesini protesto edilmesini ve PKK Lideri Abdullah Öcalan’a yönelik tecridin kaldırılmasına ilişkin basın açıklamaları ile 13 Eylül 2013’te Meclis Dikmen Kapısı önünde DÖKH ve KÜRT-DER organizesinde düzenlenen ana dilde eğitim talepli basın açıklamalarını suçlama konusu olarak dosyaya sunmuştu.

ANKARA

#DÖKH #davasında #yargılanan #kadınlar #beraat #etti

NATO hattında makas değişimi

Türkiye ile Rusya ilişkileri kırılganlaştı. İdlib’de kuzeye itiyor. Wagner’in Moskova’ya yürümesi güven bunalımı yarattı. Ege, Doğu Akdeniz’de Rusya ile yol alamayacakları algısı doğdu. Ortadoğu’ya, Karabağ’a yansıma olacak

Mehmet Ali Çelebi

Türkiye’nin bir süredir Rusya ile NATO arasında salınımda olması sık ve hararetli bir şekilde gündemleşiyordu. NATO (North Atlantic Treaty Organization) 4 Nisan 1949’da 12 ülke tarafından kurulan askeri yapı… Sovyetler Birliği etki sahasına karşı, devrimci dalgaları önleme hedefiyle kurulan NATO, çok sayıda ülkede darbelere, katliamlara, bölgesel savaşlara destek verdi ve düşük yoğunluklu savaşları büyütmesi ile dünyanın en büyük terör organizasyonuna dönüştü. Büyük bütçesi bulunan NATO, demokrasi, adalet, eşitlikçi paylaşım ve özgürlüklerin genişletilmesini isteyen halklara karşı; orman, su ve denizleri korumaya çalışanlara karşı devletlerin zor gücünü, devasa hava, kara, deniz güçlerini kullanarak insanlığa karşı suç işleyen ve savaş suçları nedeniyle lağvedilmesi gereken bir organizasyon.

1952, 1955, 1982, 1999, 2004, 2009, 2017 genişlemesiyle, Varşova Paktı üyelerini de bünyesine almasıyla üye sayısı 30’a çıkmıştı. Öyle ki tek adamlık için anayasa değişikliği taslağına itirazlar yükselince Yüksek Sovyet’i ve parlamentoyu lağvettiğini açıklayan, bu nedenle tepki çekip protesto edilen Rusya Devlet Başkanı Boris Yeltsin’in 4 Ekim 1993’te Parlamento’yu bombalatmasına, birkaç günde bazı kaynaklara göre 187 bazı kaynaklara göre 1500 kadar kişinin katledilmesine destek oldu. Katliam ve tutuklama furyasının ardından Yeltsin’in 12 Aralık 1993’te yaptırdığı referandumla yüzde 58,4’ün Anayasa değişikliğine evet dediği ilan edilecektir.

NATO, Rusya’da solun yeniden yönetime gelmesini önlemek için Yeltsin’in 31 Aralık 1999’da ani bir kararla istifa edip koltuğu bıraktığı Vladimir Putin’e destek oldu.
Sosyalist dip dalgaları ortaya çıkmasın, devrimci halk hareketleri sokakları ısıtıp yeni umutlar yeşertmesin, toplumsal zeminde liberal oksidasyon perçinlensin diye NATO-Rusya Konseyi de kurdu.

Sokakların potansiyelini ezmek, devrimci vizyonu örselemek için Yeltsin’i başta tutma gayretkeşliğindeki 27 Mayıs 1997 Paris NATO Zirvesi’nde NATO-Rusya Federasyonu Kurucu Senedi ile NATO-Rusya Daimî Ortak Konseyi kararı imzalanacaktır. NATO-Rusya Konseyi kapsamında Devlet ve Hükümet Başkanları toplantılar yapıyordu. Sovyet-Varşova Paktı dağılınca NATO hedefsiz kalıp bocaladı. Sürekli “dış düşman” argümanıyla ülkelerde korku yaratıp kendisini büyüten NATO üyeleri bütçeleri aksatıyor, NATO’yu motive edecek birşey kalmadığı söyleniyordu.

Öyle ki Kasım 2019’un ilk haftası ABD, Almanya, İngiltere ile birlikte NATO’nun kare asından biri olan Fransa’nın Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron İngiltere merkezli Economist dergisine verdiği röportajda Macron, “Şu anda yaşadığımız NATO’nun beyin ölümüdür” demişti.
Zamanla Putin muhalefeti temizleyip, oligarkları kendisine bağlayınca Rusya ile NATO arasına buzlar girdi.
NATO’nun Rusya sınırındaki ülkeleri de bünyeye alma çabası, Ukrayna yönetiminde Şubat 2014 çalkantısı, Donbass çatışmaları ve 2014’te Kırım’ın Rusya tarafından ilhakı ilişkilerde rezonanslar yarattı.

24 Şubat 2022’de Rusya, Ukrayna’ya savaş açınca tarafsız olarak 21. yüzyılın ilk çeyreğine gelen Finlandiya ve İsveç, panikle NATO üyeliğine başvurdu. Ukrayna da 30 Eylül 2022’de NATO’ya üyelik için resmen başvuruda bulundu.
Rusya yönetimi sınıra yakın ülkelerin üyeliği halinde sert yanıtlar vereceklerini söylüyordu. 28-30 Haziran 2022’deki Madrid NATO Zirvesi’nde İsveç, Finlandiya ile Türkiye üçlü protokol yapmıştı.

Türkiye’nin Kürtleri, Rojava statüsünün sona erdirecek politikalara destek talebini ana gündem yaparak istediği şartları yerine getirdiği kanaatini açıklayan AKP-MHP yönetimi 31 Mart 2023’te Finlandiya’nın NATO üyeliği belgesini Meclis’ten geçirdi. Brüksel’deki NATO karargahında 4 Nisan 2023’teki törenle Finlandiya resmen 31. NATO ülkesi olmuştu. Rusya seyretmek durumunda kaldı.

NATO, Finlandiya ve İsveç’i hayat-memat meselesi yapmıştı. Çünkü Kuzey Kutup Dairesi’nin yani Arctic bölgesinin askeri kontrolü, Arctic buzulları erirken Rusya’nın buradan rahatça Atlas Okyanusu’na ulaşımına setler çekebilmek, ortaya çıkacak alanlardaki petrol-doğalgaz, maden vb kontrolü, Baltık Denizi’nde ve Karadeniz’de Rusya donanması manevralarını frenlemek hedefler arasındaydı. Diğer başat hedeflerden biri Moskova’ya hızla ulaşacak mesafede NATO birlikleri konuşlandırabilmekti.
Ancak Türkiye İsveç’in NATO üyeliğini onaylamıyordu. Aslında Finlandiya’nın üyeliği Rusya için daha hayati önemdeydi. Çünkü Finlandiya tam sınırdaydı. İsveç Finlandiya’nın batı komşusuydu.

Rusya’ya sınırdaş Ukrayna da NATO’ya başvurmuştu. Ancak Ukrayna üye yapılırsa NATO’nun taraflara silahlı bir saldırı da hepsine karşı yapılmış sayılı karşı koymayı içeren 5. maddesini işletmek zorunda kalabilirdi.

Yeni vilayetler beklentisi

Türkiye ise 15 Temmuz 2016 darbe girişimi sonrası, içeride muhalefeti, basını, sivil toplum örgütlerini iyice baskı altına alıp iktidarını pekiştirdikten sonra Rusya yönüne bir makas açmıştı. Avrupa Birliği (AB) ile köprüler atıldı. NATO ile ilişkiler dalgalı yürütüldü. 81 ile Halep, Kerkük, Musul gibi kentlerin, Rojava kentlerinin eklenmesi beklentisi yaratıp Ergenekoncuların da desteğini alan AKP, Rusya ile ilişkileri devasa nükleer santral, doğalgaz ve askeri anlaşmalarla perçinledi. Angaje olunan Rusya’dan alınan S-400’ler Temmuz 2019’da Türkiye’ye gelince ABD, aynı ay devasa F-35 savaş uçağı projesinden parasını ödemiş de olsa Türkiye’yi çıkardı.
Erdoğan, Rusya’nın başat olduğu Eylül 2022’de Özbekistan’da yapılan ŞİÖ zirvesi dönüşünde soruları yanıtlarken üyelik hedefi olup olmadığı sorulunca “Tabii. Hedef o” diyecekti. (17.09.2022/AA)
Bu açıklama NATO’nun taşıyıcısı ülkelere alarm zilleri çaldırdı, jeopolitik önemi nedeniyle Türkiye’nin incelen halkadan kopmaması için çabalar farklı mekanizmalarla arttırıldı. Süreç İsveç’in NATO üyeliği krizine vardığında Türkiye bunu Kürtlere karşı kaldıraç olarak kullanmaya, Batı’dan Kürtlere karşı tavizler koparmaya çalıştı.

Kürt meselesi ve Vilnius Protokolü

Litvanya’da 11-12 Temmuz 2023’te gerçekleşen NATO Vilnius Liderler Zirvesi stratejik dönüşüme tanık oldu. Denklemi farklı boyutlarıyla açalım… Ukrayna’daki savaşı sürdüren Rusya’ya gözdağı için Belarus sınırındaki Litvanya seçildi. Erdoğan 10 Temmuz 2023 akşamı NATO Genel Sekreteri Stoltenberg ve İsveç Başbakanı Ulf Kristersson ile Vilnius’ta bir araya geldi. Gündem Kürtler ve İsveç’ti. Gidilirken ibre “İsveç’e hayır” yönünde olsa da Vilnius Protokolü imzalandı. Erdoğan, İsveç’e onay sözü verdi. Protokolde İsveç’in Türkiye isteğiyle anayasasını değiştirdiği, yasalarını değiştirdiği, “terörle mücadele” konusunda işbirliğini genişlettiği, Türkiye’ye silah ihracatını yeniden başlattığı kaydedildi. Protokolün diğer hatları şöyleydi: “İsveç, YPG/PYD ve Türkiye’de FETÖ olarak tanımlanan örgüte destek vermeyeceğini yineler. Türkiye ve İsveç, terörle mücadele işbirliğinin, İsveç’in NATO’ya katılmasının sonrasında da devam edecek, uzun vadeli bir çaba olduğu konusunda hemfikirdirler.
Stoltenberg, NATO tarihinde ilk kez Terörle Mücadele Özel Koordinatörü pozisyonunun tesis edilmesi de dahil, bu alandaki çalışmalarını kayda değer şekilde hızlandıracaktır.
İsveç, Türkiye’nin, Türkiye-AB Gümrük Birliği’nin güncellenmesi ve vize serbesti dahil AB’ye üyelik sürecinin yeniden canlandırılması konusundaki çabalara aktif destek verecektir. Türkiye, İsveç’in Katılım Protokollerini TBMM’ye sevk edecek.” (10.7.2023/Sputnik ajansı)

AB yolunda beklentiler

Havuz medyası onay beklenmediği propagandası yapsa da Erdoğan Vilnius’a uçmadan Atatürk Havalimanı’nda basın toplantısında (10 Temmuz 2023) beklenmedik bir söylemle sinyali vermişti. Erdoğan daha önce defalarca AB diye bir dertleri olmadığını dillendirip yerel mahkemeleri AİHM kararlarına uymamaya çağırırken şimdi AB kartı açıp şunları söylüyordu: “Türkiye’yi Avrupa Birliği kapısında 50 yılı aşkın zamandır bekleten bu ülkelere buradan sesleniyorum ama aynı zamanda Vilnius’ta da sesleneceğim; önce gelin Türkiye’nin Avrupa Birliği’nde önünü açın, ondan sonra biz de Finlandiya ile ilgili nasıl onun önünü açtıysak, İsveç’in de önünü açalım” (AA/10.7.2023)
Bu açıklamaya kadar İsveç’e karşı argümanı Kürtler idi. Erdoğan’ın bir anda AB’ye üyelik sürecini neden NATO zirvesine saatler kala gündeme getirdiği ve İsveç üyeliğini niçin AB sürecine bağladığı, Rusya’yı çevrelemek için İsveç’e “evet” deyip NATO’nun ekmeğine yağ sürdüğü soruları soruldu.
m Bir nedeni ABD’nin yelken indirme için sıkıştırması. ABD Dışişleri Bakanı Blinken zirve öncesi bir haftada üç defa Dışişleri Bakanı Hakan Fidan ile telefonlaşmıştı. Biden’ın Erdoğan’la telefonlaşıp (9 Temmuz 2023) F-16 kartını da hatırlatması noktayı koydu. Erdoğan para vb. beklentilerle zirve marjında Biden’la yüzyüze görüşürken “yeni bir süreci başlatıyoruz” dedi. (11.7.2023/AA)
m Rusya, İran, Çin Ortadoğu’da etki artırırken Rojava statüsüne son verme arzusunun Biden ve AB ülkeleri tarafından kabul görmeyeceği anlaşılmıştı.
m İsveç, istendiği gibi Anayasa ve yasalarını değiştirip neredeyse Türkiye, İran, Irak, Suriye seviyesine inmişti.

Wagner’in Moskova’ya yürümesi

Türkiye ile Rusya ilişkileri kırılganlaşmıştı. Rusya, İdlib’de TSK-SMO’yu kuzeye itiyordu. Türkiye, Ukrayna’ya SİHA satmayı sürdürüyor, Ukrayna’nın NATO üyesi yapılmasını savunuyordu. Ukrayna’da savaşan paramiliter Wagner’in bayrak açıp Moskova’nın 200 km. yakınına kadar ilerlemesi AKP-MHP iktidarı ve bileşenlerinde güven bunalımı yaratmıştı. Bu Rusya ile Ege, Doğu Akdeniz enerji kaynakları, Kıbrıs konusunda yol alamayacakları algısı doğurmuştu.
m Erdoğan’ın iktidarını pazarlarken paye olarak dalgalandırdığı Tahıl Koridoru Anlaşması’ndaki arabuluculuk rolü hasar almıştı. Erdoğan ısrar etse de Putin uzatmaya yanaşmıyordu.

Askeri harcamaların finansmanı

Suriye, Irak, Libya, Dağlık Karabağ’da askeri harcamalar, onbinlerce SMO’luyu maaşla palazlandırmak, milyonlarca mültecinin giderlerini karşılamak ve deprem eko-çöküntü yaratmıştı. Alınan birkaç gün sonra aynı fiyata alınamıyordu. TL devalüasyonu büyüyordu. 2024 yerel seçimleri öncesi deprem konutları için para gerekiyordu.
Anlatısı biten AKP; Katar, BAE, Suudi Arabistan, Rusya’dan para alıyordu, ancak bütçe açığını kapatmaya, iç ve dış borç faizlerini ödemeye yetmiyordu.
Rusya’dan, ŞİÖ hedefinden bir anda AB’ye dönüş bahanesi de kolay değildi. Bu dönüş için İsveç’i kaldıraç olarak kullanmayı seçti.
m AB’nin hemen bir takvim vermeyeceğini biliyordu. Ancak yeni dönemin konsolidasyonu yandaşlarına Gümrük Birliği ve vizesiz geçiş umudu vererek sağlanacaktı.
m ABD, Yunanistan’da Dedeağaç Limanı ve çevresinde askeri üssü genişletirken, AB ülkeleri Yunanistan’a savaş uçakları verirken, Türkiye’nin ağırlığının azalabileceği, Rusya’nın da Türkiye’yi koruyamayacağı anlayışı yerleşiyordu.

Endişeleri artan Ankara, ABD’den F-16 savaş uçakları, F-35 projesine Türkiye’nin yeniden dahil edilmesini istiyordu.
Özcesi BAE, Mısır, İsrail, Suudi Arabistan’da ‘U’ dönüşü gibi dış politikada tutarsızlığın yeni tazahürüydü olanlar. Kürtler ile eşitlik temelli bir gelecek inşaya yanaşmadıkça siyasiler birçok ülkenin salıncağı olmaya devam edecek. Kürtler bir ülke daha NATO üyesi olduğunda özgürlüklerinden vazgeçecek değil.
Rusya kendisini hatırlatıp Ortadoğu’ya, Dağlık Karabağ’a yansımalar yapacaktır. Ukrayna Başkanı Zelenskiy’nin İstanbul’da Erdoğan’la görüştükten sonra (9 Temmuz 2023) dönerken Rusya’nın savaş sonuna kadar Türkiye’de kalmaları şartıyla serbest bıraktığı Nazi destekçilerinin devamı olan Azov Taburu’nun 5 askerini beraberinde götürmesi sonrası açıklamalar bunun işareti. Kremlin’in ‘anlaşma ihlali’ çıkışı; Rusya Federasyon Konseyi Savunma Komitesi Başkanı Viktor Bondarev “IŞİD’le flört etti, Rus uçaklarının düşürülmesinde etkili oldu, Ukrayna’ya insansız hava araçları sağladı. Böyle bir davranış, sırtından bıçaklamaktan başka bir şey olarak adlandırılamaz” demesi, (Cumhuriyet/10.7.2023) Rusya’nın BM Daimi Temsilci Yardımcısı Dmitry Polyanskiy’in ‘güvenilmez’ nitelemesi öfkenin yansımaları.
Son kertede Erdoğan NATO üstünden daha çok silah elde ederek güç biriktirme peşinde. Ancak silahlı gücünle değil doğruysan güçlüsündür.

#NATO #hattında #makas #değişimi

KNK’den Türkiye-NATO anlaşmasına tepki

KNK, NATO ve İsveç’in Erdoğan’ın taleplerine boyun eğmesine tepki göstererek, ‘NATO, önemli bölgesel dinamikleri dikkate almalıdır’ dedi

Kurdistan Ulusal Kongresi Yürütme Konseyi, Litvanya’da gerçekleştirilen NATO zirvesinde Türkiye ile NATO ülkeleri arasında varılan anlaşmaya tepki gösterdi.

Zirvede AKP’li Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın taleplerinin kabul edilmesini, “Kürt halkına yönelik zulmün onaylanması ve Kurdistan genelindeki katliam ve göçertmenin devam ettirilmesi sözünün verilmesi” olarak değerlendiren KNK açıklamasında, “Zirve öncesinde NATO Genel Sekreteri Jens Stoltenberg, İsveç Başbakanı Ulf Kristersson ve Erdoğan, Türk devletinin dayatmalarına boyun eğen ve İsveç’in yasa ve demokratik gelenekleri ile uluslararası insan hakları sözleşmelerini toptan hiçe sayan 7 maddelik bir anlaşma yayınladı. Türkiye bir kez daha NATO üyeliğini, demokratik uluslara şantaj yapmak ve Kürt halkını hedef alan diktatörlük politikalarına ve askeri saldırı ve soykırım kampanyalarına yeşil ışık yakmak için kullandı” ifadelerine yer verdi.

Sadece dört yıl öncesinde birçok NATO ülkesinin, DAİŞ’e karşı verdikleri mücadeleden ötürü Kürtlere teşekkür ettiği hatırlatılan açıklamada, “NATO üyesi tüm ülkeler DAİŞ’in NATO üyesi Türkiye tarafından kurulduğunu ve desteklendiğini biliyor. Erdoğan’ın, YPG ve YPJ’yi hedef alması, DAİŞ’in Kürtlere karşı yürüttüğü vekalet savaşının bir devamıdır. NATO ve demokrasi ve uluslararası istikrara bağlı herhangi bir ittifak, bu yakın tarihi ve önemli bölgesel dinamikleri dikkate almalıdır” ifadeleri kullanıldı.

DIŞ HABERLER

#KNKden #TürkiyeNATO #anlaşmasına #tepki