Ana Sayfa Blog Sayfa 184

Yeni sömürgecilik

Sırbistan cumhurbaşkanının Fransız ve hatta Lüksemburg muhalefetiyle resmi olarak görüşmek istemesi fikri insana gülünç gelecek kadar hayali geliyor. Bu bir şaka. Bir olasılık olarak gündeme gelseydi, gerçekten de böyle muamele görürdü. Ama her şaka gibi bu da bize gerçek dünya hakkında bir şeyler söyler

 Branko Milanović* 

Bugün, son otuz yılda yaşananları aşırı bir biçimde yeniden teyit eden bir haber beni çok etkiledi. Hollanda ve Lüksemburg Başbakanları, muhtemelen Avrupa Birliği adına, Sırbistan’ı (Kosova’ya gitmeden önce) 24 saatten kısa bir süre için ziyaret etti. Her ikisi de devlet düzeyinde en üst düzey onurlandırmalarla karşılandı; ikisi de devlet başkanı olmadığı için bu aşırıya kaçmıştı. Ayrıca, Belgrad’a yaptıkları aşırı kısa ziyaret sırasında, şu anda sokaklarda gösteri yapan ve bence oldukça meşru bir şekilde hükümetten şiddet ve suçun çok daha ciddi bir şekilde bastırılmasını talep eden Sırp muhalefetinin temsilcileriyle (Belgrad’daki Parlamentoda oturan) ayrı ayrı toplantılar yapmak için yeterli zaman buldular.

Dikkat ederseniz, Batılı ülkelerin başbakanlarının yerel muhalefetle görüşmeleri normal bir habermiş gibi görünür. Ama sonra, açalım. Devletten devlete resmi bir ziyaret söz konusu ve ziyaret eden devletin temsilcileri yerel muhalefete de danışmanın gerekli olduğuna inanıyor. İlk sorun, devletten devlete ziyareti siyasetin geri kalanıyla karıştırmanın uygun olup olmadığıdır. Ülkelerin ileri gelenleri birbirlerini ziyaret ettiklerinde, ev sahiplerinin inandığı her şeye katıldıklarını ya da kendilerini kabul eden hükümeti desteklediklerini ister istemez ima etmez. O toprak parçasını denetim altında tutan hükümetle ortak iktisadî ve siyasî çıkarlar hakkında konuşmak için oradadırlar. Yeni ve farklı bir hükümet geldiğinde, onunla konuşmaktan da aynı derecede mutlu olacaklardır. Bu uluslararası siyasetin basit ve normal bir kuralıdır.

Daha da ileri gidelim. Hollanda ve Lüksemburg başbakanlarının Sırp muhalefetiyle (orada on iki saat kaldıktan sonra) konuşmalarında bir sakınca yoksa, Sırbistan Cumhurbaşkanının iade-i ziyarette Hollanda ve Lüksemburg muhalefetiyle görüşmesi kabul edilebilir mi? Hollanda ve Lüksemburg muhalefeti şu anda sokaklarda protesto gösterileri yapmadığı için bunun için bir neden olmadığını düşünüyorsanız, o zaman Sırbistan cumhurbaşkanının bir sonraki Fransa ziyaretinde, şu anda Fransa’nın kentlerinde protesto gösterileri yapan “hoşnutsuzlar”la görüşmek isteyip istemeyeceğini merak edebilir miyiz? Ya da emeklilik reformu karşıtlarıyla? Ya da Birleşik Krallık’ı ziyaret edecek olsa, Brexitçilerin ve AB yanlılarının parlamenter ve parlamenter olmayan destekçileriyle alternatif olarak görüşmek isteyebilir mi?

Sırbistan cumhurbaşkanının Fransız ve hatta Lüksemburg muhalefetiyle resmi olarak görüşmek istemesi fikri insana gülünç gelecek kadar hayali geliyor. Bu bir şaka. Bir olasılık olarak gündeme gelseydi, gerçekten de böyle muamele görürdü. Ama her şaka gibi bu da bize gerçek dünya hakkında bir şeyler söyler. O da devletlerarasındaki ilişkilerin düpedüz eşitsiz hale gelmiş olmasıdır. Üçüncü Dünya ve bağlantısız ülkelerin güçlü olduğu ve en azından resmi olarak devletlerin eşitliğinin tanındığı ve diplomatik alanda bu resmi eşitliğin kabul edildiği 1960-1990 döneminin aksine, gücün sadece törensel yönleriyle bile önemli olduğu Ortaçağ tarzı devletlerarası ilişkilere geçtik. Eşitsizlik gizlenmiyor, aksine sergileniyor: secde edin ve mor cübbemin kenarlarını öpün!

Devletlerarasındaki güç eşitsizliği açıkça sergileniyor ve son otuz yılda buna alışan pek çok insan bunu normal karşılıyor. Çünkü onlar kendilerine olan saygılarını kaybetti.

* Branko Milanović kalkınma ve eşitsizlik konularında uzmanlaşmış bir iktisatçıdır. En yeni kitabı Capitalism, Alone: The Future of the System That Rules the World [Tek Başına Kapitalizm: Dünyayı Yöneten Sistemin Geleceği]

*dunyadanceviri.wordpress.com’dan alınan bu yazı S. Erdem Türközü tarafından çevrildi.

#Yeni #sömürgecilik

Şenyaşar ailesinden Bakan Tunç’a: Adalet dilek dilemekle sağlanmaz

Adalet mücadelesini sürdüren Şenyaşar ailesi, Adalet Bakanı Yılmaz Tunç’un 10 Temmuz Dünya Hukuk Günü’nde yaptığı konuşmaya atıfta bulunarak, ‘Adaletin başındaki kişi dilekte bulunmaz. Taşıdığı sorumluluğu yerine getirmekle mükelleftir’ dedi

Riha’nın (Urfa) Pirsûs (Suruç) ilçesinde 14 Haziran 2018 tarihinde AKP eski Milletvekili İbrahim Halil Yıldız’ın koruma ve yakınları tarafından eşi ve iki oğlu katledilen Emine Şenyaşar ile saldırılardan yaralı kurtulan oğlu Ferit Şenyaşar’ın 9 Mart 2021’de Urfa Adliyesi önünde başlattığı Adalet Nöbeti 842’inci güne girdi. Bugünkü nöbet eylemi Emine Şenyaşar’ın rahatsızlığı sebebiyle Pîrsus’taki evlerinde sürdü.

Adalet dilekle sağlanmaz

Aile, sanal medya hesabında Adalet Bakanı Yılmaz Tunç’un 10 Temmuz Dünya Hukuk Günü dolayısıyla yaptığı konuşmaya atıfta bulunarak, “Hukukun üstünlüğünün, hakkaniyet ve adaletin tüm insanlığa hakim olması dileğinde bulunmuş @yilmaztunc. Adaletin başındaki kişi dilekte bulunmaz. Taşıdığı sorumluluğu yerine getirmekle mükelleftir. Üstünlerin hukukuna karşı 842 gündür devam eden bir mücadeleyi dünya takip ediyor” paylaşımı yaptı.

RIHA

#Şenyaşar #ailesinden #Bakan #Tunça #Adalet #dilek #dilemekle #sağlanmaz

Torba yasadan siyasi tutuklulara ayrımcılık çıktı!

İnfaz Kanunu ile ilgili değişikliklerin yer aldığı kanun teklifinin Meclis Plan Bütçe Komisyonu’nda kabul edilmesinin hukuka aykırı olduğunu kaydeden HDP, infazda siyasi tutuklulara dönük ayrımcılığı kabul etmediklerini vurguladı

Halkların Demokratik Partisi (HDP) İnsan Hakları ve Hukuk Komisyonu, AKP’nin 8 Temmuz’da Meclis gündemine getirdiği; kira artırımından, memur ve emekli maaşlarına yapılacak zamma, deprem bölgelerindeki konteynırlara vergi muafiyetinden kurumlar vergisine pek çok konuda değişiklik içeren torba kanun teklifine son anda İnfaz Kanunu ile ilgili değişiklikler de eklenmesi sonrası Meclis Plan Bütçe Komisyonu’nda kabul edilmesine dair yazılı açıklama yayımladı.

‘Anti-demokratik’

Genel kurulda görüşülecek ve oylanacak olan bu torba kanun teklifinin toplumun ihtiyaçlarını karşılamaktan uzak olduğu belirtilen “İnfazda siyasi tutsaklara ayrımcılığı kabul etmiyoruz” başlıklı açıklamada, “Bir torba teklifle onlarca mevzuatta değişiklikler yapmak, üzerine konuşup tartışmadan kabul ettirmek anti-demokratiktir, uygulayıcılar açısından da pratikte büyük sıkıntılara sebep olacaktır. Böylece toplum için hukuki belirliliğin ve güvenliğin olmadığı bir kaotik hukuk düzeni yaratılmaktadır” denildi.

Teklifin İnfaz Kanunu’nu değiştiren maddesinde hükümlülerin özgürlük gibi en temel hakkını etkileyen düzenlemelerin yer aldığına dikkat çekilen açıklamada, “Teklifteki Geçici 10’uncu madde ile hükümlülerin koşullu salıverme tarihinden önce açık cezaevine ayrılma ve denetimli serbestlik şartları değiştirilecek, hükümlüler açık cezaevine ve denetimli serbestliğe 3 yıl daha erken ayrılacaktır” ifadelerine yer verildi.

‘Hukuka aykırı’

“Teklif hem biçim hem esas yönünden hukuka aykırıdır” vurgusu yapılan açıklamanın devamında şu sözler kaydedildi: “Değişiklik hapishanelerdeki kapasite yoğunluğunu azaltmak amacıyla yapıldığı ve pek çok hükümlünün salıverileceği sonucunu doğurduğu için özel af niteliğindedir. Dolayısıyla hem özel olarak bu maddenin hem de içinde bulunduğu torba kanunun bütünüyle Meclis İçtüzük 92’nci Maddesine göre oylanması ve beşte üç çoğunlukla kabul edilmesi gerekmektedir. Ancak iktidar bugüne kadar infaz düzenlemelerinin de içinde yer aldığı hiçbir torba kanunda bu yöntemi izlememiştir. Bu sebeple özel af niteliğindeki bu düzenlemenin Meclis’e bu yöntemle getirilmesi de kabul edilmesi de Anayasa’ya aykırıdır.

 ‘Siyasi tutsaklar faydalanmayacak’

Esas bakımından ise daha önceki infaz düzenlemeleri gibi yine siyasi tutsaklar kapsam dışı bırakılmıştır. Adli hükümlüler bu düzenlemelerle erken tahliye olabilecekken, siyasi tutsaklar bu düzenlemeden faydalanamayacaktır. Bu sebeple teklif içeriği, ayrımcılık yasağına ve eşitlik ilkesine göre de Anayasa’ya aykırıdır. En son Covid-19 pandemisi gerekçe gösterilerek 2020 yılında benzer düzenlemeler yapılmış, o zaman da koşullu salıverme sürelerinde adli hükümlüler bakımından infaz süresi üçte ikiden yarı oranına indirilmiş, siyasi tutsaklar bakımından hiçbir değişiklik yapılmayarak 4’te 3 oranı korunmuştu. Yine denetimli serbestlik süresi adli suçlarda 3 yıl iken siyasi davalarda 1 yıldı ve bugün siyasi tutsakların idare ve gözlem kurulu kararlarıyla bu hakkı da gasp edilmiştir.

‘Ayrımcı kanun teklifi’

İktidarın bu ayrımcı kanun teklifi, Anayasaya, BM Kişisel ve Medeni Haklar Uluslararası Sözleşmesine, BM Cezaevlerine İlişkin Asgari Standart Kurallara, AİHS’e, Avrupa Cezaevi Kurallarına aykırıdır. En başta İnfaz Kanunu’na aykırıdır. İnfaz Kanunu’nun 2. maddesine göre, ceza ve güvenlik tedbirlerinin infazına ilişkin kurallar, hükümlülerin ırk, dil, din, mezhep, milliyet, renk, cinsiyet, doğum, felsefi inanç, milli veya sosyal köken ve siyasi veya diğer fikir yahut düşünceleri ile ekonomik güçler ve diğer toplumsal konumları yönünden ayrım yapılmaksızın ve hiçbir kimseye ayrıcalık tanınmaksızın uygulanır.

İktidar siyasi tutsakları düşman gibi görerek lehe yapılan bütün düzenlemelerde kapsam dışı bırakmaktadır. Hükümlüler arasındaki bu çifte standart hukuka uygun olmadığı gibi vicdani ve ahlaki de değildir. Hele ki Türkiye, mevzuattaki ‘terör’ tanımının belirsizliği ve siyasi davalarda verilen kararlar sebebiyle başta adil yargılanma hakkı olmak üzere pek çok hak bakımından AİHM karşısında yoğunlukla mahkûm edilen bir ülke konumundadır. Örgütlenme, ifade ve basın özgürlüğünün yok sayılarak siyasetçilerin, gazetecilerin, avukatların, insan hakları savunucularının, genel olarak tüm muhalif kesimin yargılanıp cezalandırıldığı ve hapsedildiği bu ülkede, ortaçağdan kalma hukuk anlayışı bir intikam aracına dönüştüğü için bu kanun tasarısı adil de değildir.

Tutum almaya çağrı

Yapılacak tüm infaz değişikliklerinde adli suçlara uygulanacak her bir koşullu salıverme, açık cezaevine ayrılma ve denetimli serbestlikten faydalanma koşulları siyasi tutsaklar açısından da uygulanmalıdır. İnfazda eşitliği savunuyoruz, ayrımcılığa ve düşmanlaştırmaya karşıyız ve Anayasa’ya aykırı bu düzenlemeyi asla kabul etmiyoruz. Meclisi bu ayrımcı ve suç olan siyasi anlayışa karşı tutum almaya çağırıyoruz.”

ANKARA

#Torba #yasadan #siyasi #tutuklulara #ayrımcılık #çıktı

Peköz: Türkiye dış politikada yönünü NATO’ya çevirdi

Türkiye’nin İsveç’in NATO üyeliği için görüşmelerini değerlendiren Siyaset Bilimci Dr. Mustafa Peköz, ‘Dışişleri Bakanı Fidan’ın dış politikanın yönünü giderek NATO’ya doğru yönlendirmesi, Cumhurbaşkanı’nın belirlediği politikaları etkilemeye başladı. Ancak cumhurbaşkanı bunu diplomatik ilişki ve dengeleri hesaba katmadan yapıyor’ dedi

Rusya sınırına yaklaşık 300 kilometre mesafedeki Litvanya’nın Vilnius kentinde dün başlayan NATO Zirvesi, devam ediyor. İsveç’in NATO üyeliğinin temel gündem olarak ele alındığı NATO Zirvesi sürecinde Türkiye, daha önce ittifak üyeliğine engel olduğu İsveç lehine pozisyon aldı. F-16 konusundaki belirsizlik sürerken, İsveç’in NATO üyeliğinin onaylanması için önümüzdeki günlerde Meclis’te karar alınması bekleniyor.

Siyaset Bilimci Dr. Mustafa Peköz, yaşanan gelişmeler konusunda konusunda Mezopotamya Ajansı’nın (MA) sorularını yanıtladı.

*11-12 Temmuz’da Litvanya’nın başkentinde NATO üye ülkelerin devlet başkanlarının katıldığı toplantı başladı. Bu toplantının esas amacı nedir?

*En önemli gündem maddesi İsveç’in NATO üyeliğinin onaylanmasıdır.

İsveç’in NATO’ya üyeliği neden o kadar önem arz ediyor. İsveç olmadan NATO’nun bölgesel savunmasından sorun mu oluşur?

İsveç ve Finlandiya tek başına bir önem oluşturmaz ancak NATO’nun 2035-2040 yılına kadar askeri güvenlik stratejisinde Baltık ülkelerinin özellikle Finlandiya ve İsveç’in sürece dâhil ederek yeni bir askeri politika belirledi ve çatışma alanlarının bu bölgelere doğru kayacağı hesaplanıyor. Bunun bir başka anlamı NATO’nun Rusya ile olan en uzun sınırı yaklaşık 2 bin 200 kilometre olacak.

*İsveç’in NATO’ya dahil edilmesindeki ısrarın başka nedenleri olabilir mi?

Öncelikli olarak şu noktayı vurgulamak isterim. NATO ile Rusya arasında doğrudan bir savaşın çıkmasının ve özellikle belirttiğimiz 2200 km hattında bunun son derece zor olduğunu belirteyim. Sorunuza cevap vermek gerekirse, Evet başka çok daha önemli meseleler var. Sorun sadece İskandinavya ülkelerinin güvenliği olmayıp aslında Bering Boğazı üzerinden ABD’nin askeri güvenliği bakımından da önemli bir sıçratma tahtası olarak görülmektedir. Aynı şekilde Kuzey kutup bölgesinin derinliklerinde çok büyük doğalgaz ve petrol gibi enerji kaynaklarının olduğu tespit edilmiş durumda. Bu bölgelerin önemli bir kısmı Rusya’ya ait olduğu da kabul edildi. Bu bakımdan NATO’nun Rusya’ya karşı belirlediği yeni askeri savaş konsepti özellikle küresel ilişkilerin geleceği bakımdan hayati derecede önemlidir. Bölgenin yeni bir çatışma alanı olmasının nedeni Rusya’nın buralara yönelik bir askeri saldırı olasılığından çok jeo-politik ve ekonomiktir.

Türkiye aslında çok katı ve sert gibi göründü ama işin böyle olmadığı biliniyor. Ankara, NATO üyeliğini gerekçe gösterip PKK’nin İsveç’teki faaliyetlerinin yasaklanmasını talep etti. Bu talep daha çok iç politikaya yönelikti. Zaten bildiğim kadarıyla PKK’nin İsveç’te resmi bir faaliyeti bulunmuyor. Ancak Ankara’nın esas istediği ise özellikle Kürt sivil toplum örgütlerinin faaliyetlerine son verilmesi ve tasfiye edilmesidir. Bu talebin İsveç hükümeti tarafından kabul görmesi pek mümkün görünmüyor.

* Türkiye’nin başka gerekçeleri var mı?

Ankara, kamuoyunda daha çok PKK meselesini tartışsa da esas meselenin Türkiye’nin bölgedeki askeri güç dengelerinde kendi pozisyonunu koruyabilmesi için F-16’ların mutlak bir şekilde modernize etmesi gerekir. Türkiye F-35 programından çıkartıldı. Buna karşılık F-35’lerin Yunanistan’a satılması ABD Kongresinde kabul görüldü. Yani Ege’de ve Akdeniz’de askeri güç dengeleri Türkiye’nin aleyhine yeni bir durum oluşmaya başladı. Türkiye’nin Dışişleri ve Savunma Bakanlığı bürokratlarının arka planda üzerinde durdukları, belki de ABD ile yapılan görüşmelerde en önemli şartın; F-16’ların modernizasyonu konusundaki blokenin kaldırılmasıdır. Biden yönetiminin bu talebi olumlu gördüğü ve bu konuda pozitif bir karar verilmesi için kongreye tavsiyede bulunduğu biliniyor. Ancak Kongrenin hem Dış ilişkiler hem Savunma Komitesi başkanlarının F-16’ların modernizasyonuna onay verilmesi şartlarını “İsveç’in üyeliğinin onaylamasına bağlamaları”, Türkiye üzerinde baskı oluşturma ve karar vermeye zorlama planıdır. Yani AKP iktidarı, İsveç’in NATO’ya üyeliğini onaylamadığı taktirde F-16’ların modernizasyonu gerçekleşmez. Bu nedenle bir bakıma Türkiye zorunlu olarak bu süreci onaylayacak.

*Türkiye’nin NATO ile Rusya arasında kurduğu dengenin yeniden NATO’ya doğru evirildiğini söyleyebilir miyiz?

Hakan Fidan’ın Dışişleri Bakanı, İbrahim Kalın’ın MİT Başkanı olmasıyla NATO ilişkilerinde yeni bir dönemin başladığını söylemek yanlış olmaz. Türkiye’nin uluslararası ve bölgesel politikalarında Fidan ve Kalın çok daha fazla etkili olacaklardır. Bu iki kişinin politik yönelimleri daha çok batıya yöneliktir. Türkiye çok farklı düzeylerde itirazlar ileri sürse de bir noktadan sonra İsveç’in NATO’ya üyeliğini bir şekilde onaylayacaktır.

*NATO-Rusya dengesinin bozulması özellikle Moskova’da nasıl yankı bulur?

Ankara’nın Ukrayna ve Rusya ilişkilerinde kurduğu dengenin giderek değişeceğini ve kontrolden çıkacağını söyleyebiliriz. Önümüzdeki süreçte Türkiye’nin politik yönelimleri konusunda yeni sorunlar ve sorular gündeme gelecektir. Dışişleri Bakanı Fidan’ın dış politikanın yönünü giderek NATO’ya doğru yönlendirmesi, Cumhurbaşkanı’nın belirlediği politikaları ve söylemlerini etkilemeye başladı. Ancak cumhurbaşkanı bunu diplomatik ilişki ve dengeleri hesaba katmadan yapıyor. Bu da uluslararası alanda bir kısım sorunlar oluşturuyor. Örneğin birkaç gün önce Zelenski ile yaptığı görüşmede, “Ukrayna’nın NATO’ya alınması gerektiği”ne dair yapmış olduğu açıklama hem ABD ve Avrupa Birliği’nde hem de Rusya’da şaşkınlık yarattı. Ukrayna’nın neo-faşist olarak bilinen 5 “Azov Taburu” komutanını Zelenski’ye teslim etmesi, Rusya cephesinde çok sert karşılık buldu. Çünkü yapılan anlaşma gereği bu kişilerin Ukrayna ve Rusya arasındaki savaş bitene kadar Türkiye’de kalacakları belirtilmişti. Cumhurbaşkanı’nın NATO toplantısının öngününde böyle bir karar alması bir tesadüf değildir. Değişim hamlesinin bir bakıma “radikal” çıkışlarla tescil etmesi anlamına gelir.

*Türkiye, Rusya ile ilişkilerin gerilmemesi için ne gibi tavizler verebilir?

Rusya ile oluşan ilişkilerin geleceği konusunda yeni krizlerin ortaya çıkacağına dair birçok verinin oluştuğunu söyleyebiliriz. Yakın dönemde Ankara’nın belki de istemediği tek şey Moskova ile ilişkilerin gerilmesi ve kırılmasıdır. Ancak süreç oraya doğru eviriliyor. Rusya ile bozulma eğilimi artan ilişkilerin telafisi için Türkiye’nin, Suriye’de Rusya’nın politikasına uygun bir adım atarak İdlib, Efrin ve El Bab’ı Şam’a teslim etmesi için süreç başlatabilir.

*İsveç’in NATO üyeliğinin Kuzey ve Doğu Suriye’deki gelişmeleri etkiler mi?

NATO, Suriye’deki değişim ve dönüşüme paralel olarak Kuzey ve Doğu Suriye’nin özerk yapısını korunması konusunda hemfikirdir. Bu gerçeği gören Ankara, ABD ya da NATO ile bu sorunu SDG’nin tasfiye edilmesi talebiyle çözemeyeceğinin farkındadır.

Türkiye’nin temel meselesi sorunları esasen ABD ile olan ilişkilere bağlıdır, bunu bir başka yönü de ABD’nin Kuzey ve Doğu Suriye’de Suriye Demokratik Güçleri (QSD) ile kurduğu ve giderek kalıcılaşan askeri ve politik ilişkileridir. Her ne kadar Türkiye SDG’yi (QSD) “terör örgütü” kapsamında görse de hiçbir NATO üyesinin böyle yaklaşmadığını, tersine işbirliği yapılması gereken bir örgüt olarak gördüğünü biliyoruz. Bu nedenle SDG şartının masaya sürülmesi Ankara için bir kazanım olmaz, belki tersi bir durum olur. Bu gerçeği gören Ankara, ABD ya da NATO ile bu sorunu SDG’nin tasfiye edilmesi talebiyle çözemeyeceğinin farkındadır. Önümüzdeki dönemde Dışişleri Bakanı Fidan’ın bu konuda bir kısım adımlar atarak yeni bir politik denge oluşturması kimseye sürpriz gelmemelidir.

*Cumhurbaşkanı Erdoğan, İsveç’in NATO üyeliğini Türkiye’nin AB üyeliği şartına bağladı. Nasıl yorumluyorsunuz?

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın İsveç’in NATO üyeliğini, Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne üyelik koşuluna bağlaması özel olarak planlanmış bir stratejiye dayanmıyor. Böyle bir taleple NATO zirvesine gitmek, Türkiye’yi çok daha zora sokacaktır. Çünkü Avrupa Birliği’ne yönelik üyelik müzakerelerinin durmuş olması, Türkiye’nin protokole ilişkin bir kısım sorumluluklarını yerine getirmemesinden kaynaklanıyor. Benim anladığım temel nokta şu: Hakan Fidan ve İbrahim Kalın’ın Avrupa Birliği sürecinin başlatılması için Erdoğan’ı ikna ettikleri anlaşılıyor. Böyle bir açıklamayla mesajını vermiş oldu.

* Türkiye’nin bu süreçte nasıl bir kazanımı oldu?

Özellikle Ankara için son derece önemli olan F-16’ların modernizasyonunun önünün açılması sağlanabilir. Dış politikadaki fiili izolasyon ortadan kalkabilir. Ankara belirlenen kriterler konusunda adım atarsa Avrupa Birliği sürecinin yeniden başlayabileceğine dair NATO üyesi AB başkanları bir mesaj verebilirler.

Haber : Fırat Can Arslan / MA

 

#Peköz #Türkiye #dış #politikada #yönünü #NATOya #çevirdi

Yazar İşler: Geliyê Zîlan’daki katliamcı zihniyet devam ediyor

Geliyê Zîlan’da 93 yıl önce yapılan katliama dair konuşan yazar İkram İşler, ‘Yıllardır Kürtlerin dili ve yaşamı yasaklandı. Katliam zihniyeti kendisinden bir şey kaybetmedi ve devam ediyor’ dedi

Kürtlere yönelik en büyük katliamlardan biri olan Geliyê Zîlan Katliamı’nın (Zilan Deresi Katliamı) üzerinden 93 yıl geçti. 13 Temmuz 1930 tarihinde Wan’ın Erdîş (Erciş) ilçesinde bulunan Zîlan Vadisi’nde onbinlerce Kürt katledildi. Hesenebdal, Exs, Kelle, Qizil Kilîse, Zorova, Binesî, Bunizî, Pelexl ve Kerx köylerinin de aralarında bulunduğu 44 köy ateşe verilirken, katliamdan sağ kurtulanlar ise sürgüne gönderildi.

Köyler ateşe verilir

1926 yılında Biroyê Heskî Têlî’nin Ağrı Dağı’nda başkaldırması sonrası Lübnan’da kurulan Xoybûn Örgütü, 1929’da isyana dahil olur. Xoybûn, dağınık şekilde savaşan isyancıları toparlaması için Berzenci Aşireti’ne mensup Seyid Resul’ü Zilan Deresi’ne (Geliyê Zîlan) gönderir. Seyid Resul, beraberindeki 400 kişilik grupla Erdîş’i kuşatır. Uzun süren çatışmalar neticesinde geri çekilen isyancılar, İran’a geçer. Bunun üzerine Erdîş’te yüzbaşı olarak görev yapan Derviş Bey, müfrezesini alarak Zilan Deresi’ni ablukaya alır. Giriş ve çıkışları askerlerce tutulan Zilan bölgesindeki 44 köy ateşe verilir. Köylerin ateşe verilmesinin ardından binlerce kişi, toplu bir şekilde makineli tüfeklerle taranıp öldürülür, sağ kalanlar da sürgün edilir. Köylülerin hayvanlarına ve diğer malvarlıklarına ise el konulur.

40 binden fazla ölü

Cenazelerin altında sağ çıkan ya da kaçıp hayatını kurtaran köylüler, uzun süre kaçak yaşamak zorunda kalır. Zilan Katliamı’nda öldürülenlerin sayısı 15 bin olarak belirtilse de dönemin tanıkları ve kimi farklı kaynaklar gerçek sayının 40 binden fazla olduğunu ifade eder.

Mezopotamya Ajansı’ndan (MA) Berivan Kutlu’ya konuşan “Zilan Dosyası” adıyla iki cilt kitap yayımlayan ve yıllardır Zilan üzerine araştırmalar yapan araştırmacı ve yazar İkram İşler katliama dair değerlendirmelerde bulundu.

1’inci Dünya Savaşı ile başladı

Zilan Katliamı’na giden sürecin 1. Dünya Savaşı ile başladığını belirten İşler, “Daha sonraki süreçte ‘Kurtuluş Savaşı’ denilen savaşlar başladı ve Kürtler burada çok önemli rol oynadı. Kürtlere bazı vaatler verildi. Daha sonra Türkiye Cumhuriyeti devlet olarak kabul edildikten sonra Kürtlere verilen sözlerden dönüldü. İlk defa Sivas’ta Koçgiri kabilesi, Atatürk’e mektup yazarak ‘Askerlerinizi geri çekin, biz kendi devletimizi kuracağız. Verdiğiniz sözü biz yerine getireceğiz’ dediler. Dönemin sürecinden dolayı Atatürk ilk başta çok müdahale edemedi fakat sonrasında kanlı bir şekilde bastırıldı” diye belirtti.

Katliamcılar Ankara’dan görevlendirildi

Agirî İsyanı’nın başlamasıyla birlikte kentin etrafının 90 bin askerle sarıldığını belirten İşler, “Panos cephesi başarılı olamıyor fakat Zilan başarılı oluyor ve Erdîş’e kadar ilerliyorlar. Erdîş’te başlayan savaş, Türk Devleti’nin yoğun askeri sevkiyatıyla kırılmaya çalışılıyor. Direnişçiler daha sonra çekilmek zorunda kalıyor ve yurttaşlar sahipsiz kalıyor. Burada katliamı yapanlar Ankara tarafından görevlendirilen kişiler. Türk subayı Ahmet Derviş komutasındaki askerlerle bu katliam yapılıyor” dedi.

Yollarda hayatlarını kaybediyorlar

Zilan Katliamı’nı yapan Albay Derviş’in daha sonra general olduğuna dikkati çeken İşler, şunları belirtti: “Katliam 9 yerde başlıyor. Önce katliama katılanları toplamaya başlıyorlar ve toplama 6 ay sürüyor. İlk büyük katliamlar bir hafta içinde yapılıyor. Daha sonra isyana katılanları toplayıp, Adana’ya yürüyerek sevk ediyorlar. Yolculuk o kadar kötü ki yüzlerce insan yolculukta hayatını kaybediyor. İnsanlar ya yollarda öldürülüyor ya da cezaevindeki şartlardan dolayı ölüyorlar. Kalanlar ise göstermelik mahkemelerde yargılanıyor ve birçoğu ya idam ediliyor ya da büyük hapis cezaları veriliyor. Geri kalanlar ise sürgün ediliyorlar. İşte Türkiye Cumhuriyeti bu katliam üzerine kuruldu.”

Katliam zihniyeti devam ediyor

Kürtlere yönelik katliamların hala devam ettiğini vurgulayan İşler, “Yıllardır Kürtlerin dili ve yaşamı yasaklandı. Katliam zihniyeti kendisinden bir şey kaybetmedi ve devam ediyor. Kürtler her durumda barıştan bahsediyor fakat iktidarın bu katliam zihniyeti günümüzde şeklini değiştirerek, devam ediyor” diye belirtti.
WAN

#Yazar #İşler #Geliyê #Zîlandaki #katliamcı #zihniyet #devam #ediyor

Dağ ve Er’in açlık grevi 56’ncı güne girdi

KDP zindanlarında insanlık dışı muamelelere maruz kalan Mazlum Dağ ve Abdurrahman Er’in, başlattığı açlık grevi eylemleri 56 gündür devam ediyor

KDP tarafından tutuklanan ve idam cezası verilen Mazlum Dağ ve Abdurrahman Er, tutsak edildikleri günden bu yana ağır hak ihlallerine maruz kalıyor. Baskılar ve ihlallerin son bulması için birçok kez açlık grevi eyleminde bulunan tutsaklar, son olarak tek tip elbise dayatmasına karşı 18 Mayıs’ta açlık grevine girdi. Talepleri hala karşılanmadığı için eylemleri 56’ncı gününde devam ediyor.

Mazlum Dağ, 23 Haziran’da ailesi ile yaptığı telefon görüşmesinde sağlık durumlarının kötü olduğunu, hastanede doktor ve ilaç olmadığını, 10 gündür kendilerini kimsenin ziyaret etmediğini ve Er’in 20 kilo kendisinin ise 10 kilo kaybettiğini belirtmişti.

Her iki tutuklunun ailesi, çocuklarına yönelik artan baskıları kınayarak Güney Kürdistan aydınlarına ve insan hakları derneklerine çocuklarına sahip çıkma çağrısında bulunmuştu.

Dağ ve Er’e verilen sözler tutulmadı

Türkiye’nin Hewlêr Büyükelçiliğinde görevli olan MİT mensubu Osman Köse’ye yönelik 17 Temmuz 2019’da silahlı bir saldırı düzenlendi. Saldırıda MİT mensubu Köse’yle beraber Iraklı Nerîman Osman ve Hewlerli Beşdar Ramazan isimli kişiler öldü. Mazlum Dağ ile Abdurrahman Er bu saldırıların faili olarak tutuklanarak KDP zindanlarında esir alındı. Dağ ve Er, o tarihten bu yana Hewlêr cezaevinde esir tutuluyorlar.

Her iki tutuklu, verilmeyen sözler, artan baskı ve hak ihlallerine karşı 13 Şubat 2022 tarihinde açlık grevinin bir üst aşaması olan ölüm orucuna girmişti. Kendilerine cezaevi idaresi tarafından koşullarının düzeltileceğine dair verilen sözler sonrası 22 Şubat’ta eylemlerini sonlandırmışlardı.

Ancak Dağ ve Er, Cezaevi idaresi tarafından verilen sözlerin tutulmaması üzerine 28 Mayıs 2022 tarihinde tekrar açlık grevi eylemi başlatmışlardı. Talepleri idare tarafından kabul edilince eylemlerini 14’üncü günde sonlandırmışlardı.

KCK geçtiğimiz günlerde, KDP’nin teslimiyetçi ve saldırgan politikalarına karşı bugün 56 gündür açlık grevinde olan Mazlum Dağ ve Abdulrahman Er’in yaşadığı duruma ilişkin kritik bir açıklama yayınladı. Açıklamada KCK’nin MİT’in yerel işbirlikçilerine karşı bir operasyon gerçekleştirdiğini, operasyonda Yasin Ali Hıdır isimli bir casusun yakalandığını, bu şahsın KDP ve MİT tarafından Mazlum Dağ ile Abdurrahman Er’in cezaevinde katledilmesi için görevlendirildiği bilgisini paylaşmıştı.

DIŞ HABERLER

#Dağ #Erin #açlık #grevi #56ncı #güne #girdi

Wan esnafına kayyum zulmü: Kentte su 1-2 saat veriliyor

Wan’da su kesintileri nedeniyle taşıma suyuyla iş yapmak zorunda kaldıklarını aktaran esnaflar, kesintilere ‘kayyum zulmü’ şeklinde tepki gösterdi

Wan merkez ve ilçelerinde yaşanan su kesintileri nedeniyle yurttaşlar mağdur. Bazı mahallelere günlerdir su verilmezken, bazı mahallelere ise günde sadece 1-2 saat su veriliyor. Rêya Armûşê (İpekyolu) ilçesinde yaşanan su kesintileri esnafı da olumsuz etkiledi.

Yapılan başvurular sonuç vermezken, kesintilere dair ulaştığımız kayyım yönetimindeki Wan Büyükşehir Belediyesi Su ve Kanalizasyon İdaresi (VASKİ), yurttaşların içme suyunu bahçe sulamasında kullandığını ve bu nedenle kesintilerin yaşandığını ileri sürdü. VASKİ, ayrıca kesintilerden yurttaşları sorumlu tuttu.

 VASKİ: Yeteri kadar su kalmadı

Rêya Armûşê ilçesine bağlı Bahçıvan Mahallesi’nde berberlik yapan Mehmet Sevinç, Mezopotamya Ajansı‘na konuşarak, 10 gündür su sorunu yaşadıklarını belirtti. Şebeke suyunun sabah saatlerinde cılız aktığını ve daha sonra kesildiğini belirten Sevinç, günün diğer saatleri susuz kaldıklarını ifade etti. Su kesintisine ilişkin Van Büyükşehir Belediyesi Su ve Kanalizasyon İdaresi (VASKİ) Genel Müdürlüğü’nü aradıklarını kaydeden Sevinç, “Belediye, depolarda yeterli miktarda suyun kalmadığını söylüyor” dedi. Yaşananları “kayyum zulmü” olarak nitelendiren Sevinç, kesintiler karşısında halkın yeteri kadar tepki göstermemesini de eleştirdi.

‘Halka suyu vermiyorlar’

Bahçıvan Mahallesi’nin bir diğer esnafı Şehabettin Kılıç, otel işlettiklerini ancak su kesintisi nedeniyle otelin turistler tarafından tercih edilmediğini dile getirdi. “Taşıma su ile su ihtiyacını gidermeye çalışıyoruz” diyen Kılıç, “Geçen gün 100 koli hazır su aldım ve odalara dağıttım ama yetmiyor. VASKİ, halka su vermiyor. Van’ın her tarafı su ama halka suyu vermiyorlar” şeklinde konuştu.

‘Su kesintisi bilinçli yapılıyor’

Çay ocağı işletmecisi Delil Karakaya, su ihtiyacını camilerden karşılaştıklarını söyledi. Karakaya, “Camiye gidip su getirmeye çalışıyoruz. Yetmeyince hazır su almak zorunda kalıyoruz. Belediyeyi arıyoruz her seferinde, ‘Bu gün değil yarın’ gibi söylemlerle geçiştiriyorlar. Son olarak alt yapı sorunu olduğunu söylediler ama buna da inanmıyoruz. Su kesintisi bilinçli yapılan bir şeydir” diyerek halkın cezalandırılmak istendiğini ifade etti.

‘Gerekli adımlar atılmalı’

Lokanta işletmecisi Özkan Koyuncu, kesintinin nedeninin VASKİ tarafından “Tüketim çok” şeklinde açıklandığını söyleyerek, “Madem tüketim çok ona göre önlem alın, gerekli adımları atın. Bu belediyenin sorumluluğudur. Su kesintisi bir gün ya da iki gün değil ki, gelen müşterilere içecek su bile veremiyoruz. Gidip kovalarla başka yerden su taşıyoruz. 21’inci yüzyılda düşürüldüğümüz hale bakın. Su sorunun yaşanmasının tek sorumlusu yönetimdir” diye konuştu.

Bir başka lokanta işletmecisi Sinan Çakır, su olmadığı için işletmesini yıkayamadığını belirtti. Son 1,5 aydır su kesintisi yaşandığını söyledi. Çakır, yaşadıkları mağduriyetlere şu sözlerle dikkat çekti: “Akşam dükkanı toparlayamadan kapatmak zorunda kalıyoruz. Ardından belediyede gelip ‘şikâyet var’ diyerek denetim yapıyor ve ceza kesiyor. Dükkana gelen müşterinin elini yıkayabileceği su bile yok. Hiçbir iş yapamıyoruz.”

WAN

#Wan #esnafına #kayyum #zulmü #Kentte #saat #veriliyor

Halka kapatılan alanlar maden firmalarına açılıyor

Şirnex’te ‘güvenlik’ gerekçesiyle halka kapatılan alanlara madencilik firmaları giriyor

Şirnex’te Besta Bölgesi, Cudi, Gabar ve Çilênimêja (Namaz) dağlarının eteklerinde bulunan köylere giriş ve çıkışlar “güvenlik” gerekçesiyle yasaklanırken, genel yasakların yanında da Şırnak Valiliği periyodik olarak 15 günde bir Şirnex ve ilçelerinde birçok alanı “özel güvenlik” bölgesi ilan ederek sivil halkın girişine kapatıyor. Halk kendi topraklarına giremezken, Besta’da ağaç kıyımı, Cudi Dağı’nda kömür, Gabar Dağı’nda ise petrol araması yapılıyor. Halkın tapulu arazilerinde bulunan ağaçlar korucular tarafından kesilirken, maden alanları da devlet tarafından acilen kamulaştırılıp, yandaşlara peşkeş çekiliyor.

Mezopotamya Ajansı’na konuşn Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi (Yeşil Sol Parti) Şirnex Milletvekili Mehmet Zeki İrmez, valiliğin yasaklarının keyfi ve hukuksuz olduğunu belirtti. Halka kapatılan alanların maden ve petrol araması için kullanıldığını dile getiren İrmez, asıl amacın bölgeyi insansızlaştırmak olduğunu söyledi.

Maden firmalarına açık

Halka yasaklanan bölgelerde iktidara yakın şirketler ve şahısların ağaç kıyımı,  kömür madeni ve petrol araması yaptığına dikkat çeken İrmez, “Yasaklar bunlar için işletilmiyor. Halk topraklarında hayvancılık veya çiftçilik yapmak istediğinde yasak gerekçesi öne sürülüyor. Eğer bir yerde yasak varsa herkes için olmalıdır. Ancak kömür madenleri, petrol kuyuları açmak ve ağaç kıyımı yapanlar için her yer açıktır. Bu bölgelerde büyük bir rant söz konusudur” diye belirtti.

Sesimizi çıkartacağız

İrmez, doğa talanına karşı tüm toplumun birlikte hareket etmesi gerektiğine dikkat çekerek, sözlerini şöyle sürdürdü: “Bölgede 6 yıl önce planlı bir soykırımın devreye konuldu. Bu plan hala devam ediyor. Temel amaç toplumu, dili, sanatı, kültürü ortadan kaldırmaktı. Ancak bizler bu toplumun siyasetçileri olarak, sonuna kadar bu politikalara karşı sesimizi çıkartacağız.”

ŞİRNEX

#Halka #kapatılan #alanlar #maden #firmalarına #açılıyor

Hasta tutuklu Ataş’ın Kalp kapağı çürüyor

Ağır hasta tutuklu kızı Şivekar Ataş’ın kalp kapağının çürüdüğünü belirten Rabia Ataş, hasta tutukluların serbest bırakılması gerektiğini vurguladı

Amed’te üniversite öğrencisi olduğu dönemde bir arkadaşını ziyaret etmek amacıyla 2016 yılında gittiği Muş’ta gözaltına alındıktan sonra tutuklanan Şivekar Ataş, hakkında açılan dava sonucunda “örgüt üyeliği” iddiasıyla 15 yıl hapis cezasına çarptırıldı. Tutukluluk süreci boyunca birçok cezaevinde kalan Ataş, şu anda ise Bakırköy Kadın Kapalı Cezaevi’nde. Cezaevi süreci boyunca kalp yetmezliği, yüksek tansiyon, fıtık hastalıklarına yakalanan ve bu nedenle ağır hasta tutuklu listesinde yer alan Ataş, ailesiyle yaptığı son görüşmede ise rahminde kist oluştuğunu aktardı.

Mezopotamya Ajansı’na konuşan Ataş’ın annesi Rabia Ataş, kızı ve diğer tüm hasta tutukluların bir an evvel serbest bırakılıp, tedavi edilmesini istedi.

‘Kızım bir çok hak ihlaline maruz kaldı’

Kızı Şivekar Ataş’ın üniversite öğrencisi olduğu dönemde “Kürt kimliğine sahip olduğu için” tutuklandığını söyleyen anne Ataş, kızının tutuklandıktan sonra ilk olarak Sincan Kadın Kapalı Cezaevi’ne gönderildiğini aktardı. Kızının Sincan’da tutulduğu dönemde birçok hak ihlaline maruz kaldığını kaydeden Ataş, 2 yıllık sürecin ardından ise kızının Mersin Tarsus Kadın Kapalı Cezaevi’ne sevk edildiği bilgisini paylaştı.

 ‘Süngerli odaya götürüldü’

Ataş, kızının Tarsus Cezaevi’ne sevk edilmesinden sonra üzerindeki baskıların da arttığına dikkati çekerek, yaşanılanları şöyle aktardı: “Hiçbir cezaevinin diğerinden daha iyi olduğunu söyleyemeyiz. Tüm cezaevlerinde de hak ihlallerine maruz kalıyorlar. Ama Tarsus Cezaevi tam bir vahşetti. Bir görüşünde işkence sonucu gözlerinin morardığını gördüm. Aynı şekilde çıplak aramaya da maruz kalıyorlardı sürekli.  Bir görüşte kızım bana ‘Anne 12 Eylül’de cezaevleri müdürleri ve gardiyanları nasılsa burada da aynısı oluyor’ dedi. Kızım bu uygulamaları kabul etmediği için ‘süngerli oda’ya götürüyorlarmış. Orada kalmasıyla beraber vücudunda yaralar oluştu. Durumu daha kötü oldu.”

Kızının daha sonra şu an tutulduğu Bakırköy Kadın Kapalı Cezaevi’ne sevk edildiğini söyleyen Ataş, bu sevk işlemini başka tutuklu yakınından öğrendiklerini belirtti.

‘Hasta tutukluların ölmesini bekliyorlar

Kızının cezaevine girmeden önceki süreçte sağlığı yönünde herhangi bir rahatsızlığının olmadığını belirten Ataş, kızında şu anda var olan hastalıkların cezaevlerinin kötü koşullarından kaynaklandığını söyledi. Cezaevi yönetiminin siyasi tutuklulara karşı “düşmanca bir yaklaşım” sergilediğini kaydeden Ataş, “Şu an onu gördüğümde tanımakta güçlük çekiyorum. Ani hızlı kilo kaybı yaşıyor. Kalp rahatsızlığı var. 20 günde bir hastaneye götürülüp iğnesini yapması gerekiyor ama cezaevi yönetimi, pandemi döneminde hastaneye giden tutukluların karantinaya alınması gerektiği bahanesiyle tek kişilik hücre koymasından dolayı kızım bunu kabul etmedi. Bu nedenle de 2 yıllık pandemi sürecinde tedavisi yapılmadı ve bunun yanı sıra son görüşmemizde rahminde 2 kist çıktığını öğrendik. Zaten cezaevi yönetimi ve reviri, tutukluların ağır hastalığı da olsa onlara kulak verip ilgilenmiyor. Resmen ölmelerini bekleyip onlardan kurtulmak istiyorlar” diye belirtti.

 ‘Adaletin karşılığı tek devlet’

Çocuklarının cezaevinde diri diri ölüme terk edildiğini vurgulayan Ataş, tüm girişimlerine rağmen devletin bu duruma kayıtsız kaldığını ifade etti. Ataş, “Biz hasta yakınlarımızın bırakılıp tedavi edilmesi için Adalet Nöbeti de başlattık ama bu ülkede adalet yok. Eğer adalet olsaydı, bu hasta tutukluları cezaevinde tutabilirler miydi? Kalp kapakçığı çürüyen birisi nasıl cezaevinde tutulabilir? Dünyanın hiçbir yerinde bunun bir örneği yoktur. Bu ülkedeki adaletin karşılığı tek devlet, tek rejim, tek adam, tek dil, tek millet. Ne bizim çektiğimiz acıları görüyorlar ne de bu acılarımızı kabul ediyorlar. Çünkü bunlarda ne adalet ne insanlık ne de merhamet yok” ifadelerini kullandı.

İktidarın tutuklulara yönelik düzenlemelerinde ayrıma giderek çifte standart uyguladığına işaret eden Ataş, “Ergenekoncuları, Hizbullahçıları, hırsızları, uyuşturucu satıcılarını serbest bırakıyorlar ama kendi dilini savunan siyasileri cezalandırıyorlar” dedi.

‘Hasta tutuklular serbest bırakılmalı’

Ataş, kızı Şivekar Ataş ve diğer tüm hasta tutuklular serbest bırakılana kadar hak arayışlarından vazgeçmeyeceklerinin altını çizerek, bu durum devam ettiği sürece gerekirse çeşitli eylem ve etkinliklere başvuracağını söyledi. Ataş, Cumhurbaşkanı, Adalet Bakanı ile tüm yetkili kurum ve partilere çağrıda bulunarak, hasta tutukların serbest bırakılmasını talep etti.

İSTANBUL

 

#Hasta #tutuklu #Ataşın #Kalp #kapağı #çürüyor

Topbaşlı: Daha güçlü daha diri yola devam edeceğiz

HDP ve Yeşil Sol Parti’nin başlattığı halk toplantılarını değerlendiren HDP PM üyesi Cengiz Topbaşlı, ‘Daha güçlü, diri ve halkıyla çok sıkı bağ kurmuş olan bir yapı olarak mücadeleye devam edeceğiz’ dedi

Seçimler sonrası yeniden yapılan çalışmalarına başlayan Halkların Demokratik Partisi (HDP) ile Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi (Yeşil Sol Parti), il ve ilçe düzeyindeki toplantılarının ardından halk toplantılarına başladı.

Bu kapsamda İstanbul’un birçok ilçesinde, ev ve farklı derneklerde buluşmalar gerçekleşti. Buluşmalarda ortaya çıkan eleştiri ve önerileri raporlaştıran partililer, aynı zamanda özeleştiri de veriyor.

İstanbul’da yeniden yapılanma sürecine dair yürütülen çalışmaları değerlendiren HDP Parti Meclisi (PM) üyesi Cengiz Topbaşlı, buluşmaların umut verici olduğunu belirterek, bu çalışmalarının tematik toplantılarla sürdürüleceğini ifade etti.

Bir yenilgi değildir

Beklentilerin yüksek olduğu bir seçim süreci yaşadıklarını dile getiren Topbaşlı, toplantıların yeniden yapılanma, yaşanan eksikliklerin bir daha yaşanmaması için önemli olduğunu vurguladı. Topbaşlı, Ernesto Che Guevara’nın “Kaybettiğinde değil, vazgeçtiğinde yenilirsin” sözüne atıfta bulunarak, “Örgütümüz diridir. Bir başarısızlığımız söz konusu, gerekçelerini de birçok defa halkımızla da örgütümüzle de paylaştık. Ancak asla vazgeçmişliğimiz söz konusu değildir. Çünkü biz yenilen bir anlayışa sahip geleneklerden gelenler değiliz. Dolayısıyla bir seçimdir, beklemediğimiz sonuçları alamamak bir başarısızlıktır ama bir yenilgi değildir” ifadelerini kullandı.

Halk bağını güçlendireceğiz

Yapılanma sürecinin ikinci aşamasında halkla birlikte tartışmalar yürüttüklerini aktaran Topbaşlı, “Önümüzdeki süreci karşılayacak örgütü yeniden yapılandırarak, mücadele arenasında daha güçlü, diri ve halkıyla çok sıkı bağ kurmuş olan bir yapı olarak mücadeleye devam edeceğiz” dedi. Halk toplantılarının yanı sıra farklı kesimlere ulaşmayı hedefleyen tematik toplantılar da gerçekleştireceklerini kaydeden Topbaşlı, bu temelde halklar ve inançlar, emekçiler, gençler, kadınlarla da buluşacaklarını söyledi.

Tartışmaları güçlendireceğiz

Toplantıları politik ve örgütsel eksikliklerini gidermek için yaptıklarını dile getiren Topbaşlı, yerel seçimlere işaret etti. Topbaşlı, “Birkaç ay sonra yerel seçimler yapılacak, bugünden konuşmak erken olabilir ama halkımız şunu bilsin, bu süreçteki politikayı halkımızla, örgütlerimizle, demokrasi güçlerimizle tartışarak yürüteceğiz. Gerçekten de halkımızın önerileri ciddi bir biçimde dikkate alınarak, bu süreci tamamlamış olacağız” diye belirtti.

Yolumuz 3’üncü yol’dur

Topbaşlı, HDP’nin ve Yeşil Sol Parti’nin demokrasi ve insan haklarına dayalı, ekolojik bir parti olduğunu belirtti. Türkiye siyasetinin HDP ve Yeşil Sol Parti’ye ihtiyacı olduğunu söyleyen Topbaşlı, “Biz paradigmasal olarak Üçüncü Yol siyasetinin ana merkeziyiz. Üçüncü Yol siyasetini de şöyle değerlendirmek lazım: Ülkede bulunan bütün muhalif güçlerin kendisini bulacağı, pratikleştireceği ve o paradigmayla ete kemiğe bürüneceği, yaşamsallaştıracağı bir adres. Dolayısıyla ülke siyasetindeki en önemli rolümüz, Üçüncü Yol’umuz olan ekolojik, demokratik ve kadın özgürlükçü çizginin sarsılmaz adresi olmamızdır” şeklinde konuştu.

Haber: Ömer İbrahimoğlu / MA

#Topbaşlı #Daha #güçlü #daha #diri #yola #devam #edeceğiz