Ana Sayfa Blog Sayfa 230

Sivas Katliamı’nın yıldönümü için anma düzenleniyor

Sivas Katliamı’nın 30’üncü yıldönümü nedeniyle Sêwaz’da yürüyüş düzenleniyor

Pir Sultan Abdal Kültür Derneği öncülüğünde Sêwaz’da (Sivas) düzenlenen Pir Sultan Abdal Şenlikleri sırasında 2 Temmuz 1993 tarihinde Madımak Oteli’nin yakılması sonucu 33 aydın, sanatçı ve yazarın katledilmesinin 30’üncü yıldönümü dolasıyla dernek binası önünden otele kortejler halinde yürüyüş düzenliyor.

Yürüyüşe, Yeşiller ve Gelecek Partisi (Yeşil Sol Parti) Eş Sözcüsü Çiğdem Kılıçgün Uçar ve milletvekilleri, siyasi parti ve sivil toplum örgütü temsilcileri de katıldı.

Ayrıntılar geliyor…

#Sivas #Katliamının #yıldönümü #için #anma #düzenleniyor

HDP’den Sivas Katliamı açıklaması: Etkili bir yüzleşme şart

Madımak Katliamının 30’üncü yıldönümünde mesaj yayımlayan HDP, ‘Faillerin açığa çıkarılması için mücadelemizi sürdüreceğiz, Toplumsal barış ve huzur için etkili bir yüzleşme şarttır’ dedi

Halkların Demokratik Partisi (HDP) Merkez Yürütme Kurulu (MYK), 2 Temmuz 1993’te Madımak Oteli’nde 33 kişinin katledilmesinin yıldönümüne ilişkin yazılı açıklama yayımladı. Açıklamada, Madımak Katliamının tarihin en acı katliamı olduğu anımsatılarak, “Madımak Katliamı; hükümetin ve devletin zamanında müdahale etmemesinden kaynaklı büyük bir faciaya dönüşmüştü. Aradan geçen 30 yıla rağmen katliam tüm yönleriyle aydınlığa kavuşturulamadı. Katliamın asıl failleri olan karar vericiler hala mahkeme önüne çıkarılamadı. Dolayısıyla katliamda ‘derin bir elin’ olduğuna dair şüpheler hala giderilemedi” denildi.

‘Etkili yargılanma yapılmadı’

Açıklamada, 30 yıldır süren Madımak Davası’nın şehir şehir dolaştırıldığı ve mağdur aileler için eziyete dönüştürüldüğüne dikkat çekilerek, şunlar kaydedildi: “Dava uzun yıllara yayılarak etkisizleştirildi. Madımak Katliamı faillerini savunan birçok avukat dava sürecinde, iktidar partisinde milletvekili yapılarak ödüllendirildi. Bu yönüyle Madımak Katliamı Davasının da şeklen yapıldığı, etkili bir yargılamanın hala yapılmadığı kamuoyunun bilgisi dahilindedir. Faillerin uzun yıllar yakalanamaması ya da firari sanık Cafer Erçakmak gibi Sivas Valiliğine yakın bir mesafede uzun yıllar saklanması ve ölümüyle olayın açığa çıkması, faillerin korunup kollandığına dair şüphelerin oluşmasına neden olmuştu. Aradan geçen 30 yıla rağmen hala aranan ve yakalanamayan faillerin olması Alevi kamuoyunun vicdanını yaralamaktadır.”

‘Toplumsal hafızayı diri tutmaya devam edeceğiz

Katliamın, farklı köken, inanç ve düşünceden olan insanların yaşam hakkına kast edilmesinden dolayı bir insanlık suçu olduğuna dikkat çekilen açıklamada, “Bu yönüyle zaman aşımına uğrayamaz. Keza insanlığa karşı işlenmiş suçlarda zaman aşımı olamaz. Bu suça ortak olanlar, katliam faillerini savunan, koruyup kollayanlar ve sessiz kalanlar, aradan geçen 30 yıla rağmen sorumludurlar. Şayet 2 Temmuz Madımak Katliamı bütün yönleriyle aydınlığa kavuşturulmuş olsaydı; 1995 yılında yapılan Gazi ve Ümraniye Katliamları yaşanmayabilirdi. Hem Madımak hem de Gazi Katliamıyla yüzleşmeyen devlet ve iktidar, bugün hala halklar ve inançlar arasında ayrımcılık yapmakta, farklı kimlik ve düşüncede olan yurttaşlar arasında ayrımcılığı körüklemektedir. Devlet ve iktidar; Koçgiri, Dersim, Maraş ve Çorum katliamlarında olduğu gibi Madımak Katliamıyla da etkili bir yüzleşme yaşamamıştır. Toplumsal barış ve huzur için etkili bir yüzleşme şarttır. HDP olarak Madımak Katliamı ve benzerlerinin bir daha yaşanmaması ve gerçek faillerin açığa çıkarılması için mücadelemizi sürdürecek, toplumsal hafızayı diri tutmaya devam edeceğiz. 2 Temmuz 1993’te Sivas Madımak Otelinde katledilen canları bir kez daha saygıyla anıyoruz” ifadelerine yer verildi.

ANKARA

 

#HDPden #Sivas #Katliamı #açıklaması #Etkili #bir #yüzleşme #şart

Karanlık madde ve enerjiyi araştıracak uzay teleskobu fırlatıldı

Euclid uzay teleskobu, SpaceX Falcon 9 roketiyle birlikte Cape Canaveral Uzay Kuvvetleri İstasyonu’ndan fırlatıldı. Teleskop, karanlık madde ve karanlık enerjiyi araştıracak

Euclid uzay teleskobu, evrenin en büyük gizemlerinden birini aydınlatmak üzere cumartesi günü havalandı. Teleskop, hakkında çok az bilgi sahibi olunan karanlık madde ve karanlık enerjiyi araştırmak için ABD’li SpaceX şirketine ait bir Falcon 9 roketiyle Florida Cape Canaveral’dan fırlatıldı.

Fırlatılış anları Amerika Birleşik Devletleri Ulusal Havacılık ve Uzay Ajansı (NASA) televizyonundan yayınlandı.

İki ton ağırlığındaki teleskop Dünya’dan 1,5 milyon kilometre uzağa yerleştirilecek.

Avrupa Uzay Ajansı’nın (ESA) bu misyonunda yer alan NASA’nın bilimsel proje sorumlusu Michael Seiffert, ismini “geometrinin babası” Yunan matematikçi Euclid’den (Öklid) alan misyonun “karanlık enerjinin özelliklerini araştıran ilk uzay görevi” olacağını söyledi.

Uzayın üç boyutlu haritasını çıkaracak

Euronews’in geçtiği habere göre, Uzay sondası yaklaşık 6 yıl boyunca, evrenin iki milyar galaksiyi kapsayan üç boyutlu bir haritasını çıkartacak. Toplanan büyük miktardaki veri, Euclid konsorsiyumunun üyesi olan yaklaşık on beş ülkeden 2 bin 600 kadar araştırmacının yanı sıra bilim camiasının da bundan tam olarak yararlanabilmesi için halka açık hale getirilecek.

Karanlık madde ve enerji nedir?

1,4 milyar dolarlık bu misyondan elde edilecek yeni bilgilerin astrofiziği ve belki de yer çekiminin doğasına ilişkin anlayışı dönüştürmesi bekleniyor.

Evrenin yüzde 25’ini oluşturan karanlık madde ve yüzde 70’ini oluşturan karanlık enerji zıt etkilere sahip. Karanlık madde kozmik nesneleri bir arada tutan bir çekim uygularken, karanlık enerji onların dağılmasına neden oluyor.

DIŞ HABERLER

#Karanlık #madde #enerjiyi #araştıracak #uzay #teleskobu #fırlatıldı

Sudan’da çatışmalar sürüyor

Sudan ordusu ile Hızlı Destek Kuvvetleri (HDK) arasında cumartesi günü Zırhlı Birlikler karargahı yakınında, ağır ve hafif silahlarla çatışma yaşandı

Sudan’da bayram dolayısıyla verilen ataşe arasına rağmen çatışmalar sürüyor. Görgü tanıkları, HDK’nin Hartum’un güneyindeki karargahı iki koldan hedef aldığını ve saldırının saatlerce sürdüğünü bildirdi.

Ordunun, başkentin güneyindeki Kuz, Rumeyla ve Cebra semtlerinde HDK’nin mevzilendiği noktalardaki çatışma alanını genişlettiğini belirten görgü tanıkları, Zırhlı Birlikler karargahı çevresindeki çatışmalarda HDK’nin ağır asker ve teçhizat kaybı yaşadığını ve çok sayıda üyesinin ordu tarafından ele geçirildiğini iddia etti.

Hızlı Destek Kuvvetleri ise 14 yaralı askerin Uluslararası Kızılhaç Komitesi’ne teslim edildiğini duyurdu.

Sudan Sivil Havacılık Otoritesi, insani yardım ve tahliye uçuşları haricinde hava sahasının kapatılması kararının 10 Temmuz’a kadar uzatıldığını duyurdu.

Sudan hava sahası, nisan ayı ortasında ordu ve HDK arasında çıkan iç savaşın ardından düzenli hava trafiğine kapatılmıştı.

DIŞ HABERLER

#Sudandaçatışmalar #sürüyor

Eliaçık: AKP kapitalizme abdest aldırıyor

‘AKP kapitalizme abdest aldırıyor’ diyen İhsan Eliaçık, ‘Kapitalizm AKP eliyle dini kılıfa büründürülerek sürdürüldüğünü’ belirtti

AKP iktidarı ile birlikte Türkiye’de Siyasal İslam’ın kurumsallaşmasının adımları atılmaya başlandı. Dinin istismar edildiği, “tekçi” bir anlayışla otoriter bir yönetimi esas alan iktidar, ideolojisini kurumsallaştırmak için hem siyasi hem de toplumsal araçlar oluşturdu. Bu araçlardan biri ise tarikatlar oldu. Son zamanlarda şüpheli çocuk ölümleri, çocuğa dönük cinsel istismar ve tecavüzle gündeme gelen tarikatlar, AKP döneminde daha da tartışmalı hale geldi. Yaklaşık bin yıllık tarihsel geçmişi olan İslami tarikatlar, geldiği aşama itibariyle dini istismar eden, toplumu sömüren, “tekçi”, “cinsiyetçi” ve “dinci” ayaklar üzerinden mevcut rejimin kurumsallaşmasını sağlayan bir araç olduğu yönünde tartışmaların odağı haline geldi.

2023 seçimleri ile birlikte AKP-MHP’nin ittifakını Hür Dava Partisi ile kadın karşıtı söylemleri ile gündem olan Yeniden Refah Partisi ile genişletmesi, yeni dönemin Türkiye’sinin ideolojik kodlarına dair ipuçlarını gösterdi. İktidarın tarikatlarla olan ilişkisi, sağ-muhafazakar siyaset ve din istismarı ile yeni dönemin siyasetini, ilahiyatçı yazar İhsan Eliaçık Mezopotamya Ajansı’na değerlendirdi.

 ‘Kapitalizmi meşrulaştırıyor’

Türkiye’nin kapitalist bir ülke olduğunu belirten Eliaçık, kapitalist sistemin AKP üzerinden dini bir meşruiyet kazandırılarak sürdürüldüğünü belirtti. Bu durumu “kapitalizme abdest aldırma” yorumunu getiren Eliaçık, “Buna kapitalizme abdest aldırma diyoruz, kapitalizme abdest aldırarak, onu meşrulaştırarak, inançtan kutsuyorlar. Mal, mülk işleri para biriktirmek, zengin olmak, bu işlere bayılıyorlar ve bunlara hiçbir itirazları yok” dedi.

‘Kadınlar hedef haline geldi’

AKP-MHP ittifakına Hür Dava Partisi ve Yeniden Refah Partisi’nin eklenmesi ile yeni dönemde kadınların “hedef” halinde olacağını belirten Eliaçık, kendilerini sağ-muhafazakar olarak nitelendiren partilerin kimi zaman İslam’ı referans göstererek, kadını hedef almalarını ise şöyle değerlendirdi: “İslami grupların genelinde LGBT düşmanlığı, kadını dışlama ve ikinci sınıf görme, ‘kadının yeri evidir, İslam’da has olan erkektir ve erkek kadından üstündür’ diye bazı ayetleri yanlış yorumlayarak, böyle bir ataerkil din anlayışına sahipler. Kendi ataerkil düşüncelerine dini kılıf giydiriyorlar ve kendi erkeklik kültürlerini aşamadıkları için bu şekilde yapıyorlar.”

‘AKP şahıs partisi’

Türkiye’de din istismarının her dönem yapıldığını belirten Eliaçık, bu durumun 2023 seçimlerine dair etkisine ilişkin ise, “Türkiye’de dini argümanlarla oy veren veya dini argümanları oy davranışında belirleyici gören bir kesim var. Yani ‘Oy verdiğim kişi anlı secdeli olmalı, abdest almalı, Müslüman olmalı’ diyen bir kesim var ama bu kesim bence fazla değil. Sonuçlar işe yaramadığını gösteriyor” ifadelerini kullandı. AKP’nin bir “şahıs” partisi olduğunu dile getiren Eliaçık, “AKP demek, Erdoğan demektir; Erdoğan olmadığı zaman AKP dağılacak. Anavatan Partisi gibi birine dönüşür Erdoğan olmazsa” dedi. Erdoğan’ın bir ideolojisinin olmadığını savunan Eliaçık, “Onun ideolojisi koltuğudur, koltuğunu korumaktır. O anki koşullar şartlar neyi gerektiriyorsa, onu yapıyor. Bir ideoloji takip ettiği falan yok. Oturduğu koltuğu korumak onun dini, imanı, ideolojisi” diye belirtti.

‘Gerçeği gizlemeye çalışıyorlar’

Bu kötülüğün “suç” ortaklarından birinin de özellikle çocuğa dönük taciz, tecavüz ve şüpheli çocuk ölümleri ile tartışmaların odağında olan tarikatlar olduğuna işaret eden Eliaçık, “Bu tür olaylar tarikatlarda meydana geliyor ama örtbas etmeye çalışıyorlar. Gerçeği gizlemeye çalışıyorlar, halbuki bunu kendi elleriyle ortaya çıkarmaları veya bu tür olayları kendi bünyelerinde temizlemeleri gerekir. Birçok tarikatın ve cemaatin kadınlar konusunda olduğu gibi çocuklar konusundaki fikirleri de yanlış. Onlarda kendilerinin doğru yolda olduklarını düşünüyor. Çok berbat görünüyorlar ama hiç haberleri yok” şeklinde konuştu.

‘Erdoğan seçimi kazanmadı’

7 Haziran seçimlerinden itibaren Erdoğan’ın seçim kazandığı görüşünde olmadığını ifade eden Eliaçık, “Türkiye’de 3 seçimdir Erdoğan’ın kazandığı ilan ediliyor, kazandı demiyorum, ilan edildi diyorum. Çünkü bu ülkenin muktediri seçim kazanmaz, seçimi kazandığı ilan edilir. 15 milyon yardım bağımlısı insan var. Vakıflardan, bakanlıklardan dul maaşı, çocuk maaşı, engelli maaşı, bunlar muhtaç değil, yardım bağımlısı. Erdoğan olduğu sürece ondan ayrılmayacak ve ‘Bu parayı size ben veriyorum’, ‘Erdoğan kendi cebinden veriyor’ diyen bir kitle oluşmuş. Devlet vermiyor, Erdoğan veriyor, buna inandırmış” dedi.

‘Hür dava’nın İŞİD yaklaşımı din anlayışı var’

Hür Dava Partisi’nin Meclis’e girmesine dair Eliaçık, şunları söyledi: “HÜDA PAR benim savunduğum İslam’ın 40 yıl gerisinde bir parti. Erdoğan ise 50 yıl gerisinde. Antikapitalist ve demokratik özgürlükçü bir İslam’ı savunmuyor HÜDA PAR, daha çok mesellerin ortaya çıkardığı 70’teki bir takım alimlerin fikirlerinden etkilenerek, Suriye’deki İŞİD yaklaşımına benzer bir din anlayışları var. Memleketi siz idare edin deseler, Suriye’deki İŞİD’ten farklı ne yapacaklar? AKP’nin kendi söyleyemeyeceği şeyleri onlar yapıyor. Ayrı bir durumda AKP ve yan partisi olan HÜDA PAR kadını bir hedef haline getirmiştir ve yeni dönemde de getirecektir. Kadınları erkek zihniyetleriyle köleleştirmeye çalışacaklar.”

‘HDP’nin kitlelere kendisi anlatması lazım’

Tüm bu yaşanan sorunlara karşı Eliaçık, çözüm önerilerinde de bulundu. Bu konuda toplumun karşısına doğru din yorumuyla çıkılması gerektiğini vurgulayan Eliaçık, bu konuda siyasal muhalefete de görev düştüğünü sözlerine ekledi.  Eliaçık, Halkların Demokratik Partisi’nin (HDP) “Türkiyelileşme”, CHP’nin ise “Helalleşme” politikalarını sürdürmesi gerektiğini belirterek, “Yani toplum kesimleri arasında teması sağlayacak politikalar HDP’nin geniş Türk kitlelerine kendisini anlatması lazım. CHP’nin geniş dindar kitlelere kendisini anlatması lazım. Karartma uygulanıyor, sen öbür tarafta karanlığa boğuluyorsun, sesini onlara ulaştıramıyorsun ve senin hakkında ön yargılara sebep oluyorlar. Bunların karşısında doğru din yorumuyla çıkmak gerekir, panzehirinin bunlar olduğunu düşünüyorum” diye konuştu.

İSTANBUL

 

#Eliaçık #AKP #kapitalizme #abdest #aldırıyor

KESK: Sivas Katliamı’nın avukatları ödüllendirildi

Sivas Katliamı’nın 30’uncu yıl dönümüne ilişkin açıklama yapan KESK, acının hala evam ettiğine vurgu yaparak katillerin avukatlarının ödüllendirildiğini belirtti

Sivas Katliamı’nın 30’uncu yıl dönümü dolayısıyla yazılı açıklama yayınlayan Kamu Emekçileri Sendikaları Konfederasyonu (KESK), acının hala devam ettiğine vurgu yaptı.

Katillerin avukatları milletvekili oldu

Katliamın üzerinden 30 yıl geçtiğine dikkat çekilen açıklamada, “Yüreğimiz kanamaya, yanmaya devam ediyor. Yaşanan onca katliam gibi Sivas katliamının da gerçek sorumlularının açığa çıkarılıp hesap sorulması engellendi, tetikçi katiller korundu, katillerin avukatlığı yapıldı. Adresi, ikametgâhı belli olan firari sanıklar yıllarca bulunmadı, katillerin bazılarının Sivas’tan hiç ayrılmadan yaşamlarına devam ettikleri, hatta resmi olarak haklarında arama kararları olmasına rağmen evlendikleri, askere gittikleri, işe girip çalıştıkları, ehliyet aldıkları anlaşıldı! Katillerin avukatları mevcut iktidar tarafından milletvekili, belediye başkanı, bakan ve hatta Anayasa Mahkemesi üyesi yapılarak ödüllendirildi” denildi.

HABER MERKEZİ

#KESK #Sivas #Katliamının #avukatları #ödüllendirildi

Fransa’da polisin öldürdüğü Nahel M. defnedildi

Polisin öldürdüğü 17 yaşındaki Nahel M’nin cenazesi basına kapalı bir şekilde defnedildi

Fransa’nın Nanterre kentinde, 27 Haziran’da polis tarafından öldürülen ve ülkede eylemlere yol açan Nahel M. isimli gencin cenazesi defnedildi.

Nahel M, Nanterres’deki İbn Badis Camii’nde kılınan cenaze namazının ardından Mont-Valerien kabristanına defnedildi. Cenaze törenine ailesi ve arkadaşlarının yanı sıra yüzlerce kişi katılırken basın alınmadı.

Eylemler sürüyor

Nahel M’nin ölümünün ardından başlayan ve devam eden eylemlerde şu ana kadar 2000’e yakın kişinin gözaltına alındığı belirtildi. Fransa İçişleri Bakanı Gerald Darman, gözaltılara dair yaptığı açıklamasında 200’den fazla polisin de yaralandığını ifade etti.

DIŞ HABERLER

#Fransada #polisin #öldürdüğü #Nahel #defnedildi

Jin Dergi ‘Demokratik Konfederalizm’de ‘jin jiyan azadî’ var’ kapağı ile yayında

Her pazar yayımlanan web dergi Jin’in yeni sayısı “Demokratik Konfederalizm’de ‘Jin jiyan azadî’ var” manşetiyle okuyucu ile buluştu

Jin Dergi’nin 18’inci sayısında Rojin Mukriyan, ‘Daha özgür bir İran için çözüm: Demokratik Konfederalizm’ yazısında kadın özgürlüğünün Demokratik Konfederalizm’de olduğuna değinirken, Ruşen Seydaoğlu ise, ‘Kendini yeniden doğurmak’ başlıklı yazısı ile kadının yeniden kendini yaratma sürecini ele alıyor.

Oya Açan da ‘Biz yoksak…’ başlıklı yazısında toplumsal örgütlenmenin önemine değinirken bu sayıda ayrıca Berivan Güneş de ‘Bir toplumsal hafıza simgesi ‘ başlıklı yazısıyla kentsel dönüşümler adı altında Kürt coğrafyasının ve kültürünün nasıl yok edildiğine dikkati çekiyor.

Yeni sayıda yer alan tüm başlıklar şöyle;

Daha özgür bir İran için çözüm: Demokratik Konfederalizm / Rojin Mukriyan

Kendini yeniden doğurmak / Ruşen Seydaoğlu

Biz yoksak… / Oya Açan

Bir toplumsal hafıza simgesi / Berivan Güneş

Yeni sayıda yer alan yazıları okumak için tıklayınız.

http://jindergi.com/anasayfa/

İSTANBUL

#Jin #Dergi #Demokratik #Konfederalizmde #jin #jiyan #azadî #var #kapağı #ile #yayında

Salda Gölü’ne giren çocuk hayatını kaybetti

Salda Gölü’ne giren 13 yaşındaki İlayda Nur Kılıç isimli çocuk boğularak hayatını kaybetti

Denizli’den ailesiyle Burdur’un Yeşilova ilçesindeki Salda Gölü Tabiat Parkı’na gelen İlayda Nur Kılıç, kardeşiyle girişin yasak olduğu yerden göle girerek boğuldu. 13 yaşındaki Kılıç’ın bir süre sonra gözden kaybolması üzerine çevredekilerin ihbarıyla göl kenarına 112 Acil Servis, AFAD ve jandarma ekipleri sevk edildi.

Bir süre gölde botla aranan Kılıç, bulunamayınca bölgeye Antalya Emniyet Müdürlüğü’ne bağlı ekipler sevk edildi. Dalgıç polisler tarafından bulunan çocuk, sağlık ekiplerince Yeşilova Devlet Hastanesine kaldırıldı. Kılıç, hastanede hayatını kaybettiği belirtildi.

HABER MERKEZİ

#Salda #Gölüne #giren #çocuk #hayatını #kaybetti

Süleyman’dan Hanifi’ye ‘kesişimsel kötülük’

Al ‘Hortum’ misali birini Silopi’ye götür, değişen sadece kullanılan araçlar olur, ‘hortum’ hafif gelirse kalaslar ve silahlar devreye girer, vs. Kes bıyıklarını Hanifi’nin, tak rütbeleri, 5 No’luda hiç sırıtmaz. Çünkü burada kişilerin ‘kafasına göre’ takıldığı durumlardan değil, mekanizmanın her gün yeniden tahkim ettiği ‘düşman’ ve ‘tehlike’ algısından söz ediyoruz

M. Ender Öndeş

Pek uzak bir tarih değil aslında, 1990’lardan söz ediyoruz. Beyoğlu’ndaki meşhur ‘Hortum Süleyman’ vakasından… 1991’de Urfa’dan tayini İstanbul’a çıktığında “Beyoğlu’nun halini” görmüş ve kendisine “Rabbim beni buraya ekipler amiri yaparsa hepsini temizleyeceğim” demiş Süleyman Ulusoy. 2005’te Hürriyet’e verdiği bir röportajda böyle diyor. Sonrası biliniyor. Sokaklarda ve karakolda özellikle transları hortumla dövmeler ve daha türlü türlü işkenceler filan. İş, bir ara “9 travestiye şiddet uyguladığı gerekçesiyle TCK’nın 245. maddesi uyarınca efrada kötü muamele etmek suçundan 2 yıl 3 ay ve 27 yıl arasında hapis istemiyle” yargılanmasına kadar gidiyor ama 2003’te çıkan bir ‘af’ yasasıyla paçayı kurtarıyor.

Hiç reddetmiyor yaptıklarını. “Evet, dövdüm” diyor röportajında. ‘Hortum’ işinin ise abartıldığını söylüyor, “copum o anda yanımda yokmuş demek” diye açıklıyor yaptıklarını ve bunun bir ‘beka’ meselesi olduğunda ısrar ediyor: “Devletin polisi homoseksüelden dayak yiyor mu dedirteceğim? Devleti zaafa mı uğratalım?” Sonra da bir Türkiye klasiği geliyor tabii: “Bayrağımıza, ezanımıza, ahlakımıza, kültürümüze sahip çıkacağız elbette!” Bir yandan da kendisini “Sıcak, sevecen bir insan” olarak tanımlıyor. “Hanım yoksa bulaşığı bile yıkarım” diyor hatta. O kadar olur yani.
Sonra, gel zaman git zaman emekli oluyor Süleyman Bey. 2004’te memleketi Erzurum Horasan’dan AKP belediye başkan adayı olmak istiyor ama AKP başkasını aday gösteriyor. ANAP üzerine atlıyor hemen ama seçilemiyor. 2007 seçimlerinde ise MHP’den milletvekili adayı olmak istiyor ama MHP bu “Horasan yiğidi”ni aday yapmıyor; çok ayıp ediyor. Sonra bir ara Bayrampaşa Belediyesi’nde takılıyor, İstanbul´daki Erzurum Dernekler Federasyonu Başkanı oluyor ve kadere bakın ki, tam da 2019 yerel seçimleri öncesinde, 1 Haziran’da bir iftar yemeğinde CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun masasında zuhur ediyor! Has ve öz Erzurumlular milliyetçi bir adamın Kılıçdaroğlu’nun masasında oturmasına öfkeyle saldırırken, HDP ile bir arada görünmekten imtina eden Kılıçdaroğlu’na “Sen ‘Hortum’la ne iftarı açıyorsun abi” diyen olmuyor. Malum, “helalleşme’ zamanları!

Düşmanlığın mekanizması

Derdimiz ‘Hortum’la değil. O bir köşede mukadderatı beklesin dursun. Mesele o değil. Mesele şu ki, Türkiye’de hiçbir zulüm ve hiçbir zalim, yalnızca tek bir kesime, yalnızca bir grup ya da insana yönelmiyor. Beyoğlu’ndan başlamışken mesela, sözünü etmesek olmaz; 70’li yıllarda yine Beyoğlu’nu ‘düzeltmek’ için omuzda ceketle pavyon kapılarını tekmeleyen ‘dürüst polis’ Sadettin Tantan’ın 19 Aralık Katliamı’nın İçişleri Bakanı olması, aynı gerçekliği gösterir.

Yani hayat, su geçirmez kaplardan oluşmuyor. Yalnızca AKP dönemi filan değil, genel olarak devletin (sadece resmi devlet güçlerinden ibaret olmayan) zulüm mekanizması, teknik değil ideolojik/politik bir mekanizma ve bir alanda farklı, başka bir alanda farklı çalışmıyor. Feministlerin affına sığınarak bu işleyişi “Kesişimsel kötülük” olarak adlandırabiliriz belki. Uyar mı uymaz mı bilmiyorum doğrusu ama şunu anlatmak istiyorum: Yoğunlukları, yönelim şiddetleri ve kullanılan araçlar birbirinden birbirinden farklı olsa da bu mekanizma, bir şekilde ‘Müesses nizam’ için tehlikeli ve ‘zararlı’ bulduğu her şeye ve herkese saldıran bir yapıya sahip. Kuşkusuz öncelikle ve temel olarak sınıfsal ama kimlikleri, inanışları, yaşam biçimlerini de kapsayan bir hedef yelpazesi var. Yani Diyarbakır’da sokak ortasında çocukları dövenlerle, patron villalarının önünde direnen işçilerin üzerine çullananlar, her hafta ısrarla Cumartesi Anneleri’ni kelepçeleyip araçlara dolduranlar, Onur Yürüyüşü’nde yakaladıklarını hastanelik edenler aynı kişiler; Berkin’i vuran fişekle Medeni Ayhan’ı vuran mermi de aynı namludan çıkıyor aslında. Tabii ki, şiddetin düzeyi ve uygulama biçimleri duruma göre değişiyor. Bu, düzenin X ya da Y mevzusunda ne kadar risk algıladığıyla ilgili olduğu kadar, şiddet uygulanan kesimin rengi, dili, etnik aidiyetiyle ve uygulayıcıların bu konuda önceden yüklendiği nefret kodlarıyla da ilgili ama netice itibarıyla aslında tek bir mekanizma eşit ya da eşitsiz bir dağılım gerçekleştiriyor. X olayında birini zırhlı aracın arkasına bağlayıp sürükleyen ekibi, al götür 1 Mayıs’ta Taksim’e çıkmak isteyen grupların karşısına koy, orada yapacaklarının sınırını belki biraz metropol ortamındaki nispi şeffaflık, yani yapacaklarının kamuoyu tarafından görünürlüğü belirler; yoksa kafa aynı kafadır. Al ‘Hortum’ misali birini Silopi’ye götür, değişen sadece kullanılan araçlar olur, ‘hortum’ hafif gelirse kalaslar ve silahlar devreye girer, vs. Hatta Silopi ortamındaki “herkesi düşman olarak görebilme” rahatlığı onun da elini rahatlatır. Kes bıyıklarını Hanifi’nin, tak rütbeleri, 5 No’luda hiç sırıtmaz. Çünkü burada tek tek kişilerin ‘kafasına göre’ takıldığı durumlardan değil, mekanizmanın en başından kodlayıp her gün de yeniden tahkim ettiği ‘düşman’ ve ‘tehlike’ algısından söz ediyoruz. Ve bu, artık yalnızca verilen emirlerle ilgili de değildir, öyle ki, çoğu durumda daha üst rütbelilerin yatıştırmak zorunda kaldığı genel bir agresiflikten de söz ediyoruz.

Takdir edilesi hareketler

Ve yalnızca resmi devlet mekanizması değil. Esas olarak resmi düzeyden kodlanan ama çoğu durumda mevcut iktidara ‘muhalif’ gibi görünenleri bile kapsayabilen bir atmosferden söz ediyorum. Madımak Oteli önünde toplanan güruhla Sakarya’da Kürt tarım işçilerini linç eden topluluk arasında derinden bir ilişki vardır ve her iki durumda da saldırganların bir gözü her zaman resmi mekanizmanın bu eylemi ne kadar “hoşgöreceği”ne odaklanmıştır. Hrant’a kurşun sıkanlar, aynı rahatlıkla bir transı da öldürebilirler ve yine aynı rahatlıkla binbir zorlukla çocuklarını ziyarete gelen Kürt anneleri taciz edebilirler, ‘uzman çavuş’ rütbesini kullanarak kadınları intiharın eşiğine sürükleyebilirler ya da LGBT karşıtı bir gösteriden eve dönüşte metroda bir taciz vakasının faili olabilirler. Fiziki olarak örgütlenmediği hallerde de bütün bu pis işler, bir ideolojik/politik atmosfer ve cezasızlık tarafından koşullanır; yani A kişisi ya da kişileri, yaptıklarının genel bir takdir göreceğini bilmektedir. Ve yine bu kişi ya da kişilerin yaşamın başka alanlarındaki konumlarının da belli bir ‘kesişim’ göstermesi; kadına şiddet, LGBT düşmanlığı, mültecilere nefret, hayvanlara eziyet, Kürtlere saldırganlık gibi musibetlerin aynı anda aynı kişide-kişilerde toplanması şaşırtıcı olmamaktadır.

Topyekûn karşı duruş

Kıssadan hisse yeterince basit: Hayatın çeşitli alanlarında çeşitli biçimlerde tezahür eden ve farklı sebeplerden kaynaklanıyormuş gibi görünse de aslında bütünsel olan bir saldırıya, aynı bütünsellikle karşı çıkmıyorsanız, aslında bir biçimde onun bir parçası oluyorsunuz. Ve bu ayrıca nafile bir çaba. Beni şurası ilgilendiriyor, şu kadarına karşıyım diyenler, o ilgilenmedikleri bölümün de yarın kendileriyle ilgileneceğinden emin olabilirler.
Şunu anlıyorum; hayatın içinde herkes sorunun kendisine dokunan, en somut yanıyla muhatap olur ve kimse aynı anda bütün diyalektik bağlantıları kavrayan bir “süper aydınlanma” yaşamayabilir; genelde yaşamaz zaten. Bir grevde polis copuyla karşılaşan her işçi, ertesi gün aynı copun Diyarbakır’daki ya da İstiklal Caddesi’ndeki anlamı üzerine derin düşüncelere dalmaz. Ama devrimci siyasetin rolü de oradadır zaten. Devrimci siyaset, -netameli alanlardan korktuğu için- bu eksikli düşünme biçimini normalleştiren bir yerde durmaz, ona teslim olmaz, onu değiştirmeye uğraşır. Bu mevzu genelde şu “Ermeni’yi dövdürmeyecektik” tekerlemesiyle anlatılır ama gerçek hayatta “vaktiyle kaçırılmış bir moment” değil, her gün tekrarlanan bir tercihler silsilesi vardır. Bugünlerin gündemidir mesela, bir insanın dipsiz bir kuyuya gömülüp yıllarca yakınlarıyla bile görüştürülmemesi, en hafif deyimle suçtur ve siz ‘netameli konu’ diyerek onun üstünden atladığınızda, örneğin cezaevindeki gazeteciler üzerine söyledikleriniz anlamını yitirir. Camiada genel kabul ve prestij kazanmış olan Cumartesi Anneleri’ni sahiplenip Onur Yürüyüşü’ndeki şiddete dair bir şey söylemediğinizde de aynı şey olur. Akdeniz’de boğulanlara üzülüp yaşadığınız kentin mahallelerindeki atölyelerde üç kuruşa çalıştırılan mültecileri görmediğinizde yine bir şeyleri kaçırırsınız. Yöneticilerin yolsuzlukları nedeniyle çöken bir demiryolunda can verenler için çaba gösterirken, Kürt illerinde her gün çocukları katleden zırhlı araçları görmezlikten gelemezsiniz ayrıca.

Sevmek-sevmemek

Er kritik mesele de şu: Herhangi bir zulme karşı çıkmak ve herhangi bir kişinin, toplumsal kesimin haklarını savunmak için, onu/onları sevmeniz, benimsemeniz gerekmiyor. Zaten, sadece sevdiğimiz/benimsediğimiz kişiler/gruplar için harekete geçmek, az zorlandığında ırkçılığa/cemaatçiliğe kadar varabilecek uçlar içerir.
Öcalan’ın paradigmasını benimsemeyebilir, karşı çıkabilirsiniz mesela ama bu sizi ezen mekanizmanın aynı zamanda o tecridin de müsebbibi olduğu gerçeğini değiştirmez. Alevi olmayabilirsiniz; ama kapılara o çarpı işaretlerini çizenlerle Kur’an kurslarında çocuklara tecavüz edenlerin aynı ideolojik cephanelikten beslendiğini bilirsiniz. Eşcinsel olmayabilirsiniz, hatta bir adım ilerisi, onları sevmeyebilirsiniz; ama copların hepsi aynı maddeden yapılır ve biber gazı herkesin ciğerlerini aynı ölçüde etkiler. Sur’da, Cizre’de yıkılmış evlerin duvarlarına “kurdun dişine kan değdi” yazanlarla Cihangir sokaklarında tuttuğunu dayaktan geçirenler, bizim Kürt ya da eşcinsel olup olmamamızdan bağımsız olarak aynı şeyin laciverdidir.
Kıssanın hissesinin hissesi şu yani: El ele tutuşmak. Daha teorik bir dille söylersek, nihai olarak düşmana göre biçimlenmek. Elbette politik hayatta herkes kendi amacına göre konumlanır ve öncelikli olarak kendi alanında devinir. ‘Nihai’ kavramını o yüzden kullanıyorum ama şunu anlatmak istiyorum: Kendi süreçlerimizi yaşarken, karşımızdaki düşmanlığın kesişim alanlarını gözden kaçırırsak, başkalarının acılarından, sorunlarından koparız ve o zaman bütünselliği kaçırırız.
Ta ne zaman sormuş adam bakın, 1902’de: “Rus işçileri, polisin halka zorbaca davranışına karşı, dinsel mezheplere zulmedilmesine, köylülerin kırbaçlanmasına karşı, amansız sansüre, askerlere işkence edilmesine, en masum kültürel girişimlerin bastırılmasına vb. karşı niçin hâlâ bu kadar az devrimci eylemde bulunmaktadır?” (Lenin)

O kadar sıkıntılı bir şey de değil bu “el ele tutuşma” hikâyesi… Gezi’nin ortalarında bir yerde, sevgili Ulaş Bayraktaroğlu’nun ortalığı birbirine kattığı gün, alandaki bir avuç insan el ele tutuşup zincir yapalım derken, hayatımda ilk kez bir eşcinselin elini tutmuştum. Vallahi bir şey olmadı!
Yahu, o da ne ki? 20-30 yıldır Kürtlerle çalışıp duruyorum, hâlâ dümdüz Boşnak olmayı sürdürüyorum.
Kesin bilgi bunlar, yayabilirsiniz!

#Süleymandan #Hanifiye #kesişimsel #kötülük