Ana Sayfa Blog Sayfa 231

Cezaevi, böbrek nakli için donür bulan tutuklunun başvurusuna cevap vermiyor

Böbrek hastası tutuklu Fırat Nebioğlu uygun donör adayı bulunmasına rağmen böbrek nakli için yapılan başvurusu bekletiliyor. Diyalize bağlı yaşayan ve iki böbreği iflas eden hasta tutuklu 63 kilodan 44 kiloya düştü

Avrupa Konseyi’nin Cezaevi Nüfuslarına İlişkin Yıllık Ceza İstatistikleri (SPACE I) 2022 raporuna göre, üye ülkeler içinde cezaevlerinin en kalabalık olduğu ülke Türkiye.  Avrupa Konseyi’nin cezaevleriyle ilgili yayımlanan yıllık raporuna göre, 2022 yılı 31 Ocak tarihi itibarıyla Türkiye’deki cezaevlerinde 303 bin 945 tutuklu ve ya hükümlü bulunuyor. İHD’nin 2022 Merkezi Hapishaneler Raporu da bu durumu doğruluyor. İHD’nin, Adalet Bakanlığı’nın Aralık 2022 tarihli istatistiklerini de baz alarak oluşturduğu rapora göre; cezaevlerinde 336 bin 315 tutuklu ve hükümlü bulunuyor. Bu kişilerden 65 yaş ve üstünde olan kişi sayısı 5 bin 513 kişi.

Cezaevleri ile ilgili bir diğer önemli nokta da hasta tutukluların maruz bırakıldıkları hak ihlalleri. İHD Merkezi Hapishaneler Komisyonu’nun tespitlerine göre, Türkiye cezaevlerinde 651’i ağır olmak üzere bin 517 hasta tutuklu tutuluyor. Yine aynı rapora göre, cezaevlerinde 2022 yılında 76 tutuklu yaşamını yitirdi, 35’i hastalıkları nedeniyle hayatını kaybetti.

Böbrek nakli talebi kabul edilmiyor

Cezaevi koşullarında yaşam mücadelesi veren tutuklulardan biri de Fırat Nebioğlu. Êlih’te (Batman) 2015 yılında tutuklanan ve “Örgüt üyeliği” iddiasıyla 11 yıl 7 ay hapis cezası verilen Nebioğlu’nun, sağlıklı bir şekilde girdiği cezaevinde iki böbreği iflas ederken, böbrek nakli talebi ise kabul edilmiyor. Diyarbakır T Tipi Yüksek Güvenlikli Cezaevi’nde tutulan Nebioğlu, geçirdiği felç nedeniyle yüzde 92 engelli raporu bulunuyor. Böbrek yetmezliği nedeniyle diyalize bağlı yaşamını sürdüren Nebioğlu, ayrıca görme ve işitme gibi ciddi sağlık sorunları yaşıyor.

‘Cezaevinde kalamaz’

Nebioğlu’na, böbrek yetmezliği nedeniyle kaldırıldığı Batman Eğitim ve Araştırma Hastanesi’nden “Cezaevinde kalamaz” raporu verildi ancak sevk edildiği Adli Tıp Kurumu (ATK) tarafından 14 Mart 2022’de “Cezaevinde kalabilir” raporu verildi. Böbrekleri iflas eden Nebioğlu’ya böbrek nakli yapılması için yapılan 3 başvuru ise yanıtsız bırakıldı. Adli Tıp 3. İhtisas Kurulu, neredeyse klinik hiçbir değerlendirme yapmadan sadece eski raporların özetini çıkartarak, 14 Mart 2022 tarihinde tutuklunun tedavisine “Cezaevi şartlarında devam edebileceği” kararı verdi. Haftada iki gün hastaneye diyalize götürülen Nebioğlu için uygun donör adayı bulunmasına rağmen hastaneye sevk talebi de yanıtsız bırakıldı.

 ‘Durum her geçen gün kötüye gidiyor’

Mezopotamya Ajansı’na konuşan Nebioğlu’nun amcası Emin Şahin, cezaevi yönetiminin iki hafta önce aileyi arayarak böbrek nakli için tekrardan başvuru yapılmasını istediğini belirterek, “Bende böbreklerimden birini vermek için başvuruda bulundum. Ancak şimdiye kadar herhangi bir dönüş olmadı. Fırat’ın durumu her geçen gün daha da kötüye gidiyor. Acil bir şekilde böbrek naklinin gerçekleşmesi gerekiyor” dedi.

 ‘Yaşam mücadelesi veriyor’

Nebioğlu’nun 63 kilodan 44 kiloya kadar düştüğünü aktaran Şahin, şöyle dedi: “4 gün önce onu hastanede ziyaret ettim. Zaten diyalize bağlı bir şekilde yaşam mücadelesi veriyor. Cezaevine sapa sağlam giren Fırat, tanınmaz hale gelmiş durumda. Cezaevi yönetimi cenazesini buradan çıkarmak istiyor. Bunun başka bir açıklaması yok.  Diyalize bağlı bir şekilde yaşayan, iki böbreği iflas eden birinin orada kalması ölüm demek. Biran önce tedavi edilmesi gerekiyor. Böbrek naklinin yapılıp dışarıda tedavi edilmesi gerekiyor. Aile olarak elimizden geleni yapmaya hazırız.”

ÊLIH

#Cezaevi #böbrek #nakli #için #donür #bulan #tutuklunun #başvurusuna #cevap #vermiyor

Eskişehir’de yolcu otobüs devrildi: 35 yaralı

Eskişehir’de yolcu otobüsünün şarampole devrilmesi sonucu 35 kişi yaralandı

Eskişehir- Kütahya karayolunun 15. kilometresinde bir yolcu otobüsü yoldan çıkarak şarampole devrildi

İhbar üzerine bölgeye çok sayıda sağlık ekibi ile itfaiye ve polis sevk edildi.

İtfaiye ve sağlık ekiplerince otobüsten çıkarılan 35 yaralı, kentteki hastanelere kaldırılarak tedavi altına alındı.

ESKİŞEHİR

#Eskişehirde #yolcu #otobüs #devrildi #yaralı

Sivas Katliamı’nın üzerinden 30 yıl geçti: Pir Sultan’ın adaletini istiyoruz

Yeşil Sol Parti İstanbul Milletvekili Celal Fırat, Sivas Katliamı’nın üzerinden 30 yıl geçmesine rağmen adaletin sağlanmadığını belirterek ‘Pir Sultanların adaletini istiyoruz’ dedi

Yeşil Sol Parti İstanbul Milletvekili Celal Fırat, katliamcı zihniyet değişmediği için yüzleşmek ve yargılamak yerine üzerinden 30 yıl geçen Sivas Katliamı kurbanlarını anmanın yasaklandığını söyledi.

ANF’ye konuşan Garip Dede Cemevi Yönetim Kurulu Başkanı ve Yeşil Sol Parti İstanbul Milletvekili Celal Fırat, 2 Temmuz 1993’te yaşananları, Türkiye tarihi içerisinde kara bir leke olarak görmek gerektiğini, zaten cumhuriyet tarihinin aynı zamanda katliamlar tarihi olduğunu söyledi. Fırat, yüz yıldır bakış açısında herhangi bir değişim olmadığını belirterek, şunları ifade etti: “Cumhuriyetin birinci yüzyılına baktığımızda katledilen toplum kesimlerinin potansiyel suçlu olarak gösterilme örneklerini sıkça görürüz. Egemen mantığın bakışı budur; kendinden olmayanı kriminalize eder, katletmek için zemin hazırlar. Dersim Katliamı yapıldığında da oradaki Alevi Kürtleri sorumlu tuttular. Maraş’ta, Çorum’da ve Sivas’ta aynı şey oldu. Cumhuriyetin ikinci yüzyılından başka bir Türkiye bekleniyorsa katliamlarla yüzleşmek ve katilleri yargılamak zorundalar ama üzerinden 30 yıl geçmiş bir katliamın anma etkinliklerini yasaklıyorlar.”

‘Devlet katliamcılara sahip çıktı’

Sivas Katliamı’nın üzerinden 30 yıl geçmesine rağmen devletin katliamı aydınlatma ve failleri yargılama konusunda hiçbir somut adım atmadığını vurgulayan Fırat, şöyle devam etti: “Dönemin başkanı Tansur Çiller, Sivas Katliamı’na dair yaptığı açıklamada ‘Çok şükür dışarıdaki vatandaşlarımızdan hiçbirine bir şey olmadı’ demişti. Sonrasında insanların katledildiği yere kebapçı açılmasına izin verdiler. 21 senedir AKP bu devletin başında ve Sivas Katliamı’nın failleriyle alakalı hiçbir etkin soruşturma yürütülmedi. Faillerin çoğu bu iktidar döneminde yurt dışına kaçtı. Katliam sorumlusu Cafer Çakmak’ın her yerde arandığı söyleniyordu ama Sivas merkezde vefat ettiğini öğrendik. Devlet, bu acıları yaşatanların yanında durduğunu ve sahip çıktığını gösterdi.”

‘Katliamla yüzleşilmeli’

Sivas Katliamı davasının zaman aşımına uğratılarak düşürülmesi tehlikesi bulunsa da uluslararası hukukta insanlığa karşı işlenmiş suçlar için zaman aşımı bulunmadığını hatırlatan Fırat, devletin Sivas öncesinden başlayarak katliamlar tarihi ile yüzleşmesi ve toplumdan özür dilemesi gerektiğini söyledi.

‘Adalet talep ediyoruz’

Alevi kurumlarının, yıllardır Madımak Oteli’nin bir utanç müzesi olmasını istediğini kaydeden Fırat, şöyle konuştu: “Bugün olmazsa yarın biz Aleviler olarak Pir Sultan Abdal’ın dediği gibi ulu divanı bu dünyada kuracağız, adaletin yerini bulması için elimizden geleni yapacağız. Adalet talep ediyoruz ama bizim istediğimiz adalet, Yezid’in adaleti değildir. Dilinden, dininden ırkından, renginden dolayı insanları yargılayanların değil, Pir Sultanların adaletini istiyoruz. Devletin katliam yaptığı tüm kesimlerden özür dilemesi gerekiyor. Bu yapılmadıkça yüzlerine zalimlik yaptıklarını ve katilleri koruduklarını her platformda söyleyeceğiz.”

İSTANBUL

#Sivas #Katliamının #üzerinden #yıl #geçti #Pir #Sultanın #adaletini #istiyoruz

‘Tecrit ‘tabu’su mücadeleyle kırılır’

Tecridin devlet için bir ‘tabu’ haline geldiğini ifade eden Yeşil Sol Partili vekil Özgül Saki, sadece hukuk zemininde değil bütünlüklü bir mücadele yürütülmesi gerektiğine vurgu yaptı. Yeşil Sol Parti Mûş Milletvekili Sümeyye Boz da, uluslararası kurumlara ‘sessiz olmayın’ çağrısı yaptı

Uluslararası komployla 15 Şubat 1999 tarihinde Türkiye’ye getirilen PKK Lideri Abdullah Öcalan, İmralı F Tipi Yüksek Güvenlikli Cezaevi’nde 24 yıldır tecrit koşullarında tutuluyor. 25 Mart 2021’de kardeşi Mehmet Öcalan ile yapılan kesintili telefon görüşmesinden bu yana ise ne kendisinden ne de cezaevindeki tutuklular Ömer Hayri Konar, Hamili Yıldırım ve Veysi Aktaş’tan haber alınıyor. Anayasa ile güvence altına alınan aile ve avukat görüşleri İmralı Adası’nda keyfi bir uygulamaya dönüştürüldü.

Toplumsal, siyasal ve küresel açıdan etkileri olan tecride dair Mezopotamya Ajansı’ndan ( MA) Esra Solin Dal ‘a konuşan Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi (Yeşil Sol Parti) İstanbul Milletvekili Özgül Saki, değerlendirmelerde bulundu.

Tabu haline geldi

Tecridin sadece Abdullah Öcalan’ın ve Kürt halkının sorunu olmadığını belirten Saki, toplumun tüm kesimlerini ilgilendirdiğini belirtti. Tecridin devlet için bir “tabu” haline geldiğini ifade eden Saki, “Tecrit politikalarına karşı sadece hukuki değil, siyasi ve toplumsal bir mücadele yürütmeliyiz” diye belirtti. “Faşizmin” uygulandığı yerlerde tecrit politikasının devreye konulduğunu kaydeden Saki, tecridin derinleştirilmesinin nedeninin Kürt sorununun çözümü bağlamında özgürlük, eşitlik ve barışçıl taleplerinin halkta karşılık bulması olduğunu dile getirdi. Bu taleplerin sahiplenilmesinin engellenmek istendiğini belirten Saki, “Eşit, özgür, adil ve barışçıl, başka bir dünyanın inşasının temsilcisi Abdullah Öcalan’dır. Bu etkileşimi kesmek istiyorlar, bu yüzden sesi kesilmek isteniyor” dedi.

Gazeteci Merdan Yanardağ’ın tecridi eleştirdiği için tutuklanmasını anımsatan Saki, şöyle devam etti: “İktidar, devlet, kendi ilkelerini çiğneyerek herkese şu mesajı verdi; Abdullah Öcalan üzerindeki tecridi ağzına alanı, Merdan Yanardağ da olsa gözaltına alırım, tutuklatırım. Burada bütün herkese mesaj verdi. Dolayısıyla hassas noktasının Abdullah Öcalan üzerindeki tecrit politikası olduğunu ve bunu dile getireni tecrit altında alacağını söyledi. Ama bu politika amacına ulaşmayacak.”

Rejimin temel karakteri

Kürt sorunun eşit, adil ve demokratik yollarla çözümü için mücadelenin önemine dikkat çeken Saki, ” İktidarların, kendince uyguladığı ama bizim evrensel olarak kabul ettiğimiz hukuk normlarını değil, kendi işine geleni yapmasıdır. Ama şunu herkes bilmeli, hukukun bittiği yerde tiranlık başlar. Şu an tam olarak bu noktadayız. Çözüm sürecinden bu yana geldiğimiz nokta, rejimin temel karakteri adaletsizlik ve hukuksuzluk olmuştur” ifadelerini kullandı.

Tecridin kaldırılmasına dönük sadece hukuk zemininde değil bütünlüklü bir mücadele yürütülmesi gerektiğini belirten Saki, “Abdullah Öcalan üzerindeki tecrit derinleştikçe, toplum olarak tecridimiz artıyor. Bu yüzden tecrit sorununa bütünlüklü bakıp, buna karşı politik bir hat örmeliyiz. Diktatörlere karşı topyekun mücadele etmeliyiz” diye konuştu.

Dünyadaki en uzun tecrit

Daha önce Eski Güney Afrika Devlet Başkanı Nelson Mandela ve İtalyan Komünist Partisi kurucu üyesi Antonio Gramsci’nin benzer tecrit uygulamalarına maruz kaldığını belirten Saki, “Mussolini , Gramsic’in sesinin asla dışarı çıkmasına izin vermiyordu ve mutlaka susturulması gerektiğini, bu yüzden mutlaka tecrit edilmesi gerektiğini söylüyordu. Daha sonra Latin Amerika ülkelerinde mücadele edenlerin liderleri ağır tecrit uygulamalarına maruz kaldı. Ama benim gördüğüm ve bildiğim dünyadaki en uzun tecrit Abdullah Öcalan’a uygulanan tecrittir” dedi.

MA’dan Ruken Polat’a değerlendirmelerde bulunan Yeşil Sol Parti Mûş Milletvekili Sümeyye Boz da, tecridin insani ve hukuki olarak işkence suçu olduğunu belirterek, “Mevcut iktidarın kullanmış olduğu tek dil, tek millet kavramı da burada doğrudan bir tecridi ifade etmektedir. Çünkü tecrit sadece bir izolasyon değil, aynı zamanda kendi değerlerinden uzaklaştırma, bunu başka bir şeye kanalize etme ve başka bir form haline dönüştürme durumudur” diye belirtti.

Kürt sorununda muhatap

Kürt sorununda demokratik çözümün tek muhatabının PKK Lideri Öcalan olduğunu vurgulayan Boz, “Kürt meselesini çözüme kavuşturmak, bununla ilgili bir barış sürecini inşa etmek gerekiyorsa, barış sürecinin bozulmasına kadarki süreçte muhatap nasıl ki Sayın Abdullah Öcalan ise şimdi de bu süreci başlatacak olan Sayın Abdullah Öcalan’dır” diye konuştu.

İmralı tecridinden kadınların, “Jin jiyan azadî” felsefesiyle mücadeleyi büyüten kesim olduğunu dile getiren Boz, “Bu slogan; bütün kadın mücadelesine yön verme boyutuna geldi. Dünyanın her yerinde yaşamsallaştırıldı. Bu slogan artık yaşamsal bir forma dönüştü ve başka hareketlere öncülük eden bir boyuta geldi” diye belirtti.

Tetikleyici olunmalı

Tecride karşı sessizliği eleştiren Boz, “Uluslararası bütün baskı mekanizmalarının bu konuyla ilgili, insan hakları ve demokrasi mücadelesi veren bütün kesimlerin tecridin lağvedilmesi için zorlayıcı ve tetikleyici bir taraf olması gerekiyor” diye seslendi.

HABER MERKEZİ

#Tecrit #tabusu #mücadeleyle #kırılır

Tek tip elbise dayatmasına karşı 45’inci gündür açlık grevindeler

Hewlêr cezaevinde tutuklu bulunan Mazlum Dağ ile Abdurrahman Er’in, KDP’nin dayattığı tek tipleştirme politikaları ile kötü muameleye karşı başlattığı açlık grevi 45 güne girdi

Türkiye’nin Hewlêr Büyükelçiliği diplomatlarından Osman Köse’ye yönelik 17 Temmuz 2019’da silahlı bir saldırı düzenlendi. Saldırıda Köse, Irak yurttaşı Nerîman Osman ve Hewler’den Beşdar Ramazan hayatını kaybetti. Mazlum Dağ ile Abdurrahman Er bu saldırıların faili olarak tutuklanmıştı. Dağ ve Er, o tarihten bu yana Hewlêr cezaevinde tutuklu bulunuyor.

Mazlum Dağ ve Abdurrahman Er, son olarak tek tip elbise dayatmasına karşı 18 Mayıs’ta açlık grevine girdi. Talepleri hala karşılanmadığı için eylemleri 45’inci gününde devam ediyor.

Mazlum Dağ, 23 Haziran’da ailesi ile yaptığı telefon görüşmesinde; durumlarının kötü olduğunu, hastanede doktor ve ilaç olmadığını, 10 gündür kendilerini kimsenin ziyaret etmediğini ve Er’in 20 kilo kendisinin ise 10 kilo kaybettiğini belirtmişti.

KDP sorumludur

KCK Dış İlişkiler Komitesi dün yaptığı açıklamada, Hewlêr cezaevindeki insanlık dışı koşullara tepki olarak açlık grevinde bulunan siyasi tutsaklar Mazlum Dağ ve Abdurrrahman Er’in sağlığı ve güvenliğinden KDP’nin sorumlu olduğunu belirtti.

Her iki tutuklu, verilmeyen sözler, artan baskı ve hak ihlallerine karşı 13 Şubat 2022 tarihinde açlık grevinin bir üst aşaması olan ölüm orucuna girmişti. Kendilerine cezaevi idaresi tarafından koşullarının düzeltileceğine dair verilen sözden sonra 22 Şubat’ta eylemlerini sonlandırmışlardı.

Ancak Dağ ve Er, Cezaevi idaresi tarafından verilen sözlerin tutulmaması üzerine 28 Mayıs 2022 tarihinde tekrar açlık grevi eylemi başlatmışlardı. Talepleri idare tarafından kabul edilince eylemlerini 14’üncü günde sonlandırmışlardı.

DIŞ HABERLER

#Tek #tip #elbise #dayatmasına #karşı #45inci #gündür #açlık #grevindeler

İzmir’de kaza: 4 ölü, 5’i ağır 21 yaralı

Menderes ilçesinde meydana gelen kazada 4 kişi hayatını kaybetti, 5’i ağır 21 kişi yaralandı

İzmir’in Menderes ilçesinde meydana gelen trafik kazasında 4 kişi hayatını kaybetti, 5’i ağır 21 kişi yaralandı.

Edinilen bilgiye göre, İzmir’den Torbalı istikametine seyir halinde olan otomobil, sürücüsünün direksiyon hakimiyetini kaybetmesi sonucu refüjü aşarak karşı şeride geçti. Savrulan otomobil, Torbalı’dan İzmir istikametine seyir halinde olan minibüsle çarpıştı.

Bir kişi gözaltına alındı

Kazada Şengül A., Sibel Ö., Özcan Ö. ve Mustafa K. hayatını kaybetti. Yaralanan 5’i ağır 21 kişi ise yaralandı. Hayatını kaybedenlerin cenazesi, İzmir Adli Tıp Kurumu morguna kaldırılırken, yaralı 21 kişi ise ambulanslarla çevredeki hastanelere kaldırılarak tedaviye alındı.

Öte yandan kazaya neden olduğu öne sürülen Y.K isimli kişinin gözaltına alındığı öğrenildi.

İZMİR

#İzmirde #kaza #ölü #ağır #yaralı

Cangı: Ekokırım suç sayılmalı

Ekokırımın uluslararası suç sayılması gerektiğini vurgulayan, İklim Adalet Koalisyonu Ekokırım Çalışma Grubu üyesi avukat Arif Cangı, yasallaşması için toplumsal baskıya ihtiyaç olduğunu söyledi

Tüm dünyada tartışma konusu olan ekokırım, kapitalist ve neoliberal politikalardan dolayı gün geçtikçe artarak devam ediyor. Stop Ecocide Foundation’a (Ekokırımı Durdurun Vakfı) göre ekokırım, çevreye ağır ve geniş çaplı veya uzun vadeli zarar verme ihtimalinin yüksek olduğunun bilincinde, hukuka aykırı veya keyfi olarak işlenen eylemler olarak tanımlanıyor. İklim Adalet Koalisyonu  Ekokırım Çalışma Grubu üyesi avukat Arif Cangı, bir suç olarak belirtilen ekokırımı Mezopotamya Ajansı’ndan Ömer İbrahimoğlu’na değerlendirdi.

 ‘Dünya yaşamı tehlikeye girdi’

Bir yandan iklim krizi bir yandan da gıda krizinden dolayı dünyadaki yaşamın tehlikeye girdiğini belirten Cangı, bunun yeni bir durum olmadığını kaydetti. Dünyadaki kapitalist endüstriyel politikaların ne pahasına olursa olsun büyümeyi hedeflediğini ifade eden Cangı, bu yaklaşımın iklim krizine yol açtığını dile getirdi. Önlem alınmadığı takdirde yeryüzündeki yaşamın tehlikeye girebileceğini söyleyen Cangı, “Bilim insanları küresel iklim sıcaklığının 1 buçuk derecede tutulmaması halinde yaşam döngüsünün bozulacağını ileri sürüyor. Bu nedenle Dünya Sağlık Örgütü en önemli sağlık sorununun iklim değişikliği olduğunu belirtiyor. Ekosistemde bir türün yok olması bütün diğer türlerin de yok olması sorununun doğuracağı herkesçe bilinen bir gerçek. Çünkü ekosistem birbirine bağlı zincirli halkalar gibidir. Sadece insan merkezli düşünsek bile insanın türünün yok olmasıyla karşı karşıyayız. Ancak insan merkezli düşünmenin, insan merkezli yaklaşmanın dönemi çoktan geçmiş olması gerekir. Zaten şu an da insan merkezli, sadece kara dayalı sistemin yarattığı sonuçları yaşıyoruz” ifadelerini kullandı.

‘Uluslararası suç olarak tanımlanmalı’

Ekokırımın uluslararası bir suç olarak tanımlanmasının önemli olduğunu vurgulayan Cangı, “Ekokırım suçunun Uluslararası Ceza Mahkemesi’nin (UCM) görev alanına girmesi gerektiğini” belirtti. Bunun için şu an tek mekanizmanın UCM olduğunu sözlerine ekleyen Cangı, “Şu anda UCM soykırım, insanlığa karşı suçlar, savaş suçlarını yargılıyor. Son dönemlerde özellikle bu ekolojik yıkımın ağır yaşanması üzerine UCM’ye ekokırıma ilişkin pek çok başvurular oldu. Türkiye’den de bu başvurular yapıldı. UCM, doğal olarak şu an da ekokırımın UCM’nin görev alanına girmediği ancak bu konuda Roma statüsünde bir değişiklik yapıldığı takdirde başvuruların değerlendirileceğine dair yanıtlar vermiş. Bu da aslında UCM’nin mahkeme olarak yargılamayı yapmaya hazır olduğunu gösteriyor” dedi.

UCM’nin taraf devletleri toplantısında, Pasifik ülkelerin ekokırımın UCM’nin yetki alanına girmesi için önerge verdiklerini hatırlatan Cangı, ekokırımdan dolayı buzlar erirse ilk olarak ada ülkelerin suyun altında kalacağını vurguladı. Ada ülkelerin temsilcilerinin konuya dikkat çekmek için suyun altında açıklamalar yaptıklarını söyleyen Cangı, bu gelişmelerin uluslararası düzeyde sivil toplum örgütlerinin de ilgisini çektiğini kaydetti.

‘Türkiye’de ne yapabiliriz?’

Ekokırımın tanımlanmasının hukuk sisteminde değişikliğe yol açacağını ifade eden Cangı, uluslararası düzeydeki bu çalışmaların ülkede de yerini bulduğunun altını çizdi. İklim Adaleti Koalisyonunun bu anlamda bir toplantı gerçekleştirdiğini belirten Cangı, toplantıya Ekokırımı Durdurun Vakfı’nın temsilcileri, ekolojistler ve siyasi parti temsilcilerinin katıldığını söyledi. Cangı, devamla şunları kaydetti: “Toplantının sonunda ‘Türkiye’de ne yapabiliriz’ sorusu üzerine şöyle bir yanıt bulundu: Türkiye UCM’nin yetkisini tanımış bir ülke değil. UCM ekokırım suçunu yetki alanına alsa bile önce Türkiye’nin UCM’yi tanıması gerekiyor. Bu yüzden UCM’nin yetkisinde oluncaya kadar işin aciliyeti gereği biz ‘ekokırım suçunun TCK’ye bir madde olarak eklenmesini sağlayabilir miyiz’ şeklinde düşündük. TCK’de ekolojiye ilişkin birtakım düzenlemeler var ama çok yetersiz. Buradan yola çıkarak TCK’nin insanlığa karşı suçlar, soykırım suçları başlıklı birinci bölümüne,  ‘Doğal veya kültürel çevrede insan veya diğer canlıların hayatını tehlikeye atmak,  doğal veya kültürel varlıklar üzerine ağır tahribata yol açacak davranışlarda bulunmak yahut hukuka aykırı diğer bir fiil işlemek suretiyle bütün bir ekosistemde kısa vadede telafisi mümkün olmayacak bir zarar doğuran kişiye…’ şeklinde bir teklif hazırladık.”

‘Toplumsal baskıya ihtiyaç var’

Seçim öncesinde bu teklifi muhalif siyasi partilere ilettiklerini ifade eden Cangı, ortaya çıkan Meclis aritmetiğinin bu teklifi yasallaştırmayacağını belirtti. Bu teklifin yasalaşması için “toplumsal baskıya” ihtiyaç olduğunu söyleyen Cangı, “Bu nedenle Meclis’in açılış ayı olan Ekim ayına kadar yapılacak çalışmalara toplumun her kesiminin katılması, yurttaşın doğrudan doğruya yurttaş sıfatıyla bu metni imzalayıp Meclis’e ulaşmasında katkıda bulunması gerekiyor. Eğer bunu bir toplumsal direniş haline dönüştürürsek, Meclisin buna sessiz kalmayacağını, ‘ekokırım suçu’ yasa maddesinin çıkacağını öngörüyoruz. Mevcut iktidar, kapitalist sistemin bir yürütücüsü konumundadır. Dolayısıyla ekokırımın bir suç olarak tanımlanması halinde şu anda yandaşı olan pek çok şirketin, 5’li çete olarak anılan şirketlerin bu suçun faili olma söz konusudur. Siyasi tercihler bakımından bunu kabul etmeleri çok zor. O nedenle toplumsal bir baskıya ihtiyaç vardır” dedi.

‘Doğa barışının sağlanması gerek’

Cangı, “Ekokırım ve ekolojik yıkımlar, bir yandan endüstriyel enerji yatırımları, bir yandan da güvenlik politikaları veya başka siyasi tercihlerle doğaya yapılan müdahalelerle olan bir şeydir. Bölgede güvenlik politikaları adı altında insanlara ve doğaya yapılan müdahale aslında ekokırımın bir somut göstergesidir. Eğer ekokırım suç olarak kabul edilirse o saldırıların önüne geçmek için de bir fırsat olacak. İnsanın kendi aralarındaki barışının yanında doğayla barışının da sağlanması gerekiyor” diye belirtti.

‘Direnme çağrısı’

Herkesin bulunduğu noktada yapabileceği bir şeyler olduğunu dile getiren Cangı, “Herkes itirazını kamuoyu ile paylaşsın. Bu itirazlar aynı zamanda pek çok yerde aynı sorunu yaşayan kişilerin dayanışmasını da sağlıyor. Dünyanın her yerinde yaşamın savunulması için mücadeleler devam ediyor. Bizim bu dayanışmayı güçlendirmemiz gerekiyor. O yüzden kendi gücümüze güvenmekten başka hiçbir çıkış yolumuz yok. Herkesi direnmeye davet ediyorum” dedi.

İSTANBUL

 

 

#Cangı #Ekokırım #suç #sayılmalı

İzmir’de gözaltına alınan 14 kişi serbest bırakıldı

İzmir’de sanal medya paylaşımları nedeniyle gözaltına alınan 14 kişi serbest bırakıldı

İzmir’de sanal paylaşımları gerekçe gösterilerek örgüt propagandası yaptığı iddiasıyla gözaltına alınan 14 kişi dün Çankaya TEM Şube Amirliğine götürülmüştü. Emniyet ifadeleri alınan yurttaşlar sağlık kontrollerinin ardından serbest bırakıldı.

İZMİR

#İzmirde #gözaltına #alınan #kişi #serbest #bırakıldı

Lozan’ın 100’üncü yılına doğru: Bu yüzyılda Kürt halkının statüsü tanınsın istiyoruz

Lozan Antlaşması’nın 100’üncü yılı dolayısıyla KNK tarafından düzenlenecek, ‘Büyük Kurdistan Konferansı’ dair bilgi veren KNK Eşbaşkanı Ahmed Karamus, ‘Bu yüzyılda Kürt halkının kimliği ve statüsü tanınsın istiyoruz’ diyerek bütün siyasi yapılara katılım çağrısı yaptı

Kürdistan tarihinde önemli bir rol oynayan Lozan Antlaşması’nın yüzüncü yılı olan 24 Temmuz’da tamamlanıyor. Bu amaçla Kurdistan Ulusal Kongresi (KNK) öncülüğünde “Büyük Kurdistan Konferansı” düzenlenecek.

KNK öncülük edecek

Kurdistan Ulusal Kongresi (KNK) Eşbaşkanı Ahmed Karamus, Lozan Antlaşması ve gerçekleştirecekleri konferansa ilişkin ANF’ye bilgi vererek, amaçlarının Kürtlerin taleplerini görünür kılmak olduğunu söyledi.

Bütün yapıların katılması amaçlandı

Çalışmalarının sadece bu konferansla sınırlı olmadığını belirten Karamus, “Bu konferansa ayrı bir önem veriyoruz. ‘Kurdistan Konferansı’ olarak adlandırıyoruz ve bütün Kurdistani yapıların bu konferansa katılmasını amaçlıyoruz. Siyasi partiler, kurumlar, farklı inanç kurumları, farklı etnik yapılar ve tekil kişileri bu konferansa katmayı amaçlıyoruz. Bir buçuk yıldan fazladır bu konferansın hazırlığı yapıyoruz. Temel amacımız hiçbir kurum, siyasi parti, şahsiyetin eksik olmaması. Kurdistan coğrafyasında temsiliyeti olan bütün yapıların bu konferansa katılması için ciddi bir çalışma yürüttük” dedi.

175 siyasi yapı ile görüşüldü

Konferansta Lozan Antlaşması’na karşı ulusal bir söylem geliştirmek istediklerini ifade eden Karamus çalışmalarına dair şu bilgileri verdi: “Bunun için de dört parça Kurdistan ve diasporada ortak bir çalışma yapmak istedik. Kurdistani bütün yapılarla görüşme yapıp fikir aldık. Dört parça ve diasporada görüşmeler yaptık. İdeolojisine, düşüncesine ne olduğuna bakmadan 175 siyasi yapı ve sivil toplum örgütü ile görüştük. Yine bütün dini kanat önderleri ve temsilcileriyle görüştük. Kürt aşiret önderleri, akademisyen, işveren, Kürt toplumu içinde bireysel çalışma yapan tekil kişiler, sanatçılar, gazetecilerle görüştük. Şu ana kadar 500’e yakın kurum ve kişi katılacağını iletti.”

Lozan’ı 100’üncü yılında reddedeceğiz

Tarihten günümüze kadar gelen “Kürtler birlik olmaz” düşüncesini ortadan kaldırmak istediklerine dikkat çeken Karamus, “Eğer birlik olmazsak, ulusal birlik oluşturamazsak 21. yüzyıl dünyasında çok şey kaybederiz. Biz düşmanlarımızın bütün bu çabalarını boşa çıkarmanın çabası içerisindeyiz. Dar bir grubun, siyasi partinin çıkarını esas almayacağız. Bu, Kurdistan’da yaşayan halkımızın ulusal bir meselesidir. Lozan’ı, 100. yılında reddedeceğiz. Bu inançla çalışma yürütüyoruz. Bu yüzyılda Kürt halkının kimliği ve statüsü tanınsın istiyoruz. Çağrımız; komite olarak ulaşamadığımız kişi kurum ve partiler bu konferansa davetlidir, katılmalıdırlar” diye belirtti.

Kürt halkının taleplerini görünür kılmak istiyoruz

Konferansla amaçlarında dair ise Karamus, şunları dile getirdi: “Kasr-ı Şirin Antlaşması’yla Kurdistan iki parçaya bölündü. Sykes Picot Antlaşması, Lozan Antlaşması’na temel oldu ve Lozan ile Kurdistan’ın işgal eden dört devlete meşruiyet sağlandı. Bu antlaşma imzalandığında Irak ve Suriye’de bir devlet bile yoktu. Irak’ta İngilizler, Suriye’de Fransızlar vardı. Lozan, tekrarlanan trajedilere neden oldu. Kürt halkı üzerinde katliam, soykırım, zorla göç etme, demografik yapının değiştirilmesi uygulandı. Bu yüzden Lozan tarihte kara bir yapraktır. 100 yıldır yaşanan katliam, soykırım ve zorla göçertmenin sorumlusu Lozan’daki garantör devletlerdir. Kürt halkının, kimliğini, kültürünü, tarihini, varlığını inkar edenlerdir. Bütün bu yaşananları medeni topluma anlatmak ve Kürt ulusunun ortak taleplerini görünür kılmak istiyoruz.”

Tek bir ses olmamız gerek

“Kürtler artık bir ulus olarak kimliğine sahip çıkıyor, statü sahibi olmak istiyor. Kürt halkı, kendini reddeden bu anlaşmayı asla kabul etmeyecektir” diye Karamus, “Bu tarihi fırsatı elimizde kaçırmamamız gerekir. Kürt ulusal birliğinin oluşturulması elzemdir. Kürt halkının, haklarını savunmak için ulusal bir strateji oluşturmalıyız. Gerek Birleşmiş Milletler (BM), gerek Avrupa Birliği (AB) ve gerekse de Arap Birliği’ne karşı siyasi yol ve yöntemleri ortaya koyarak kendimizi kabul ettirebiliriz. İşte bu konferans, bütün Kurdistani yapıların tek bir ses olarak, ortak bir söylem geliştirme anlamında oldukça önem arz ediyor” diye konuştu.

HABER MERKEZİ

#Lozanın #100üncü #yılına #doğru #yüzyılda #Kürt #halkının #statüsü #tanınsın #istiyoruz

Kadınlar: İstanbul Sözleşmesi bizim için bitmedi

Kadınlar, İstanbul Sözleşmesi’nden çekilme kararına karşı ‘Bizim için daha bitmedi’ diyerek sokaklarda olacaklarını belirtti

Türkiye’nin, kadına karşı her türlü şiddeti önlemeye dönük ilk uluslararası düzeyde sözleşme olan İstanbul Sözleşmesi’nden çekilmesinin üzerinden 2 yıl geçti. Kadınların itirazına ve protestolarına rağmen AKP’li Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın kararıyla 1 Temmuz 2023 tarihinde sözleşme resmen feshedilirken, bu durum kadın katliamlarında artışa neden oldu. İstanbul Sözleşmesi’nin feshedilmesinin üzerinden geçen iki yılda en az 600 kadın katledildi, en az 400 kadın şüpheli bir şekilde hayatını kaybetti.

 ‘Toplumsal cinsiyet eşitliği’

İstanbul Sözleşmesi’nden vazgeçmediklerini belirten kadınlar, sokaklarda olmaya devam edeceklerini söyledi. Mezopotamya Ajansı’ndan Esra Solin Dal’a konuşan Kadın Savun Ağın’dan Rüya Kurtuluş, kadına yönelik şiddetin önlenmesini amaçlayan, özellikle bunun formülünün toplumsal cinsiyet eşitliğinin sağlanmasıyla gerçekleşeceğini söyledi. Kurtuluş, toplumsal cinsiyet kavramını ortaya koyan ve tanımlayan ilk hukuki metin olma özelliğini taşıyan İstanbul Sözleşmesi’nin önemine vurgu yaptı. Sözleşmenin kadınların mücadelesi ile elde edilen bir kazanım olduğunu dile getiren Kurtuluş, “Sözleşme ilk başlarda özellikle tarikatların talebiyle hedef alındı, çünkü İstanbul Sözleşmesi toplumsal cinsiyet eşitliğini savunuyor. Kimse cinsel tercihlerinden ve yönelimlerinden dolayı ayrımcılığa uğrayamaz diyor. Kadınların şiddete uğradığında başvuracağı yerleri tanımlıyor ve devletlere yükümlülükler getiriyordu. Bunlar bizim eşitlik mücadelemizi güçlendiren sözleşme maddeleriydi” diye belirtti.

‘Sözleşme Türkiye’de hiç bir zaman uygulanmadı’

Kadın mücadelesi ile sözleşmenin bazı maddelerinin uygulandığını anımsatan Kurtuluş, “Sözleşme Türkiye’de maalesef hiçbir zaman tam uygulanmamıştı ama kadın hareketinin mücadelesi sayesinde bu sözleşmeyi uygulatıyorduk. Bir gece yarısı Erdoğan, hiçbir kadın örgütünün fikri alınmadan, milyonlarca kadının hayatını ilgilendiren İstanbul Sözleşmesi’nden çıkıldığını söyledi. İstanbul Sözleşmesi’nden çıkıldıktan sonra bizim diğer kadın kazanımlarımızın da riske girdiği bir süreç başladı” dedi.

 ‘Şiddet ve ölümler arttı’

Sözleşmenin iptal edilmesi sonrası kadın katliamlarında yaşanan artışa dikkat çeken Kurtuluş, “Her gün çok fazla kadın öldürülüyor ve her gün şüpheli kadın ölümleriyle de karşılaşıyoruz. Sadece bu değil, İstanbul Sözleşmesi’nden çıktığımız günden beri kadınlara ve özellikle LGBTİ+’lara dönük ayrımcı nefret dolu eylemler ve söylemler artmış vaziyette. Biz kadınlar en ufak hakkımızı savunmak üzere çıktığımız sokaklar yasaklanırken, bu nefret dolu yürüyüşlere izin verildi. Nafaka hakkımıza dönük ciddi saldırılar vardı, bu saldırılar hep sürdü” diye konuştu.

Sözleşmeden çekilmesiyle birlikte kadın cinayetleri davasında “iyi hal” indirimlerinde de artış yaşandığını dile getiren Kurtuluş, “Zaten mahkemeler adil işlemiyordu, erkekler lehine kararlar alıyordu. Ama İstanbul Sözleşmesi’nden çıkılmasının ardından alınan kararlar çok daha çarpıcı. Kadınların kazanımlarına dönük çok büyük saldırılar içeren kararlar alınıyor. Sözleşme sonrası kadın katilleri cesaretlendi” ifadelerini kullandı.

Mücadele etmeye devam edeceğiz’

AKP iktidarının kadın düşmanı politikalarına karşı mücadele etmeye devam edeceklerini vurgulayan Kurtuluş, şöyle devam etti: “Bizim için bitmedi, mücadelemiz sürüyor. Şimdi geldiğimiz noktada Meclis tarihinin geldiği en gerici, en ırkçı bileşimi ile karşı karşıyayız. Meclis içinde işkenceci ve kadın katili Hür Dava Partisi’nin yer aldığı bir bileşim var. Kadınların doğrudan biat ettiği, sadece makbul anneler olarak toplumda yer bulduğu bir düzen yaratmak istiyorlar. Bütün toplumsal isyanların, sorunların aile içerisinde çözülmesini istiyorlar, bize aileyi dayatıyorlar. Çünkü o ailelerde her şeyin üstü şiddetle, istismarla örtülüyor. Ve bütün kadınların bu şiddet dolu, istismar dolu ailelerin içine hap edilmesini istiyorlar. Bunu asla kabul etmeyeceğiz, her türlü gerici faşist zihniyete karşı mücadele etmeye devam edeceğiz.”

‘İstanbul sözleşmesinden vazgeçmeyeceğiz’

Eşitlik İçin Kadın Platformu (EŞİK) gönüllüsü Gülizar İpek, “hukuksuz” olarak nitelendirdiği karara karşı kadınların son 2 yıldır sokaklarda mücadeleyi sürdürdüğünü ve kararı tanımadıklarını söyledi. İpek, sokaklara her çıktıklarında büyük bir polis şiddetiyle karşı karşıya kaldıklarını ifade ederek, “İktidarın baskılarına rağmen hiçbir zaman mücadelemizden vazgeçmedik. Biz ne olursa olsun, İstanbul Sözleşmesi’nden vazgeçmeyeceğimizi her yerde söylüyoruz.

Son aylarda kadına yönelik şiddetin artmasıyla devletin şiddet verilerini gizlediğini vurgulayan İpek, şunları söyledi: “Birçok kadın derneği bu verileri toplamaya çalışıyor. Bu verilere baktığımızda, kadına yönelik şiddetin özellikle sözleşmeden çıkıldıktan sonra yükseldiğini görüyoruz. Bunun en büyük sebebi ise iktidarın kadın düşmanı politikalarıdır. Yeniden Refah Partisi, ‘İstanbul Sözleşmesinden çıkıldı ama bu da yetmez’ diyerek, 6284 yasasının da tamamen ortadan kaldırılması gerektiğini söyledi. Aslında çocuk istismarının önü açılmak isteniyor. İstanbul Sözleşmesi bizim için çok önemli, çünkü tüm bu maddeler geçerli.”

‘Sözleşmenin önemini anlatacağız’

Sözleşmeye dair kampanyalarını sürdüreceklerini aktaran İpek, “Alanda eylem yapmaya da devam edeceğiz, hukuksal süreci yürütmeye de devam edeceğiz. Hukuk neredeyse askıya alınmış ama biz hukukun işlemesi içinde mücadele yürüteceğiz. İstanbul Sözleşmesi’nin, 6284’ün ne kadar önemli olduğunu anlatacağız” şeklinde konuştu.

İSTANBUL

 

#Kadınlar #İstanbul #Sözleşmesi #bizim #için #bitmedi