Ana Sayfa Blog Sayfa 234

Cangı: Ekokırım suç sayılmalı

Ekokırımın uluslararası suç sayılması gerektiğini vurgulayan, İklim Adalet Koalisyonu Ekokırım Çalışma Grubu üyesi avukat Arif Cangı, yasallaşması için toplumsal baskıya ihtiyaç olduğunu söyledi

Tüm dünyada tartışma konusu olan ekokırım, kapitalist ve neoliberal politikalardan dolayı gün geçtikçe artarak devam ediyor. Stop Ecocide Foundation’a (Ekokırımı Durdurun Vakfı) göre ekokırım, çevreye ağır ve geniş çaplı veya uzun vadeli zarar verme ihtimalinin yüksek olduğunun bilincinde, hukuka aykırı veya keyfi olarak işlenen eylemler olarak tanımlanıyor. İklim Adalet Koalisyonu  Ekokırım Çalışma Grubu üyesi avukat Arif Cangı, bir suç olarak belirtilen ekokırımı Mezopotamya Ajansı’ndan Ömer İbrahimoğlu’na değerlendirdi.

 ‘Dünya yaşamı tehlikeye girdi’

Bir yandan iklim krizi bir yandan da gıda krizinden dolayı dünyadaki yaşamın tehlikeye girdiğini belirten Cangı, bunun yeni bir durum olmadığını kaydetti. Dünyadaki kapitalist endüstriyel politikaların ne pahasına olursa olsun büyümeyi hedeflediğini ifade eden Cangı, bu yaklaşımın iklim krizine yol açtığını dile getirdi. Önlem alınmadığı takdirde yeryüzündeki yaşamın tehlikeye girebileceğini söyleyen Cangı, “Bilim insanları küresel iklim sıcaklığının 1 buçuk derecede tutulmaması halinde yaşam döngüsünün bozulacağını ileri sürüyor. Bu nedenle Dünya Sağlık Örgütü en önemli sağlık sorununun iklim değişikliği olduğunu belirtiyor. Ekosistemde bir türün yok olması bütün diğer türlerin de yok olması sorununun doğuracağı herkesçe bilinen bir gerçek. Çünkü ekosistem birbirine bağlı zincirli halkalar gibidir. Sadece insan merkezli düşünsek bile insanın türünün yok olmasıyla karşı karşıyayız. Ancak insan merkezli düşünmenin, insan merkezli yaklaşmanın dönemi çoktan geçmiş olması gerekir. Zaten şu an da insan merkezli, sadece kara dayalı sistemin yarattığı sonuçları yaşıyoruz” ifadelerini kullandı.

‘Uluslararası suç olarak tanımlanmalı’

Ekokırımın uluslararası bir suç olarak tanımlanmasının önemli olduğunu vurgulayan Cangı, “Ekokırım suçunun Uluslararası Ceza Mahkemesi’nin (UCM) görev alanına girmesi gerektiğini” belirtti. Bunun için şu an tek mekanizmanın UCM olduğunu sözlerine ekleyen Cangı, “Şu anda UCM soykırım, insanlığa karşı suçlar, savaş suçlarını yargılıyor. Son dönemlerde özellikle bu ekolojik yıkımın ağır yaşanması üzerine UCM’ye ekokırıma ilişkin pek çok başvurular oldu. Türkiye’den de bu başvurular yapıldı. UCM, doğal olarak şu an da ekokırımın UCM’nin görev alanına girmediği ancak bu konuda Roma statüsünde bir değişiklik yapıldığı takdirde başvuruların değerlendirileceğine dair yanıtlar vermiş. Bu da aslında UCM’nin mahkeme olarak yargılamayı yapmaya hazır olduğunu gösteriyor” dedi.

UCM’nin taraf devletleri toplantısında, Pasifik ülkelerin ekokırımın UCM’nin yetki alanına girmesi için önerge verdiklerini hatırlatan Cangı, ekokırımdan dolayı buzlar erirse ilk olarak ada ülkelerin suyun altında kalacağını vurguladı. Ada ülkelerin temsilcilerinin konuya dikkat çekmek için suyun altında açıklamalar yaptıklarını söyleyen Cangı, bu gelişmelerin uluslararası düzeyde sivil toplum örgütlerinin de ilgisini çektiğini kaydetti.

‘Türkiye’de ne yapabiliriz?’

Ekokırımın tanımlanmasının hukuk sisteminde değişikliğe yol açacağını ifade eden Cangı, uluslararası düzeydeki bu çalışmaların ülkede de yerini bulduğunun altını çizdi. İklim Adaleti Koalisyonunun bu anlamda bir toplantı gerçekleştirdiğini belirten Cangı, toplantıya Ekokırımı Durdurun Vakfı’nın temsilcileri, ekolojistler ve siyasi parti temsilcilerinin katıldığını söyledi. Cangı, devamla şunları kaydetti: “Toplantının sonunda ‘Türkiye’de ne yapabiliriz’ sorusu üzerine şöyle bir yanıt bulundu: Türkiye UCM’nin yetkisini tanımış bir ülke değil. UCM ekokırım suçunu yetki alanına alsa bile önce Türkiye’nin UCM’yi tanıması gerekiyor. Bu yüzden UCM’nin yetkisinde oluncaya kadar işin aciliyeti gereği biz ‘ekokırım suçunun TCK’ye bir madde olarak eklenmesini sağlayabilir miyiz’ şeklinde düşündük. TCK’de ekolojiye ilişkin birtakım düzenlemeler var ama çok yetersiz. Buradan yola çıkarak TCK’nin insanlığa karşı suçlar, soykırım suçları başlıklı birinci bölümüne,  ‘Doğal veya kültürel çevrede insan veya diğer canlıların hayatını tehlikeye atmak,  doğal veya kültürel varlıklar üzerine ağır tahribata yol açacak davranışlarda bulunmak yahut hukuka aykırı diğer bir fiil işlemek suretiyle bütün bir ekosistemde kısa vadede telafisi mümkün olmayacak bir zarar doğuran kişiye…’ şeklinde bir teklif hazırladık.”

‘Toplumsal baskıya ihtiyaç var’

Seçim öncesinde bu teklifi muhalif siyasi partilere ilettiklerini ifade eden Cangı, ortaya çıkan Meclis aritmetiğinin bu teklifi yasallaştırmayacağını belirtti. Bu teklifin yasalaşması için “toplumsal baskıya” ihtiyaç olduğunu söyleyen Cangı, “Bu nedenle Meclis’in açılış ayı olan Ekim ayına kadar yapılacak çalışmalara toplumun her kesiminin katılması, yurttaşın doğrudan doğruya yurttaş sıfatıyla bu metni imzalayıp Meclis’e ulaşmasında katkıda bulunması gerekiyor. Eğer bunu bir toplumsal direniş haline dönüştürürsek, Meclisin buna sessiz kalmayacağını, ‘ekokırım suçu’ yasa maddesinin çıkacağını öngörüyoruz. Mevcut iktidar, kapitalist sistemin bir yürütücüsü konumundadır. Dolayısıyla ekokırımın bir suç olarak tanımlanması halinde şu anda yandaşı olan pek çok şirketin, 5’li çete olarak anılan şirketlerin bu suçun faili olma söz konusudur. Siyasi tercihler bakımından bunu kabul etmeleri çok zor. O nedenle toplumsal bir baskıya ihtiyaç vardır” dedi.

‘Doğa barışının sağlanması gerek’

Cangı, “Ekokırım ve ekolojik yıkımlar, bir yandan endüstriyel enerji yatırımları, bir yandan da güvenlik politikaları veya başka siyasi tercihlerle doğaya yapılan müdahalelerle olan bir şeydir. Bölgede güvenlik politikaları adı altında insanlara ve doğaya yapılan müdahale aslında ekokırımın bir somut göstergesidir. Eğer ekokırım suç olarak kabul edilirse o saldırıların önüne geçmek için de bir fırsat olacak. İnsanın kendi aralarındaki barışının yanında doğayla barışının da sağlanması gerekiyor” diye belirtti.

‘Direnme çağrısı’

Herkesin bulunduğu noktada yapabileceği bir şeyler olduğunu dile getiren Cangı, “Herkes itirazını kamuoyu ile paylaşsın. Bu itirazlar aynı zamanda pek çok yerde aynı sorunu yaşayan kişilerin dayanışmasını da sağlıyor. Dünyanın her yerinde yaşamın savunulması için mücadeleler devam ediyor. Bizim bu dayanışmayı güçlendirmemiz gerekiyor. O yüzden kendi gücümüze güvenmekten başka hiçbir çıkış yolumuz yok. Herkesi direnmeye davet ediyorum” dedi.

İSTANBUL

 

 

#Cangı #Ekokırım #suç #sayılmalı

İzmir’de gözaltına alınan 14 kişi serbest bırakıldı

İzmir’de sanal medya paylaşımları nedeniyle gözaltına alınan 14 kişi serbest bırakıldı

İzmir’de sanal paylaşımları gerekçe gösterilerek örgüt propagandası yaptığı iddiasıyla gözaltına alınan 14 kişi dün Çankaya TEM Şube Amirliğine götürülmüştü. Emniyet ifadeleri alınan yurttaşlar sağlık kontrollerinin ardından serbest bırakıldı.

İZMİR

#İzmirde #gözaltına #alınan #kişi #serbest #bırakıldı

Lozan’ın 100’üncü yılına doğru: Bu yüzyılda Kürt halkının statüsü tanınsın istiyoruz

Lozan Antlaşması’nın 100’üncü yılı dolayısıyla KNK tarafından düzenlenecek, ‘Büyük Kurdistan Konferansı’ dair bilgi veren KNK Eşbaşkanı Ahmed Karamus, ‘Bu yüzyılda Kürt halkının kimliği ve statüsü tanınsın istiyoruz’ diyerek bütün siyasi yapılara katılım çağrısı yaptı

Kürdistan tarihinde önemli bir rol oynayan Lozan Antlaşması’nın yüzüncü yılı olan 24 Temmuz’da tamamlanıyor. Bu amaçla Kurdistan Ulusal Kongresi (KNK) öncülüğünde “Büyük Kurdistan Konferansı” düzenlenecek.

KNK öncülük edecek

Kurdistan Ulusal Kongresi (KNK) Eşbaşkanı Ahmed Karamus, Lozan Antlaşması ve gerçekleştirecekleri konferansa ilişkin ANF’ye bilgi vererek, amaçlarının Kürtlerin taleplerini görünür kılmak olduğunu söyledi.

Bütün yapıların katılması amaçlandı

Çalışmalarının sadece bu konferansla sınırlı olmadığını belirten Karamus, “Bu konferansa ayrı bir önem veriyoruz. ‘Kurdistan Konferansı’ olarak adlandırıyoruz ve bütün Kurdistani yapıların bu konferansa katılmasını amaçlıyoruz. Siyasi partiler, kurumlar, farklı inanç kurumları, farklı etnik yapılar ve tekil kişileri bu konferansa katmayı amaçlıyoruz. Bir buçuk yıldan fazladır bu konferansın hazırlığı yapıyoruz. Temel amacımız hiçbir kurum, siyasi parti, şahsiyetin eksik olmaması. Kurdistan coğrafyasında temsiliyeti olan bütün yapıların bu konferansa katılması için ciddi bir çalışma yürüttük” dedi.

175 siyasi yapı ile görüşüldü

Konferansta Lozan Antlaşması’na karşı ulusal bir söylem geliştirmek istediklerini ifade eden Karamus çalışmalarına dair şu bilgileri verdi: “Bunun için de dört parça Kurdistan ve diasporada ortak bir çalışma yapmak istedik. Kurdistani bütün yapılarla görüşme yapıp fikir aldık. Dört parça ve diasporada görüşmeler yaptık. İdeolojisine, düşüncesine ne olduğuna bakmadan 175 siyasi yapı ve sivil toplum örgütü ile görüştük. Yine bütün dini kanat önderleri ve temsilcileriyle görüştük. Kürt aşiret önderleri, akademisyen, işveren, Kürt toplumu içinde bireysel çalışma yapan tekil kişiler, sanatçılar, gazetecilerle görüştük. Şu ana kadar 500’e yakın kurum ve kişi katılacağını iletti.”

Lozan’ı 100’üncü yılında reddedeceğiz

Tarihten günümüze kadar gelen “Kürtler birlik olmaz” düşüncesini ortadan kaldırmak istediklerine dikkat çeken Karamus, “Eğer birlik olmazsak, ulusal birlik oluşturamazsak 21. yüzyıl dünyasında çok şey kaybederiz. Biz düşmanlarımızın bütün bu çabalarını boşa çıkarmanın çabası içerisindeyiz. Dar bir grubun, siyasi partinin çıkarını esas almayacağız. Bu, Kurdistan’da yaşayan halkımızın ulusal bir meselesidir. Lozan’ı, 100. yılında reddedeceğiz. Bu inançla çalışma yürütüyoruz. Bu yüzyılda Kürt halkının kimliği ve statüsü tanınsın istiyoruz. Çağrımız; komite olarak ulaşamadığımız kişi kurum ve partiler bu konferansa davetlidir, katılmalıdırlar” diye belirtti.

Kürt halkının taleplerini görünür kılmak istiyoruz

Konferansla amaçlarında dair ise Karamus, şunları dile getirdi: “Kasr-ı Şirin Antlaşması’yla Kurdistan iki parçaya bölündü. Sykes Picot Antlaşması, Lozan Antlaşması’na temel oldu ve Lozan ile Kurdistan’ın işgal eden dört devlete meşruiyet sağlandı. Bu antlaşma imzalandığında Irak ve Suriye’de bir devlet bile yoktu. Irak’ta İngilizler, Suriye’de Fransızlar vardı. Lozan, tekrarlanan trajedilere neden oldu. Kürt halkı üzerinde katliam, soykırım, zorla göç etme, demografik yapının değiştirilmesi uygulandı. Bu yüzden Lozan tarihte kara bir yapraktır. 100 yıldır yaşanan katliam, soykırım ve zorla göçertmenin sorumlusu Lozan’daki garantör devletlerdir. Kürt halkının, kimliğini, kültürünü, tarihini, varlığını inkar edenlerdir. Bütün bu yaşananları medeni topluma anlatmak ve Kürt ulusunun ortak taleplerini görünür kılmak istiyoruz.”

Tek bir ses olmamız gerek

“Kürtler artık bir ulus olarak kimliğine sahip çıkıyor, statü sahibi olmak istiyor. Kürt halkı, kendini reddeden bu anlaşmayı asla kabul etmeyecektir” diye Karamus, “Bu tarihi fırsatı elimizde kaçırmamamız gerekir. Kürt ulusal birliğinin oluşturulması elzemdir. Kürt halkının, haklarını savunmak için ulusal bir strateji oluşturmalıyız. Gerek Birleşmiş Milletler (BM), gerek Avrupa Birliği (AB) ve gerekse de Arap Birliği’ne karşı siyasi yol ve yöntemleri ortaya koyarak kendimizi kabul ettirebiliriz. İşte bu konferans, bütün Kurdistani yapıların tek bir ses olarak, ortak bir söylem geliştirme anlamında oldukça önem arz ediyor” diye konuştu.

HABER MERKEZİ

#Lozanın #100üncü #yılına #doğru #yüzyılda #Kürt #halkının #statüsü #tanınsın #istiyoruz

Kadınlar: İstanbul Sözleşmesi bizim için bitmedi

Kadınlar, İstanbul Sözleşmesi’nden çekilme kararına karşı ‘Bizim için daha bitmedi’ diyerek sokaklarda olacaklarını belirtti

Türkiye’nin, kadına karşı her türlü şiddeti önlemeye dönük ilk uluslararası düzeyde sözleşme olan İstanbul Sözleşmesi’nden çekilmesinin üzerinden 2 yıl geçti. Kadınların itirazına ve protestolarına rağmen AKP’li Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın kararıyla 1 Temmuz 2023 tarihinde sözleşme resmen feshedilirken, bu durum kadın katliamlarında artışa neden oldu. İstanbul Sözleşmesi’nin feshedilmesinin üzerinden geçen iki yılda en az 600 kadın katledildi, en az 400 kadın şüpheli bir şekilde hayatını kaybetti.

 ‘Toplumsal cinsiyet eşitliği’

İstanbul Sözleşmesi’nden vazgeçmediklerini belirten kadınlar, sokaklarda olmaya devam edeceklerini söyledi. Mezopotamya Ajansı’ndan Esra Solin Dal’a konuşan Kadın Savun Ağın’dan Rüya Kurtuluş, kadına yönelik şiddetin önlenmesini amaçlayan, özellikle bunun formülünün toplumsal cinsiyet eşitliğinin sağlanmasıyla gerçekleşeceğini söyledi. Kurtuluş, toplumsal cinsiyet kavramını ortaya koyan ve tanımlayan ilk hukuki metin olma özelliğini taşıyan İstanbul Sözleşmesi’nin önemine vurgu yaptı. Sözleşmenin kadınların mücadelesi ile elde edilen bir kazanım olduğunu dile getiren Kurtuluş, “Sözleşme ilk başlarda özellikle tarikatların talebiyle hedef alındı, çünkü İstanbul Sözleşmesi toplumsal cinsiyet eşitliğini savunuyor. Kimse cinsel tercihlerinden ve yönelimlerinden dolayı ayrımcılığa uğrayamaz diyor. Kadınların şiddete uğradığında başvuracağı yerleri tanımlıyor ve devletlere yükümlülükler getiriyordu. Bunlar bizim eşitlik mücadelemizi güçlendiren sözleşme maddeleriydi” diye belirtti.

‘Sözleşme Türkiye’de hiç bir zaman uygulanmadı’

Kadın mücadelesi ile sözleşmenin bazı maddelerinin uygulandığını anımsatan Kurtuluş, “Sözleşme Türkiye’de maalesef hiçbir zaman tam uygulanmamıştı ama kadın hareketinin mücadelesi sayesinde bu sözleşmeyi uygulatıyorduk. Bir gece yarısı Erdoğan, hiçbir kadın örgütünün fikri alınmadan, milyonlarca kadının hayatını ilgilendiren İstanbul Sözleşmesi’nden çıkıldığını söyledi. İstanbul Sözleşmesi’nden çıkıldıktan sonra bizim diğer kadın kazanımlarımızın da riske girdiği bir süreç başladı” dedi.

 ‘Şiddet ve ölümler arttı’

Sözleşmenin iptal edilmesi sonrası kadın katliamlarında yaşanan artışa dikkat çeken Kurtuluş, “Her gün çok fazla kadın öldürülüyor ve her gün şüpheli kadın ölümleriyle de karşılaşıyoruz. Sadece bu değil, İstanbul Sözleşmesi’nden çıktığımız günden beri kadınlara ve özellikle LGBTİ+’lara dönük ayrımcı nefret dolu eylemler ve söylemler artmış vaziyette. Biz kadınlar en ufak hakkımızı savunmak üzere çıktığımız sokaklar yasaklanırken, bu nefret dolu yürüyüşlere izin verildi. Nafaka hakkımıza dönük ciddi saldırılar vardı, bu saldırılar hep sürdü” diye konuştu.

Sözleşmeden çekilmesiyle birlikte kadın cinayetleri davasında “iyi hal” indirimlerinde de artış yaşandığını dile getiren Kurtuluş, “Zaten mahkemeler adil işlemiyordu, erkekler lehine kararlar alıyordu. Ama İstanbul Sözleşmesi’nden çıkılmasının ardından alınan kararlar çok daha çarpıcı. Kadınların kazanımlarına dönük çok büyük saldırılar içeren kararlar alınıyor. Sözleşme sonrası kadın katilleri cesaretlendi” ifadelerini kullandı.

Mücadele etmeye devam edeceğiz’

AKP iktidarının kadın düşmanı politikalarına karşı mücadele etmeye devam edeceklerini vurgulayan Kurtuluş, şöyle devam etti: “Bizim için bitmedi, mücadelemiz sürüyor. Şimdi geldiğimiz noktada Meclis tarihinin geldiği en gerici, en ırkçı bileşimi ile karşı karşıyayız. Meclis içinde işkenceci ve kadın katili Hür Dava Partisi’nin yer aldığı bir bileşim var. Kadınların doğrudan biat ettiği, sadece makbul anneler olarak toplumda yer bulduğu bir düzen yaratmak istiyorlar. Bütün toplumsal isyanların, sorunların aile içerisinde çözülmesini istiyorlar, bize aileyi dayatıyorlar. Çünkü o ailelerde her şeyin üstü şiddetle, istismarla örtülüyor. Ve bütün kadınların bu şiddet dolu, istismar dolu ailelerin içine hap edilmesini istiyorlar. Bunu asla kabul etmeyeceğiz, her türlü gerici faşist zihniyete karşı mücadele etmeye devam edeceğiz.”

‘İstanbul sözleşmesinden vazgeçmeyeceğiz’

Eşitlik İçin Kadın Platformu (EŞİK) gönüllüsü Gülizar İpek, “hukuksuz” olarak nitelendirdiği karara karşı kadınların son 2 yıldır sokaklarda mücadeleyi sürdürdüğünü ve kararı tanımadıklarını söyledi. İpek, sokaklara her çıktıklarında büyük bir polis şiddetiyle karşı karşıya kaldıklarını ifade ederek, “İktidarın baskılarına rağmen hiçbir zaman mücadelemizden vazgeçmedik. Biz ne olursa olsun, İstanbul Sözleşmesi’nden vazgeçmeyeceğimizi her yerde söylüyoruz.

Son aylarda kadına yönelik şiddetin artmasıyla devletin şiddet verilerini gizlediğini vurgulayan İpek, şunları söyledi: “Birçok kadın derneği bu verileri toplamaya çalışıyor. Bu verilere baktığımızda, kadına yönelik şiddetin özellikle sözleşmeden çıkıldıktan sonra yükseldiğini görüyoruz. Bunun en büyük sebebi ise iktidarın kadın düşmanı politikalarıdır. Yeniden Refah Partisi, ‘İstanbul Sözleşmesinden çıkıldı ama bu da yetmez’ diyerek, 6284 yasasının da tamamen ortadan kaldırılması gerektiğini söyledi. Aslında çocuk istismarının önü açılmak isteniyor. İstanbul Sözleşmesi bizim için çok önemli, çünkü tüm bu maddeler geçerli.”

‘Sözleşmenin önemini anlatacağız’

Sözleşmeye dair kampanyalarını sürdüreceklerini aktaran İpek, “Alanda eylem yapmaya da devam edeceğiz, hukuksal süreci yürütmeye de devam edeceğiz. Hukuk neredeyse askıya alınmış ama biz hukukun işlemesi içinde mücadele yürüteceğiz. İstanbul Sözleşmesi’nin, 6284’ün ne kadar önemli olduğunu anlatacağız” şeklinde konuştu.

İSTANBUL

 

#Kadınlar #İstanbul #Sözleşmesi #bizim #için #bitmedi

Cilo Dağı’nda Sat Buzul Gölleri görüntüsüyle büyüledi

Cilo Dağı’nda yıllardır ‘özel güvenlik bölgesi’ gerekçesiyle yasaklanan Sat Buzul Gölleri, buzulların erimesiyle görsel şölen sunuyor

Colemêrg’in (Hakkari) Gever (Yüksekova) ilçesinde bulunan ve 3 bin 500 rakımıyla bölgenin en yüksek ikinci dağı olan Cilo Dağları ve Sat Buzul Gölleri, yıllardır “güvenlik” gerekçesiyle yasakların gölgesinde. İzin alınarak girilen bölge, tüm tahribatlara rağmen görüntüsüyle büyülüyor. Cilo Dağı’nın önemli yüksek zirveleri arasında 4 bin 135 Reşko, 4 bin 60 Sipîxanê (Erinç), 3 bin 700 Keviya Pir (Köşedireği Dağı), 3 bin 500 Qîsara Dağı, 3 bin 850 Maunseli Sivrisi ve son olarak 3 bin 659 metre yükseklikle Gelyaşîn tepesi bulunuyor. Dağlarda erimeyen kar, dağın eteklerinde bulunan rengarenk çiçekler, doğa harikasıyla büyülüyor.

Tüm renkler bir arada

Kar ve buz sularıyla oluşan şelaleler, Sat Buzul Göllerinin içerisinde bulunan buzullar, kartpostallık manzaralar sunuyor. Yemyeşil bitki örtüsü, buzulların erimesiyle akan akarlardan biriken suların göllerde oluşturduğu masmavi görüntü ve dağların heybetli duruşu, görenleri hayran bırakıyor.

 Bir çok canlının yaşam alanı

Hayvan türleri açısından da son derece önemli bir konuma sahip olan Cilo Dağları’nda, dünya çapında nesli tükenmeye yakın olan Urmiye semenderi (Neurergus crocatus),  dağ keçisi (Capra aegagrus), dar yayılışlı Acem köstebeği (Talpa davidiana),  11 kelebek taksonu ve çok gözlü Hakkâri çillisinin (Polyommatus dezinus) de burada yaşam alanı bulduğu ifade ediliyor.

Valilik ve mülki idare amirlerinin “izni olmadığı” sürece giriş çıkışların yıllardır yasak olduğu alanda, buzullar ve ardı sıra dizilen Cîlo, Reşko ve Oremar’ın (Dağlıca) görüntüsü, insanı adeta terapi ediyor.

Haber: Mazlum Engindeniz / MA

#Cilo #Dağında #Sat #Buzul #Gölleri #görüntüsüyle #büyüledi

Cezaevi ‘kantinden alabilir’ diyerek hasta tutuklunun diyet yemeğini kesti!

Sincan Kadın Cezaevi’nde tutulan ve mide rahatsızlığı bulunan Nuriye Adet’e doktor tarafından diyet raporu verilmesine rağmen cezaevi idaresi ‘Kantinden satın alabilir’  diyerek diyet yemeğini kesti

Cezaevlerinde hasta tutuklulara yönelik keyfi uygulama ve hak ihlallerine her gün bir yenisi ekleniyor. Ankara Sincan Kadın Kapalı Cezaevi’nde bulunan  Mezopotamya Ajansı editörü gazeteci Dicle Müftüoğlu’nun haberine göre, hasta tutuklu Nuriye Adet’e doktor tarafından verilen diyet yemekleri verilmiyor. 1944 yılından bu yana tutuklu Adet’in mide rahatsızlıkları nedeniyle diyet peynir tüketmesi gerektiğine dair rapor cezaevi idaresine sunuldu. Ancak idare tarafından kahvaltıda verilen diyet peynir birkaç ay önce gerekçesiz bir şekilde kesildi. Yemek dağıtımından sorumlu Sincan Açık Ceza İnfaz Kurumu Müdürlüğü’ne dilekçe yazan Adet, doktor tarafından önerilen diyet peynirin tarafına verilmesini talep etti.

Kantine yönlendirdiler

Müdürlük ise dilekçeye, “Nuriye Adet’in kurumumuza gönderilen 22 Mayıs 2023 tarihi dilekçesinde ek olarak verilen diyet peynirini almadığını belirtmiştir. Kişinin 24 Eylül 2021 tarihli doktor raporuna istinaden gastrit hastalığı bulunduğundan mide ve karaciğer hastalıkları diyet menüsünden incelenmekte olup ek olarak yazılan peynir gibi gıda maddelerini Ceza ve Güvenlik Tedbirinin İnfazı hakkında Kanunun 72’nci Maddesi’nin 2’nci bendi  ‘hükümlü kendisine verilen günlük besin ve ihtiyaç maddeleri dışındaki ihtiyaçlarını kurum kantininden sağlayabilir’  kapsamında kendi kurum kantininden ücret karşılığında temin etmesi gerekmektedir” yanıtı verdi.

Aynı maddenin 3’üncü bendinde yer alan “Hasta hükümlüye kurum hekiminin belirleyeceği besinler verilir” maddesini dikkate almayan müdürlük, Adet’in diyet besinini keyfi bir ihtiyaç gibi gösterdi.

ANKARA

#Cezaevi #kantinden #alabilir #diyerek #hasta #tutuklunun #diyet #yemeğini #kesti

Kayyumdan ‘kura’ adı altında AKP’lilere iş jesti

Kayyum yönetimindeki Colemêrg Belediyesi’nde, ‘kura’  ile yapılan iş alım listesinde  AKP il ve ilçe yöneticileri yer aldı

Kayyum yönetimindeki Colemêrg Belediyesi, Haziran ayında 67 kişiyi “kura” ile işe aldı. İşe alınanların büyük bir bölümünün AKP il ve ilçe yöneticileri olması dikkat çekti. Sadece Haziran ayı içerisinde belediyeye 2 su arıza ustası, 8 itfaiye eri, 3 beden işçisi, 2 kasap, 12 büro personeli, 35 şoför, 1 bilgisayar programcısı ve 4 veterinerlik hizmetleri işçisi alımı yapıldı. Kayyum tarafından “kura çekilişi” adı altında yapılan alımlarda, AKP Colemêrg İl Teşkilatı’nda görevli yöneticiler de yer aldı. “Kura çekimi” sonrası yayınlanan işe alım listesinde; AKP Colemêrg İl Başkan Yardımcısı ve İl Genel Sekreteri Melek Tatlı, AKP Colemêrg Kadın Kolları Kıran Mahallesi Başkanı Seher Çallı, AKP Colemêrg İl Gençlik Kolları Başkan Yardımcısı Azad Yürür’ün olması dikkat çekti.

‘Usulsüzlük ortaya çıkıyor’

Kayyum atanan Colêmerg Belediyesi’nin Meclis üyesi olan Halkların Demokratik Partisi (HDP) Merkez ilçe Eşbaşkanı Sinem Seven, kayyumun işe alımlarında AKP’li isimleri belediyeye yerleştirdiğini söyledi. Seven, “2019 yılında seçimlerde hak kazandığımız belediyeye borçlar nedeniyle tek bir işçi alımı yapamazken, kayyumlar atandığı gibi her yıl belirli dönemlerde işe alımlar yapılıyor. Kayyum tarafından ilan edilen işçi alımı haberleri sadece bir gösteriş. Personel alımı için başvuru yapan birçok gencin başvurusu, ‘evrak eksik, sürücü belgesi bulunmuyor’ gibi bahanelerle reddedildi. Yapılan kura çekimleri ve alınan personel listelerine bakıldığında, kayyum tarafından kent halkının kendisine ve AKP’ye muhtaç bıraktığı tablosu ortaya çıkıyor. İşe alınan personellerin çoğunluğu AKP üyesi, yöneticisi veya gençlik çalışanı olduğu görülüyor. Bu kura işlemlerinde nasıl bir usulsüzlük yapıldığı da ortaya çıkıyor. Yapılan kura işlemlerinde AKP üyelerinin çıkması bu kadar tesadüf olamaz” dedi.

‘Seçimlerde gereken cevabı vereceğiz’

Kayyumun sadece AKP’lileri işe almasının “kendine muhtaç” etme politikası olduğunu ifade eden Seven, “Kayyumların bu politikasıyla Kurdistan kentlerinde işsizlik oranı her geçen gün artıyor. Kayyumlar gençleri işsiz bırakarak, kendine muhtaç ederek, koruculuk ve bekçiliğe teşvik ediyor. Colemêrg ve Kurdistan halkı olarak kayyumlara nasıl önceki seçimlerde gerekli cevabı verdiysek, bu seçimlerde de gereken cevabı vereceğiz” şeklinde konuştu.

Haber: Mazlum Engindeniz / MA

 

#Kayyumdan #kura #adı #altında #AKPlilere #iş #jesti

Edirne’de 100 dönümlük tarla küle döndü

Keşan’da dün akşam bir buğday tarlasında çıkan yangında 100 dönümlük alan zarar gördü

Edirne’nin Keşan ilçesinde, buğday ekili arazide çıkan yangında yaklaşık 100 dönüm alan zarar gördü. Yeni Mahalle’de buğday ekili arazide, alevler, kısa sürede büyüdü. İhbar üzerine olay yerine itfaiye ekipleri sevk edildi. 2 saatli çalışmayla yangın söndürüldü.

Yangının neden çıktığına dair inceleme ise sürüyor.

EDİRNE

#Edirnede #dönümlük #tarla #küle #döndü

Suruç Katliamı yıl dönümünde sokağa çıkma çağrısı

Suruç Katliamı için “#8YıldırSuruçİçinSokakta” hashtagiyle yapılan paylaşımlarda 20 Temmuz’da sokağa çıkma çağrısı yapıldı

Riha’nın Pirsus (Suruç) İlçesi Amara Kültür Merkezi’nde Sosyalist Gençlik Dernekleri Federasyonu (SGDF) öncülüğünde toplanan gençlere yönelik 20 Temmuz 2015’te düzenlenen canlı bomba saldırısında 33 genç katledildi.

Katliamın 8’inci yıl dönümü yaklaşırken, sanal medyada “#8YıldırSuruçİçinSokakta” hashtagiyle paylaşımlar yapıldı. Mücadele vurgusunun yapıldığı paylaşımlarda, sorumlulara dikkat çekildi.

20 Temmuz’da sokağa

Paylaşımlardan bazıları şöyle:

“ Suruç Aileleri: 33’lerin yoldaşları #8YıldırSuruçİçinSokakta hesap soruyor. 8 yıldır düş yolcularının adlarını haykırıyor. Tursak olan 33’lerin yoldaşları için 12 Temmuz’da Çağlayan Adliyesindeyiz. Katilleri yargılayın!

EzilenlerinHukuku: 8 yıldır yaşamın her yerinde direniyoruz. Suruç için Adalet istiyoruz! Buna karşılık katliam davası avukatları tutuklanıyor, Suruç ailelerine soruşturmalar açılıyor. 8. yılda Suruç Katliamı davası avukatlarından Av. Gülhan Kaya’ya özgürlük istiyoruz! #8YıldırSuruçİçinSokakta

Öğrenci İnisiyatifi: 8 yıl önce 2015’de yıkılmış bir kenti yeniden inşa etmek için yola çıkan 33 düş yolcusu Suruç’ta IŞİD çetelerince katledildi. 8 yıldır sokaklarda, kampüslerde, adliye koridorlarında Suruç için adalet sesi yankılanıyor. #8YıldırSuruçİçinSokakta.

HDP İstanbul Gençlik Meclisi: 20 Temmuz 2015’te Suruç’ta katledilen 33 arkadaşımızın katillerinden hesap soracağız! #8YıldırSuruçİçinSokakta

Üniversiteli Feminist Kolektif: Sokak sokak kampüs kampüs Suruç için adalet mücadelesini büyüteceğiz! Suruç’u unutma, unutturma! #8YıldırSuruçİçinSokakta.

Ebru Gürsoy: 8 yıldır olduğu gibi bu yıl da Suruç’un hesabını sormak için sokakları kuşatacağız. Ve düşlerin gerçek kılındığı gün onlarla birlikte yürüyeceğiz. 20 Temmuz’da sokağa: Hesap sormaya! #8YıldırSuruçİçinSokakta.

Cemil Aksu: Gençlik #8YıldırSuruçİçinSokakta Suruç’un hesabı böyle böyle sorulacak…

Pınar Gayıp: Suruç’un hesabı mahşere kalmayacak; IŞİD için “bir avuç öfkeli genç” diyenden, adalet isteyen sosyalistlere işkence uygulayan, “Suruç’ta yarım kalan işimizi tamamlarız” diye tehdit edene hesap soracağız. #8YıldırSuruçİçinSokakta
Öğrenci Kolektifleri 20 Temmuz 2015’te IŞID işbirliği ile SDGF’li dostlarımıza yönelik katliamda 33 düş yolcusu katledildi. İlk günden bu güne 8 yıldır sokaktayız. Sokakta olmaya devam edeceğiz! Faşizme karşı omuz omuza!

Arjin Demirtaş: Suruç Aileleri: “Aileler, yaralılar, avukatlar, 33’lerin yoldaşları #8YıldırSuruçİçinSokakta, baskılara,tutuklamalara, işkencelere rağmen sokakta hesap soruyor” “Gelin hep birlikte Suruç için adalet mücadelesini büyütelim.”

Kaynak: MA

#Suruç #Katliamı #yıl #dönümünde #sokağa #çıkma #çağrısı

Korkunun panzehiri cesarettir

Çünkü tecrit, Türkiye toplumunun demokratik siyasetini esir almış durumdadır. Dolayısıyla İmralı’da uygulanan derinleştirilmiş tecridi kırmadan demokratik siyaset yapacağım demek, hayal kurmanın ötesinde bir şey değildir. Demokratik siyaset ise, toplumun nefes borusudu

Seyithan Akyüz

TELE1 Genel Yayın Yönetmeni Merdan Yanardağ, İmralı tecridiyle ilgili sarf ettiği sözler nedeniyle tutuklanıp cezaevine konuldu. Ardından konuyla ilgili birçok çevre ve şahsiyet açıklamada bulunarak Yanardağ’ın tutuklanmasına tepki gösterdi. Yanı sıra iktidarın neden böyle bir davranışta bulunduğuna dair de çeşitli değerlendirmeler yapıldı. Elbette gösterilen tepkiler olumlu, yapılan değerlendirmeler de değerlidir. Ama buna rağmen yapılanlar yetersiz ve yaşatılanı ortadan kaldıracak nitelikte değildir. Nitekim bundan önce olduğu gibi, bu olay da yakında unutulacak ve iktidarlar bunu her ihtiyaç duyduklarında rahatlıkla tekrar edeceklerdir. Oysa herkesin ihtiyaç duyduğu şey, bunun tekrar etmemesini sağlamaktır. Peki bunu nasıl yapacağız? Bunun için hangi duruşu ortaya koyup ne tür bir tavır geliştireceğiz?

Mesela işe doğru tespit yapmakla başlayabiliriz. Nedir doğru tespit? Doğru tespit, sayın Öcalan’ın hiçbir hukuki dayanağı olmadan 24 yıldır kesintisiz bir tecride maruz bırakıldığını ve bunun bir insanlık suçu olduğunu ortaya koymaktır. Yine tecridin sonlandırılmasını talep etmenin ‘suçu ve suçluyu övmek’ olmadığını ısrarla vurgulamak gerekir. Tam tersine tecritte ısrar etmenin suç olduğunu belirtmek ve ilgililer hakkında suç duyurusunda bulunulmalıdır. Tüm bunlarla da yetinmeyip tecridi sonlandırmak için cesurca üzerine gidilmelidir. Zira iyi bilinmelidir ki, tutuklanan kişi sonuç, tecrit ise nedendir. Dolayısıyla neden olan ve ortadan kaldırılmadan daha birçok kişinin tutuklanmasına gerekçe gösterilecek şey tecrittir. Bu nedenle de tez elden tecridi sonlandırmak tüm demokratik kurum ve şahsiyetlerin öncelikli işi olmalıdır.

Çünkü tecrit, Türkiye toplumunun demokratik siyasetini esir almış durumdadır. Dolayısıyla İmralı’da uygulanan derinleştirilmiş tecridi kırmadan demokratik siyaset yapacağım demek, hayal kurmanın ötesinde bir şey değildir. Demokratik siyaset ise, toplumun nefes borusudur. Nefes borusu tahrip edilen toplum, boğulma riskiyle karşı karşıya olan toplumdur. Uzun bir süredir Türkiye toplumunun nefessiz ve boğulur aşamaya gelmesi, yürütülen tecrit siyasetiyle yakından bağlantılıdır. Çünkü tecrit siyaseti İmralı merkez alınarak toplumun tüm yaşam alanlarına yaydırılmış durumdadır. Bu gerçeklik doğru tespit edilmeden yapılacak her davranış, boşa kürek sallama dışında bir işe yaramayacaktır. Başka bir ifadeyle yaşadığımız sorunun çözümünü sağlayamayacaktır.

Hele tutuklananı “daha önce iktidar tarafı da benzer şeyler söyledi”,”montaj yapıldı”,” biz de teröre karşı ve milliyetçiyiz ” vb. argumanlarla savunmaya kalkmak, iktidarın ekmeğine yağ sürmek dışında bir faydası olmayacaktır. 14-28 Mayıs seçimlerinde yaşanan yenilginin en büyük nedenlerinden biri de bu ürkek duruştu. Hatta yıllardır benzer şeyleri yaşıyor olmamızın nedeni, aynı tavırları ortaya koyduğumuzdandır. Daha doğrusu gayri insani ve hukuki olan tecrit gerçekliğinin yeterince deşifre edilmemiş olmasıdır. Şimdi Türkiye toplumunun tüm duyarlı insanlarının önünde duran şey tecridi tam anlamıyla teşhir etmektir. Evet, iktidar bunun için daha fazla tutuklamaya başvurarak korkutmak isteyebilir. Bunun için cesur olmak zorundayız. Yani eğer iktidar bunu korku salmak için yapıyor diyorsak, o zaman bu korkuyu yenmenin veya bertaraf etmenin tek yolu daha cesur olmaktır. Zira korkunun tek ilacı cesarettir.

Özellikle Türkiye’deki kendilerine muhalefet diyenlerin bu konuda gerekli tavrı ortaya koymaları inandırıcılıkları için şarttır. Çünkü tecrit dediğimiz şey, salt Kürtlerin ve onun siyasi iradesi olan partilerinin sorunu değildir. Bugün Türkiye’de düşünce, siyaset, adil yargı, özgür basın vb. tüm alanları tecrit koşullarını yaşamaktadır. Sözkonusu alanların tecritlik durumlarının sonlanması ise, İmralı’daki tecride bağlıdır.

#Korkunun #panzehiri #cesarettir