Ana Sayfa Blog Sayfa 24

Hızır, insanın vicdanında yeniden doğmalı – Ali Sizer

Ali Sizer, Hızır’ın yeniden anlamlandırılması gerektiğine dikkat çekerek, “Hızır, darda kalana yetişendir ama önce insanın kendi vicdanında dirilmelidir” ifadelerini kullandı. Savaşların, kadın cinayetlerinin ve çocuk istismarlarının artışıyla birlikte Hızır’ın anlamının daha da hayati bir önem kazandığını vurgulayan Sizer, Hızır’ın bir isim ya da mitolojik bir figür değil, vicdan ve varlık birliğiyle anlam kazanan bir inanç hali olduğunu belirtti.

Hızır Ayı’nda Alevilerin üç gün oruç tutarak, cem erkanları yürütüp lokmalarını paylaştığına dikkat çeken Sizer, Hızır’ın darda kalanın imdadı olduğunu ifade etti. Hızır’ın, doğanın kendisiyle bir bütün olduğunu belirten Sizer, “Hak insanın vicdanıdır; vicdanı yok edersen Hakkı da öldürmüş olursun” dedi. Bu bağlamda, kadına ve doğaya yapılan şiddetin Hızır’ın varlığını ortadan kaldırdığını vurguladı.

Modern sistemin doğayla olan ilişkisini eleştiren Sizer, doğanın kendini yenilemesinin Hızır’ın tecellisi olduğunu ancak insanların onu tahrip ettiğini dile getirdi. Kadınların kutsallığına vurgu yaparak, doğanın ve kadının üretkenliğinin, Hızır’ın doğasıyla özdeşleştiğini ifade etti. Hızır’ın yaşamla kavranması gerektiğini, bilgelik ve ilimle anlaşılacağını belirtti.

Hızır Ayı’nın sadece takvimsel bir zaman dilimi değil, aynı zamanda bir iç yolculuk çağrısı olduğunu söyleyen Sizer, “Hızır gönülde olmadıkça, lokma pay edilmedikçe, vicdan diri tutulmadıkça bu Yol yürümez” dedi. Oruç tutmanın sadece aç kalmak değil, aynı zamanda kötülüğe ve zulme karşı durmak olduğunu ifade ederek, Hızır’ın yeniden varlığın birliğine ermek, barışa ve hakikate niyaz etmek olduğunu vurguladı.

Hızır Oruçları’nda Avrupa Alevileri’nden Mesaj: “Hızır, Sessiz Rehberdir”

Avrupa Arap Alevileri Federasyonu, Hızır Oruçları vesilesiyle yayımladığı basın metninde, Anadolu Alevilerinin yüzyıllardır sürdürdüğü bu kadim geleneği kutladı. Federasyon, Hızır oruçlarının derin manevi anlamını saygı ve hürmetle paylaştıklarını ifade etti.

Açıklamada, Hızır’ın Alevi inancındaki yeri vurgulanarak, onun sadece mucizeler gösteren bir veli değil, aynı zamanda ilahi hikmetin diri şahidi olduğu belirtildi. Bozatlı Hızır’ın zor zamanlarda imdadına koştuğu ve umutsuz anlarda kapılar açtığına dair inançlar dile getirildi. Asıl değerin, görünmeyeni sezdiren bilgelikte yattığı ifade edildi.

Federasyon, Arap Alevi öğretisinde “Mana” kavramının önemine dikkat çekerek, ilahi hakikatin anlaşılabilir tezahürüne işaret etti. Bu hakikatin en berrak yansımasının İmam Ali olduğu vurgulandı.

Hızır sevgisinin Anadolu Aleviliğinde oruç, lokma, cem ve paylaşım yoluyla ifade edildiği belirtilirken, “Yetiş ya Hızır” çağrısının merhamet ve adalete duyulan güvenin sembolü olduğu kaydedildi. Kapıların açık bırakılması, sofraların paylaşılması ve yoksulların gözetilmesi, Hızır’ın temsil ettiği değerlerin toplumsal hayattaki karşılıkları olarak tanımlandı.

Federasyon, Hızır Oruçları dolayısıyla Anadolu Alevi canlarının oruçlarını kutlayarak, bu ibadetlerin Hakk katında kabul olması dileğinde bulundu. Mesaj, “Ali menzilimiz, Muhammed rehberimiz, Hızır yoldaşımız, Oniki İmamlar haldaşımız olsun” ifadeleriyle sonlandırıldı.

Gevher Adır: Hızır’ın izleri artık umursanmıyor!

Dersim’de yaşayan Gevher Adır, çocukluğuna dair Hızır orucu ve Hızır ayında pişirilen qavut geleneğini anlattı. Hızır orucunun köyde üç gün boyunca tutulduğunu belirten Adır, bu günlerin sadece aç kalmakla geçmediğini, aynı zamanda manevi bir atmosferin oluştuğu, dua ve niyazlarla dolu günler olduğunu ifade etti. Oruç açma ritüelinde herkesin evinde bulunan yemeklerle sofralar kurulduğunu, durumları iyi olanların daha çeşitli yemekler hazırladığını aktardı.

Hızır ayının en dikkat çekici geleneklerinden biri olan qavut yapımı ise Adır tarafından detaylı bir şekilde anlatıldı. Qavut, buğdayın yıkanıp kurutulması, sacda pişirilmesi ve el değirmeninde öğütülmesiyle hazırlanıyordu. Ancak bu gelenek yalnızca bir yiyecek yapımından ibaret değildi; aynı zamanda Hızır’ın izinin qavut üzerinde belireceğine dair bir inanç da taşıyordu. Adır, geçmişte qavut üzerinde çıkan işaretlerin o yıl ne tür olayların yaşanacağına dair yorumlandığını vurguladı.

Adır, dedelerinin cem erkânlarındaki rolüne ve onların keramet sahibi olduğuna inançlarına da değindi. Dedelerinin köydeki olayları önceden hissedebildiğini, ateşe girip çıkarken bir zarar görmediğini aktaran Adır, bu inancın köylüler arasında derin bir bağ oluşturduğunu belirtti. Ancak günümüzde bu geleneklerin ve inançların unutulmaya yüz tuttuğunu, insanların eski pratikleri yaşatmadığını dile getirdi.

Gevher Adır, geçmişte büyük bir inançla yapılan ritüellerin günümüzde aynı şekilde yaşatılmadığını ve köydeki birlik duygusunun zayıfladığını ifade etti. Hızır ayı, yalnızca bir ibadet zamanı değil, aynı zamanda paylaşım ve umudun canlı tutulduğu bir dönemdi. Adır’ın paylaştıkları, bu değerlerin yeniden hatırlanması gerektiğinin altını çiziyor.

Şehriban Mutluer: Boz atlı Hızır, Suriye’deki canlara umud olsun!

Alevi inancında kutsal sayılan Hızır ayı, bereket ve umudun sembolü olarak kabul ediliyor. Arzuman Ocağı Evlatlarından Yol Yürütücüsü Ana Şehriban Mutluer, Hızır’ın darda kalanlara yetişen, ayrım gözetmeyen bir pir olduğunu belirtti. Mutluer, Hızır’ın yoksullardan yana olduğunu ve ihtiyaç sahiplerinin imdadına koştuğunu vurguladı. Aleviler, bu ayda oruç tutarak, cem erkânları gerçekleştirerek ve lokmalar paylaşarak Hızır’a olan inançlarını ifade ediyorlar.

Hızır’ın Alevi inancındaki yeri ve anlamı üzerine konuşan Mutluer, onu “boz atına binmiş, ak saçlı, nur yüzlü bir pir-i fani” olarak tanımladı. Hızır’ın, doğaya can veren ve geçtiği yerlere güzellik katan bir varlık olduğunu ifade eden Mutluer, onun sevgi, muhabbet, iyilik ve dürüstlük simgesi olduğunu belirtti. Hızır’ın yalnızca özü pak olanların çağrısına icabet ettiğini vurgulayarak, kötü niyetli olanların Hızır’ı çağırmasının mümkün olmadığını söyledi.

Üç gün süren Hızır orucunun amacını açıklayan Mutluer, Alevilerin bu oruçla Hızır’ın yardımını talep ettiklerini ifade etti. Hızır’ın, darda kalanın darına, zorda kalanın zarına yetişen bir varlık olduğuna dikkat çekerek, onun varlığının inançla hissedildiğini belirtti. Ayrıca, Suriye’de yaşanan zor koşullara da değinen Mutluer, orada yaşayanların imdadına Boz atlı Hızır’ın yetişmesini diledi.

Son olarak, Suriye’deki canların zor durumda olduğunu vurgulayan Mutluer, onların da Hızır’ın bereketinden yararlanmasını temenni etti. “Ecdadım Arzuman’ın niyazıyla Cenabı Hak onları zorda darda bırakmasın” diyerek sözlerini sonlandırdı.

Rojava’da Kadınların Mücadelesi: Sistematik Savaş Suçları Devam Ediyor!

Rojava Jineoloji Akademisi, 26 Ocak 2026 tarihinde Kamışlı’da yayımladığı “Kuzey ve Doğu Suriye’de Savaş Suçları” başlıklı kapsamlı raporunda, 6 Ocak 2026 tarihinden itibaren Halep, Rakka, Tabka, Deir ez-Zor, Kobanî, Haseke ve Kamışlı bölgesinde sistematik savaş suçlarının işlendiğini duyurdu. Raporda, bu eylemlerin tesadüfi çatışma sonuçları olmadığı, aksine planlı bir savaş konsepti çerçevesinde yürütüldüğü vurgulandı.

Rapora göre, saldırılar 6 Ocak’ta Halep’in Şeyh Maksud ve Eşrefiye mahallelerinde başladı. Bu bölgelerdeki Elhasan Camisi, Şeyh Maksud Büyük Camisi ve çeşitli hastaneler gibi sivil alanlar hedef alındı. Ayrıca, HTŞ, IŞİD ve Türkiye destekli paramiliter gruplar tarafından gerçekleştirilen saldırılara dair fotoğraf ve video delilleri sunuldu.

8 Ocak’ta öğretmen Melek Halel Ali’nin, 9 Ocak’ta ise iki doktorun öldürülmesi gibi olaylar raporda yer aldı. Sivil ölümlerinin yanı sıra çocukların da hedef alındığı, Halep’te bir gün içinde üç kardeşin yaşamını yitirdiği belirtildi. Bu tür eylemler, uluslararası hukuk açısından savaş suçu olarak değerlendirildi.

Raporda, 21 Ocak’ta Rakka’da bir SDG savaşçısının cesedinin teşhir edilmesi gibi insanlık onurunu zedeleyen olaylar da kaydedildi. Ayrıca, Halep’te 278 sivilin kaçırıldığı, kadın ve çocukların bu kişiler arasında yer aldığı ifade edildi. Zorla göç ettirme ve evlerin yağmalanması gibi durumların da yaşandığı aktarıldı.

Rojava Jineoloji Akademisi, raporun sonunda uluslararası topluma çağrıda bulunarak, HTŞ tarafından işlendiği iddia edilen tüm savaş suçlarının bağımsız ve uluslararası mekanizmalarca soruşturulması gerektiğini belirtti. Sorumluların yargılanması ve uluslararası toplumun sessiz kalmaması gerektiği vurgulandı.

Fransa Alevi Kadınlar Birliği’nden Hızır Mesajı: “Umudun ve Dayanışmanın Sembolü”

Fransa Alevi Kadınlar Birliği, Hızır Ayı dolayısıyla bir mesaj yayımladı. Açıklamada, Hızır’ın Alevi inancındaki derin anlamına ve toplumsal dayanışma çağrısına vurgu yapıldı. Hızır’ın, darda kalanların yoldaşı, umudun ve yeniden doğuşun simgesi olduğu ifade edildi. Hızır, yalnızca bir figür değil, aynı zamanda paylaşmanın, adaletin ve vicdanın sembolü olarak nitelendirildi.

Mesajda, Hızır Ayı’nın lokmayı bölüşmeyi, kimsenin aç ve yalnız kalmamasını hatırlattığı belirtildi. Bu dönemde tutulan Hızır oruçlarının, bedeni ve nefsin terbiye edilmesinin yanı sıra gönül arındırma ve toplumsal sorumluluk bilincini geliştirmeyi amaçladığı vurgulandı. Oruç ibadeti, Alevi inancında bir amaç değil, insanları bir araya getiren bir araç olarak değerlendirildi.

Hızır’ın, “Yetiş ya Hızır” diyen her canın umudu olduğunun altı çizildi. Zor zamanlarda birbirine Hızır olmanın, mazlumun yanında durmanın ve haksızlığa karşı sessiz kalmamanın önemi vurgulandı. Hızır Ayı’nın bireysel dileklerin ötesinde, toplumsal barış, eşitlik ve dayanışmanın güçlenmesi için bir çağrı olduğu ifade edildi.

Fransa Alevi Kadınlar Birliği, Hızır Ayı’nın lokmaların paylaşıldığı, gönüllerin birleştiği bir dönem olması temennisinde bulunarak, “Hızır yoldaşınız olsun” dedi.

Pir Hüseyin Bildik: Xızır, zulme karşı direnişin simgesidir!

Pir Hüseyin Bildik, Xızır Ayı’nın Alevi inancında önemli bir yere sahip olduğunu vurgulayarak, bu ayın darda kalanların umudu, kırgınlıkların helalleştiği ve sevgi ile muhabbetin yeniden kurulduğu kutsal bir zaman dilimi olduğunu ifade etti. Bildik, Xızır’ın zor zamanlarda insanların yoldaşı ve yol göstericisi olarak kabul edildiğini belirtti.

Xızır Ayı’nın, Alevi toplumu için arınma, barışma ve paylaşma zamanı olduğunu dile getiren Bildik, bu ayda niyetlerin tutulduğunu ve kırgınlıkların giderildiğini kaydetti. “Bu ay yolumuzu yol eylediğimiz, halimizi hal eylediğimiz, arındığımız aydır” sözleriyle bu dönemin anlamını açıkladı.

Bildik, yakın geçmişte yaşanan depremler ve insanlık dramları gibi büyük acılara da dikkat çekti. Depremde yaşamını yitirenleri anarak, Xızır’ın bu zulmat dünyasında darda kalanların umudu ve vicdanı olduğunu ifade etti. Rojava ve Kobané’deki trajedilere de vurgu yaparak, soğukta yaşamını yitirenlerin anılarının mücadeleye ışık tutması gerektiğini belirtti.

Alevilikte Xızır inancının yol ve erkanın merkezinde yer aldığını belirten Bildik, Xızır’ın ilmin, hakikatin ve yaşamın kaynağı olduğunu ifade etti. “Xızır, cümle cana can veren, hakikate giden yolları aydınlatan bir delildir” diyerek, bu inancın önemini vurguladı.

Son olarak, toplumsal barış ve dayanışma çağrısında bulunan Bildik, Xızır Ayı vesilesiyle hastalara şifa, yoksullara derman ve darda kalanlara umut olunması gerektiğini belirtti. “Sevgi imanımız, muhabbet yolumuzdur. Bu yol cümle canlıyı can bilenlerin yoludur” diyerek konuşmasını tamamladı.

Cemevleri, Kadınların Gücüyle Hayat Bulacak

Mersin Cemevi Kadın Komisyonu, cemevlerini canlı tutmak için yürüttükleri gönüllü çalışmalarla dikkat çekiyor. Komisyon üyeleri Elif Şimşek ve Semra Turaç Çelik, kadınların cemevlerindeki rolünün önemine vurgu yaparak, kadınlara ve ailelere cemevlerine sahip çıkma çağrısında bulundu.

Elif Şimşek, cemevlerinin fiziksel mekanların ötesinde anlam taşıdığını belirterek, kadın emeğinin bu alanları ayakta tuttuğunu ifade etti. “Cemevi taştan, duvardan ibaret değildir. Biz kadınlar, gönüllü olarak buraya emek veriyoruz,” diyen Şimşek, kadınların etkinliklerde ve inanç ritüellerinde aktif rol aldığını aktardı.

Semra Turaç Çelik ise kadın dayanışmasının komisyon çalışmalarının temelini oluşturduğunu belirtti. Kadınların yanı sıra tüm canları kapsayan etkinlikler düzenlediklerini vurgulayan Çelik, “Cemevlerimizi yalnız bırakmamalıyız. Sadece etkinlik olduğu zamanlarda değil, her zaman gelip gitmeliyiz,” şeklinde konuştu. Çocukların cemevlerine getirilmesinin önemine de dikkat çekti.

Komisyon üyeleri, Hızır ayı, kadınlar günü ve Hıdırellez gibi etkinliklerle cemevlerini canlandırma hedefinde olduklarını ifade ederek, tüm kadınları cemevlerine davet etti. “Cemevi bizim her şeyimiz. Burayı kadınsız bırakmayın,” diyerek, kadınların cemevindeki varlıklarının ne denli önemli olduğunu vurguladılar.

Baba Tahir Üryan – Kürt Alevi Hakikatinin Kadim Sesi ŞÜKEÜ YILDIZ

“Kürt geceledim, Arap uyandım”

Baba Tahir Üryan, 10. yüzyılın sonları ile 11. yüzyılın başlarında yaşamış Kürt Alevi bir halk bilgesi, ozan, derviş ve hakikat arayıcısıdır.

Kürt Aleviler için yalnızca geçmişte yaşamış bir şair değil, yaşayan bir hafıza, konuşan bir vicdan ve yol gösteren bir ışıktır.

Şiirleri, Yarsanların kutsal metni sayılan Serencam’da yer alır. Bu da onun yalnızca bir şair değil, aynı zamanda bir inanç önderi olduğunu gösterir.

Batılı araştırmacılar tarafından Kürtlerin Ömer Hayyam’ı olarak anılsa da, Baba Tahir Üryan Ömer Hayyam’dan yaklaşık yüz elli yıl, Yunus Emre ve Mevlana’dan ise yaklaşık iki yüz yıl önce yaşamıştır.

Yani tasavvuf şiirinin Kürt Alevi damarındaki en erken büyük seslerden biridir.

Baba Tahir Üryan’ın doğum ve hakka yürüme tarihleri kesin değildir. Ancak genel kabul, 940 ile 1020 yılları arasında, bazı kaynaklara göre ise 971 ile 1055 yılları arasında yaşadığı yönündedir.

Kendi bir dubeytisinde “Bizi yarattığın o günden beri, günahtan başka bir şey görmedin. Ey Allah’ım, sekiz ve dördünün aşkına! Benden kusurdan başka gördün mü? Görmedin.”

Bu şiirdeki sekiz ve dört rakamları yan yana getirildiğinde ortaya çıkan 84 sayısı, Baba Tahir’in yaşını vermektedir.

İran’ın Loristan Hemedan bölgesinde doğmuş, bu topraklarda yaşamış ve yine bu topraklarda hakka yürümüştür.

Bu coğrafya yalnızca bir yer değildir. Bu coğrafya, binlerce yıldır Kürt halkının, kadim inançların, Aleviliğin, Yarsanlığın, Zerdüşti izlerin, doğa merkezli yaşamın mayalandığı bir hafızadır.

Bugün türbesi, Hemedan’ın kuzeyinde, Bûn-i Bazar mahallesinde küçük bir tepe üzerinde bulunmaktadır.

Baba Tahir Üryan, Selçuklu Sultanı Tuğrul Bey’le aynı çağda yaşamıştır.

Kaynaklara göre Selçuklu Sultanı Tuğrul Bey, Hemedan’a girdiğinde buradaki üç büyük şahsiyeti ziyaret etmek istemiştir.

Bu zatlar: Baba Tahir Uryan, Baba Cafer ve Baba Hamşad’dır.

Baba sıfatlarından anlaşılan şudur ki, bu üç büyük zat da Kürt’tür ve bu bölgede yaşayan Kürtlerin Ehl-i Hak yani Yarsan inancına mensupturlar.

Baba Tahir’in hayatıyla ilgili kaynaklarda onun sokaklarda çırılçıplak gezdiği ve bu nedenle kendisine uryan lakabının verildiği, meczup denildiği belirtilmektedir.

Ama bu çıplaklık, yalnızca fiziksel değildir. Bu, dünyevi bağlardan arınmışlığın, hakikat karşısında savunmasızlığın, hiçbir kabuğa sığınmamanın sembolüdür.

Baba Tahir’in felsefesi, modern dünyada çökmüş olan felsefeyle kıyaslandığında bambaşka bir yerde durur.

Modern dönemle birlikte felsefe, analitik, emprik, pozitivist mantığa indirgendiği için iflas etmiştir. Artık felsefe bilgi sevgisi değildir.

Hele hele geç kapitalistleşen ve pozitivist depremin şoklarını yeni hisseden Ortadoğu toplumları için felsefe, dini ve manevi geleneklerle mücadele etmenin, onları tasfiye etmenin bir aracına dönüştürülmüştür.

Oysaki kadim dönemlerde felsefe hikmet olarak tanımlanmıştır.

İlk Müslüman filozof kabul edilen el-Kindi’ye göre felsefe hikmet sevgisidir.

On ikinci yüzyılın büyük Kürt düşünürü ve İşrak filozofu olan Şihabeddin Sühreverdi de felsefeyi en yüce ve ilk hikmet olarak ele alır ve felsefeyi asla irfanın dışında düşünmez.

Aynı şekilde on üçüncü yüzyılda İşrakiliğin ilk yorumcusu ve yine büyük bir Kürt düşünür olan Şemseddin Şehrezuri de aynı tavra sahiptir.

Felsefe ve irfanın birlikte oluşu, Kürt düşünce tarihinin karakteristik bir özelliğidir.

Baba Tahir Uryan, on birinci yüzyılda yaşamış, fikirleriyle, tasavvufi felsefi görüşleriyle, dubeytileriyle yani çift beyitleriyle, çarinleriyle yani rubaileriyle tarihe damga vurmuş büyük bir Kürt şahsiyettir.

Şiirlerini Kürtçe’nin Luri ve Gorani lehçesiyle yazmıştır.

Bu çok önemlidir. Çünkü Baba Tahir, egemenin diliyle değil, halkın diliyle konuşmayı seçmiştir.

O, sarayların şairi değildir. O, sultanların, halifelerin, iktidar sahiplerinin şairi değildir.

O, yoksulların şairidir. Dağların şairidir. Sürgünlerin şairidir. Mazlumların şairidir.

Baba Tahir Üryan’ın şu sözü, Kürt Aleviler için bir anahtardır:

Kürt geceledim, Arap uyandım.

Bu söz, bir halkın başına gelen felaketi anlatır.

Gece kendi diliyle yaşayanların, sabah başka bir dilde konuşmaya zorlanmasını anlatır.

Gece kendi inancıyla nefes alanların, sabah başka bir inancın kalıplarına sokulmasını anlatır.

Yani asimilasyonu anlatır. Yani zorla dönüştürülmeyi anlatır.

Kürt Aleviler, bu sözü kendi tarihlerinde defalarca yaşadı.

Dil yasaklandı. İnanç yasaklandı. Ocaklar dağıtıldı. Pirler asıldı. Toplu katliamlarla, sürgünlerle, inkarla yüz yüze kalındı.

Baba Tahir’in sözü, işte bu tarihsel acının şiirleşmiş halidir.

Ama bu söz aynı zamanda şunu da söyler:

Hakikat yok olmaz. Bazen susar. Bazen gizlenir. Bazen kabuk değiştirir. Ama ölmez.

Baba Tahir’in şiirlerinde aşk vardır.

Ama bu aşk, yalnızca bir kadına ya da bir erkeğe duyulan sevgi değildir.

Bu aşk, hakikate duyulan aşktır. İnsana duyulan aşktır. Doğaya duyulan aşktır. Özgürlüğe duyulan aşktır.

Baba Tahir’e göre aşk, insanı yakar. Ama bu yanış, insanı yok etmez. Bu yanış, insanı arındırır.

Aşık, canından korkmaz. Zincirden korkmaz. Zindandan korkmaz.

Çünkü asıl korku, hakikatten kopmaktır.

Bu anlayış, Aleviliğin özüdür.

Kul ile Hak arasına hiçbir aracı koymamak. Ne şeyh, ne halife, ne sultan. Doğrudan Hak’la yüzleşmek.

Eline sahip ol. Beline sahip ol. Diline sahip ol.

Bu üç ilke, yalnızca ahlaki öğüt değildir. Bu üç ilke, aynı zamanda politik bir duruştur.

Zulme bulaşma. Hırsı kutsallaştırma. Yalana teslim olma.

Bu yol, yüzyıllar boyunca ocaktan ocağa, dilden dile taşınmıştır.

Baba Tahir’in etkisi sadece şiirle sınırlı değildir.

Kendisinden sonra gelen Ömer Hayyam, Aynü’l Kudat Hemedani, Mevlana, Yunus Emre, Feqiyê Teyran, Melayê Cıziri, Ehmedê Xani gibi birçok düşünür ve şairi derinden etkilemiştir.

Batılı araştırmacılar onu sıkça Kürtlerin Ömer Hayyam’ı diye tanımlar.

Hatta Doğu Bilimci Fitzcerald şöyle der: Baba Tahir, Ömer Hayyam’dan daha üstündür.

O devrin evliyalarından Ata, Celaleddin-i Rumi ve Hafız Şirazi gibi olanlar dahi Baba Tahir’in Ömer Hayyam’dan daha üstün olduğunu söylemişlerdir.

Peki, böylesi büyük bir Kürt Alevi bilgesi, neden bugün Türkiye’de yeterince tanınmaz?

Çünkü Alevilik, bilinçli biçimde yeniden tanımlanmak istenmiştir.

Türkçü ulusalcı anlayış, Aleviliğin kadim tarihini, çok katmanlı inanç yapısını, Kürt Alevi köklerini yok sayarak, yeni bir Alevilik yaratma misyonu üstlenmiştir.

Amaç yalnızca görmezden gelmek değildir. Amaç, tarihi ters yüz etmektir.

Amaç, Aleviliği binlerce yıllık hakikat yolundan koparıp, devletle uyumlu, zararsız, denetimli bir kimliğe dönüştürmektir.

Bu yüzden Türk şairleri, bilgeleri Yunus Emre, Hacı Bektaş, Pir Sultan gibi isimler öne çıkarılırken, Baba Tahir Üryan gibi Kürt Alevi hafızasını temsil eden öncüler bilinçli biçimde karartılmıştır.

Bu bir unutkanlık değildir. Bu, sistemli bir tarih mühendisliğidir. Bu, asimilasyonun en derin biçimidir.

Baba Tahir Üryan’ın bilinmemesi, baskının ve inkarın sonucudur.

Bugün Baba Tahir Üryan’ı yeniden konuşmak, yalnızca bir şairi anlatmak değildir.

Bu, Kürt Alevi kimliğini savunmaktır. Hakikati savunmaktır. Kadim inançları savunmaktır. Hikmet geleneğini savunmaktır.

Baba Tahir Üryan, Kürt Alevilerin hafızasıdır.

O, irfan geleneğinin ana kaynağıdır.

O, modern dünyanın akıl putlaştırmasına karşı hikmetin sesini yükselten bilgedir.

O, hakikatle aklın arasındaki köprüdür.

O, kalbin ve aklın sentezini kuran öncüdür.

Kürt Aleviler, onun sesi de yaşayacaktır.

Onlar konuştukça, onun hikmeti de konuşacaktır.

Onlar direniş sürdükçe, onun yolu da sürecektir.

Aşk ile.

Alevi kurumlarından film sektörüne: Boykot hakkımız saklı!

Alevi kurumları, son dönemde bazı dizi filmlerde yer alan Alevi deyişlerinin kullanımıyla ilgili önemli bir açıklama yaptı. Alevi Bektaşi Federasyonu, Avrupa Alevi Birlikleri Konfederasyonu ve diğer birçok Alevi derneği, bu eserlerin özünden koparılarak ve genellikle inancın ruhuyla çelişen sahnelerde kullanıldığını belirtti. Yapılan açıklamada, bu durumun Alevi Bektaşi öğretisine aykırı olduğu vurgulandı.

Alevi deyişlerinin, şiddet ve mafyatik ilişkilerin yer aldığı anlatılarda kullanılması, Alevi toplumunun ibadet ve inanç hafızasını temsil eden bu eserleri olumsuz bir şekilde etkilemektedir. Alevi Bektaşi edebiyatında her deyişin yaşamın bir yönüne dokunan önemli bir mesaj taşıdığı belirtilerek, bu tür kullanımların incitici sonuçlar doğurabileceği ifade edildi.

Alevi kurumları, yapımcıları, senaristleri ve eser sahiplerini, Alevi kültürüne ait sözlü mirası kullanırken daha dikkatli ve sorumlu olmaya davet etti. Açıklamada, inançsal değerlerin tarihsel bağlamından koparılmaması gerektiği vurgulanarak, bu konudaki hassasiyetin önemine dikkat çekildi.

Son olarak, Alevi kurumları, bu konudaki yaklaşımlarına saygı gösterilmeyen yapımcılara karşı boykot hakkını saklı tuttuklarını belirtti ve herkesin bu konuda duyarlı olmasını istedi.