Ana Sayfa Blog Sayfa 301

İzmir’de dereler foseptiğe dönüştü

İzmir Körfezi’ne dökülen başta Meles, Arap, Ahırkuyu, Bornova, Manda, Büyük Çiğli, Küçük Çiğli, Ilıca ve Poligon dereleri, evsel atıklar, atık su ve sanayi kaynaklı deşarjlar nedeniyle kirleniyor

İzmir’de iç ve dış körfeze dökülen 30 civarında dere olduğunu belirten ÇMO İzmir Şubesi Teknik Sorumlusu ve Çevre Mühendisi Selma Akdoğan, “Bu dereler, doğdukları noktadan itibaren aslında bütün havzanın kirliliğini taşıyor. Körfezimize yağmur suları ile taşınan kirlilik de dahil. Kaçak atık su deşarjları, yeterince arıtılmamış atık suların deşarjları, sanayi kaynaklı deşarjlar ve derelere atılan atıklar dahil olmak üzere önemli miktarda kirlilik körfeze taşınıyor” dedi. İzmir Körfezi’ne dökülen başta Meles, Arap, Ahırkuyu, Bornova, Manda, Büyük Çiğli, Küçük Çiğli, Ilıca ve Poligon dereleri, evsel atıklar, atık su ve sanayi kaynaklı deşarjlar nedeniyle kirleniyor. Kentin içinden geçip, körfeze dökülen bu irili ufaklı dereler, taşıdıkları su ve atıklar ile kirliliğe neden oluyor. Özellikle son yağışlarla derelerin körfez ile buluştuğu sığ bölgelerde, kirlilik daha da dikkat çekiyor.

Kirllilik kaynağında çözülmeli

Dere kirliliğinin önlenmesi için denetimlerin sıklaştırılması gerektiğini vurgulayan Selma Akdoğan, “Suyun yönetilmesi ve kirliliğin kontrolü ile ilgili paydaş idareler var. Tüm idarelerin kendi alanlarındaki denetim sorumluluğunu yerine getirmesi gerekiyor. Sanayi tesislerinin kaçak deşarjlarının önlenmesi gerekiyor. Denetimlerin sıklaştırılması gerekiyor. Foseptik ve arıtılmamış atık suların derelere ulaşmasının engellenmesi gerekiyor. Burada vatandaşın, esnafın ya da tekil kişilerin de derelere doğrudan atık attığını da görebiliyoruz. Plastik atıkların, geri dönüşüme gönderilmesi ya da ayrı konteynerlerde toplanması gerekiyor. Fakat doğrudan derelere ve körfeze ulaşan atıkları görüyoruz. Her sene İZSU faaliyet raporlarında temizlik sonrası atık bertaraf edildiğine ilişkin bilgiler paylaşılıyor. Atıkların çıkarılması tek başına çözüm değil; kaynağında kesilmesi gerekiyor” ifadelerini kullandı.

EKOLOJİ SERVİSİ

#İzmirde #dereler #foseptiğe #dönüştü

Dina’nın ölümüne ilişkin Adli Tıp’tan yeniden rapor istendi

Filyos Çayı’nda, 26 Mart’ta, cansız bedeni bulunan 17 yaşındaki Gabonlu üniversite öğrencisi Dina’nın ölümüne ilişkin ailesinin avukatları, İstanbul Üniversitesi Çapa Tıp Fakültesi Adli Tıp Anabilim Dalı’ndan rapor istedi

Karabük Filyos Çayı’nın Yeşilköy mevkisinde 26 Mart’ta Dina’nın cansız bedeni bulundu. Şüpheli ölüm ile ilgili başlatılan soruşturma kapsamında 3’ü Gabon uyruklu, 8 kişi gözaltına alındı. Gabonlu üniversite öğrencisi Jeannah Danys Dinabongho Ibouanga’nın ölüm nedeninin tekrar değerlendirilmesi için İstanbul Üniversitesi Çapa Tıp Fakültesi Adli Tıp Anabilim Dalı’ndan rapor istendi.

Şüphelilerden 5’i savcılık sorgusunun ardından serbest bırakıldı. Mahkemeye sevk edilen şüphelilerden İ.Ç. ile S.Ç. adli kontrol şartı ile serbest bırakıldı; 3 kez gözaltına alınıp, salıverilen Dursun Acar ise 4’üncüsünde tutuklandı.

Otopsiye gerek yok denildi

Soruşturma sırasında Dina’nın cansız bedeni, soğutma yetersizliği nedeniyle Karabük’ten İstanbul Adli Tıp Kurumu’na gönderildi. Dina’nın Türkiye’ye gelen ailesi, önce İstanbul’a ardından Karabük’e gitti. Karabük’te kızlarının eşyalarını teslim alan aile, savcılıkta da ifade verdi. Bu süreçte Dina’nın ailesinin avukatları, İstanbul Üniversitesi Çapa Tıp Fakültesi Adli Tıp Anabilim Dalı’ndan 2’nci kez otopsi yapılıp yapılmaması için görüş istedi. Üniversiteden verilen cevapta; yeniden otopsiye gerek olmadığı belirtildi. Bunun üzerine aile, cenazeyi alıp, Gabon’a döndü.

Ölüm nedeni tekrardan değerlendirilecek

Dina’nın ölüm nedeni ise Adli Tıp 1’inci İhtisas Kurulu’nun raporunda kesin olarak belirtilemedi. Raporda, “Kişinin ölümünün suda boğulma sonucu meydana gelmiş olduğunun kabulü gerektiği ancak suda boğulma olayının bir başkası ya da başkalarının etkisi ile mi gerçekleştiği (cinayet), kazara mı oluştuğu veya intihar mı olduğu hususunda tıbben değerlendirme yapılamadığı, olayın adli tahkikatla aydınlatılmasının uygun olduğu” ifadeleri yer aldı. Bunun üzerine avukatlar, mevcut otopsi raporu ile diğer adli tıp raporları doğrultusunda yeniden değerlendirme istedi. İstanbul Üniversitesi Çapa Tıp Fakültesi Adli Tıp Anabilim Dalı’ndan tekrar ölüm nedeninin değerlendirilmesi için rapor talep edildi. Talep sonrası avukatlar, Karabük’e gelip, soruşturma savcısı ile görüştü ve rapor için gerekli belgeleri aldı.

‘Dosyanın örtülmesini istemiyoruz’

Soruşturmaya ilişkin DHA’ya konuşan avukat Meriç Eyüboğlu, “İstanbul Üniversitesi Adli Tıp Anabilim Dalı’na yaptığımız başvuru için gerekli belgeleri aldık. Dina’nın şu an sadece 1 tane tutuklu faili var. Bütün faillerin açığa çıkarılmasını, her neyse başına gelen, hepimizin kafasında soru işareti kalmayacak şekilde ortaya konmasını istiyoruz. Bu konuda hiç kimsenin korkmamasını istiyoruz. Farklı farklı saiklerle, siyasi saikler de bu dosyanın bir parçası. Bu dosyanın perdelenmesini ve örtülmesini istemiyoruz. Böyle olmaması için de sonuna kadar uğraşacağız” dedi.

‘Bütün faillerin yargı önüne çıkması’

İddianamenin de yakın zamanda tamamlanabileceğini belirten Eyüboğlu, “Soruşturma aşaması sürüyor, bir dizi delil toplanmış. Bizim de bildiğimiz gizlilik kararı nedeniyle sınırlı bilgi alabilsek de toplanmış deliller var. Toplanmakta olan, dönüşü beklenen çeşitli yazışmaların sonuçları var. Soruşturma savcısının bize verdiği bilgi, iddianameyi düzenlemek için az bir zamanın kaldığı. İddianame düzenlendikten sonra duruşma günü belli olacak. Bizim için önemli olan bütün faillerin yargı önüne çıkarılması. Ama soruşturmanın bütününü gerçek suçluların ortaya çıkmasına engel olacak bir iddianame yerine yavaş yürüyecek ama bütün suçluların belirleneceği soruşturmayı tercih ediyoruz” diye konuştu.

HABER MERKEZİ

#Dinanın #ölümüne #ilişkin #Adli #Tıptan #yeniden #rapor #istendi

Aydın Köşk ilçesine iki JES daha

İlçede 5 adet JES işleten Menderes Geothermal A.Ş, iki adet daha JES kurmak için harekete geçti. Köşk coğrafyası çok değerli tarım arazilerine sahipken, bölge JES’lerle işgal edilerek yok ediliyor

Aydın’ın Köşk ilçesinde yaşayan halk, yıllardır JES’lere karşı direnişte. Jandarma saldırıları altında arazilerine zorla çökülürken, JES işgali ise aralıksız sürüyor. Türkiye’de birçok tarım üretiminde ilk sıralarda yer alan Aydın’ın verimli toprakları jeotermal enerji santrallarının (JES) işgali altında kalırken, her gün bir yenisi daha ekleniyor. İncir, zeytin, pamuk ve birinci sınıf verimli toprakları ile tarımın başkenti olan Aydın’da çevreye ölüm kusan 32 adet JES bulunuyor. Bu JES’lerin tamamı Bafa Gölü kıyısından Buharkent’e kadar olan büyük ovada yoğunlaşırken çevredeki dağlardan binlerce yılda taşınan alüvyonlarla oluşmuş ova planlı bir biçimde yok oluşa sürükleniyor.

33 bin 530 dönüm araziye JES

İnciri, zeytini, yaşamı kurutan, yeraltı sularını ve halkı zehirleyen JES’ler için yöre halkı bölgede yıllardır mücadele içinde. Aydın’ın Köşk ilçe coğrafyası da işgalden fazlasıyla nasibini almış durumda. Köşk ilçe coğrafyasını mesken tutan Menderes Geothermal AŞ. bölgede çalışan 5 adet JES’e 2 adet daha eklemek için harekete geçti. Köşk ilçesi Yavuzköy ile Çarşı Mahallesi sınırları içinde sondajlara başlanacağı bildirildi. Sondaj yapılacak alan 3.353 hektar (33 bin 530 dönüm) tarım arazisi içinde gerçekleştirilecek. Şirketin başvuru dosyasında, sondajlarda jeotermal akışkanın kimyasal ve fiziksel özelliklerine bakılacağı ve edilen sıcaklık, debi vb. değerler sonucu kuyu Jeotermal Enerji Santrali’nde üretim veya re-enjeksiyon kuyusu olarak kullanılacağı belirtiliyor.

Fotoğrafta yeşil görünen alan binlerce yılda dağlardan taşınan alüvyonlarla oluşmuş çok değerli bir ova. Bu ova JES’lerle planlı olarak yok oluşa bağlandı

Aydın’ın yüzde 59’u JES’lere lisanslı

MTA’nın 40 yıl önce Aydın’da jeotermal kaynak araması yaptıktan sonra, enerji üretimine uygun noktaları belirledi. Bu belirlemeleri dayanak yapan AKP iktidarı tarafından çıkarılan Jeotermal yasası ile Aydın ilinin yüzde 59’unu oluşturan ovalar jeotermal ruhsat alanı olarak belirlenerek lisanlar hazırlanması sonrası bu lisanslar şirketlere satıldı. Aydın coğrafyası JES’lerin kurulması sonrası değişime uğrarken, kanser vakaları üçe katlandı. Aydın coğrafyası dünya da yüzölçümüne göre en fazla sayıda JES barındıran bir yer haline getirilirken, JES’lerin tamamı 1. sınıf tarım arazileri ile sulak alanlara ve köylerin içine kadar girilerek kuruldu.

JES’ler suları tüketir ve zehirler

JES’ler GWh başına ortalama 2700 m3 su kullanırken, santrallerin bulunduğu bölgede hava kalitesini bozar. Aynı zamanda yeraltından çekilen ve ağır metaller barındıran atık suları da çevreye yayarak büyük bir ekolojik yıkım yaratmaktadır. Yoğun su kullanımları, bulunduğu bölgelerde su kıtlığına yol açarken aynı zamanda atık suların bir kısmının yeraltına deşarj edilmesinden kaynaklı olarak yeraltı sularını da hem kirletir hem de tüketir. Temiz yenilenebilir enerji safsatası ile süslenen bu işletmeler sabit sermaye gideri dışında işletme giderleri en düşük olan santraller olması bakımından sermayeye çekici gelen yatırımlardır. Santrallerde çok az sayıda çalışan olması, kömürlü ya da doğalgazlı termik santraller gibi hammadde gideri olmadan sıfır hammadde gideriyle çalışırlarken, bulundukları bölgeyi zehirleyerek yaşanmaz yer haline dönüştürmektedirler.

Sular zehilenirken, devlet sessiz

Jeotermal Santralleri için yeraltının bin ila 3 bin metre altına kadar sondaj yapılıp zehirli ağır metallerle dolu akışkan yeryüzüne çekiliyor. Bu akışkanın içeriğinde bor, cıva, arsenik, kurşun, amonyak, antimuan, lityum, karbondioksit, hidrojen sülfür gibi ağır metalleri barındırıyor. JES’lerden salınan akışkanın döküldüğü dereler ve B. Menderes Nehri ile birçok akarsuda binlerce balık ölümleri yaşanırken, yine binlerce incir, üzüm ve zeytin ağacı bu nedenle kurumuş durumda. Germencik’te yeraltı sularından alınan çeşme sularında arsenik dahil birçok ağır metallerin karışması yıllardır devam ederken, devlet sessiz sedasız halkın ve doğal yaşamın zehirlenmesini sessizce izlemeye ve yeni ruhsatlar vermeye devam ediyor.

Aydın işgal altında

Bakanlık 8 Haziran’da ise Aydın Kuyucak ilçesi İğdecik Mahallesi’nde Efendi Jeotermal Şirketi tarafından yapılması planlanan JES için Valilik “ÇED gerekli değildir” kararı verdi. 43 bin dönümlük alan için ruhsat verilen şirket 2 adet sondaj kuyusu açacak. Açılacak sondajların derinlikleri 2 kilometreye kadar inecek. Kentte yaşanan ekolojik talanı ve sonuçlarını MA’ya değerlendiren Aydın Çevre ve Kültür Derneği (AYÇEP) Başkanı Mehmet Vergili, Aydın ve civarının birinci sınıf tarım topraklarına sahip olduğunu vurgulayarak, bu alanların ve su kaynaklarının dünya mirası olduğunu belirtti. Bu kaynakların korunması gerektiğini dile getiren Vergili, “Buharkent’ten Didim’e kadar her metrekare işgal altında. Kentin yüzde 85’i JES ve maden istilası altında. Aynı zamanda RES ve GES’ler yapılıyor. Halbuki buralar birinci sınıf tarım alanları. Dünyanın korunması gereken toprakları” dedi.

EKOLOJİ SERVİSİ

#Aydın #Köşk #ilçesine #iki #JES #daha

Colemêrg’te rüşvet operasyonu: Polisler gözaltında

Colemêrg’te yapılan ev baskınlarında, Esendere Sınır Kapısında rüşvet aldıkları gerekçesiyle, aralarında polisinlerin de bulunduğu 31 kişi gözaltına alındı

Colemêrg’in (Hakkari) Gever (Yüksekova) ilçesi ve Bajêrge (Esendere) beldesinde, sabah saatlerinde birçok eve baskın düzenlendi. Baskınlarda, aralarında Esendere Sınır Gümrük Kapısında görevli 8 gümrük muhafaza memuru, biri komiser 7 polis ve 16 yurttaşın da bulunduğu 31 kişi gözaltına alındı. Yine Esendere Gümrük Müdürlüğünde gerçekleştirilen operasyon sonucunda ise, rüşvetle elde edildiği değerlendirilen yüksek miktarda döviz, Türk lirası ve ziynet eşyasına da el konulduğu belirtildi.

Soruşturma kapsamında hakkında yakalama kararı çıkarılan 6 kişinin de adreslerinde bulunmadığı belirtildi.

COLEMÊRG

 

#Colemêrgte #rüşvet #operasyonu #Polisler #gözaltında

İran’da 2 Kürt imama hapis cezası verildi

İran mahkemeleri tarafından Rojhilat’ın Sine kentinde iki Kürt imama eylemlere katılmaya teşvik ettikleri gerekçesiyle hapis cezası verildiği belirtildi

İran ve Rojhilat kentlerinde Eylül ayında başlayan halk protestolarına karşı rejim baskılarına devam ediyor. Bugüne kadar birçok kişi eylemlere katıldıkları gerekçesiyle idam edilirken, Doğu Kürdistan Siyasi Tutsaklar Meclisi, İran mahkemesinin halkı protestoya teşvik ettikleri gerekçesiyle iki Kürt imama 12 yıl hapis cezası verdiğini açıkladı.

Hapis cezası verildi

Yapılan açıklamada, geçtiğimiz günlerde Lokman Emini ve İbrahim Kerimi isimli iki imamın Rojhilat’ın Sine kentinde hükümet aleyhine propaganda yapmak ve halkı protestoya teşvik etmek gerekçesiyle Hemedan mahkemesi tarafından hapis cezasına çarptırıldıkları belirtildi.

Görevden uzaklaştırıldılar

Açıklamada İmam Lokman Emini’nin görevden uzaklaştırılma ile 11 yıl hapis, İmam İbrahim Kerimi’nin ise 12 yıl hapis ve 2 yıl görevden uzaklaştırılma cezasına çarptırıldığı bildirildi.

Kaynak: Rojnews

#İranda #Kürt #imama #hapis #cezası #verildi

Yüzbaşının çarptığı asker yaşamını yitirdi

Mêrdîn’e yüzbaşı olduğu belirtilen A.Y.T.’nin aracıyla çarptığı asker Hayrettin Ercan yaşamını yitirdi

Mêrdîn’in Artûklû (Artuklu) ilçesinde yüzbaşı olduğu belirtilen A.Y.T.’nin aracıyla çarptığı asker Hayrettin Ercan, tedavi gördüğü hastanede yaşamını yitirdi. Edinilen bilgilere göre; kaza Mêrdîn-Mîdyad yolunda bulunan otogar mevkiinde 9 Haziran’da meydana geldi. Îdir’de zorunlu askerlik yapan Ercan, hava değişimi için 8 Haziran’da memleketi Mêrdîn’ê geldi. Geceyi Kabala Mahallesi’nde bir akrabasının yanında geçiren Ercan, 9 Haziran’da ailesinin yaşadığı Stewrê (Savur) ilçesine bağlı kırsal Dêriş (Soylu) Mahallesi’ne gitmek için bir yakını tarafından otogara götürüldü. Ercan’a, yolun karşısında geçtiği sırada sivil bir araç çarptı. Kazada ağır yaralanan Ercan, Mardin Eğitim ve Araştırma Hastanesi’ne kaldırıldı. Hastanede tedavi altına alınan Ercan, dün hayatını kaybetti. Ercan’ın cenazesi, doğduğu mahallede toprağa verildi.

Kazayla ilgili soruşturma başlatılırken, Ercan’a çarpan aracın sürücüsünün yüzbaşı olduğu belirtilen A.Y.T. olduğu öğrenildi.

MÊRDÎN

 

#Yüzbaşının #çarptığı #asker #yaşamını #yitirdi

Süryani soykırımı Sayfo 108 yıldır sürüyor

Süryani soykırımının 108’inci yılında Türkiye’ye Sayfo’yu kabullenme ve yüzleşme çağrısı yapan Bethnahrin Kadınlar Birliği üyesi Süryani aktivist İbtisam Gawriye, ‘108 yıldır hiçbir adım atılmadığına’ dikkati çekti

Hıristiyanlığı kabul eden ilk halk olan Süryaniler, Bethnahrin’in (Mezopotamya) en eski ve yerleşik halklarından biriydi. Süryaniler, 1915 yılında “kılıç” diye adlandırılan Sayfo Süryani Soykırımı’na maruz bırakıldı. Soykırımda ağırlıklı olarak kılıç ve hançerlerle katledildikleri için bu adlandırmayı kullanan Süryaniler her yıl 15 Haziran’da, Sayfo’da katledilenleri anıyor. Sayfo, 1915 yılında “Müslümanlaştırma”, asimilasyon ve “Türkleştirme” politikalarıyla Bethnahrin dahil olmak üzere Türkiye’nin birçok bölgesinde yaşayan azınlıklara uygulanan sistematik soykırımdan biriydi. Sayfo sonucunda, nüfuslarının üçte ikisini kaybeden 700 bin Süryani’den geriye yalnızca 200 bin kişi kaldı.

Katledilip göç ettirildiler

Sayfo Süryani Soykırımı’nda yaklaşık 500 bin Süryani “yok edildi”, 300 bini katledildi, 200 bini de kimliksizleştirildi. Sayfo’da Ermeni Soykırımı’nda da olduğu gibi yalnızca Süryani halkı değil, canlı cansız tüm hayvanlar katledildi, adeta bir “canlı kırımı” yaşandı. Yüzlerce kadın ve çocuk tecavüze ve istismara uğradı, bir çoğu bu nedenle yaşamına son verdi. Soykırımın ardından uygulanan zorunlu göçler, “Türkleştirme ve Müslümanlaştırma” politikaları nedeniyle birçok Süryani kimliğini kaybetti. Süryanilerin bir kısmı da yaşadığı coğrafyayı, topraklarını terk etmek zorunda kaldı. 1915 Sayfo Süryani Soykırımı’nın ağırlıklı olarak uygulandığı Bethnahrin bölgesindeki Süryani nüfusu ise 200 bine düştü.

Mülkleri gasp edildi

Üzerinden 108 yıl geçmesine rağmen soykırım politikaları bugün hala bir avuç kalan Süryanilere karşı tüm canlılığıyla uygulanmaya devam ediyor. Binlerce mülk, kilise ve manastır gasp edilirken, son birkaç yıl içerisinde onlarca kilise “satılığa çıkarıldı”, “altın var” iddiaları üzerine kiliselerde “yasal” kazılar yapıldı. Bununla birlikte ibadet yerleri ahırlara çevrildi, mezarlıklar tahrip edildi, kiliseler ve manastırlar bombalandı, yakıldı ve yıkıldı.

Dillerini yaşatmak için mücadele veriyorlar

Tüm bunlarla beraber “yok etme” politikasının en ağır sonuçlarından biri de asimilasyon ve kimliksizleştirme oldu. Binlerce insan kimliğini ve anadilini yitirdi. Sayfo’nun ardından Süryanice eğitim veren tüm akademi ve okulların yakılıp yıkılması nedeniyle günümüzde tehlike altındaki diller arasında yer alan Süryanice, yok olmakla karşı karşıya. Turabdin’de (Mêrdîn ve çevre iller) bulunan ve Avrupa’ya göç etmek zorunda kalan bir avuç Süryani, tüm baskı ve zorluklar karşısında anadilleri Süryaniceyi yaşatmak için büyük bir mücadele veriyor.

1924 Sürgünü

Süryaniler soykırım olarak görülen 1924 Hakkari Sürgünü’ne maruz bırakıldı. 1923-24 yıllarında Colemerg (Hakkari) – Wan (Van) ve çevresinden göç etmek zorunda kalan Doğu Süryanileri, topraklarına geri dönmeye başladıktan sonra bir süre asker ve bölge aşiretlerinin baskısına maruz kaldı. 13 Ağustos 1924 tarihinde dönemin Türkiye Genelkurmay Başkanı’nın hazırladığı, Bakanlar Kurulu’nun da bir gün sonra kabul ettiği raporun ardından alınan kararla, Doğu ve Batı Süryanileri’nin dönüş yaparak yaşadıkları bölgelere karşı saldırı “planları” başlatıldı. 12 Eylül 1924 tarihinde de bölgedeki bazı aşiretlerin işbirliği sonucunda Colemerg, Elkê, Oramar, Çukurca, Amadiye ve çevresinde Doğu Süryanileri’ne yönelik 26 Eylül’e dek süren saldırı ve katliamlar hayata geçirilmeye başlandı.

Soykırım hala sürüyor

Bugün yaklaşık 35 bin Süryani’nin yaşadığı Turabdin ve Türkiye’de, her an tekrar etme ihtimali barındıran soykırım ve politikalarına rağmen zorunlu göçe maruz kalan Süryaniler son birkaç yılda yaz aylarıyla başlayarak dönüş yapmaya başlamıştı. Ancak soykırım politikaları yalnızca saldırı ve katliamlarla sınırlı kalmadı. 1915’te başlayan kaybettirme politikaları da yeniden açığa çıktı. Keldani Şimuni ve Hurmüz Diril, devlet tarafından defalarca kez boşaltılan Şırnex’in (Şırnak) Elkê (Beytüşşebap) ilçesine bağlı, Süryanice ismi Mehre olan Kovankaya köyüne 2011 yılında dönerek topraklarında yeniden ekolojik bir yaşam kurmaya başlamıştı. Ancak 7 Ocak 2020 tarihinde haber alınan Diril çiftinden 65 yaşındaki Şimuni’nin cenazesini, çiftin oğlu 70 gün sonra köy yakınındaki bir derede buldu. İşkence edilerek katledilmiş halde bulunan Şimuni’nin çocukları, annelerini bulduğunda vücut bütünlüğünün olmadığını paylaşmıştı.

Geri dönmeyin mesajı

Yaklaşık iki buçuk yıldır da kayıp olan Hurmüz’ün akıbetine dair bir arpa boyu bile yol alınmış değil. Süryaniler bu katletme ve kaybettirme örneğini, Sayfo’nun devamı olarak tanımlıyor. Ayrıca Sayfo ve 1980’li yıllarda binlerce Süryani’nin zorunlu göçe maruz bırakılmasının ardından yaz aylarında köylerine dönen Süryanilere bir umut olan Hurmüz ve Şimuni’nin katledilmesi ve kaybedilmesi, “geri dönmeyin” mesajı olarak yorumlanıyor.

Yüzleşme çağrılarının sürdüğü Sayfo’nun 108’inci yılında, Bethnahrin Kadınlar Birliği (Huyodo d’Neshe d’Bethnahrin – HNB) üyesi Süryani aktivist İbtisam Gawriye’e JinNews’ten Marta Sömek’e konuştu.

‘Bu coğrafyanın sahibiyiz’

Süryani halkının büyük bir çoğunluğunun Turabdin bölgesinde yaşadığına değinen Gawriye, “Biz Süryaniler olarak o coğrafyanın sahibiyiz. Bu yüzden de Süryanilerin Osmanlı’ya sadık olmadıkları düşüncesi, diğer bütün gayrimüslimler gibi onları potansiyel tehdit kategorisine taşımıştı” dedi.

Soykırım ile Süryanilerin sahip oldukları topraklara el koyarak gaspın da planlandığını vurgulayan, Gawriye “Böylece bütün Hıristiyanları kapsayan bir katliam başlatıldı” sözleriyle 1915 yılında Süryani halkı ile birlikte tüm Hıristiyan topluluklara karşı soykırım gerçekleştirildiğini dile getirdi.

 ‘Osmanlı’da  soykırım politikaları’

Gawriye, “Osmanlı’nın hüküm sürdüğü geniş bir coğrafyada Süryani (Asuri-Arami-Keldani) halkına karşı gerçekleştirilen bu soykırımla, binlerce yıllık kültür, tarihsel değerler ve siyasal, dinsel bir halkın varlığıyla birlikte yok edilmeye çalışıldı. Soykırım sonrası gelen diğer yok etme siyasetleri, soykırım ile yok edilemeyen halkları gelecekte de en zayıf duruma düşürerek, tehdit unsuru olmasını engellemeyi amaçlamıştır. Bu hedefe ulaşmak için ise her türlü yola başvurulmuş ve böylece Süryani halkının kimliği ile temsil gücü zayıflatılmıştır” ifadeleriyle Sayfo’nun amacını yorumladı.

‘Katliamlara Avrupa göz yummuştur’

Türkiye’nin Sayfo ve diğer soykırımlar karşısında inkar politikalarına rağmen geçmişte Süryani halkına karşı birçok imha ve yok etme siyaseti uygulandığını söyleyen Gawriye, “Maalesef ki bu geçmiş, yüz binlerle tarif edilmekte. Bununla birlikte birçok ülke ve yönetim, Süryani halkını kendi topraklarında yok saymakta ve yok etmeye çalışmaktadır. Demem o ki, Süryani halkı tarihten günümüze 1933 Simele (Irak) Katliamı gibi birçok katliamdan geçirilmiştir. Yine 11 sene önce Suriye ve Irak’ta DAİŞ terör örgütü tarafından Hıristiyanlara karşı çok büyük katliam başlatıldı. Dolayısıyla Suriye ve Irak’ta yaşayan halkımız da bu katliamdan maalesef ki üzerine düşün payı aldı. Bu gibi saldırı ve katliamlara ise demokrasinin merkezi sayılabilecek Avrupa devletleri de göz yummuştur. Böylece katledilen ve göçe zorlanan halkımız, günümüzde hala Avrupa’da da kendini kanıtlamak zorunda kalmıştır” dedi.

‘Türkiye soykırımı tanımalı’

Osmanlı’nın temel politikasının Hıristiyan halkları “Müslümanlaştırmak” olduğunu aktaran Gawriye, “Türkiye’nin ana politikası ise Türkiye’yi Sünnileştirmek ve Türkleştirmek oldu. Türkiye’ye çağrımız, bu tek din, tek dil, tek ırk ve tek tip siyasetinden vazgeçmesi, sahiplendiği Osmanlı tarihinin sadece gösterişini değil, hatalarını ve ayıplarını da kabullenmesi. Çünkü ancak geçmişte yapılan hataları kabullenerek gelecekte bu hataların tekrarından kaçınılabilir” sözleriyle Sayfo ile yüzleşme çağrısında bulundu.

Turabdin ve Türkiye’de yaşayan Süryanilerin, devletin soykırımı kabul etmemesi nedeniyle hala 15 Haziran’da anma etkinlikleri yapamadığına işaret eden Gawriye, “Ne kadar üzücü ki 108 yıl geçmesine rağmen hala Türkiye’de bu konuyla ilgili ileriye doğru hiçbir adım atılmadı. Tabi ki biz dünyanın dört bir yanında bütün gücümüzle, diplomatik ve siyasi yollar da dahil tüm yollarla Türkiye’nin inkar politikasını terk etmesi için baskı yapmak zorundayız. Bunu da intikam duygusuyla değil, hepimizin eşit hak ve hukuk ile var olacağı daha sağlam bir gelecek kurabilmek için yapıyoruz” vurgusunu yaptı.

Süryani kadınlarına çağrı

Öte yandan Sayfo’da binlerce kadının taciz ve tecavüze uğradığını belirten Gawriye, tarihten beridir mücadeleyi bırakmayan Süryani kadınlara şu sözlerle seslendi: “Kadınlarımıza tecavüz edildi, ‘el konuldu’, din değiştirmesi için zorlandı. Direniş gösteren herhangi bir Süryani kadın, daha büyük işkencelerle katledildi. Çocukları zorla ellerinden alındı ve bir gün onları öldürmeleri için ‘devşirildi’. Osmanlı, Süryani kadınları ‘sermaye’ olarak kullanmıştı. Türkiye’de hala olduğu gibi kadınları sadece kendi himayesi altında tutmak için çabalamışlardı. Böylece Süryani halkının geleceği de, kadınları, kızları ve çocuklarına ‘el konularak’ yok edilmeye çalışılmıştı. Avrupa’da yaşayan Süryani kadınlara çağrımız ise asla geldikleri yeri unutmasınlar. Unutmasınlar ki Süryani (Asuri-Arami-Keldani) kadınlar köklerinden kopmasın. Bilsinler ki bir Süryani kadın geniş kültürel değerlere sahip. Bizim Şamiram, İştar ve Zenobia gibi başarılı, güçlü ve tarihe adını yazdırmış kadınlarımız vardı. Bizler onların çizdiği yolu takip etmeliyiz. Çünkü yoktan var eden kadın, öğreten, nice profesörler, nice tarihçiler, nice siyasetçiler dünyaya getirmiş, büyütmüş ve eğitmiştir. Onun için unutmayın ki kadın varsa toplum vardır. Kadın varsa, hayat ve medeniyet vardır.”

‘Türkiye’nin tarihiyle yüzleşmesi’

Gawriye, Süryanilerin taleplerini ise şu sözlerle dile getirdi: “Tek istediğimiz Türkiye’nin geçmiş tarihiyle yüzleşmesi ve cumhuriyetin topraklarında yaşayan tüm halkların, gasp edilen haklarını iade etmesini ve gelecekte halkların kardeşçe yaşayabilmelerini sağlamaktır. Çünkü hepimizin tek ortak amacı, bu tür üzücü olayların gelecekte yaşanmaması için elimizden geleni yapmak olmalıdır.”

İSTANBUL

 

#Süryani #soykırımı #Sayfo #yıldır #sürüyor

5 aydır çadırda kalan depremzedeye 4 bin 145 lira elektrik faturası kestiler

Semsûr’da deprem sonrası evi ağır hasar alan ve çadırda yaşayan depremzedeye 4 bin 145 lira elektrik faturası geldi

Mereş merkezli depremlerin ardından depremzedelerin yaşama koşullarına ilişkin hak ihlali haberleri gelmeye devam ediyor.

6 Şubat’taki depremden etkilenen kentlerin afet bölgesi ilan edilmesi ve faturaların 3 ay ertelenmesinin üstüne Semsûr (Adıyaman) merkeze bağlı Yazıbaşı köyündeki evleri depremde ağır hasarlı olduğu için çadırda kalan Abuzer İlik’e “4 bin 145 TL” elektrik faturası geldi.

ANKA’da yer alan habere göre depremden bu yana eşi ve üç çocuğuyla çadırda kalan Abuzer İlik, faturayı gönderen AKEDAŞ Elektrik Dağıtım Anonim Şirketi’ne giderek evinin Çevre ve şehircilik Bakanlığı’ndan “ağır hasarlı” raporlu olduğunu söyledi.

5 aydır çadırdayız

Fatura miktarını ödemeyeceklerini belirten Abuzer İlik’in eşi Sevda İlik konuya ilişkin “Üç küçük çocuğumla çadırda yaşıyoruz. 5 aydır çadırda yaşıyoruz. Tahliye edilmiş bir eve 4 bin 145 TL elektrik faturası hangi akla hizmetle kesiliyor anlamak istiyorum” İfadelerini kullandı.

Haciz tehdidi

Eşinin dağıtım şirketi tarafından tehdit edildiği ifade eden Sevda İlik, “Eğer bu parayı ödemezseniz evinize haciz uygulayacağız’ demişler. Buyurun gelsinler. Ağır hasarlı bir eve haczin neyini uygulayacaklar. Hiçbir şeyimiz yok. Haciz uygulayacaksanız üç çocuğum var gelin sizin olsun. Haciz uygulayacaksanız da neye uygulayacaksınız, bir araştırın bizim adımıza kayıtlı ne var?” dedi.

Sevda İlik olayın düzeltilmesini isterken “Biraz vicdan biraz adalet. Yazın ortasında çocuklarım dayanmıyor diye saçını kestim. 4 bin 145 lira para ne demek ya? Size göre bir şey değil ama benim durumum yok” şeklinde konuştu.

SEMSÛR

 

#aydır #çadırda #kalan #depremzedeye #bin #lira #elektrik #faturası #kestiler

Kırşehir S Tipi Cezaevi’nde koğuş baskını

Kırşehir S Tipi Kaplı Cezaevi’nde tutulan Remzi Bayram, koğuşlarına baskın yapıldığını ve bazı eşyalarına el konulduğunu ailesi aracılığıyla iletti

Kırşehir S Tipi Kapalı Cezaevi’nde tutulan 24 yıllık tutuklu Remzi Bayram, dün ailesiyle yaptığı telefon görüşmesinde asker ve gardiyanların koğuşlara baskın düzenlediğini ve eşyalarının kırıldığını aktardı.

Aileden duyarlılık çağrısı

Bayram, 13 Haziran’da yapılan baskında bazı eşyalarına da el konulduğunu kaydetti. Bayram’ın ailesi, insan hakları örgütlerine ihlallere dair “duyarlılık” çağrısı yaptı.

AMED

 

 

#Kırşehir #Tipi #Cezaevinde #koğuş #baskını

Askerin ayağına kaya düştü HPG’linin ailesinden tazminat istendi

Dêrsim’de çıkan çatışmada hayatını kaybeden HPG’li Cihan Kıt’ın ailesine o operasyonda yer alan jandarmaların düşen kayalardan yaralandığı iddiasıyla tazminat alınmasına karar verildi. Tazminatın ise faizi ile ödenmesi istendi

Kurdistan’da yaşanan çatışmalarda hayatını kaybeden HPG’lilerin cenazelerine yönelik saldırı ve işkencenin bir benzeri ailelerine de yapılıyor. Pes dedirten olayda, Dêrsim’in kırsal bölgesinde 2018’de çıkan çatışmada yaşamını yitiren HPG’li Cihan Kıt’ın (Mahir Munzur) ailesine tazminat davası açıldı.

Aileden tazminat alınacak

Buna göre, Jandarma Genel Komutanlığı tarafından açılan davada, operasyon sırasında askerlerin üzerine kaya parçası düştüğü, düşen kaya parçaları nedeniyle askerlerin yaralandığı, yaralı askerlere tazminat ödendiği, ödenen tazminatın ise Kıt’ın mirasçısı olan ailesinden alınması istendi. Davada, Kıt’ın anne ve babasından 15 bin 749,67’şer lira tazminat talep edildi.

Faizi de istendi

Pes dedirten olayın başka bir ayrıntısı ise şöyle; Davada alınan kararla istenen tazminat miktarının 16 Nisan 2021’den günümüze kadar faiziyle birlikte ödenmesi istendi. Dava süreci Tunceli 2’nci Asliye Hukuk Mahkemesi’nde devam ediyor.

Cezaevinde öğrendi

Açılan davaya ilişkin konuşan Kıt’ın annesi Feride Kıt, kendisinin de kısa bir süre önce cezaevinden çıktığını belirterek, dava açıldığını cezaevinde öğrendiğini ifade etti. Kıt, “İki ay önce cezaevindeyken bana bir evrak geldi. Evraka baktığımda kısmi felç geçirdim. Arkadaşlar okudular, çatışma esnasında bir tane askerin ayağına taş parçası değmiş diye bizi mahkemeye vermişler. Bizimle birlikte birkaç aile daha var. Bu ailelere de maddi tazminat davası açmışlar. Düşman da olsa düşmanın biraz onurlu olması gerekiyor. Bir anneye böylesi bir acı yaşatılmamalı. Ne oğlumun kemiklerini ne de beni rahat bırakmıyorlar” diye belirtti.

Dünyanın başka yerinde bu zihniyet yok

Kıt sözlerini şöyle sürdürdü: “Dünyada acının en büyüğü budur; sen benim çocuğumu öldürüyorsun ve benden para istiyorsun. Bu acının tarifi yok. Sürekli beni gözaltına alıp, dava açıyorlar. Dünyanın her yerinde savaş olmuş ama hiçbir devlet bu kadar zulüm etmemiştir. Bu zihniyeti şiddetle kınıyorum, çarpık bir zihniyettir. Bu hiçbir zaman bana geri adım attıramaz. Yine başı dik, onurla oğlumun arkasındayım. 5 yıldır sürekli evim basılıyor, haksız yere çocuklarım içeri alındı, ceza verildi. Suçsuz yere ben içeri alındım, hiç tanımadığım bir itirafçı yüzünden boş yere cezaevine kaldım.”

Haber: Eylem Akdağ / MA

#Askerin #ayağına #kaya #düştü #HPGlinin #ailesinden #tazminat #istendi