Ana Sayfa Blog Sayfa 32

Pir Mehmet Yüksel, sonsuzluğa uğurlandı!

Pir Mehmet Yüksel, Sinemilli Ocağı’na mensup olarak uzun yıllar boyunca Alevi inancını ve kültürünü yaşatmaya katkıda bulunmuş önemli bir şahsiyetti. İngiltere’nin Sheffield şehrinde tedavi görmekte olduğu hastanede, amansız hastalığına yenik düşerek Hakk’a yürüdü.

Pir Yüksel’in cenaze merasimi, Sheffield Alevi Kültür Merkezi’nde düzenlenecek Hakk’a Uğurlama Erkanı ile gerçekleştirilecektir. Ardından, doğduğu Elbistan Kantarma köyünde, annesi Hatice Yüksel’in yanında sonsuzluğa uğurlanacaktır.

Bu zor günlerinde Pir Mehmet Yüksel’in ailesine, sevenlerine ve tüm Alevi topluluğuna başsağlığı diliyoruz. Kendisi, inançları doğrultusunda gösterdiği azim ve kararlılıkla hatırlanacak ve anılacaktır.

Yeni Bir Mutabakat DENİZ YILDIZ

Dârına durduğumuz bu devr-i alemde, can veren Alevilik, yitirilen İslamiyet…
Zamanımızın gerçekliğine düşünce insan evladı; katledenlerin ve edilenlerin içinde yaşamı kutsayamıyor ne yazık. Gönül hanesi talan edilmiş, rızasız lokmalar boğaza dizilmişken, işte o an Medine Sözleşmesi düşüyor aklıma. O yarım kalan, o ihanete uğrayan toplumsal mutabakat…

Hakk’ın didarını insanda gören, ‘yetmiş iki millete bir nazarla bakmayan bizden değildir’ diyen o kadim Alevi hattının ikrarıyla bakıyorum dünyaya. Yezid’in yok etmeye çalıştığı toplumsal ahlakın soyunduğu o çıplaklık, cehennem ateşinde küle döndüğü o anın ortasındayız. Ben bittim ama dünya biterken de beni yakıyor. Karanlık, soğuk ve mevsimsiz, acımasız…

Donarak zaman duruyor; fakat dönüyor içimde o ‘an’, durmadan. Gözler hareketsiz, kan akmıyor, beden katı. Her şey duruyor sanki; sanki durmadan duruyor…
Kumsalda yatan o dilsiz bedeni, Aylan bebeği gördü dünya; denizin sağır tanıklığında, Oscar törenlerinin ışıltılı sessizliğinde izlediler bizi; Alevileri, Dürzileri ve Kürt’e karşı açılan o bitmeyen savaşı… Sadece çiğnenmedi bedenimiz, parçalandı; zaman zaman arabaların arkasında sürüklendi onurumuz.

Ama o tozlu yollardan, bu enkazın içinden yeni bir Sözleşme yükseldi. Bu sözleşme, ‘eline, beline, diline’ sahip çıkanların, rızasız bir yaşamı zül sayanların, incinse de incitmeyen ama haksızlığa eğilmeyen o ulu divanın onuruydu. Rızasız alınan her nefesin, rızasız girilen her toprağın yarattığı o derin rahatsızlığı, toplumsal bir ikrara dönüştürdük. Süryanilerin kadim duası, Hristiyanların sessiz çığlığı, Arapların ve Türkmenlerin bu ortak sofradaki onuruyla birleşti bu ikrar.

Rojava, o unutulan Medine Sözleşmesi’nin etten ve kemikten yeniden doğuşu oldu; Yezid’in karanlığına karşı, kadının saç tellerinden örülen bir yaşam iradesi. Bu iradenin soluğu, sınırları yırtan o sarsılmaz duruşta vücut buldu: Deniz Heval oldu adı. Dünya bizi çiğneyip geçerken, biz o toprağa düşen her candan yaşamak isterken delicesine; alınan her nefeste, yeryüzüne düşen her gözyaşında o kutsallığa sığındık. Binlerce yıldız sardı etrafımızı; Zarife’nin parmakları, Sakine’nin gülüşü ve Deniz Heval’in kararlılığıyla yeryüzünde yükseldi o çığlık:

“Jin, Jiyan, Azadî!” Evrensel bir insanlık mutabakatı çıkardık bu yangından. Sonsuz bir bakış, anneye son kez sarılan o küçük bedenin bıraktığı o ağır ve kutsal mirasın ahında mühürlendi zaman.

Celal Fırat’a yönelik saldırıyı şiddetle kınıyoruz!

Türkiye Alevi Dernekleri Federasyonu, DEM Parti Milletvekili Celal Fırat’a yönelik gerçekleştirilen polis müdahalesini kınadı. İstanbul’da Rojava’daki saldırılara karşı düzenlenen barışçıl protestolara polis tarafından sert bir şekilde müdahale edildi. Bu müdahale sonucunda çok sayıda kişi gözaltına alınırken, Fırat da dahil olmak üzere bazı protestocular yaralandı.

Federasyon, yaptığı yazılı açıklamada, demokratik hakların kullanılmasına engel olan ve barışçıl gösterilere şiddet uygulayan tüm aktörleri sorumluluklarını yerine getirmeye çağırdı. Açıklamada, bu tür saldırıların demokratik temsil makamlarına ve seçilmiş siyasetçilere karşı saygısızlık olarak değerlendirildiği vurgulandı.

Türkiye Alevi Dernekleri Federasyonu, temsilcilerinin yurttaşlarla birlikte barış talebini ifade etmelerinin fiziksel müdahaleyi haklı kılmayacağını belirtti. Barışçıl protestoların hedef alınmasının, demokratik hak arama yollarının sistematik bir şekilde engellenmesi anlamına geldiği ifade edildi.

Federasyon, milletvekillerinin ve tüm katılımcıların fiziksel bütünlüklerinin korunması gerektiğini vurgulayarak, yetkilileri hukukun üstünlüğüne uygun davranmaya davet etti. Celal Fırat’a geçmiş olsun dileklerini ileten Federasyon, demokratik siyaset ve barış taleplerinin bu tür saldırılarla bastırılamayacağını yineledi.

Alevi Kurumları Tek Ses: “Cemevlerimiz İbadet Alanımızdır!”

Yedi büyük Alevi kurumu, 22 Ocak 2026 tarihinde Resmi Gazete’de yayımlanan yeni yönetmeliğe karşı ortak bir açıklama yaptı. Alevi Bektaşi Federasyonu (ABF) ve Avrupa Alevi Birlikleri Konfederasyonu (AABK) gibi kuruluşların da imza attığı bildiri, cemevlerinin “Kültürel Tesis Alanı” olarak tanımlanmasına tepki gösterdi ve bu durumu “inkar siyaseti” olarak nitelendirdi.

Yapılan değişikliğin Alevi toplumunun taleplerine çözüm üretmediği, aksine inancın yok sayıldığı vurgulandı. Cemevlerinin imar mevzuatında “Kültür Merkezi” olarak kodlanmasının kabul edilemez olduğu belirtildi. Açıklamada, “Cemevlerini cami, kilise ve havranın karşısına eşit bir ibadet yeri olarak koymaktan kaçınan bu düzenleme, eşit yurttaşlık ilkesini açıkça ihlal etmektedir” ifadesi yer aldı.

Alevi-Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı’nın kuruluş amacının inancın asimilasyonuna hizmet ettiği savunularak, bu yapının işlevsiz olduğu belirtildi. Hükümetin “açılım” söylemleri ile uygulamaları arasındaki çelişkiye dikkat çekildi ve düzenlemenin meşruiyetinin olmadığı ifade edildi.

Ortak bildiride, Alevi inancının Türkiye’nin asli inançlarından biri olduğu ve bu gerçeğin hukuken kabul edilmesinin zorunlu olduğu vurgulandı. “Alevi toplumunun iradesini yok sayan, inancımızı tanımayan hiçbir düzenleme bizim açımızdan meşru değildir. Bu düzenlemeyi reddediyoruz” denildi.

Alevi Kurumları: Cemevi, Kültür Merkezi Değil, İbadethanedir!

Alevi kurumları, Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı’nın cemevlerini kültürel tesis olarak tanımlayan yeni yönetmeliğine sert tepki gösterdi. Alevi Bektaşi Federasyonu, Avrupa Alevi Birlikleri Konfederasyonu, Türkiye Alevi Federasyonu ve diğer birçok kurum, bu düzenlemenin Alevi toplumunun yıllardır dile getirdiği taleplere bir çözüm sunmadığını, aksine inkâr siyasetinin yeni bir göstergesi olduğunu ifade etti.

Alevi kurumları, cemevlerinin imar mevzuatında “Kültürel Tesis Alanı” olarak tanımlanmasının, Alevi inancına yönelik bir yok sayma çabası olduğunu vurguladı. Cemevlerinin, cami, kilise ve havra ile eşit bir ibadet yeri olarak tanınması gerektiğini belirten Alevi temsilcileri, bu durumun eşit yurttaşlık ilkesini ihlal ettiğini ifade etti.

Yapılan açıklamada, devletin Alevilerin ibadethanesini yasalarda tanımaktan kaçınması ve bu konudaki ikiyüzlü yaklaşımının kabul edilemez olduğu belirtildi. Alevi kurumları, cemevlerinin statüsünün yönetmeliklerle değil, inanç özgürlüğü ve eşit yurttaşlık temelinde, anayasa ile belirlenmesi gerektiğini savundu.

Alevi inancının, Türkiye’nin asli inançlarından biri olduğunu vurgulayan kurumlar, bu gerçeğin hukuken de kabul edilmesi gerektiğini dile getirdi. Alevi toplumunun iradesini yok sayan hiçbir düzenlemenin meşru olmadığını ifade eden kurumlar, bu yönetmeliği reddettiklerini belirtti.

Arap Alevi Kurumları: Sessizlik, Adaletsizliğe Ortak Olmaktır!

Arap Alevi kurumları, Suriye’de HTŞ ve Selefi çetelerin Alevilere, Kürtlere ve Dürzilere yönelik gerçekleştirdiği saldırılara karşı ortak bir açıklama yaparak, bu durumu kınadı. Yapılan açıklamada, “Bugün HTŞ ve benzeri cihatçı yapılara alan açanlar, Alevilere, Ezidilere, Dürzilere ve Kürt halkına yaşam hakkı tanımamaktadır. Katliamcıları aklayan bu anlayış, halkların varlığını hedef almaktadır” denildi.

Açıklamada, Suriye’de yürütülen savaş politikalarının, halklara ve inançlara karşı sistematik bir yok etme ve tasfiye sürecine dönüştüğü vurgulandı. Özellikle Aleviler, Dürziler, Ezidiler ve Kürt halkının, zorla yerinden edilmeler, kaçırmalar ve inanç temelli saldırılarla hedef alındığı belirtildi. “Yaşananlar, Suriye’nin demografik yapısını zorla değiştirmeyi amaçlayan bilinçli bir imha politikasıdır” ifadeleri kullanıldı.

Emperyalist güçlerin desteklediği HTŞ, IŞİD ve benzeri cihatçı yapıların, halkların iradesini yok sayarak mezhepçi bir düzen dayattığına dikkat çekildi. “Bu yapılara açılan her alan, halklara karşı işlenen suçların doğrudan parçasıdır. Bu anlayışın egemen olduğu coğrafyalarda barış ve huzur sağlanamaz” denildi.

Direnen Kürt kadınlarına yönelik aşağılayıcı uygulamaların insanlık suçu olarak nitelendirildiği açıklamada, “HTŞ, IŞİD ve benzeri yapılar dağıtılmalı ve sahadan çekilmelidir. Yerinden edilen halkların güvenli ve onurlu dönüşü sağlanmalıdır. İnsanlık suçları cezasız bırakılmamalıdır. Sessizlik suça ortaklıktır” ifadeleri yer aldı.

Bu açıklamayı imzalayan 16 kurum, katliamları, zorla yerinden etmeleri ve HTŞ dâhil cihatçı-faşist yapılara verilen tüm destekleri en güçlü şekilde kınadıklarını belirtti.

Her xeleka porên me qada azadiyê ye… ÖZGÜR DEMİR

Saçlarımızın her teli özgürlüğe atılmış bir adımdır.

Rojava’ya yönelen saldırıları hâlâ “güvenlik”, “beka” ve “istikrar” gibi ezber kelimelerle açıklamaya çalışanlar, gerçeği ne kadar örtmeye çalışırsa çalışsın, hakikat kendini dayatıyor. Çünkü son dönemde yaşananlar, hedefin askeri değil ideolojik olduğunu bir kez daha açık etti. Bombalanan şey mevzilerden çok kadın iradesidir.

Son süreçte artan hava saldırıları, altyapıya dönük yıkım, enerji ve yaşam kaynaklarının sistematik biçimde hedef alınması tesadüf değildir. Bu saldırılar, savaşın cephede değil, gündelik hayatın içinde yürütüldüğünü gösteriyor. Elektriksiz bırakılan kentler, susuz bırakılan halklar, göçe zorlanan kadınlar ve çocuklar… Bu bir “güvenlik operasyonu” değil, açık bir cezalandırma politikasıdır.

Rojava’da kadınlar sadece silahlı direnişin değil, yaşamın yeniden inşasının da öncüsü oldu. Meclislerde eşbaşkanlık sistemiyle, mahallelerde kolektif yaşamla, patriyarkal düzeni pratikte parçalayan bir deneyim ortaya koydular. İşte bu yüzden Rojava, cihatçı çeteler kadar devlet aklını da rahatsız ediyor. Çünkü bu model, “başka bir Ortadoğu mümkün” diyor.

Cihatçı çeteler bu ihtimale vahşetle karşılık verdi; kadın bedenini savaş ganimeti sayarak, köleleştirmeyi ideoloji haline getirerek. Bugün hâlâ bu çetelerin yeniden dolaşıma sokulmasına göz yumulurken, aynı anda kadınların özsavunma ve özörgütlenme mekanizmalarının hedef alınması, kiminle gerçekten mücadele edildiğini sorgulatıyor.

Daha da çarpıcı olan ise uluslararası sessizliktir. Son dönemde diplomatik masalarda kurulan yeni dengeler, “normalleşme” adı altında yapılan pazarlıklar, Rojava’yı bir kez daha gözden çıkarılabilir bir alan haline getirdi. Kadınların kazanımları, petrol anlaşmalarına, sınır pazarlıklarına ve bölgesel ittifak hesaplarına feda edilmek isteniyor.

Soruyu artık yüksek sesle sormak gerekiyor: Kadınların eşit olduğu, halkların birlikte yönettiği bir sistem mi tehdit, yoksa bu coğrafyayı sonsuza dek karanlıkta tutmak isteyen erkek egemen iktidarlar mı? Eğer yanıt hâlâ Rojava ise, mesele güvenlik değil; özgürlük korkusudur.

Rojava’nın hedef alınmasının bir nedeni de ilham vermesidir. İran’da saçını kesen kadınlardan, Ortadoğu’nun farklı kentlerinde “Jin, Jiyan, Azadî” diye haykıranlara kadar uzanan bir hat vardır. Saçın, bedenin ve hayatın politik bir itiraz haline gelmesi, iktidarların en büyük kâbusudur. Bu yüzden her saç teli bir tehdide, her özgürlük adımı bir saldırı gerekçesine dönüştürülüyor.

Ama tarih bu tür korkuların sonunu iyi yazmaz. Kadınların yürüyüşünü ne bombalar durdurabilir ne de diplomatik suskunluk. Bastırılmaya çalışılan her deneyim, daha güçlü bir hafıza ve daha derin bir direniş olarak geri döner.

Bugün Rojava’ya sessiz kalanlar şunu bilmelidir: Tarafsızlık diye bir şey yok. Ya kadın özgürlüğünden yanasınızdır ya da onu boğmaya çalışan bu kirli düzenin parçasısınız. Ve tarih, kimin nerede durduğunu mutlaka not eder.

Rojava Devrimi Aleviliği de Özgürleştirecektir! İMAM CANPOLAT

Bugün, Üçüncü Dünya Savaşı Ortadoğu’da yoğunlaşmıştır. Kürdistan da Ortadoğu’nun merkezinde bulunmaktadır. Kadim Aleviliğin anayurdu da bu coğrafyadır. Bu savaş Arap, Kürt, Türkmen Alevi topluluklarını doğrudan etkilemektedir.

Devletli sistemlerin ve esas olarak da İslamiyet’in bölgeye egemen olmasıyla birlikte, bölge halklarının kadim inançları olan Alevilik ve Ezidilik darbe aldı, yasaklandı.

Kürtler, nasıl ve hangi tarihlerde statüsüzleştirildi?

Kısaca hatırlayalım!

1639’da Osmanlı ve Safevi (İran) devleti arasında yapılan Kasr-ı Şirin Antlaşması ile Kürdistan tarihte ilk kez bölündü.

24 Temmuz 1923 tarihinde yapılan uluslararası Lozan Antlaşmasıyla Kürdistan’ın tamamı bölündü, parçalandı, paylaşıldı ve haritadan silindi. Her parçanın üzerinde de bir devlet kuruldu. Kürtler, varlığını ortadan kaldıran bu antlaşmayı kabul etmedi, direndi.

Kürt Özgürlük Hareketinin yarım asrı aşan kesintisiz devrim mücadelesi Kürt halkına özgürleşme yolunu açtı. Kürdistan devriminin yarattığı gelişmelere bakıldığında, sadece Kürt halkına özgürleşme yolunu açmakla sınırlı kalmadığını görüyoruz. Kürdistan Devrimi, bütün Ortadoğu bölgesini etkiledi, hatta dünyanın bütün sömürge ve ezilen halklarına ilham kaynağı, umut ışığı oldu!

Rojava devrimi bir kadın devrimidir. Rojava’da yaşayan bütün halklar, din ve inançlar, farklılıklarını tanıyarak, eşitlik ve özgürlük temelinde bir sistem kurdular. Tıpkı renga renk çiçeklerin açtığı bahçe gibi bir arada yaşıyorlar. Rojava devrimi, devletli sistemlerin soygun düzenine alternatif, komünaliteye dayanmaktadır. Buna göre komünler, kooperatifler, atölyeler, okullar, akademiler, üniversiteler, hastaneler kurdular. Sermayeyi değil insanı öncelediler.

Bugün, cihadistlerin Rojava devrimine karşı verdiği savaş, aynı zamanda özgürleşen Kürde, Ermeni’ye, Çerkez’e, Araba, Türkmen’e, Alevi’ye, Ezidi’ye, Hristiyan’a, Müslümana karşı verilen savaştır.

George Busch, 37 sene önce reel sosyalist devletler dağılınca, “sosyalizm öldü, zafer kapitalizmindir” demişti. Rojava devrimi gösterdi ki “zafer kapitalizmin” değil, “ölen” sosyalizm değildir. 1989’da dağılan devlet sosyalizmiydi. Rojava’da gerçekleşen devrim, Demokratik Toplum Sosyalizmidir.

Rojava’daki direniş, başta kadim Alevilik olmak üzere, yasaklanan bütün etnik kimlik ve inançlara özgürleşme yolunu açmaktadır.

Bazı Alevi kurumların, Türkiye’nin desteği, ABD’nin onayı ile HTŞ/DAİŞ’in Rojava devrimini yıkma savaşına karşı ortak açıklama yapmış olmaları değerlidir, ancak eksiktir. Eksikliği, Kürt ve Arap Alevi kurumların ortak açıklamada imzasının olmamasıdır.

Bugün, bütün Alevi kurumları tüm gücüyle sokaklara çıkarak demokratik tepkisini ortaya koyma günüdür.

Hitler faşist yönetimi muhalif kesimlere yönelince sessiz kalanları beklediği sonucu çok özlü ifade eden Yahudi Papazın pişmanlık ifade eden sözlerini hatırlamak gerekir.

Ne demişti Yahudi papaz?

“Sosyalistleri almaya geldiklerinde sesimizi çıkarmadık, sosyal demokratları almaya geldiklerinde yine sessiz kaldık. Bizi almaya geldiklerinde, artık direnecek kimse kalmamıştı.”

Arap, Türk/Türkmen, Kürt bütün Kızılbaş Alevi toplulukları sıranın kendilerine gelmesini beklememeli.

Bu tarihi bir hata olur.

Küresel kapitalist modernite güçleri ve onların bölge ayakları olan Türkiye ve Arabistan’ın desteğiyle, (İsrail’i de tarafsızlaştırarak) Suriye’nin başına getirilen HTŞ/DAİŞ çeteleri eliyle Rojava devrimini boğmak ve Kürt soykırımını sonuca götürmek istiyorlar.

Bugün Rojava’da varlık mücadelesi verilmektedir. Bu devrimci direnişin merkezinde Kürtler olsa da sadece Kürtlerin direnişi değildir, ezilen ve inkâr edilen bütün etnik kimliklerin ve inançların direnişidir.

Kürt Özgürlük Devrimi etkisizleştirilirse sıranın Alevi topluluklarına geleceği açıktır. Sırada sadece Suriye’deki Aleviler yok. Türkiye’deki Aleviler de bu yeşil selefist faşistlerin hedefi olduğu bilinciyle hareket edilmeli.

Alevi topluluklarına bir kere daha Emevi siyaseti dayatılacaktır.

Türk, Kürt, Arap ve bölgede yaşayan bütün Kızılbaş Alevi toplulukların konfederasyon, federasyon, vakıfları ve bunlara bağlı yüzlerce dergâh, cemevi ve dernekler var. Bu durum Alevi toplulukların önemli bir düzeyde örgütlülüğünü göstermektedir.

Ancak bu kurumlarımızın kendi özgürlüğüne de yol açacak olan Kürdistan Özgürlük Hareketi’ne ve O’nun geliştirdiği devrimci direnişe mesafeli yaklaşmaktadırlar. Sanki devletli sistemler Alevilerin “üzerindeki yasakları kaldıracaklar, tanıyacaklar” gibi yanılgılı bir yaklaşım içerisindedirler.

Özgürlük devrimine kayıtsız kalmak kaybettirir!

Ortak, demokratik mücadele kazandırır!

Suriye’de HTŞ, Filistin’de Hamas, Aynı Kirli Tezgah ŞÜKRÜ YILDIZ

Bugün Suriye’de yaşananları “güç dengeleri” falan diyerek açıklamayın.. Burada halkların canı yakılıyor, toplumun hafızası siliniyor, kadınların bedeni hedef alınıyor, insanlar vahşi şekilde öldürülüyor, mezarlar yıkılıyor. Ve bunlar olurken kökleri El Kaide, El Nusra’ya dayanan, IŞİD ile fikirdaş olan HTŞ gibi bir cihatçı çete -yıllardır halklara kan kusturmuş, kadın düşmanı, mezhepçi, otoriter bir sürü- şimdi dünyaya “ılımlılaştı” diye yutturulmaya çalışılıyor.

Koridorlar açılıyor, alan veriliyor, pazarlıklar dönüyor, “normalleştirme” planları kurgulanıyor. Dahası… Bu yapıyı ABD ve İsrail’in çizdiği sınırlar içinde bir “kontrol mekanizması”na dönüştürmek istiyorlar.

Radikalleri kontrol edip gerektiğinde kullanarak büyütenler, sonra o şiddeti halka karşı sopa yapıp toplumları terbiye edenler, en sonunda da utanmadan “istikrar” ve “güvenlik” masalıyla bu kirli düzeni meşrulaştırırlar.

Bu yöntem yeni değil. Bu tezgahı daha önce Afgansitan’da da, Filistin’de de kurdular.

ABD, Sovyetlere karşı Afganistan’da cihatçı ağları bilinçli biçimde besledi, büyüttü, silahlandırdı, Pakistan istihbaratı (ISI) üzerinden parayı, silahı, eğitimi akıttı ve siyasal İslamcı militanlığı bir savaş aparatı gibi kullandı. Bin Ladin de tam bu zemin içinde yükseldi, 1980’lerde Afganistan’a gidip para-lojistik sağladı, “Arap gönüllüler” dediğimiz kadroların örgütlenmesine omuz verdi, zamanla bu ağların merkez isimlerinden biri haline geldi. ABD’nin kurduğu, büyüttüğü ve meşrulaştırdığı cihatçı savaş düzeninin Bin Ladin gibilerini parlattı.

ABD’nin Sovyet karşıtı stratejisi, Afganistan’ı bir halk mezarlığına çevirirken aynı zamanda küresel cihatçı militan ağların altyapısını da döşedi. O gün “özgürlük savaşçısı” diye pazarlanan yapıların, yarın başka coğrafyalarda halkların başına bela olacağı belliydi. Nitekim 1988’e gelindiğinde, bu ağ artık daha bağımsız, daha ideolojik, daha örgütlü bir yapıya evrildi, El Kaide dediğimiz örgüt, işte bu kanlı laboratuvarın içinden çıktı. Ve sonra, tarihin o büyük ironisiyle, ABD’nin “kullanışlı araç” diye büyüttüğü bu barbarlık, dönüp dolaşıp 11 Eylül’de Amerika’nın kalbine vurdu.

Cihatçılığı bir dış politika sopası yapan, radikali kontrol edebileceğini sanan, halkların üzerine saldığı şiddeti yönetilebilir gören ABD, bugün ortaya çıkan felaketin kurucu ortaklarından biridir. 11 Eylül’ün faili El Kaide’dir, ama o örgütün mayası da, zemini de, “ekosistemi” de Afganistan’da ABD eliyle güçlendirilen cihatçı örgütlenme modelidir. Amerika önce büyüttü, sonra şaşırmış gibi yaptı. Ama bedeli sadece Amerika ödemedi, en ağır bedeli Afganistan, Ortadoğu ve dünya halkları ödedi.

Gelelim Hamas’a. Hamas 1987’de Gazze’de kuruldu. İhvan geleneğinden gelen sosyal-dini ağların siyasal ve askeri yapıya dönüşmesiyle ortaya çıktı. Ama iş burada bitmiyor. Çünkü Hamas’ın büyümesinde İsrail’in politikalarının kritik bir payı var. Bunu gizleyemezsiniz!

İsrail, 70’lerde ve 80’lerde Filistin’in demokrat, laik, ulusalcı damarı olan FKÖ/Fetih’i ezmek için Gazze’deki İslamcı yapılara alan açtı. FKÖ’ya karşı “denge unsuru” diye baktı. “Bunlar tehlikeli değil, bunlar yönetilir” dedi. Camiler büyüdü, dernekler büyüdü, yardım ağları büyüdü. İsrail’in gözünde bu akım, Filistin’in birleşik temsilini parçalayacak bir araçtı.

Sonra yıllar geçti… Filistin ikiye bölündü. Gazze’de Hamas, Batı Şeria’da Filistin Yönetimi… Filistin’in sesi parçalandı. Siyasi temsil dağıldı. Müzakere gücü yok oldu. İsrail de çıktı bunu “güvenlik” diye pazarladı.

Yıllarca İsrail, Hamas’ı bitirmek yerine çoğu zaman onu “kontrol edilebilir” gibi gördü. Neden? Çünkü Hamas oldukça, İsrail rahat rahat “barış olmaz” diyebiliyor, işgali sürdürüyor, kuşatmayı derinleştiriyor, her saldırıyı bahane edip baskıyı artırıyor. Hamas oldukça, Filistin halkının birleşik demokratik iradesi boğuluyor.

Mesut Yılmaz -Netanyahu görüşmesine dair aktarılan iddiaya göre Netanyahu, “Hamas’ın da yardım hesabı var, biz de yardım ediyoruz. siz de yardım edin” minvalinde bir şey söylüyor. Mesut Yılmaz reddediyor, muhatabın Filistin Devleti ve Arafat yönetimi olduğunu vurguluyor. Eğer bu aktarımdaki tablo, İsrail’deki bazı siyasi akıllar Hamas’a giden finansman kanallarını biliyor, normalleştiriyor, başka aktörleri de buna teşvik ediyor.

Seküler Filistin Kurtuluş Örgütü karşı Hamas’ı büyütmek, “denge kuruyoruz” diye radikali beslemek, bir halkın siyasal iradesini sabote etmekti. Üstelik bunun bedelini hep halklar ödedi. İsrail’in yaptığı sıradan bir “strateji hatası” falan değil. bu bilerek yürütülen böl-parçala siyasetiydi! Ve bu siyaset, sivillerin kanıyla yazılmış bir felakete dönüştü.

7 Ekim saldırılarında İsrail genelinde ölü sayısı 1200 olarak raporlandı. İsrail’in 7 Ekim 2023’ten bu yana Gazze’ye yönelik saldırıları sonucu ölen Filistinlilerin sayısına 71439 kişi.

Evet, sivilleri hedef alan katliamları yapanların doğrudan sorumluluğu faildedir. Sivili hedef alan her saldırı insanlık suçudur. Ama, bu şiddet iklimini büyüten, Hamas’ı besleyen zemini işgal, kuşatma, eşitsizlik ve çözümsüzlük değil mi? Bunların hepsi İsrail devlet aklının ürettiği düzen değil midir? Dolayısıyla bugün yaşanan büyük yıkımda İsrail politikalarının tarihsel-siyasal sorumluluğu olduğunu unutmamak gerekiyor. Bu kanda yanlış siyasetin sorumluğu var.

Şimdi dönüp Suriye’ye bakalım… HTŞ’nin “himaye altına alınması”, “ılımlılaştırma” masalı, “kontrol edilebilir radikal” planı… Bu Afkanistan’da, Filistin’de denenmiş kirli senaryonun başka bir sahaya taşınmasıdır. Aynı tezgah! Aynı akıl! Aynı halk düşmanlığı!

Bugün Suriye’de HTŞ’ye açılan alan tesadüf falan değil. ABD ve İsrail’in bölgeyi dizayn eden aklı yine aynı kirli yöntemi devreye sokuyor, Radikali ‘kontrol edilebilir’ hale getir, kullan, yönet, yönlendir, sonra da çık adına ‘güvenlik’ de!

Suriye’de bu “denge oyunu”nun bedelini kim ödüyor? Şimdi Aleviler… Dürziler… Kürtler… Ve en çok kadınlar! Peki yarın…

Suriye’de bugün karşımızdaki tablo açık, Mezhepçi-tekçi şiddetin önü açılmış durumda. Alevilere yönelik saldırılar, katliamları… Topluma korku salınıyor. Dürzi bölgelerine tehditler, saldırılar… Farklı inançların yaşam hakkı hedef alınıyor. Kürtlere karşı yürütülen savaşta siviller ağır bedel ödüyor, insanlar vahşice katlediliyor, insanlar boğazlanıyor, mezarlar yıkılıyor, kutsala saldırılıyor, yerleşimler hedef alınıyor.

Ve kadınlara dönük vahşet… İşte orada insanlığın dibi görülüyor! Öldürülen bir SDG savaşçısının damdan atıldığı video görüntüleri, boğazları kesilmiş insanların, kaçırılan köleleştirilen kadınların görüntüleri dolaşıma sokuluyor. Bu yalnız bir cinayet değil. bu düşmanı insan saymayan, ölüyü bile aşağılayarak mesaj veren barbarlıktır! Mesaj bu. “Sizi insan saymıyoruz!” Bu savaş değil, vahşet ideolojisidir! Barbarlık ideolojisidir!

Cihatçı korku ABD-İsrail korumasında  ile dünyaya yayılıyor. IŞİD ruhu diriltiliyor. Adına İran dengesi diyorlar. Utanmıyorlar.

Mezar yıkmak nedir? Ölüye saldırmak nedir? Kadını hedef almak nedir? Damdan ölü insan atmak nedir?

Bunların adı siyaset değildir! Bunların adı güvenlik değildir! Bunların adı “düzen kurmak” hiç ama hiç değildir!

Bunların adı açıkça cihatçı faşizm! Mezhepçi barbarlık! Toplumu korkuyla teslim alma projesi! ABD’nin kirli ruhunun depreşmesi, Trump dünyasının saldığı korkudur.

Bu örgütlerin çizgisi baştan bellidir. Cihatçı yapıların fırsat bulduklarında sivil hedefleri meşru sayacağı, kadın düşmanı zorbalık kuracağı, farklı inançları yok sayacağı, mezhepçilikle toplumları parçalayacağı, ilk fırsatta katliama, zorbalığa, şiddete sarılacakları bilinmiyor mu? Biliniyor…

Bugün devlet aklının ahlaki çöküşüne bir kez daha şahitlik ediyoruz. Bu siyaset barışı büyütmez. kanı büyütür! Bugün yaşanan katliamlar gökten düşmedi. Bu karanlığı besleyen bir düzen var, işgal, kuşatma, eşitsizlik ve bilinçli çözümsüzlük!

İsrail hala aynı hatayı yapıyor. ABD aynı siyasetten besleniyor. Şiddeti yönetebileceğini sanıyor. Radikali “kullanıp” bedel ödemeyeceğini sanıyor. Yalan! Şiddet yönetilmez. şiddet büyür! Ve önce halkları, sonra bölgeyi yakar!

Radikali “denge unsuru” diye besleyenler, sonunda o radikalizmin ateşinde yanar. Ama onlardan önce yanan hep halk olur. Afganistan’da, Amerika’da, İsrail’de böyle oldu,  Filistin’de de böyle oldu, Suriye’de de böyle oluyor!

Bugün yapılması gereken cihatçı yapılara alan açmak değil, halkların demokratik iradesini büyütmek! Kadın özgürlüğünü, laik yaşamı, eşit yurttaşlığı, barışı savunmak! Halkların yan yana yaşam hakkını savunmak!

Rojava’da insanlık sınavı: Alevi kadınlardan uluslararası çağrı!

PİRHA-HTŞ’nin Kuzey ve Doğu Suriye’ye yönelik saldırılarına Alevi kadınlardan sert tepki geldi. Demokratik Alevi Kadınlar Birliği, FEDA ve Avustralya Alevi Bektaşi Federasyonu temsilcileri, Rojava’da halkların ve kadınların hedef alındığını belirterek, uluslararası kamuoyunu acilen harekete geçmeye çağırdı.

HTŞ’nin Kuzey ve Doğu Suriye’ye dönük saldırılarına Alevi kadınlardan tepki geldi. Demokratik Alevi Kadınlar Birliği Sözcüsü Songül Morsümbül “Rojava’da insanlık büyük bir sınav veriyor” derken, FEDA İsviçre Eşbaşkanı Songül Aslan “Kürt’e ve Rojava’ya sahip çıkma günüdür” çağrısı yaptı. Avustralya Alevi Bektaşi Federasyonu Başkanı Suzan Saka ise “Suriye’de katliama ses çıkarma zamanı çoktan geldi, geçiyor” diyerek uluslararası kamuoyunu harekete geçmeye çağırdı.

Demokratik Suriye Güçleri (DSG) Genel Komutanı Mazlum Abdi, geçici Cumhurbaşkanı Ahmed el Şara ve ABD’nin Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack’ın 19 Ocak’ta Şam’da yaptığı görüşmeden olumlu bir sonuç çıkmadı. Şam güçlerinin Kuzey ve Doğu Suriye’ye dönük saldırıları sürerken, 4 gün süreli ateşkes sağlandı ancak Şam güçleri daha önce ilan edilen ateşkeslerde olduğu gibi bu ateşkeste de ihlal yoluna gitti. Kobanî tam kuşatma altına alınırken, Hesekê sınır hattına da yoğun askeri güç yığınağı yapıldı. devam eden saldırılara Alevi kadınlardan tepki geldi.

“ROJAVA’DA BOMBALAR ALTINDA İNSANLIK ÖLDÜRÜLÜYOR”

Demokratik Alevi Kadınlar Birliği Sözcüsü Songül Morsümbül, bölgede “özgürlüğü bitirme, kadın özgürlüğünü tümden yok etme” hedefiyle hareket eden güçlerin, halkların değerlerini hedef aldığına dikkat çekti.

Morsümbül, Mezopotamya’nın merkezinde yer alan Kuzeydoğu Suriye’de halkların özgürlük ve kimlik taleplerinin 13 yıldır emperyal kapitalist güçler tarafından hedef haline getirildiğini belirtti. Kürtlerin, kadınların, Alevilerin, Dürzilerin, Asur Süryanilerin, Ermenilerin, Ezidilerin ve ulus devlete karşı durabilen tüm toplumsal dinamiklerin hedefte olduğunu vurguladı.

Rojava devriminin “büyük fedakârlıklarla” inşa edildiğini söyleyen Morsümbül, binlerce kadının, erkeğin, yaşlının ve toplumsal dinamiğin direnişini hatırlattı. Morsümbül, yaşananların kader olmadığını; bunun Ortadoğu’da kapitalist modernist güçlerin planlayıp hayata geçirdiği bir iç savaş gerçekliği olduğunu dile getirdi.

Songül Morsümbül, “Bombalar altında insanlık ölüyor. Bombalar altında çocuklar ölüyor. Bombalar altında kadınların bedeni pazara sunuluyor” sözleriyle savaşın yıkıcı sonuçlarına dikkat çekti. IŞİD zihniyetinin ABD, İngiltere, Avrupa Birliği ve radikal İslamcı güçlerle yeniden hortlatıldığını ifade eden Morsümbül, 4 Ocak’ta Paris’te emperyalist ülkeler ve kapitalist modernite güçlerinin kendi paylaşım savaşını yürüttüğünü ve Kürtlerin yeniden Ortadoğu’nun orta yerinde pazarlık konusu yapıldığını dile getirdi.

“KATLİAMLARIN ADI DEĞİŞTİ, HEDEF DEĞİŞMEDİ”

Demokratik Alevi Federasyonu (FEDA) İsviçre Eşbaşkanı Songül Aslan ise Alevilere ve Kürtlere yönelik yok etme politikalarının tarihsel sürekliliğine dikkat çekti.

Avrupa devletlerinin sessizliğini de eleştiren Aslan, Avrupa devletlerinin Ortadoğu’da Türkiye, İsrail ve radikal İslamcı gruplarla ortaklıklarına işaret etti; bu ortaklık sonucunda “ölümü reva gördükleri” kesimlerin Kürtler ve Kürtlerin dostları olduğunu ifade etti.

Songül Aslan, Alevi toplumunun özgürlük iddiasıyla toplumsal hafızasını yeniden hatırlaması gerektiğini belirterek, “Kürt’e, Kürt’ün dostuna, Rojava’ya sahip çıkma günüdür” ifadelerini kullandı. Aslan ayrıca, “Birbirimizden vazgeçmeyelim” diyerek dayanışma çağrısını yineledi.

Konuşmasında geçmiş katliamları ve soykırımları hatırlatan Aslan, “Ne Koçgiri’de, ne Zilan’da, ne Dersim’de, ne Maraş’ta, ne Şengal’de, ne Kobane’de Kürt’ü Alevi’yi yok edemediniz. Yeryüzünde eşit haklarını talep eden, insanca yaşam hakkını talep eden, yani en doğal hakkını talep eden toplumları yok edemezsiniz, halkları yok edemezsiniz”dedi.

“SUSKUNLUK SUÇA ORTAKLIKTIR”

Avustralya Alevi Bektaşi Federasyonu (AFA) Başkanı Suzan Saka, “Suriye’de yaşanan katliama ses çıkarma zamanı çoktan geldi de geçiyor” diyerek uluslararası kamuoyuna çağrıda bulundu. Saka, özellikle Esad hükümetinin devrilmesinden sonra “Colani hükümeti” olarak ifade edilen yapıların Alevilere yönelik katliamlar gerçekleştirdiğini, ardından Kürtlere, Hristiyanlara, Dürzülere ve diğer azınlıklara yönelik zulmün dünyanın gözü önünde sürdüğünü belirtti.

Saka, uluslararası kurumların ve devletlerin sessizliğini eleştirerek; devlet liderlerinin, başbakanların, dışişleri ve içişleri bakanlarının bu süreçte ses çıkarmamasını “üzüntüyle karşılanan ve kaygıyla izlenen bir nokta” olarak değerlendirdi.

Konuşmasında son haftalarda Suriye Demokratik Güçleri’ne yönelik siyasi manevralara işaret eden Saka, HTŞ’nin bileşeni olarak ifade ettiği İŞİD ve “mücahitlerin” bölgeye gönderilmesiyle çok sayıda insanın hayatına, canına ve malına kast edildiğini söyledi. Saka, özellikle kadınlara dönük şiddet, tecavüz, çocuklara şiddet ve yaşlılara yönelik onur kırıcı davranışların sosyal medyada dolaştığını belirtti.

Suzan Saka, Alevilerin bugüne kadar Suriyeli Alevilerle dayanışma içinde olduklarını, yaşadıkları her ülkede diplomasi ve kamuoyu çalışmaları yürüttüklerini belirterek, “Şimdi de Kürt halkının yanında olduğumuzu da bildirmek istiyoruz” dedi.

Elif SONZAMANCI/ALMANYA

Kaynak: pirha.org