Ana Sayfa Blog Sayfa 330

24 yıllık işkence: Mutlak tecrit

PKK Lideri Abdullah Öcalan’a uygulanan mutlak tecrit hali 24’üncü yılında devam ederken, Abdullah Öcalan ile görüşmek için yapılan1956 başvurudan 1056’sı reddedildi. 736 aile görüşme başvurusundan ise 575’i reddedildi

PKK Lideri Abdullah Öcalan’ın uluslararası komplo sonucu 15 Şubat 1999 yılında Türkiye’ye teslim edilmesi ile Türkiye cezaevlerinde tecrit uygulaması sistematik bir hale getirildi. Öcalan’ın Türkiye’ye getirilmeden önce İmralı Cezaevinde bulunan tutuklular başka cezaevlerine gönderilmeye başlandı ve sonrasında cezaevi kendi içerisinde farklı bir yapılanmaya gitti. Cezaevi Öcalan için yeniden düzenlendi ve tek kişinin kalabileceği bir hale getirildi. Öcalan, Demokratik Uygarlık Manifestosu adıyla yayınlanan 5. Savunmalarında, İmralı Cezaevine ilişkin şu detayları veriyordu: “İmralı tarihte devletin üst yetkililerine verilen cezaların infaz edildiği bir ada olmakla ünlüdür. İklimi hem çok nemli, hem çok serttir. Fiziki olarak insanın bünyesini çökertmeye yatkındır. Kapalı oda tecridi de buna eklenince, bünye üzerinde yıpratıcı etkisi daha da artar. Uzun süre Özel Kuvvetler Komutanlığının denetiminde tutuldum. Birer kitap, gazete, dergi ve tek kanallı bir radyo dışında iletişim imkanım yoktu. Birkaç ayda bir yarım saatlik kardeş ziyaretleri ve hava muhalefeti gerekçesiyle sıksa kesilse de avukat görüşmeleri iletişim evrenimi teşkil ediyordu.”

Cam fanus ile başlayan tecrit

Öcalan’a uygulanan tecrit ilk olarak cam bir fanus içerisinde mahkeme salonuna getirilmesi ile başladı. ‘Can güvenliği’ gerekçesiyle yapıldığı söylenen cam fanus uygulanması, sonraki yıllarda Öcalan’a uygulanacak tecridin ilk adımları oldu. Cam fanus uygulamasıyla başlayan tecridin bir adım sonrası ise, İmralı Cezaevi’nde, hepsi özel eğitimli 1000 kişinin gözetiminde tek başına bırakılma süreci oldu. 2009 yılına kadar tek başına bırakılan Öcalan, bu süreçte avukatları ve ailesi ile görüştürüldü ancak hiçbir şekilde yanına başka bir tutsak getirilmedi.

İlk engel aileye

Abdullah Öcalan’a uygulanan yasaklardan ilki aile görüşünde yaşandı. Avukatları ile görüşmeleri devam ederken, ailesi ile görüşmesi ‘koster bozuk’ bahanesiyle engellendi. İlk engellemeden hemen sonra avukatların yaptıkları girişimler sonrası ise, ‘koster bozuk’ bahanesi yerini ‘hava muhalefeti’ gerekçesine bıraktı.

CPT’nin ilk ziyareti

CPT Abdullah Öcalan’ın tutsak edilmesinden bir ay sonra cezaevine bir ziyarette bulundu. Bu ziyarete Öcalan’ın kaldığı yerin sağlık açısından olumsuz bir yer olduğunu söyleyen CPT raporunda özetle şöyle yazıyordu: “Issız bir yerde, yüksek güvenlik uygulaması altında tek başına tutulması Sayın Öcalan’ın ussal sağlığı üzerindeki potansiyel olumsuz etkilerini yok edecek ek önlemler alınması gerekir. Bu önlemler, diğerlerinin yanı sıra, dış dünyayla temas olasılığı ve uygulanan rejimin kesin doğasının aşama aşama daha az kısıtlayıcı olması gerekir. Özellikle yüksek güvenlik riski taşıyan mahkumların, özel birimlerinin sınırları içinde, ağır gözetim durumlarının bir telafisi olarak daha gevşek bir uygulamaya sahip olması gerekir.”

2002: İlk mutlak tecrit ve hücre cezası

Abdullah Öcalan’a yönelik mutlak tecrit uygulamasının ilk adımı ise ilk olarak 2002 yılında gerçekleşti. 2002 yılının son aylarından itibaren Öcalan, ‘koster bozuk’ ‘hava muhalefeti var’ veya ‘disiplin cezası aldı’ gibi bahaneler ile hem avukatları hem de ailesiyle görüştürülmedi. Kürt halkının tepkisi sonucu Öcalan ile görüşmeler tekrar başladı. 2007 yılında ise Öcalan’ın avukatlarından Ömer Güney yaptığı bir açıklamada, son bir buçuk yıl içerisinde toplamda 80 gün hücre cezası verildiğini açıkladı. Verilen hücre cezaların ise ne zaman başladığı ya da ne zaman bittiği hiçbir zaman avukatlarına tam olarak söylenmedi.

2007: Öcalan zehirlenmek istendi

2009 yılına kadar hücre cezaları, koster bozuk gibi bahanelerle sık sık tamamen izole bir hale getirilmek istenen ve tecrit uygulanan Abdullah Öcalan’ın yanına, CPT’nin raporları, halkın Öcalan’ı sahiplenmesi ve Avrupa ülkelerinin baskısı sonrası beş tutsak daha getirildi. Getirilen tutsaklar ile Öcalan’ın belli saatler içerisinde görüştürülmesine karar verildi. 2007 yılında Türk devleti her ne kadar inkar etse de, Öcalan’a yönelik bir zehirleme girişiminde bulundu. Zehirleme girişiminin kamuoyunda duyulması sonrası özellikle Kürt halkı büyük halk eylemsellikleriyle bu girişimi protesto etti. Eylemlerin etkisi ile Türk devlet yetkilileri, zehirleme girişiminin olmadığını belirterek, CPT’nin İmralı’ya ziyaretine izin vermek zorunda kaldı.

CPT ve raporları 

CPT’nin belli aralıklarla İmralı adasına giderek incelemelerde bulunurken bir çoğu kez İmralı’ya ilişkin raporlarını açıkladı. Eylül 2001’de CPT, aralarında İmralı cezaevinin de bulunduğu çok sayıda cezaevi, ıslahevi ve karakola yaptığı ziyareti kapsayan raporu, Nisan 2002’de dönemin Türk hükümetinin izniyle kamuoyuna açıkladı. Raporda Abdullah Öcalan’ın “ebediyen olağanüstü tecrit içinde tutulamayacağını” belirten CPT, Türk hükümetinden bu koşulları değiştirmesini ve diğer tutuklularla bir arada bulunabileceği bir ortamın yaratılmasını talep etti.

16-17 Şubat 2003 tarihleri arasında İmralı’yı ziyaret eden ve raporunu 2004’de açıklayan CPT, raporunda Öcalan’ın avukatları ve ailesi ile yapılan görüşmelerin basit gerekçelerle engellenmesi noktasında tavsiyelere yer verdi. 3 aydan fazla ziyaret hakkının fiili olarak askıya alınmasının bir tutuklu için ciddi ve bunun kabul edilemez bir durum olduğu bildirilen raporda Öcalan’ın akrabaları ve avukatlarını İmralı adasına ulaştırmalarında kullanılması için veya eğer o bot hazır değilse sahil muhafaza aracının kullanılması temelinde değiştirilmesi istendi.

Zehirlenme sonrası ziyaret 

CPT’nin 2007 yılındaki dördüncü ziyareti ise devletinin Öcalan’a yönelik zehirleme girişimleri sonrasına denk geldi. 1 Mart 2007’de Roma’da basın toplantısı düzenleyen avukatlar; Abdullah Öcalan’dan aldıkları saç örneğini laboratuvar ortamında araştırdıklarını, bunun sonucunda Öcalan’ın vücudunda yüksek dozajda kimyasal maddeler; stonsiyum ve kronim bulunduğunu, bunun da düzenli ve sistematik olarak zehirlenme anlamına geldiğini açıkladı.CPT yönetimi İmralı’ya bir heyet gönderme kararı aldı. CPT Yürütücü Sekreter Vekili Fabrice Kellens ve Cenevre Üniversitesi Adli Tıp Enstitüsü Müdürü ve bir uzman olan psikiyatrist Timothy Harding’den oluşan heyet 19-22 Mayıs 2007 tarihleri arasında İmralı’yı ziyaret etti. Bu ziyaretten bir yıl sonra açıklanan raporda CPT heyeti, Öcalan’ın dış dünya ile irtibatı ve tıbbi bakımı ile ilgili bir dizi tavsiyelerde bulundu.

1956 başvurudan 1056’sı reddedildi

İmralı’ya yeni tutsakların getirilmesi ve belli zaman aralıklarında birlikte zaman geçirmesine izin verilmesi sonrasında dahi avukat ve aile görüşlerine çoğu zaman izin verilmiyordu. İlk dönemler ‘koster bozuk’ ya da ‘hava muhalefeti’ diye verilmeyen izinler artık disiplin cezaları ya da hücre cezaları gerekçe gösterilerek verilmemeye başlandı. Görüşmelerin olduğu zamanlar ise, Öcalan’a yönelik sağlık hakkından yararlanmasını zorlaştırma ya da istediği yayınları vermeme gibi şeklinde tecrit uygulamasına devam edildi. 2011 yılına kadar 703 avukat görüşü başvurusundan sadece 366 tanesine izin verildi. Geri kalan 337 başvuru ise gerekçeler sunularak reddedildi.

Öcalan’a yönelik avukat görüşlerinde kısmi şekilde uygulanan görüş yasakları 2011 sonrası daha da artarak devam etti. Bu süreçte yapılan 1253 görüşme talebine, 324 kez gemi bozuk denilerek, 45 kez hava muhalefeti iddiası ile, 54 defa gemi onarımda, 11 kez resmi tatil denilerek, 22 kez gemi arızası var gerekçesiyle, 719 kez ise hiçbir cevap verilmeden izin verilmedi.

Yıl yıl görüşmeler ve yasak gerekçeleri ise şöyle:

2012 yılında 104 başvuru yapıldı, 73 başvuru gemi bozuk, 14 başvuru hava muhalefeti, 16 başvuru gemi onarımda, 1 başvuru ise resmi tatil gerekçe gösterilerek yasaklandı.

* 2013 yılında 102 başvuru yapıldı, 82 başvuru gemi bozuk, 9 başvuru gemi onarımda, 4 başvuru ise resmi tatil denilerek yasaklandı.

* 2014 yılında 104 başvuru yapıldı, 86 başvuru gemi bozuk, 9 başvuru gemi onarımda, 6 başvuru ise resmi tatil gerekçesiyle yasaklandı.

2015 yılında 100 başvuru yapıldı, 24 başvuru hava muhalefeti, 20 başvuru gemi arızası, 37 başvuru gemi bozuk, 20 başvuru gemi onarımda diye yasaklandı.

* 2016 yılında 126 başvuru yapıldı, bunların 66 tanesi 15 Temmuz ve 28 Aralık 2016 tarihlerinde yapıldı. 2 başvuruya “Koşullar oluştuğunda izin verilecek” denilerek, 1 başvuru “savcılık talebi cezaevine göndermedi” denilerek, 64 başvuru mahkeme kararı ile, 46 başvuru gemi bozuk denilerek, 7 başvuru hava muhalefeti denilerek, 2 başvuru gemi arızası denilerek yasaklandı. 2 başvuruya ise hiçbir cevap verilmedi.

* 2017 yılından sonra ise yapılan hiçbir başvuruya olumlu ya da olumsuz bir cevap verilmedi. 2017 yılından 2023 Haziran ayına kadar 717 başvuru yapıldı. Aile görüşmelerinde ise, görüşmeler 2014 yılından sonra aile görüşmelerine de yasaklar getirilmeye başlandı. Asrın Hukuk Bürosu avukatlarının verilerine göre 2014 yılına kadar 277 aile görüş talebinden sadece 152 tanesine izin verildi, 125 tane görüşme talebine ise izin verilmedi.

736 aile görüşme başvurusundan 575 başvuru reddedildi

Aile görüşleri ise 1999 ile 2014 yılı arasında ise 277 görüşme başvurusundan 119 görüşmeye ret verildi. 2014 yılında sonra yapılan aile görüş başvurularında ise 3 görüşme izni ve 1 telefon izni dışında hiçbir şekilde izin verilmedi. Bu süreçte yapılan 459 başvurunun sadece 3 tanesine izin verildi. İzin verilmeyen başvurulara ise çoğunlukla mahkeme kararı gerekçe gösterildi.

2014 yılında sonra yapılan aile görüş başvuruları ise yıl yıl şöyle:

2015 yılında 47 başvuru yapıldı gemi bozuk gerekçesi gösterilerek izin verilmedi.

* 2016 yılında 77 başvuru yapıldı, 1 görüşme gerçekleştirildi, 76 kez ise gemi bozuk, hava muhalefeti gibi gerekçeler gösterildi.

* 2017 yılında 46 başvuru yapıldı, mahkeme kararı gerekçesi ile görüşe izin verilmedi.

* 2018 yılında 45 başvuru yapıldı, mahkeme kararı gerekçe gösterilerek izin verilmedi.

2019 yılında 51 başvuru yapıldı 2 defa görüşe izin verildi, 49 başvuruya mahkeme kararıyla izin verilmedi.

2020 yılında 57 başvuru yapıldı, izin verilmedi, bir kez telefon görüşmesi izni verildi.

2021 yılında 55 başvuru yapıldı, olumlu ya da olumsuz bir dönüş yapılmadı.

2022 yılında 51 başvuru yapıldı, olumlu ya da olumsuz bir dönüş yapılmadı

2023 Haziran ayına kadar 30 başvuru yapıldı, başvurulara hiçbir dönüş yapılmadı.

 BM: İletişimsizlik haline son verin

CPT raporları açıklamayı, devletinin iznine bırakarak, açık bir biçimde İmralı’da Abdullah Öcalan’a uygulanan tecrit uygulamasını da kabul etmiş oldu ve devletinin uygulamalarına açıktan onay verdi. Öcalan’a 2023 Nisan ayında 6 aylık süreyle avukat görüş yasağı ve 3 aylık süreyle verilen aile görüş yasağı ile tecrit hali derinleştirildi. BM İnsan Hakları Komitesi’nin tecrit uygulamasına ilişkin iletişimsizlik haline son verilmesi yönündeki 6 Eylül 2022 ve 23 Ocak 2023 tarihli kararlarına Türkiye tarafından hala cevap verilmedi.

Kaynak: ANF

#yıllık #işkence #Mutlak #tecrit

İran’daki gazeteciler için ‘seferberlik’ çağrısı

İran’da gazetecilere yönelik baskıların arttığına dikkat çeken Neda Kerempour, rejimin zulmüne karşı uluslararası kurumlara ‘seferberlik’ çağrısı yaparak, ‘İran’da gazetecilik tehlikeli alan haline getirildi’ dedi

Uluslararası Gazeteciler Federasyonu (IFJ) verilerine göre; İran’da en az 12 gazeteci tutuklu bulunuyor. Gazeteciler için tehlikeli ülkeler listesinde bulunan İran, Jîna Emînî’nin katledilmesinin ardından baskılarını arttırdı. Rejim güçleri tarafından Jîna Emînî’nin katledilmesi haberini duyuran Nilüfer Hamedi ve Elaha Mohammadi ile gazeteciler İman Bahbsand, Weda Rabbani, Farzana Yahya Abadi, Farkhunda Ashouri, Hashem Moazinzadeh, Maral Dar Afrin, Amir Maskani, Siamand Mohtadi, Gina Mudarres Karaji ve Kamiar Fakour cezaevinde tutuluyor.

Güvenlik gerekçesiyle ismini Neda Kerempour olarak ifade eden İranlı araştırma görevlisi, Jîna Emînî’nin katledilmesinin ardından başlayan eylemlerden sonra gazetecilere yönelik artan baskıları Mezopotamya Ajansı’ndan Berivan Kutlu’ya anlattı.

‘Gazetecilik alanı tehlikeli hale getirilmiş’

İran rejiminin son 10 yılda farklı denetim mekanizmaları uygulamaya başladığını söyleyen Kerempour, “Hükümetin gözetim stratejilerinde endişe verici bir değişiklik var. Temelde birkaç siyasi eğilimin kendi dergilerini yayınlama ayrıcalığına sahip ve çoğunluğun herhangi bir resmi dergiye sahip olmasına izin verilmiyor. Dolayısıyla dergi sahibi olma hakkı, İslam Cumhuriyeti’nin iki fraksiyonuyla, yani reformcular ve muhafazakarlarla sınırlı. Gazetecilik alanı tehlikeli hale getirilmiş olsa da tüm sansür, engelleri aşarak yolunu bulabileceğin bir alan. Ancak bugün gazeteciler yeni sansür ve gözetleme teknolojileriyle karşı karşıya. Basın kuruluşlarının yargı dairelerinden şu veya bu kritik konularda yazmamaları konusunda ‘uyarı alması’, yeni bir rutin haline geldi. Bu engelleme stratejisi, İran gazeteciliğini nispeten kısır hale getirdi, çünkü tartışmalı konular hakkında konuşmanıza bile izin verilmiyor. Ayrıca son yıllarda rejim yanlısı olmayan gazetecilere yönelik ağır zulüm ve tutuklamalarla karşılaşıyoruz. Yabancı devletlerle temas halinde olmakla suçlanan Elaha Mohammadi ve Nilofar Hamedi’nin 9 aylık ‘geçici’ tutukluluğu, bu yeni prosedürün doruk noktası oldu” dedi.

‘İstihbarat servisleriyle kolektif bilinci yok etmek istiyorlar’

Rejimin sansür uygulamalarından sadece gazetecilerin etkilenmediğini belirten Kerempour, “Diğer bir yeni baskılama stratejisi, hükümetin siyasetini meşrulaştırmak için siber yönetme teknolojisidir. Bu bağlamda İran istihbarat servisleri sosyal medyaya insani ve ekonomik olarak büyük yatırımlar yaptı. Sanal medyada halkın isteklerini gündeme getirerek, uygulamalarına karşı çıkan gazeteci ve aktivistlerin baskı altına alınmasına zemin hazırlıyorlar. İstihbarat servisleri bununla İran vatandaşlarının kolektif bilincini yok etmek istiyorlar. Jîna’dan sonra son 9 aylık bu çalkantılı dönemde de hükümetin ilk suçladığı grup gazeteciler oldu. İran hükümetinin yapmaya çalıştığı ilk şey, bilgi dağıtımını kontrol etmek ve kamusal söylemlere hakim olmaktır. Jîna Emînî Hareketi’nin başlamasının ardından gazetecilerin tutuklanma oranının çok yüksek olmasının nedeni de budur” ifadelerini kullandı.

Kerempour, “Uluslararası kurumların, insan haklarının savunulmasında otoriter hükümetin zulmüne karşı seferber olmak için yararlı bir araç olabileceğine dair yaygın bir inanç var. Bu nedenle gazetecileri ve sivilleri desteklemeleri için bu uluslararası kurumlara baskı yapmalıyız” çağrısında bulundu.

WAN

 

 

#İrandaki #gazeteciler #için #seferberlik #çağrısı

Bakırhan: Kimse elini ovuşturup partimizi değerlerimizden uzaklaştıracağını düşünmesin

Seçim sonuçları sonrası HDP’nin sürecini değerlendiren Yeşil Sol Parti Sêrt Milletvekili Tuncer Bakırhan, ‘Bizde istifa istenmez, hesap sorulur, halka hesap verilir’ vurgusu yaptı ve sanal medyada anti propagandaya ‘Karşı kimse elini ovuşturup partimizi değerlerimizden uzaklaştıracağını düşünmesin’ dedi

Mayıs ayında yapılan Cumhurbaşkanlığı ve genel seçimler sonrası eleştiri ve özeleştiri temelinde yeniden yapılanma sürecine giren Halkların Demokratik Partisi (HDP) toplantılar ve planlamalara başladı. Planlamaların ardından halk buluşmaları ve sonrasında kongreye gidecek HDP, saha çalışmalarına ise daha çok ağırlık verecek.

Toplantılar sürerken, HDP Eş Genel Başkan Yardımcısı ve Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi (Yeşil Sol Parti) Sêrt (Siirt) Milletvekili Tuncer Bakırhan, Mezopotamya Ajansı’nın (MA) seçim sonuçları ve çalışmalara dair sorularını cevapladı.

*14 Mayıs seçimleri geride kaldı. Yeşil Sol Parti’nin beklenen oy oranının gerisinde kalmasına dönük eleştiriler de tartışmalar da sürüyor. Bu sonuçların neden ve etkenleri neler oldu?

Seçim sonuçlarını değerlendirmeden önce seçim süreci boyunca her türlü baskı ve sorunlara rağmen büyük emekle çalışan gençler ve kadın yoldaşlarımız başta olmak üzere tüm partililerimize sonsuz teşekkür etmek istiyorum. Evet, hedeflediğimiz sonuçların gerisinde kaldık. Seçim sonrası yaptığımız toplantı ve görüşmelerde sonuçlara dair özeleştirel temelde önemli değerlendirmeler oldu, olmaya devam ediyor.

Seçimler yenilgi değil bir başarısızlıktı

Seçim sonuçlarını yenilgi olarak görmek, Kürt halkının demokratik iradesinin yok sayılması anlamına gelir. Kürt halkı faşizme karşı iradesini sandıklarda göstermiştir. Bu yüzden seçimleri bir yenilgi olarak değil, başarısızlık olarak görüyoruz. Yıllardır haksız hukuksuz birçok uygulamanın hedefi olduk. Bunları göz ardı ederek yapılacak her değerlendirme eksik olacaktır. Aday seçimindeki yetersizlikler, ittifak siyasetimizi yürütürken pratikte yaşadığımız sorunlar, gerek zamandan kaynaklı gerek örgütsel yetersizliklerimizden kaynaklı halka kendimizi anlatamamamız, Üçüncü Yol çizgimizdeki aşınma gibi nedenler hedeflediğimiz sonuçların gerisinde kalmamıza neden oldu. Şimdi içinde bulunduğumuz süreçte bunları masaya yatırıyor ve buradan güçlenmenin yollarını arıyoruz.

*Seçim taktikleri, adaylar, izlenen strateji… Çokça eleştiri var ancak Eş Genel Başkanlarınız ve parti yöneticilerinizin hedef alındığını görüyoruz. Seçim stratejisini kişiler mi belirledi, parti politikası mı?

Partimizde hatalar tek tek kişilere mal edilemez. Partimizde yapılan herhangi bir iş, alınan herhangi bir karar sadece kişilerin iki dudağı arasından çıkmaz. Bu hem paradigmamız hem de parti kültürümüzle de bağdaşmaz. Komisyonlarımız, kurullarımız ortak kolektif bir akılla işlerini yürütür. Bu yüzden mesela bizde istifa istenmez, hesap sorulur. İstifa edilmez, halka hesap verilir. Biz şimdi önümüzdeki günlerde yapacağımız bölgesel ve merkezi konferanslarla yapısal sorunlarımıza kalıcı nihai çözüm bulacak ve büyük kongreyle yeniden yapılanma hamlemizi nihayete erdirerek, çok daha güçlenmiş bir biçimde süreci tamamlayacağız. Bugün Türkiye’de en gerçekçi ve güçlü muhalefetin temsilini yapıyoruz. Sadece seçim sonuçlarıyla var olan ya da pes eden bir parti değiliz.

*Baskılar seçim gününde de hileler ve ihlallerin yaşanmasıyla şaibeli hale geldi. 14 Mayıs adil bir seçim oldu mu?

Seçimlerin adil ve eşit koşullarda yapılmadığı bir hakikat. Devletin tüm imkanlarını pervasızca sonuna kadar kullanan bir iktidara karşı mücadele ettik. Birçok yerde oylarımız çalındı, iktidar partilerine yazıldı. Bu seçimi farklı kılan, adaletsizlikler rejiminin tek adama bağlanmış olmasından kaynaklı devletin ve medyanın tüm olanaklarının Cumhur İttifakı lehinde kullanılmasıdır. Ekonomik buhrana rağmen 8 ay öncesinden “seçim ekonomisi” kapsamında müjdeler verildi… Bunları sonuçlara gerekçe olarak göstermiyorum, tüm bu adaletsizliklere rağmen seçim sonuçları bizler açısından bir başarısızlıktır elbette.

*Başlıca eleştirilerden biri Emek ve Özgürlük İttifakı oluyor ve tartışmalar sürüyor. Mücadele ortaklığı olarak kurulan Emek ve Özgürlük İttifakı, bir seçim ittifakına dönüştü ve sonuçlara bakıldığında ciddi bir oy kaybına da neden oldu. Eleştirileri nasıl yorumluyorsunuz?

Öncelikle Emek ve Özgürlük İttifakı’nın kurulduğu günleri hatırlamakta fayda var. Bu ittifak üçüncü seçeneği yaratmak isteyen yegâne halkçı ittifak olarak tasarlandı. Nitekim bir seçim ittifakı değil, mücadele ittifakı şeklinde düşünüldü. Demokrasi ittifakı her zaman dile getirdiğimiz bir şeydi. Emek ve Özgürlük İttifakı’nı siyasi partilerin içerisinde olduğu seçim ittifakı olarak düşünmedik. Fakat seçim sürecine denk gelmesi ve çeşitli sebeplerden ötürü siyasi partilerin esas olduğu bir seçim ittifakı olarak algılandı.

Özel savaş oyunlarına gelmeyeceğiz

Seçim süreci boyunca yürütülen ittifak görüşmelerine dair samimi ve eleştirel değerlendirmeler çok önemlidir. Ancak şimdilerde ittifak siyasetimizin kökten yanlış olduğuna dair yürütülen tartışmaların eleştiri boyutunu çok aşan bir tarafı olduğunu görüyoruz. Özel savaş aparatları ve manipüle edici sosyal medya hesapları üzerinden büyük bir kirli algı operasyonu yürütülüyor. İsimler üzerinden büyük değerlerimizi hedef alan, seçim sonuçlarının partimizde bir dağılmaya neden olmasını isteyen bu özel savaş oyunlarına gelmeyeceğiz. Yeniden yapılanma sürecimize yönelik kurulan bu kirli tezgâha rağmen değerlerimize sahip çıkacak ve güçlü şekilde örgütlenmeye devam edeceğiz. Yoldaşlığın zarafetiyle tartışmalarımızı radikal öz eleştiri ekseninde sürdürürken, kimse elini ovuşturup partimizi değerlerimizden uzaklaştıracağını düşünmesin.

*Seçimler bitti, ittifakın kaderi ne olacak?

Önümüzdeki süreçte demokrasi ittifakını seçim ve siyasi parti endeksli olmaktan çıkararak, toplumsal kesimler, ekolojik-sınıfsal direniş odakları gibi daha tabandan örgütleyerek öreceğiz. Dolayısıyla demokratik ittifak açısından yeni dönemin kilit kavramları seçim ve siyasi partiler değil, toplum ve direnişler olacak.

*HDP ile Selahattin Demirtaş karşı karşıya getirilmek isteniyor. Bununla ne amaçlanıyor?

Bir zamanlar “şahin-güvercin” gibi suni bir ikilik üzerinden karşıtlaştırılmaya çalışılan Kürt hareketi, bu defa Demirtaş-HDP karşıtlığı varmış gibi bir söylem üretilerek pek çok anlamda “kullanışlı” bir yıpratma-sindirme-parçalama oyunuyla karşı karşıyadır. HDP’nin suskun olduğunu, konforlu bir alanda Ankara siyaseti yaptığını iddia edenlerin iyi niyetli olduğunu kim iddia edebilir? Eksiklik ve yetmezliklerimiz olduğunu, bu konuda bir özeleştiri süreci başlattığımızı belirtmişken, muhalif gibi görünen bir kesimin ısrarla sistemin diliyle HDP ile Demirtaş’ı karşı karşıya getirme uğraşı boşunadır, nafiledir. Selahattin Demirtaş bizim arkadaşımızdır, onunla hukukumuzu sorgulamak, bu niyetini açık eden kişilerin haddi değildir. Şimdi Kürtlerin haklarına, eşitlik ve adalet taleplerine, en önemlisi Kürt çocuklarının yaşama hakkına bunca değer veren, önemseyen muhalifleri Gever’de öldürülen 5 yaşındaki Erdem Aşkan’ı konuşmaya davet ediyorum.

*Partiniz bir özeleştiri sürecine girdiğini açıkladı? Toplantılarınız nasıl geçiyor? Bu sürecin sonunda bir değişim olacak mı?

Son yıllarda değiştiği açıkça görülen sosyolojiyi okumakta zorlandığımız hakikatini konuşuyoruz. Yapısal sorunların temelinde biraz da bu yatıyor. Kurduğumuz söylem ile halkın yaşadıkları arasında açı farkı derinleşti. Yine yoksulluk çok önemli bir meseleyken, buna çare olacak söylemler ve işler geliştiremedik. Kürt halkının direnişi, bileşenlerimizce Batı’da büyütülemedi. Bu güç dengesi her bölgede aynı olmalıydı. Toplantılarımızdaki güçlü tartışmalar yeniden yapılanma sürecinin de güçlü şekilde gerçekleşmesini sağlayacak. Bu sürecin sonunda Üçüncü Yol’un inşasında çok daha güçlü adımlar atacağız.

Bileşenlerimiz güçlüyse biz de güçlüyüz

Yeniden yapılanma sürecimizde sadece HDP’nin değil, tüm bileşen yapılarımızın ve kongrelerimizin de tartışması ve kararlar alması gerektiğine inanıyorum. Temsil siyasetine sıkışan bir bileşen hukuku yerine, ortak mücadele ve inşa siyasetini hep birlikte güçlendirmeliyiz. DBP Kürdistan’da güçlü ise HDP güçlü olur; Batı’da SODAP, ESP, Devrimci Parti, SYKP ve Yeşil Sol örgütlendikçe, HDP daha da toplumsallaşır. Nehre akan kolların da güçlü akması gerekiyor.

*Hem sizleri hem toplumu nasıl bir süreç bekliyor?

Türkiye ekonomik, siyasi, toplumsal boyutları olan çoklu kriz yaşıyor. Türkiye halkları hemen her gün daha çok yoksullaşıyor. Gerek küresel gerek bölgesel gerekse de ulusal ölçekte yaşanan gelişmelerden dolayı mevcut iktidar blokunun 2015’ten beri devreye koyduğu otoriter hattın sürdürülebilirliği olmasa da bölgesel kriz halinin devam etmesinden dolayı yerel seçimlere giderken, içeride ve dışarıda baskıcı ve otoriter politikaların devam edeceğini düşünüyorum. Öte yandan Millet İttifakı’nın da bir seçenek olmadığı kanıtlamış durumda. Bu nedenle Üçüncü Yol’un daha güçlü şekilde örülmesi görevi önümüzde duruyor. Bu sürecin öncülüğünü partimiz yapacaktır. Zorlu bir süreç geliyor. Yaşamın her alanında demokratik mücadelemizi bedeli ne olursa olsun sürdürmeye devam edeceğiz.

ANKARA

#Bakırhan #Kimse #elini #ovuşturup #partimizi #değerlerimizden #uzaklaştıracağını #düşünmesin

Din görevlilerinin ‘Manevi Danışman’ olarak okullara atanmasına velilerden tepki

ÇEDES kapsamında okullara din görevlilerinin ‘Manevi Danışman’ olarak atanmasından dolayı kaygılı olduklarını belirten Veli-Der İzmir Şubesi Başkanı Necati Kalafat, ‘Yüzlerce velinin bu projeye karşı okul müdürlerine dilekçe veriyor’ dedi

Milli Eğitim Bakanlığı, Gençlik ve Spor Bakanlığı ile Diyanet İşleri Başkanlığı’nın imzaladığı “Çevreme Duyarlıyım, Değerlerime Sahip Çıkıyorum (ÇEDES)” Protokolü kapsamında İzmir ve Eskişehir’de okullara imam, vaiz, Kur’an Kursu öğreticisi gibi din görevlilerinin “manevi danışman” adı altında atanmasına yönelik tepkiler büyüyor. Eğitim emekçileri ve veliler, günlerdir bu protokolün iptal edilmesi için Türkiye’nin birçok noktasında eyleme gerçekleştiriyor.

Okullar, milli eğitim il müdürlükleri ve kent meydanlarında açıklamalar yapılırken, yüzlerce veli bu projeye karşı okullara dilekçeler vermeye başladı. İzmir’de de Öğrenci Veli Derneği (Veli-Der) Şubesi üyesi velilerin yanı sıra yüzlerce kişi de bağımsız olarak hem okul önlerinde eylemler yaptı hem de okullara çocuklarının bu proje kapmasının dışında tutulması için dilekçeler verdi.

‘İzmir’de 884 okula görevlendirme yapıldı’

Veli-Der İzmir Şubesi Başkanı Necati Kalafat ile projeye neden karşı çıktıklarını ve buna karşı neler yapacaklarını Mezopotamya Ajansı’ndan Tolga Güneye’e konuştu. ÇEDES ve benzeri projelerin 10 yıldır eğitim bürokrasisi içinde konuşulan projeler olduğunu dile getiren Kalafat, ÇEDES’in okulların temel ihtiyacını salt “maneviyat” olarak değerlendiren bir proje olduğunu söyledi. Eğitimin sorunlarının bilimin ve eğitimin pedagojik ihtiyaçları dışında çözülmeye çalışıldığını kaydeden Kalafat, “Basit bir proje olarak kalsa denenir, karşılığı olmadığı deyip geçeceğimiz bir uygulama. Ama İzmir’de 844 okulda bu konuyla ilgili görevlendirme yapıldı. Demek ki gelip geçici bir şey değil, bir hizmet verilecek” dedi.

‘Politik mesaj veriliyor’

Projenin İzmir ve Eskişehir gibi kentlerden başlamasının da bir politik mesaj olduğuna dikkat çeken Kalafat, eğitim sisteminin çok ciddi yapısal sorunları olduğunu söyledi. Öğrencilerin bu sistemden memnun olmadığını dile getiren Kalafat, “Pandemi ile başlayan ve depremle devam eden süreç içerisinde özellikle kız çocuklarının eğitim hayatına devamı yüzde 20-25 azalmış durumda. Bunları konuşmak yerine şükretmeyi ve kabul etmeyi öneren manevi danışmanlık sistemini getirirseniz, bunun arkasında politik bir durum ararız” diye belirtti.

‘İmamın görevi dini mekanlar’

“Manevi danışman” olacak kişilerin pedagojik formasyon almadığını aktaran Kalafat, bu eğitimi almayan kişilerin çocuklara ders anlatmasını doğru bulmadıklarını söyledi. İmamın görevinin dini mekanlar olduğunu vurgulayan Kalafat, “ÇEDES projesi kapsamında 3 kurumun imzası olmasına rağmen İzmir’de Milli Eğitim Müdürü ile görüştüğümüzde projenin nasıl işleyeceğini, okullarda hangi müfredat üzerinden eğitim vereceklerini bilmediklerini söyledi. Proje kapsamında bu kişileri okullara atayan kurumun başındaki insan detaylarını bilmediğini söylüyor. Ya bizi kandırıyorlar ya da gerçekten bilmiyor. Bilmiyorsa ortada daha büyük bir problem var. Dolayısıyla karanlık bir süreç oluşuyor” ifadelerini kullandı.

‘Projeye karşı tepki’

Okullarda Din Kültürü ve Rehber öğretmenlerinin yapacağı işi soran Kalafat, bu durumun da eğitim ortamındaki iç barışı bozacağını ve öğrencilere zarar vereceğini ifade etti. Projeye karşı ciddi bir tepki oluştuğunu sözlerine ekleyen Kalafat, şöyle devam etti: “Birinci ayak olarak, basın yoluyla kamuoyu oluşturmaya çalışıyoruz. Bu olay başladığından beri sadece ben yüze yakın veli ile itiraz dilekçeleri üzerine konuştum. Veliler kendiliğinden okul müdürlüklerine dilekçe veriyorlar. Eğitimciler ve veliler okul önlerinde itirazlarını dillendiriyor. İkinci olarak barolar ve avukatlarla hukuksal olarak ne yapacağımızı değerlendiriyoruz. Son ayak olarak ise milletvekilleri ve bakanlara eleştirilerimizi iletiyoruz.”

Bu sorunun çözümünün eğitimin temel bileşenleriyle oluşacağını vurgulayan Kalafat, “Eğitimin sorunlarıyla karşı karşıya olanlar öğrenci, veli ve öğretmenler. Ankara’daki bürokratlar ya da din alimlerinin oluşturduğu bir projenin eğitim alanına gittiğinde karşılık bulmayacağını düşünüyorum. Dolayısıyla öğrenci, veli ve öğretmen üçgeni tepkilerini net olarak gösterdiğinde, çekilmeyecek proje yoktur” dedi.

İZMİR

 

#Din #görevlilerinin #Manevi #Danışman #olarak #okullara #atanmasına #velilerden #tepki

‘Doğamıza siyasi olarak yaklaşılıyor, hukuk burada işlemiyor’

Şirnex Nerdûş Deresine atık suyun karışmasına tepki gösteren Şirnex Ekoloji Platformu Sözcüsü Adnan Şenbayaram, ‘Doğamıza siyasi olarak yaklaşılıyor, buradada hukuk işlemiyor’ dedi

Şirnex’te içme suyu ihtiyacını karşılayan Nerdûş Deresi, bölgedeki kömür ocakları nedeniyle yok olma tehlikesi altında. Bölgede faaliyet gösteren kömür ocaklarının atık suyu 3 yıldır dereye akıtılıyor. Bu durum hem dereye hem de çevresindeki yaşam alanlarına büyük zarar veriyor. Derenin kirletilmesine neden olan kömür ocaklarının başında AKP’li Süleyman Bölünmez bulunuyor. Bölünmez’e ait kömür ocaklarından aralıksız bir şekilde dere kirletilirken, Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı’nı ve diğer kurumlar bu duruma karşı sessizliğini koruyor. Ayrıca yeni kömür ocaklarının açılmasına izin veriliyor. 2021’de kent genelinde 20 bölgeyi kapsayan yeni maden ocakları için Çevresel Etki Değerlendirmesi (ÇED) raporuna gerek  duyulmadan, çalışmalara başlandı.

Şirnex Ekoloji Platformu Sözcüsü Adnan Şenbayaram, Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi (Yeşil Sol Parti) Şirnex Milletvekili Zeki İrmez ile Sağlık ve Sosyal Hizmetler Emekçileri Sendikası (SES) Şirnex Şubesi Kadın Sekreteri Mihriban Şenbayram, derenin kirletilmesi ve olası sonuçlarını  Mezopotamya Ajansı’ndan Zeynep Durgut’a değerlendirdiler.

‘Burada hukuk işlemiyor’

Bölgede sayısı artan kömür ocakları nedeniyle Nerdûş Deresi’nin tamamen kömür aktığına dikkat çeken Adnan Şenbayram, içme su ihtiyaçlarını dereden karşılayan insanların sağlık durumları için endişe duyduklarını belirti. Şenbayaram, Şirnex Ekoloji Platformu ve kentte bulunan diğer sivil toplum örgütleriyle birlikte duruma karşı harekete geçtiklerini belirten Şenbayram, “Sadece dere için değil, bölgenin geneli akan zehirli su yüzünden tehlike altında. Yaşamı tahrip eden bir etki var. Bununla birlikte bölgede bulunan insanlar içme su ihtiyacını Nerdûş Deresi’nden karşılıyor. Dere yatağının yakınında Avga Masiya köyü var, insanların piknik alanları var” dedi.

Söz konusu durumun tarımı da olumsuz etkilediğini ifade eden Şenbayram, “Bu köyde insanlar Nerdûş suyuyla tarım yapıyor. Şimdi tarım faaliyetleri sekteye uğramış durumda. İnsanların sağlığı tehdit altında. Kömür ocaklarının bölgeye verdiği zarardan dolayı, orada tarım çeşitliği azaldı. Aynı zamanda dere içinde yaşayan canlı sayısının tamamının yok olduğunu söyleyebiliriz. Daha önce konuyla ilgili Şirnex Barosu savcılığa dilekçe verdi ama bilindiği üzere burada hukuk işlemiyor” diye konuştu.

‘Doğamızla oynuyorlar’

Devletin halkı ekonomik olarak kendine muhtaç hale getirdiğini dile getiren Şenbayram, “Kömür ocaklarında binlerce emekçi çalışıyor. İnsanlar bunu düşünüyor. Eğer ben bu yapılan tahribata karşı ses çıkartırsam, ekmeğimden olurum düşüncesi hakim. Sosyal devlet politikası gereği devlet yurttaşlara karşılıksız iş desteği vermelidir. Topraklarını işgal etmeden, derelerin özgür akmasını engellemeden, ormanına kıymadan bunu yapmalı. Şirnex’te kömür madenleri yandaş firmalara peşkeş çekilmek için ihtiyaçtan daha fazla maden açılıyor. Şırnex’e bir baraj yettiği halde, 10 baraj yapıyorlar. Bu ne demek oluyor? Doğamızla oynuyorlar. Doğayı tahrip ediyorlar” dedi.

‘Batıda çevreci, Kürdistan’da terörist’

Botan’da doğa talanına karşı tepki geliştirdiklerinde devlet tarafından “terörist” olarak lanse edildiklerini söyleyen Şenbayaram, “Batıda hukuk yolları daha işlevsel olduğu için insanlar yapılan doğa kıyımına karşı durabiliyorlar. Ama Botan’da yapılan doğa kıyımına tepki gösterdiğimizde direkt ‘siz teröristsiniz’ deniliyor. Hem Kürt olma hali hem doğası katledilen toplumuz buna ses çıkardığında, terörize ediliyor. Batıda kendi memleketindeki kıyıma karşı geldiğinde çevreci oluyor. Kömür ocaklarına yürüyüş düzenleyince etiketi yapıştırıyorlar ama batıda günlerce oturma eylemi yapılıyor, pankartını istediği gibi açıyor, kimse bir şey diyemiyor. Tek bir amacımız var, doğamızı korumak” şeklinde konuştu.

‘Doğamıza siyasi olarak yaklaşılıyor’

Yeşil Sol Parti Şirnex Milletvekilli Zeki İrmez ise, Botan’da yapılan doğa kıyımının Kürt sorunuyla bağlantılı olduğuna işaret ederek, Kurdistan doğasının 40 yıldır saldırı altında olduğunu belirtti. İrmez, “Nerdûş Deresi onlarca köyü besliyor, dere sayesinde onlarca çiftçi tarım yapabiliyor. Biz TEMA Vakfı’na durumu bildirdik. Bölge ‘güvenlik bölgesi’ niteliği taşıdığı için ellerinden bir şey gelmediğini söylediler. Bu kurumlar bizim doğamıza siyasi olarak yaklaşıyor. Bölgemizin tamamı talan edildi. Bilindiği gibi ormanlarımız yok edildi. Şirnex Barosu kömür işletmelerine dava açtığı halde herhangi bir düzenleme yapılmadı” diye aktardı.

Doğayı koruma mücadelelerini sürdüreceklerini vurgulayan İrmez, “Bu suçları işleyenleri teşhir edeceğiz. Onların yakasını bırakmayacağız” dedi.

‘İnsan sağlığını tehdit ediyor’

SES Şirnex Şubesi Kadın Sekreteri Mihriban Şenbayram da Nerdûş Deresi’ne akıtılan suların bölgenin biyoçeşitliğini yok etiğini dile getirdi. Bölgede ciddi sağlık problemlerin yaşanmaması için sorununun çözülmesi çağrısında bulunan Şenbayram, “Nerdûş Deresi’nin üzerinde bulunan köy, arazilerinin sulama ihtiyacını ve yeri geldiğinde içme suyunu buradan karşılıyor. Şirnex’te çoğalan kömür ocaklarından çıkan kirli sular drenaj edilmeden Nerdüş Deresi’ne dökülüyor. Derenin sularıyla sulanan araziler tahrip ediliyor. Bununla beraber topraklarda yaşayan hayvan göçlerine de sebep olmaktadır. Bu şekilde biyoçeşitliliği değiştirmektedir. Kömürün çevre ve insan sağlığı üzerine olan etkileri, içeriğinde bulunan veya yanma sonucu oluşan maddelerin, su, hava ve toprak gibi çeşitli alıcı ortamlara karışmasından kaynaklanmaktadır. Zira kömür büyük oranda organik maddeden oluşmakla birlikte coğrafi bölgeye ve yatağa bağlı olarak iz element olarak kurşun, civa, nikel, kalay, kadmiyum, antimon ve arsenik gibi çeşitli ağır metaller ile radyoaktif element olarak uranyum, toryum ve strontiyum içermektedir. Bu ağır elementlerin içme suyu, toprakta yetişen meyve sebze veya hava yoluyla insan vücuduna ulaşması, insan sağlığını büyük ölçüde tehdit etmektedir” dedi.

‘Daha fazla geç kalınmamalı’

Şenbayram, “Şu an Nerdûş Deresi’nin mevcut kirliliğinin insan sağlığı üzerindeki etkileri araştırılmış değil. Bilimsel bir çalışma yapılmadı. Yetkililerin ve bilim insanlarının bunu ele alması ve araştırması önemlidir. Zira kısa vadede olmasa bile, uzun vadede insan sağlığını bozacaktır. Suyun eski hâline getirilmesi için maden ocaklarındaki kirli suların drenaj edildikten sonra dışarı verilmesiyle gerçekleşecektir. Bunun için de daha fazla geç kalınmamalıdır. Çünkü yapısı bozulmuş doğa, farklılaşan hayvan çeşitliliği ve bozulan insan sağlığını iyileştirmek çok zor ve geri dönüşsüz olabilecektir” dedi.

ŞIRNEX

#Doğamıza #siyasi #olarak #yaklaşılıyor #hukuk #burada #işlemiyor

Artan maliyetler nedeniyle hastane inşaatı durduruldu

Silopiya’da 2020’de temeli atılan Kadın Doğum ve Çocuk Hastanesi’nin inşaatı ‘girdi maliyetleri artı’ gerekçesiyle durduruldu

Şirnex’in Silopiya (Silopi) ilçesinde Sağlık Yatırımları Genel Müdürlüğü ile Olgun Gür. İnşaat, Mimarlık, Mühendislik Mlz. Ticaret Sanayi ve A.Ş.’nin ortaklığıyla 10 Eylül 2020 tarihinde temeli atılan 50 yataklı Silopi Kadın Doğum ve Çocuk Hastanesi kaderine terk edildi. İhale bedeli 2020 yılında 64 milyon 444 bin TL olan hastanenin temeli yüklenici firma tarafından atıldı. Sözleşmede, hastanenin 700 iş günü süre zarfında bitirileceği belirtildi. Ancak aradan geçen 2 yıla rağmen hastane bitirilmedi. Hastanenin yapılması için ihaleyi alan firmalar, girdi maliyetleri yükseldiği gerekçesiyle inşaatı durdurdu. Hastane inşaatının tekrar ne zaman başlanacağı ise belirsizliğini koruyor.

Sağlık Bakanlığı tarafından 2020’de yapılan açıklamada, 4 ameliyathane, 14 poliklinik, 10 doğum salonu ile yeni doğan yoğun bakım ünitesinde 16 yatak, 10 müşahede yatağı ve acil serviste 3 poliklinikte hasta kabulü yapılacağı bilgisi paylaşılmıştı.

ŞIRNEX

#Artan #maliyetler #nedeniyle #hastane #inşaatı #durduruldu

Jin Dergi ‘Jin jiyan azadî yol gösteriyor’ kapağı ile yayında

Her pazar yayımlanan web dergi Jin’in yeni sayısı ‘Jin jiyan azadî yol gösteriyor’ manşetiyle okuyucu ile buluştu

Jin Dergi’nin 15’inci sayısında Delal Sarı, ‘Jin jiyan azadî yol gösteriyor’ başlıklı yazısında kadın devriminin sürecini ele alırken, ayşe düzkan ise, ‘kadın kurtuluş hareketi için eylemciliğin ötesi’ başlıklı yazısında kadın hareketlerinin sokak dışındaki önemine değindi.

Hülya Osmanağaoğlu da ‘Feminist hareket seçimler ve sonrası’ başlıklı yazısı ile feminist hareketin her kesime dokunması gerektiğini aktarırken, Handan Coşkun, ‘Rosa Lüxemburg’dan KESKli kadınlara; Vardık varız var olacağız’ başlıklı yazısıyla KESK’li kadınların çalışmalarına değiniyor.

Selma Güngör ise ‘Karpal tünel sendromu’ yazısında karpal tünel sendromunda izlenmesi gereken yöntemlere değiniyor.

Yeni sayıda yer alan tüm başlıklar şöyle;

‘Jin jiyan azadî’ felsefesi kadın hareketinin yol haritası / Delal Sarı

kadın kurtuluş hareketi için eylemciliğin ötesi / ayşe düzkan

Feminist hareket seçimler ve sonrası / Hülya Osmanağaoğlu

Rosa Lüxemburg’dan KESKli kadınlara; Vardık varız var olacağız / Handan Coşkun

Karpal tünel sendromu / Selma Güngör

Yeni sayıda yer alan yazıları okumak için tıklayınız.

http://jindergi.com/anasayfa/

İSTANBUL

#Jin #Dergi #Jin #jiyan #azadî #yol #gösteriyor #kapağı #ile #yayında

DTK’dan Hüseyin Arasan açıklaması

Süleymaniye’de suikast sonucu yaşamını yitiren Hüseyin Arasan’a ilişkin açıklama yapan DTK, ‘Bütün Kürt partileri ve kurumlarına da çağrımızdır; bu saldırılara karşı kararlı bir şekilde durmalıdırlar’ dedi

Demokratik Toplum Kongresi (DTK) Federe Kurdistan Bölgesi’nin Süleymaniye kentinde uğradığı silahlı saldırı sonucu yaşamını yitiren Mezopotamya İşçiler Derneği Üyesi Hüseyin Arasan’a ilişkin açıklama yaptı.

Açıklamada, “Bu faşist rejim KDP’nin yardımıyla yurtsever Kürt akademisyen, gazeteci ve siyasetçileri kendine hedef haline getirmiş. Son bir yılda bu tür saldırılardan 5 yurtsever Kürt katledildi ve bunlardan biri de akademisyen Nagihan Akarsel. KDP, Kurdistan’ın statüsünü koruyacağına, Federe Kurdistan’ı faşist rejime statü oluşturuyor. Kurdistan bölgesini faşist Türkiye rejiminin bir kenti haline getirmiştir. Bu yüzden saldırıların önünü açarak, şahsi menfaatlerini koruyor. Kurdistan bölgesinde kullanılan kimyasal silah kullanımının ortağı olduğu için araştırılmasına izin vermedi” denildi.

‘Tarih bu yüz karalığını yazacaktır’

Mexmûr’a yönelik ablukaya da dikkat çekilen açıklamada, şu ifadeler yer aldı: “Faşist rejim, hava saldırılarıyla KDP eliyle Şengal’in statüsüz kalmasını ve Mexmur’a uyguladığı ambargoyla burayı boşaltmak istiyor. Aynı durum Rojava’da da geçerlidir. Bu saldırılara sessiz kalan parti, kurumların yurtseverlikleri de KDP sınırlarında askıda kalmıştır. Kurdistan’ın her yeri Kürtlerin varlığıdır. Tarih bu yüz karalığını yazacaktır.”

Yetkililer göre çağrıldı

Saldırının kınandığı açıklamada, “Hüseyin Arasan’ın ailesine ve Kürt halkına başsağlığı diliyoruz. Bütün Kürt partileri ve kurumlarına da çağrımızdır; bu saldırılara karşı kararlı bir şekilde durmalıdırlar. Lozan’ın yüzüncü yılında Kürt halkının umudunun kırılmasına izin verilmesin. Yine insan hakları örgütlerini, demokrasi güçlerini ve Birleşmiş Milletler’i, uluslararası hukuka ve insan haklarına aykırı bu saldırılara karşı göreve çağırıyoruz” ifadeleri kullanıldı.

Kaynak: MA

#DTKdan #Hüseyin #Arasan #açıklaması

Özerk Yönetim’den DAİŞ’lileri yargılama kararı

Özerk Yönetim, bölgedeki cezaevlerinde tutulan 10 binden fazla DAİŞ’liyi yargılama kararı aldıklarını belirterek, uluslararası mahkemenin kurulması çağrısını da yineledi

Kuzey ve Doğu Suriye Özerk Yönetimi, bölgedeki cezaevlerinde tutuklu DAİŞ çetelerini yargılamaya karar verdiğini duyurdu. Karar ilişkin yapılan yazılı açıklamada, çetelerin yargılanması için uluslararası bir mahkemenin kurulması gerektiğini de belirtildi.

Açıklamada, “QSD’nin Kuzey ve Doğu Suriye’de DAİŞ terör örgütüne karşı nasıl savaştığı tüm dünyada görüldü. Başta Kobanê’den Baxoz’a ve sözde başkentleri Reqa’ya kadar. Bu uluslararası terör örgütü, bölge halkına karşı birçok büyük suç ve katliam gerçekleştirdi. Bunlardan bazıları savaş suçu kapsamına girdi, insanlığın ölümüne ve binlerce kişinin katledilmesine neden oldu. Ayrıca şehirlerimiz ve altyapıları tamamen yok edildi. 60’dan fazla ülkeden Türkiye toprakları üzerinden Ankara hükümetinin desteği ve gözetimi ile gelen teröristler Suriye topraklarına girdi. Buna rağmen QSD, DAİŞ çetelerini Uluslararası Koalisyon’un desteğiyle coğrafi olarak yendi” denildi.

‘10 bin DAİŞ’li tutuklu’

DAİŞ’li 10 binden fazla çete üyesinin tutuklu olduğu kaydedilen açıklamada, “Bunlar şimdi Kuzey ve Doğu Suriye Özerk Yönetim’in cezaevlerinde tutulmaktalar. Çoğu çocuk ve kadın olmak üzere ailelerinden binlerce kişi, Kuzey ve Doğu Suriye kamplarında yaşıyor. Baxoz savaşının sona erdiği ilk günlerden bu yana Özerk Yönetim, uluslararası toplumu DAİŞ çetelerinin dosyasının çözümü için üzerine düşen sorumluluğu yerine getirmeye çağırıyor. Ayrıca uluslararası bir mahkemenin kurulması ve uluslararası bir yargılamanın için ilgili devletlere, yasal ve uluslararası kuruluşlara inisiyatif sundu. Bu da, bölge sakinlerine ve bileşenlerine karşı ortaklarıyla birlikte terör suçu işleyen DAİŞ çetelerinin, Özerk Yönetim’in elindeki belgelere göre yargılanmasıdır. Özerk Yönetim büyük zorluklara, önemli ve hassas sürece ve omuzlarındaki büyük yüke rağmen, masum insanlara karşı işledikleri suçlardan dolayı yargılanmaları için cezaevlerinde tutmaktadır” ifadeleri yer aldı.

‘Mevcut durum sürdürülemez’

Açıklamanın devamında şunlar yer aldı: “Mevcut durumun sürdürülmesi söz konusu olamaz ve bu suçluların adalet önüne çıkarılmaması uluslararası hukuka ve yasalara aykırıdır, bu şekilde kalmaları bölge güvenliği üzerindeki tehlikeyi artırmaktadır. Bu nedenle uluslararası toplum, Özerk Yönetim’in devletlere terör içinde yurttaşlarını teslim almaları, haklarını yerine getirmeleri, mağdurlara adalet sağlamaları ve toplumsal adaletin sağlanması yönündeki çağrılarını görmezden geliyor. Bu nedenle Kuzey ve Doğu Suriye Özerk Yönetimi, yabancı DAİŞ çetelerini açık, adil mahkemelerin önünde yargılamaya başlıyor. Bu, teröre özgü uluslararası ve yerel yasalara, mağdurların ve ailelerinin haklarının korunmasına uygun yapılmaktadır.

Uluslararası mahkeme çağrısı

Bu, Özerk Yönetim’in uluslararası bir mahkeme kurulması ve DAİŞ çetelerinin terör davasına özgü uluslararası yöntemlere göre yargılamanın önemi konusundaki görüşünden vazgeçtiği anlamına gelmiyor. Uluslararası bir mahkemenin kurulması için uluslararası topluma yaptığımız çağrılarda ısrarcıyız. Bu kapsamda teröre karşı Uluslararası Koalisyon’a, Birleşmiş Milletler’e, uluslararası hukuk örgütleri ve yerel örgütlerin olumlu bir şekilde katılmaya ve tüm yargılama aşamalarında destek vermeleri çağrısında bulunuyor.”

HABER MERKEZİ

#Özerk #Yönetimden #DAİŞlileri #yargılama #kararı

HDP’nin özeleştiri sürecinin başarısı toplumsallaşmasına bağlıdır

HDP/Yeşil Sol Parti yenilenme sürecine girecekse öncelikle üçüncü yol siyasetini Türkiye siyasetini aşan, kapitalist modernite alternatifi olarak sistemsel düzlemde ele almalıdır

Abdulmelik Ş. Bekir

Mayıs ayında yapılan seçimlere ilişkin tarafların değerlendirmeleri sürüyor. Siyasi partilerin bir kısmı gerçek bir sorgulama sürecine yönelirken bir kısmı da ağırlıklı olarak gerekçeleri önceleyerek kendine yontma çabasında. İktidar ise bir yandan elinde iktidarı, “Kürt yüzyılı” motosundan aşırma “Türkiye yüzyılı” manipülasyonlarıyla vaziyeti idare etmeye çalışırken, öte yandan kendinden devraldığı enkaz karşısında panik bir haldedir. İşin özü ise tüm kurum ve kurallarıyla yerle yeksan olmuş devlet denilen yığının başında duran başta tek adam rejimi başta olmak üzere hiç kimsenin kazanamadığı sıfır denklemli bir durum var. Ne iktidar ne de sistemiçi ve sistem karşıtı muhalefet eskisi gibi yürümeyecektir.

İktidar yeni kabineyle bazı figürleri değiştirerek hem uluslararası sermayeyi çekmek hem de içeride oluşan değişim arzusunu manipüle etmeyi hedefliyor. Ancak yarattığı enkazı kaldırması mümkün değildir. Sistemiçi muhalefet cephesine ise karamsarlık, umutsuzluk ve yılgınlık havası hakim. İktidarın palyatif çözümlerini aşacak gerçek bir yenilenme, değişim ve dönüşümü sağlama gelenek ve vizyona sahip değildir.

Seçim sonuçlarından en fazla ders çıkarması gereken ise sistem dışı muhalefet olarak HDP’nin lokomotifliğini yaptığı Emek ve Özgürlük İttifakı’dır. Uzun erimli bir mücadele birliği ve ittifakı olduğunu göstermelidir. Bu sınavı ne kadar başarılı verirse o düzeyde kendini büyütür ve alternatif yönetim haline getir. Önünde zorlu ama büyük avantajların olduğu bir döneme girdi. HDP’nin seçim sonuçlarına yönelik okumaları ve açıklamaları önemlidir. Geçmişin muhasebesi üzerinden eleştirel ve özeleştirel sorgulamaya gireceğini beyan etti. Ancak bu sürece ilişkin bazı hususlara dikkat etmesinde fayda var.

Öncelikle bu tabloya kaynaklık eden eksikliğin nerede başladığı iyi tespit edilmelidir. Geleneğinde var olan, “kaybettiğin şeyi kaybettiğin yerde arama” mottosunu hatırlamakta fayda var. Bir hatırlatma gerekirse, 2019 yerel seçimleri öncesi HDP’nin kimi destekleyeceği tartışmalarının yürütüldüğü süreçte PKK Lideri Abdullah Öcalan’dan gelen bir mektup vardı. Öcalan’ın “Önümüzdeki dönemde gerek iç toplumsal gerek bölgesel ve küresel sorunların daha da ağırlaşacağını göz önünde bulundurarak bu üçüncü yol tavrının korunması büyük bir önem ve anlam ifade etmektedir. Bu çerçevede HDP’de vücut bulan demokratik ittifak anlayışı güncel seçim tartışmalarına taraf ve payanda yapılmamalıdır. Demokratik ittifakın önemi ve tarihsel anlamı mevcut ikilemlere kendini angaje etmemesi ve şimdiye kadar olduğu gibi seçimlerdeki tarafsız çizgisinde ısrar etmesidir” değerlendirmesi eksikliğin nerede aranması gerektiğine, sürecin nasıl okunması ve yürütülmesine ilişkin ışık tutuyor.

Öcalan’ın bu perspektifine yönelik o dönem yapılan değerlendirmeler akıllardadır. Sistemiçi muhalefet, “Öcalan AKP ile anlaştı” manipülasyonuyla saldırıya geçerken; maalesef HDP ve daha geniş anlamda sol, sosyalist ve demokratik çevreler de gerektiği gibi anlamlandıramamış, kuşku ve şüphe ile yaklaşmıştı. Oysa bugünden baktığımızda Öcalan’ın neleri öngördüğü ve neleri ifade ettiği daha iyi anlaşıldı. Öcalan, HDP’de vücut bulan demokratik ittifak anlayışının güncel seçim tartışmalarına taraf ve payanda yapılmasının tehlikelerine dikkat çekmiş ve bunun demokratik ittifaka zarar vereceğini ısrarla vurgulamıştı. Kutuplaşma siyasetinin hakaret söylemleri ve demagoji ile bir çatışma ve savaş siyaseti olduğunu, HDP’nin kendi yolunu koruması gerektiğini önermişti.

Öcalan’ın bu günleri gören perspektifinin yeterince anlamlandırılamaması, güncel politik gelişmeler üzerinden ele alınması eksikliğin başladığı noktadır. Demokratik ittifak Öcalan’ın “angaje olmayın” uyarısına rağmen ısrarla sistemiçi muhalefete “aşırı angaje” olmuş, HDP fikriyatı, vizyonu ve temel dinamiklerini ihmal etmiştir. Güncel siyaset ile tarihsel, toplumsal siyaset dinamiklerinin dengesini yeterli düzeyde gözetmemiş, mücadele ve eylem hattında temsili siyasete doğru kayma olmuştur. Elbette bu sadece HDP’nin içine düştüğü bir eksiklik değildir. Daha geniş anlamda Kürt demokratik siyasetinin, sol, sosyalist hareketin yaşadığı eksikliktir.

Faşizmi seçimle yenme iyimserliği mücadelenin örgütleme, eylem ve sokak ayağını zayıflatmıştır. Teorik ve pratik olarak yaşanan yapısal sorunların ele alınarak aşılması süreci faşizm sonrasına ertelenmiş ve çökmüş vaziyette olan faşizmin iktidarı elinde tutmasına fırsat verilmiştir. Oysa Kürt demokratik siyaseti başta olmak üzere sol sosyalist, demokratik siyasetin faşizmin seçimlerle yenilmesinin imkansıza yakın olduğunu herkes ve kesimden daha iyi biliyordu. Faşizm uzun erimli bir mücadele birlikteliği ve direnişi olursa seçimlerle yenilmesi ciddi bir opsiyon haline gelir. Halkları faşizmin seçimle yenilebileceğine motive etme ve bu yönde umut verme ciddi bir gaflet olmuştur. Stratejiyi ihmal eden ve taktik adımlarla sonuç alma kolaylığı demokratik ittifakı, sistem için muhalefetin tamamlayıcı, destekleyici gücü konumuna düşürmüş ve alternatifliği görünmez hale gelmiştir.

Üçüncü yol siyaseti zaman zaman dillendirilse de gerekleri pratikte yeterince yerine getirilmemiştir. Üçüncü yol siyaseti sadece politik yönüyle ele alınınca sistemsel düzlemi ihmal edilmiş, Türkiye’deki temsili siyaset ittifaklar arası dengelerle sınırlandırılmış, geniş fotoğraf ıskalanmıştır. HDP ve fikriyatının perspektifi daralarak geleceği tarifleyen etkisi yeterli düzeyde açığa çıkarılmadığı gibi yarattığı umut, motivasyon ve sinerjisinden faydalanılmamış. Stratejik hedefler ile güncel politikalarını icra etmede denge iyi tutturulamamış, güncel politikalara ağırlık verilmiştir.

Türkiye ve Ortadoğu’da halkların sorunlarına çözüm getirecek en gerçekçi, siyaset vizyonuna sahip olmasına rağmen HDP ve ittifakı “aşırı angaje” olmanın sonucu olarak siyasetsiz kalmıştır. Siyasetsizlik haliyle pasif bir söylem ve duruşu doğurmuştur. Faşizme karşı ciddi bir mücadele verse de Türkiye siyasetinden oluşan handikaplı denklemden dolayı sistemiçi muhalefete karşı siyasetsiz kalmıştır. Bu da HDP’nin alternatif olma temsiliyetini CHP’ye kaptırmasına neden olmuştur. Birçok yönüyle doğru olmasına rağmen cumhurbaşkanlığındaki tercihi, Kılıçdaroğlu üzerinden kendi zeminini CHP’nin propagandasına açma handikabını yaratmıştır.

HDP/Yeşil Sol Parti yenilenme sürecine girecekse öncelikle üçüncü yol siyasetini Türkiye siyasetini aşan, kapitalist modernite alternatifi olarak sistemsel düzlemde ele almalıdır. Süreci perspektifin gerektirdiği yelpazede tasarlamalı. Sorun sadece HDP’nin eksiklikleriyle sınırlandırılmamalıdır. Ortada iktidarı eline geçiren ve giderek kurumsallaşan faşist rejim var. Elbette bu öncelikle HDP, Emek ve Özgürlük İttifakı ile Kürt Demokrasi ve Özgürlük İttifakı’nın olsa da daha geniş anlamda sivil toplum örgütleri, inanç ve etnik grupların, sendikalar, kültürel, ekoloji çevrelerin, kadın ve gençlik hareketleri ve rejim karşıtı tüm kesimlerin, ezcümle ezilen halkların sorunudur. Hatta bir yönüyle sistemiçi muhalefetin de sorunudur.

HDP, Emek ve Özgürlük İttifakı’nın temel sorumluluğu de burada ortaya çıkıyor. Tartışmayı sadece bütünün bir parçasıyla sınırlı tutmamak. Tüm bileşen ve ittifaklarıyla yeni dönem mücadele vizyon, hattı ve cephesini oluşturmak; ardından da bunu rejim karşıtı tüm yapılara yapmayı başarmaktır. Aksi açığa çıkan demoralizasyon, kızgınlık ve öfkeye bir günah keçisi aramak olur. HDP fedakarlık yaparak kendini günah keçisi haline getirebilir ve rejim karşıtı toplumsal muhalefetin deşarj olmasını sağlar ancak herhangi bir sonuç alması mümkün değildir. HDP gerekli öncülüğü yapmada yetersiz kalmış olabilir ancak son sekiz yıldır mücadele sürecinde faşizm karşıtı bloktan yeterli düzeyde destek alıp almadığı da değerlendirilmelidir. Örgütleri sürekli operasyonlarla zindanlara doldurulurken gerekli sahiplenme gelişti mi? HDP’nin eksiklikleri mahkum edildiği kadar; faşizme karşı mücadeleyi de “sadece oy vermekle” sınırlandıran ya da yeterli gören anlayışları da eleştirel zemine çekmek gerekir. Muhasebe, eleştiri ve özeleştiri süreciyle kendinde yenilenme ve değişimi geliştirirken aynı zamanda yenilenme sürecinin toplumsallaşması için örnek olmalı, model sunmalı, teşvik etmeli ve en önemlisi öncülük edebilmelidir. Herkes ve kesim de kendini bu sürece tabi tutmalı ve katmalıdır.

Türkiye’de siyaset tıkanmıştır. Faşizmin her şeyi çürüttüğü ve çökerttiği bir ortamda sistemiçi muhalefetin faşizmle aynı ırkçı ve milliyetçi dille çözüm olmayacağı netleşmiştir. Faşizmin tüm baskı ve şiddetine rağmen çok dirençli bir toplumsal muhalefet açığa çıkmıştır. Ülkedeki her iki kişiden biri rejime karşı net bir duruş sergilemiş ve faşizmin kurumsallaşmasına izin vermeyeceğini ortaya koymuştur. HDP ve ittifaklarının asıl üzerinde yürüyeceği hat da budur. Üçüncü yol siyasetine büyük bir alan açılmıştır. Çözüm ise Öcalan’ın işaret ettiği “demokratik uzlaşı, özgür siyaset ve evrensel hukuk” üçlü sacayağına dayalı hedef ve vizyonu olan üçüncü yol siyasetidir.

#HDPnin #özeleştiri #sürecinin #başarısı #toplumsallaşmasına #bağlıdır