Ana Sayfa Blog Sayfa 36

Kimliksiz Levent Gültekin, İhanetin Örgütlenmesi ŞÜKRÜ YILDIZ

Türkiye’de artık kimse “Kürt yoktur” demiyor. Ama sakın bunu bir ilerleme sanmayın. Bu bir geri çekilme değil, bir taktik değişimidir. Bu, inkarın kirlenmesi, incelmesi, sivrilmesi, daha profesyonel hale gelmesidir. Dün bağıran inkar vardı, bugün fısıldayan inkar var. Dün küfreden inkar vardı, bugün kravatlı inkar var. Dün jandarma vardı, bugün ekran var. Dün cop vardı, bugün yorumcu var. Dün devletin kaba dili vardı, bugün entelektüel ambalaj var. Yani inkar bitmedi, maskelendi. Ve maske, çıplak zorbalıktan daha tehlikelidir. Çünkü çıplak zorbalık teşhir edilir, maske olan inkar ise “makullük” diye dolaşıma sokulur.

90’ların inkarı çirkindi ama en azından dürüstçe çirkindi, “Dağ Türkleri”, “Kürt diye bir şey yok”, “bölücü”, “terörist.” Bu dilin hangi sınıfa hizmet ettiği belliydi. Kimin boğazına çöktüğü belliydi. Kimliğe hangi bıçağı sapladığı belliydi. Şimdi o bıçak kaldırıldı sanılıyor. Oysa kaldırılmadı. Sadece biçimi değişti, artık bıçak görünmüyor, saplanıyor. Artık kan görünmüyor, akıyor. Artık inkar, Kürtçe söylemiyor kendini, Kürt ağızlarından konuşuyor.

Sistem yıllar içinde şunu öğrendi, Kürtlüğü inkar eden bir Türk kolay teşhir edilir. Çünkü her cümlesi faşizm kokar, her refleksi zorbalık kokar. Ama Kürtlüğü önemsizleştiren bir Kürt… İşte o, inkarın en verimli formudur. Çünkü tartışmayı başlamadan bitirir. Çünkü devletin söyleyemeyeceğini “Kürtçe” söyler. Çünkü devletin haklı çıkamayacağı yerde sistemi haklı çıkarır. Çünkü Kürt halkının itirazını, bir Kürt’ün ağzıyla “abartı” haline getirir. Bu yüzden inkar artık dışarıdan değil içeriden yapılır. Bu yüzden inkar artık yasakla değil “ikna”yla yürütülür. Bu yüzden inkar artık polisle değil köşe yazısıyla sürdürülür.

Bugün vitrine konulmuş figürler dolaştırılıyor, “Bakın Cevdet Yılmaz var.” “Bakın Mehmet Şimşek var.” “Bakın Levent Gültekin var.” Kürtler devletin tepesinde, Kürtler ekranlarda, Kürtler masalarda. E demek ki mesele yok! Değil mi? Değil. Bu sahtekarlık tam olarak budur. Kürt var ama Kürtlük yok. Kürt var ama hak yok. Kürt var ama dil yok. Kürt var ama tarih yok. Kürt var ama talep yok. Kürt var ama adalet yok. Çünkü bu vitrinde sergilenen şey Kürtlerin varlığı değil, Kürtlüğün yokluğudur. Kürtler görünür kılınıyor ama Kürtlük görünmezleştiriliyor. Bu, inkarın en ileri halidir, Kürtleri kullanarak Kürtlüğü yok etmek.

Cevdet Yılmaz, bu düzenin en pratik aparatı. Kürt kökenli olması devlet için ganimet. Çünkü artık şu cümle kurulur, “En üstte Kürt var.” Peki o Kürt ne konuşur? Kalkınma. Büyüme. Rakam. Grafik. Program. Peki ne konuşmaz? Kürtçe konuşmaz. Anadil demez. İnkar demez. Eşitsizlik demez. Yerinden edilme demez. Hafıza demez. Yaradan söz etmez. Çünkü onun görevi temsil etmek değildir, temsil ediyormuş gibi yapmaktır. Kürtlerin acısını taşıması değil, Kürtlerin acısını yok sayan sisteme dekor olmaktır.

Mehmet Şimşek aynı mekanizmanın piyasa versiyonudur. Kürt kökenli ama kimliği tamamen “sermaye uygunluğu” denilen bir operasyondan geçirilmiş. Kürtlüğü, bir biyografik dipnota düşürülmüş. Onun üzerinden uluslararası sermayeye “istikrar” mesajı verilir, içeride ise “Kürtler sistemle barışık” yalanı pazarlanır. Burada barışık olan Kürt halkı değildir. Barışık olan, kimliğini askıya almış bireylerdir. Ve bu askıya alma, özgür bir karar değil, bir ödül-ceza rejiminin sonucudur. Sistem şunu öğretir, Kürtlüğünü unutursan yükselirsin. Kürtlüğünü hatırlatırsan ezilirsin. Kürtlüğü susturursan vitrine çıkarsın. Kürtlüğü savunursan karanlığa gömülürsün.

Ama bu vitrin politikasının en sinsi, en iğrenç, en yıkıcı ayağı Levent Gültekin tipidir. Çünkü burada artık devlet dili yoktur, devletin inkarını “makul” gösteren entelektüel dil vardır. Burada artık kaba faşizm yoktur, rafine faşizm vardır. Burada artık emir yoktur, “yorum” vardır. Burada artık yasak yoktur, “akıl verme” vardır. Bu yüzden Levent Gültekin, inkarın yeni maskesinin yüzüdür. Çünkü o “Kürt yoktur” demez. Zaten sistem artık bunu dedirtmiyor. O bunun yerine çok daha işlevsel bir şey yapar, Kürtlüğü siyasetsizleştirir. Kürtlüğü bir duygu alanına hapseder. Kürt kimliğini kültürel bir dekor haline indirir. Kürt meselesini de “abartmayın” noktasına çeker. Onun bütün cümleleri aynı yere çıkar, “Ben de Kürdüm ama…”

İşte o “ama” var ya… O “ama” inkarın modern bıçağıdır. O “ama” Kürt halkının boğazına sarılan ipe dönüşür. Çünkü o “ama” sayesinde Kürt talepleri marjinalleşir. Anadil talebi aşırılık olur. Eşit yurttaşlık gereksiz hassasiyet olur. Siyasal mücadele romantizm olur. Tarihsel eşitsizlik “geçmişe takılmak” olur. Yani mesele devletin inkarı olmaktan çıkar, Kürtlerin “fazla istemesi”ne dönüşür. Bu basit bir yorum değildir. Bu, politik bir operasyondur.

Ve bu operasyonun adı nettir, ihanetin örgütlenmesi. Çünkü burada sadece susmak yoktur. Burada sadece geri durmak yoktur. Burada aktif bir iş görülür. Kürt halkının talebi itibarsızlaştırılır. Mücadelesi küçültülür. Hafızası değersizleştirilir. Direnişi kriminalize edilir. Bunu yapan bir Türk olsaydı sıradan bir ırkçı olurdu, ama bunu yapan bir Kürt olunca “objektif” olur, “makul” olur, “akıllı” olur. İşte sistemin en kirli oyunu burada başlar. İnkarı Kürt eliyle kurmak. Kürtleri Kürtlüğe karşı konumlandırmak. Kimliği, kimliğin içinde boğmak.

Bu yüzden Levent Gültekin tipi sıradan bir medya figürü değildir. Bir “yorumcu” hiç değildir. Bu, sistemin Kürt meselesinde kurduğu en stratejik aparatlardan biridir. Çünkü devletin söyleyemediğini söyler. Devletin savunamadığını savunur. Devletin görünmesini istemediği kirli yüzünü görünmez kılar. Üstelik bunu “ben de Kürdüm” zırhının arkasından yapar. Bu zırh sayesinde her eleştiriden sıyrılır, her itirazı “duygusallık” diye ezebilir. Kürt halkının hak arayışıyla alay edebilir. Ve bunu yaparken bir de akıl satar. Bu nedenle tehlikelidir. Bu nedenle sinsi bir inkar biçimidir. Çünkü inkar artık “yok sayma” değildir, inkar artık “yumuşak cinayet”tir. Kimliği öldürür ama cenazeyi kaldırmaz. Hakları gasp eder ama kendini masum gösterir.

Bu figürlerin dolaşıma sokulması tesadüf değildir. Devlet bu isimlerle, medyayla, merkezle birlikte şunu kurar, “Sorun sistemde değil, Kürtlerin taleplerinde.” Bu cümle bir propagandadır. Ama işe yarar. Çünkü Kürt halkının hak talebini “huzur bozmak” diye kodlar. Çünkü eşitliği “fazla istemek” diye sunar. Çünkü inkarı devletin suçu olmaktan çıkarıp Kürtlerin “inatçılığı”na yıkar. Bu sayede devlet temize çıkar. Sistem temize çıkar. Merkez temize çıkar. Kir Kürtlerin üzerine boca edilir.

Ve sonunda topluma şu yalan yedirilir, “Kürtler devletin her yerinde, demek ki sorun yok.” Oysa sorun tam da budur. Kürtler vardır ama Kürtlük yoktur. Kürtler vardır ama Kürtçe yoktur. Kürtler vardır ama Kürtlerin söz hakkı yoktur. Kürtler vardır ama Kürtlerin tarihi yoktur. Kürtler vardır ama Kürtlerin talepleri yoktur. Bu vitrin, çözümün kanıtı değil, inkarın yeni teknolojisidir. Vitrin, hakikati göstermez, örter. Kürtleri gösterir, Kürtlüğü yok eder.

Bugünün inkarı artık “Kürt yoktur” diye bağırmak değil. Bugünün inkarı “Kürt var ama sussun” demektir. Bugünün inkarı “Kürt var ama talep etmesin” demektir. Bugünün inkarı “Kürt var ama Kürtlüğünü hatırlamasın” demektir. Bugünün inkarı “Kürt var ama Kürt kalmasın” demektir.

İşte inkarın yeni maskesi budur, Kürtlüğü kabul ediyormuş gibi yapmak ama onu konuşulamaz, talep edilemez, siyasallaştırılamaz kılmak. Ve Levent Gültekin bu maskenin en cilalı yüzüdür. Devlet dili konuşmaz, ama devletin işini görür. Devletin kurduğu inkar düzenine “mantık” giydirir. Kürtlüğü bir fazlalık gibi kodlar. Kimlik siyasetini ilkellik diye damgalar. Talepleri abartı diye sunar. Sonuçta Kürtlük bir hak olmaktan çıkar, bir utanç gibi dolaşıma sokulur. Kürtlük talep değil, “aşırılık” olur. Kürtlük bir mücadele değil, “rahatsızlık” olur.

Ve sistem bunu sever. Çünkü en iyi inkar, Kürtlerin ağzından kurulan inkardır. En etkili bastırma, içeriden yapılan bastırmadır. En sinsi operasyon, ihanetin örgütlü hale getirilmesidir.

Bu yüzden mesele sadece bir kişinin fikri değildir. Bu bir çizgidir. Bu bir mekanizmadır. Bu bir rejimdir. Ve bu rejim, Kürtlüğü öldürürken Kürtleri vitrine koyar. Çünkü artık biliyorlar, Kürtleri yok etmek pahalıdır. Ama Kürtlüğü yok etmek, “makullük” ambalajıyla çok daha ucuzdur.

Bütün mesele budur.

Halep’te Kirli Savaş, DAEŞ Kimin Gücü? HASAN AYDIN

Halep’teki saldırılar göstermiştir ki, Türkiye paramiliter güç olarak IŞİD atıklarını kullanmaktadır. Sadece IŞİD’i kullanan bir devlet değil, sürekli hazır ve örgütlü olarak elinde tutmaktadır. Gezi olayları döneminde de gözdağı olarak etrafta kıl çuvalları gibi silahlı zebanilerin dolaştıkları gözlemlenmişti.

Başta Kürtler olmak üzere, olası bir taşkınlık için AKP’nin en güvendiği özel bir ordusu vardır ve o da DAEŞ’tir. Erdoğan’ın radikal İslam ve terör örgütleriyle dostluğu belediye başkanlığı dönemine dayanmaktadır.

Erdoğan’ın belediye başkanı olduğu dönemde El Kaide, Kasımpaşa’da yayın çıkarıyordu. Daha dün Taliban inancı ile bir sorunu olmadığını açık bir biçimde kamuoyu önünde açıklamıştı. Gerek soğuk soğuk artıkları olsun, gerekse bugünkü radikal faşist terör örgütleri olsun, hepsiyle bir ideolojik kardeşliği vardır.

Örtülü ödeneklerin nerelere gittiği şimdi daha iyi anlaşılmaktadır. Son dönemde sözde DAEŞ operasyonuyla ortaya çıkan bir gerçeklik var. Bunlar kamuoyunda tartışılıyor. Kızılay’ın yaklaşık iki milyon insana yardım ettiği ortaya çıktı. Bunların önemli bir kesimi DAEŞ militanları ve radikal İslamcılardır.

Depremde vatandaşlarına çadır satan Kızılay, nasıl olur da bu kadar bonkör olabiliyor? Demek ki söz konusu ideolojik kardeş ve akrabaları ya da gizli militer ordusu olunca tasarruf edilmez, devletin itibarı söz konusudur.

Halep saldırısı teknik ve görüntülerden de anlaşıldığı gibi, Şam saldırısı değildi. Şam, maskeli Hakan Fidan’ın komuta ettiği bir DAEŞ saldırısıydı.

Halep’teki saldırı bir savaş suçudur. İnsan onurunu ayaklar altına alan, kirli ve bir o kadar da ahlaksızdır. Eğer DAEŞ bir terör örgütüyse, onu besleyip yeniden Kürt’e, Alevi’ye ve Dürzi’ye karşı piyasaya süren kimdir? Onun da bir ismi vardır. Hakan Fidan, bir savaş suçlusu olduğu gibi terör örgütlerinin de başıdır. HTŞ lideriyle kol kola paylaştıkları aşk resimleri sadece görünen yanıdır.

İngiltere Alevi Kültür Merkezi yeni yönetimini seçti

İngiltere Alevi Kültür Merkezi ve Cemevi, yeni yönetimini belirledi. Yapılan seçimler sonucunda, topluluğun ihtiyaçlarına duyarlı bir yönetim ekibi oluşturuldu. Bu yeni yönetim, Alevi inancının değerlerini yaşatmayı ve toplumsal hakları savunmayı hedefliyor.

Seçim süreci, Alevi toplumunun katılımıyla gerçekleşti. Üyelerin aktif rol aldığı bu süreç, demokratik bir yaklaşım sergileyerek inanç özgürlüğü ve eşit yurttaşlık ilkelerine vurgu yaptı. Yeni yönetim, toplumun farklı kesimlerini kucaklamayı ve dayanışma ruhunu güçlendirmeyi amaçlıyor.

Yönetim kurulu, kültürel etkinliklerin artırılması, gençlerin katılımının teşvik edilmesi ve Alevi değerlerinin daha geniş kitlelere ulaştırılması konularında çeşitli projeler geliştirecek. Bu çabalar, Alevi toplumunun sosyal ve kültürel varlığını güçlendirme hedefini taşımaktadır.

Alevi Kültür Merkezi ve Cemevi, yeni yönetimiyle birlikte, toplumsal adalet ve eşitlik mücadelesine devam edecek. Yeni yönetim, tüm bireylerin inançlarına saygı gösterilmesi gerektiği bilinciyle hareket ederek, Alevi kimliğini gururla temsil etmeye kararlıdır.

Antep’te Alevi derneğine karanlık müdahale: Güvenlik kameraları devre dışı bırakıldı

Gaziantep’te Pir Sultan Abdal Kültür Derneği (PSAKD) Antep Şubesi’nin güvenlik kamerasının kablosu kimliği belirsiz kişilerce kesildi. Olayı fark eden dernek başkanı Mehmet Erkek, güvenlik ihlalinin ardından durumu hem Gaziantep Emniyet Müdürlüğü’ne hem de Cumhuriyet Savcılığı’na bildirdiklerini söyledi.

Erkek, DAİŞ’in Türkiye’de artan saldırılarının kendilerini endişelendirdiğine dikkat çekerek, “Gündemdeki gelişmelere baktığımızda, gerek Suriye’deki olaylar gerekse de DAİŞ’in Türkiye’de gerçekleştirdiği silahlı eylemler bizim için ciddi bir kaygı kaynağı” dedi.

Bu tür saldırılara karşı kamuoyuna birlik olma çağrısında bulunan Erkek, “Herkesin dikkatli olması gerektiğini düşünüyorum. Tehlikeli durumlar söz konusu. Tüm devrimci, demokrat, Alevi ve aydın kesimlerin bir arada olmalarını bekliyorum” ifadelerini kullandı.

Halep’te Kan Hattı, Paramiliter Çeteler ve Ankara ŞÜKRÜ YILDIZ

Suriye’nin Halep kentinde 6 Ocak 2025’te başlayan saldırılar, barış arayışlarının ne kadar kırılgan olduğunu bir kez daha gözler önüne serdi. Türkiye destekli Suriye Geçici Hükümeti’ne bağlı paramiliter çete gruplar, Halep’in Şêxmeqsûd, Eşrefiyê ve Benî Zêd mahallelerine ağır silahlarla saldırmaya başladı. Bu saldırılarda Sultan Süleyman Şah Tugayı, Hamza Tümeni, Sultan Murad Tümeni, Hemzat, Emşat ve Nureddin Zengi gibi gruplar aktif rol aldı.

Bu grupların ortak özelliği açıktır, hepsi Türkiye tarafından eğitilmiş, donatılmış ve desteklenmektedir. Türkiye’nin bilgisi ve desteği olmadan hareket etmeleri mümkün değildir. Nitekim İngiltere Dışişleri Bakanlığı, bu grupların Suriye kıyı bölgelerinde Alevilere yönelik katliamlardaki rolleri nedeniyle doğrudan yaptırım listesine almıştır. Aynı gruplar daha önce Efrîn’de, Süveyda’da ve Suriye’nin kıyı kesimlerinde Kürtlere, Alevilere ve Dürzilere karşı katliamlara ve insanlık dışı ihlallere imza atmışlardı. Şimdi sıra Halep’teki Kürt ve Süryani mahallelerine geldi.

Ortadoğu’da savaş büyüdükçe sadece insanlar ölmez, yaşamın bütün damarları kesilir. Kentler yıkılır, doğa talan edilir, yerinden edilen halklar sefaletin içine itilir. Bu yıkımın ortasında “kazanan” sayısı azdır ama kazançları büyüktür, silah tüccarları, savaş finansörleri ve savaşın siyasal müteahhitleri. SIPRI’nin raporlarında da görüldüğü gibi, küresel silah pazarında büyüme savaşla doğru orantılıdır. Çatışma derinleştikçe şirketlerin karı artar, satış grafikleri yükselir.

Türkiye’de “savunma sanayii” adı altında kurulan düzen de tam olarak buna dayanır, savaşın sürekliliğini ekonomik düzene çevirme. Yüzlerce şirket yalnızca üretim yapmaz, aynı zamanda devlet bütçesine, ihalelere, teşviklere ve güvenlik harcamalarına bağlanmış bir rant zinciri oluşturur. Savaş uzadıkça yeni sipariş doğar, yeni sipariş demek yeni bütçe kalemleri demektir. “Terörle mücadele”, “sınır güvenliği”, “milli beka” gibi kavramlar, bir noktadan sonra güvenliğin değil sermayenin dili haline getirilir. İHA–SİHA gibi teknolojiler sadece askeri araç değil, aynı zamanda iktidara yakın çevreler için servet transferinin vitrini yapılır. Savunma Sanayii Başkanlığı’nın açıkladığı milyarlarca dolarlık ihracat, bu çarkın sıradan bir üretim hattı değil, içeride ve dışarıda çatışmayı besleyen bir savaş ekonomisi rejimi olduğunu göstermektedir.

Savaş düzeni yalnızca para kazandırmaz, siyaseti de yeniden kurar. Çatışma ortamı, iktidara üç büyük imkan sağlar, Birincisi, toplumu korkuyla hizaya sokar, sorgulayanı “tehdit” diye işaretler, muhalefeti “iç düşman” ilan ederek sıkıştırır. İkincisi, ekonomik krizi görünmez kılar, işsizliği, yoksulluğu, adaletsizliği perdelemek için gündeme sürekli güvenlik sokar. Üçüncüsü, hukuk dışılığın önünü açar, olağanüstü hal mantığıyla yönetmeyi kalıcılaştırır. Böylece savaş, sadece cephede değil, ülkenin siyasal ikliminde de bir yönetim tekniği olarak işletilir.

Bu yüzden barış ihtimali belirdiğinde, savaş düzeninin sahipleri telaşa kapılır. Türkiye’nin yakın tarihinde bunun en sert örneğini 7 Haziran–1 Kasım 2015 aralığında gördük, toplumun üzerine şiddet ve korku çöktü, ülke adım adım bir çatışma atmosferine sürüklendi, siyaset “olağanüstü koşullar” gerekçesiyle yeniden dizayn edildi. Bu bir tesadüf değil, kriz anlarında savaşı devreye sokarak varlığını sürdüren çizginin bilinçli yöntemidir.

Bu ortamdan beslenen ırkçı ve mezhepçi siyaset ise yıllardır hem oy devşirmenin hem de toplumu parçalayarak yönetmenin en kullanışlı aracına çevrildi. Bir tarafta nefretin ve düşmanlaştırmanın etrafında örülen blok, diğer tarafta barışı, eşitliği ve birlikte yaşamı savunan demokrasi güçleri… Bu ülkede barış talebi her güçlendiğinde savaş lobisinin daha saldırgan, daha hoyrat, daha pervasız hale gelmesi bundandır.

Siyasal anlaşmazlıkların silah yoluyla çözülmeye çalışılması Türkiye’ye 50 yıllık kayıp faturası çıkardı. Kürt, Arap, Türk, Fars, Çerkes fark etmeksizin vatandaşlar kaybederken, zenginleşen yapılar mafya, devlet, asker, polis ortaklıklarıyla servetlerine servet kattılar.

Barış güçlerinin, demokrasi güçlerinin, Kürt özgürlük hareketinin attığı adımlar farklı bir atmosfer yaratmaya çalışıyor. Ancak bu adımlar karşısında savaş lobisinin harekete geçtiği açıkça görülmektedir. Türkiye içinde bazı gelişmeleri engelleyemeyenler, dışarıda Suriye gibi savaşla yıkılmış, halkının büyük bedeller ödediği bir ülkede çıkmaz siyasetlerle sürece dahil oluyor.

Suriye’deki gelişmeler, bölgedeki güç dengeleri üzerinden değil, insani değerler ve yaşam hakkı üzerinden değerlendirilmelidir. İsrail’in güneyde, Türkiye’nin kuzeyde kontrol sağlama niyetleri paralel bir seyir izlemektedir. İsrail, Esad rejiminin devrilmesinin ardından 1974 Kuvvetlerin Ayrıştırılması Anlaşması’nı fiilen askıya alarak güney Suriye’de 10 askeri üs kurmuştur. Kuneytra ve Dera bölgelerinde kontrol noktaları oluşturmuş, evlere baskınlar düzenleyerek binlerce kişiyi yerinden etmiştir.

Aynı şekilde Türkiye de şimdilik Fırat’ın batısında, Suriye’nin kuzeyinde kontrol sağlama niyetindedir. Halep’teki saldırılar, bu niyetin sahada hayata geçirilmesidir. Türkiye Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın Paris’te Suriye Geçiş Hükümeti Dışişleri Bakanı El Şeybani ile görüşmesi ve MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin QSD’ye yönelik açıklamaları, saldırıların zamanlama olarak tesadüf olmadığını göstermektedir. Bu saldırılar, İsrail ile Şam arasında Paris’te gerçekleşen görüşmelerin açıklanmasıyla eş zamanlı başlamıştır.

Suriye’nin geleceği konuşulurken HTŞ türü yapılanmalarla herhangi bir demokratik-seküler hattı aynı cümlede kurmak bile ahlaki bir çöküştür. Çünkü burada mesele yalnızca örgütlerin adı, sahadaki askeri dengeler ya da harita paylaşımı değildir. Mesele, insanlığın yüz yıllar boyunca ağır bedeller ödeyerek biriktirdiği ortak değerlerin korunup korunamayacağıdır.

HTŞ’nin temsil ettiği şey bir “aktör” değil, katliamı yöntem, korkuyu yönetim biçimi sayan karanlık bir zihniyettir. Bu zihniyetin dünyasında kadın düşmandır, farklı inançlar düşmandır, farklı kimlikler düşmandır, özgür düşünceye düşmandır. Alevi’ye yaşam hakkı tanımaz, Süryani’yi yok sayar, Ermeni’yi hedef görür, Dürzi’yi tehdit sayar, Kürt’ü, Arap’ı, Türkmen’i bile kendine benzemiyorsa düşman ilan eder. Bu nedenle HTŞ yalnızca Suriye’nin değil, insanlığın geleceğine dönük bir tehdittir. BM raporlarında geçen savaş suçu ve insanlığa karşı suç değerlendirmeleri, bu gerçeğin uluslararası düzeyde de görüldüğünü göstermektedir.

HTŞ ile koordineli hareket eden Türkiye destekli paramiliter grupların geçmişi de bu zihniyetin sahadaki uzantısıdır, kaçırma, işkence, yağma, cinsel saldırı, zorla yerinden etme… Bunlar münferit olaylar değil, sistemli bir şiddet rejiminin dili. İngiltere’nin yaptırım listesine aldığı isimler, bu çetelerin artık “yerel grup” değil, suç şebekeleri olarak kayda geçtiğini anlatmaktadır.

Burada karşıt hat ise yalnızca bir örgütün adıyla sınırlı değildir, esasen demokratik, çoğulcu, kadın özgürlükçü ve seküler yaşam fikridir. Birlikte yaşama iradesi, halkların eşitliği, inanç özgürlüğü, kadının toplumsal varlığı… İşte insanlığın ortak değerleri budur. Bu değerler savunulmadığında geriye kalan şey, mezhepçilik ve ırkçılık üzerinden kurulan yeni katliam döngüsüdür.

Bu yüzden mesele bir tarafın kimliği meselesi değildir. Mesele şudur, ya yaşamı savunanlar kazanacak ya da ölümü kutsayanlar. Ya insanlık değerleri ayakta kalacak ya da cihatçı-katliamcı zihniyet bölgeyi bir mezarlığa çevirecek. Ve bu, yalnız Suriye’de değil, tüm bölge halklarının geleceğinde belirleyici olacaktır.

İnsanların kendi varlığını koruyabilmesi, ancak demokratik-seküler örgütlenmelerle mümkündür. Aksi halde farklı halkları ve inançları birbirine kırdıran, kimlikleri hedefe koyan bir felaket sürekli büyür. Cihatçı yapıların desteklenmesi demek, yarının daha büyük savaşlarını bugünden örgütlemek demektir.

Türkiye’de çatışma iklimi yalnızca dışarıya dönük bir politika değildir, içeride de iktidarın elindeki en işlevsel aparatlardan biridir. Gerilim yükseldiğinde toplum susturulur, itiraz bastırılır, hukuk askıya alınır. Güvenlik bahanesiyle özgürlükler daraltılır, muhalefete, medyaya, sendikalara, seçilmişlere yönelik hamleler meşrulaştırılmak istenir. DEM Parti’ye dönük saldırılar da, CHP’ye yönelik kuşatma da, farklı toplumsal kesimleri hedef alan operasyonlar da çoğu zaman bu atmosferin gölgesinde yürütülür. Çünkü barış ihtimali güçlendiği anda, çatışmadan beslenen yapıların zemini daralır.

Dış politikada da benzer bir çizgi hakimdir, sorun çözmek yerine, sorunları kalıcı hale getirerek siyaset üretmek. Kıbrıs’tan Ege’ye, İran’dan Suriye’ye kadar birçok başlıkta tercih edilen yöntem budur. Suriye’de desteklenen çizgi ise demokratik geçişe değil, yeni bir baskıcı merkezî yapının kurulmasına, sahadaki cihatçı ağların güçlenmesine ve toplumun yeniden korku rejimine mahkûm edilmesine hizmet etmektedir.

Geçmiş tecrübe ortadadır, 2015’te barış ihtimali görünür hale geldiğinde, provokasyonlar ve karanlık süreçler devreye sokuldu, ülke yeniden şiddetin içine çekildi. Bugün de benzer bir eşik yaşanmaktadır.

Oysa barış yalnızca bir siyasi seçenek değil, bu ülkede yaşayan halklar için ekmek, özgürlük ve gelecek meselesidir. Ekonomik çöküşün durdurulması, birlikte yaşam kültürünün korunması, toplumsal çürümenin engellenmesi barıştan ayrı düşünülemez. Demokrasi artık bir temenni değil, ülkenin ayakta kalmasının koşulu haline gelmiştir.

Halep’te akan kanın sorumlusu bellidir, Türkiye destekli paramiliter gruplar, onları koruyup kollayan Suriye Geçici Hükümeti ve bu yapıları yıllardır büyüten Ankara yönetimi. İsrail’in güney Suriye’deki işgali nasıl uluslararası hukukun açık ihlaliyse, Türkiye’nin kuzey Suriye’deki fiili kontrol ve saldırı siyaseti de aynı kategoridedir. Adına ne denirse densin, ortaya çıkan sonuç işgal, zorla yerinden etme ve sivillerin hedef alınmasıdır.

Uluslararası toplum, ikiyüzlülüğü bırakmalı ve “denge” adı altında katliam ortaklıklarını meşrulaştırmamalıdır. İngiltere’nin yaptırım kararları örnektir ama yetersizdir. Türkiye destekli paramiliter gruplar ve komutanları yalnızca kınanmakla geçiştirilemez, doğrudan yaptırım listelerine alınmalı, finansal ve siyasi ağları kesilmelidir. HTŞ ile işbirliği yapan yapıların “geçiş hükümeti” ambalajıyla parlatılması son bulmalı, cihatçı rejim modelleri izole edilmelidir.

Türkiye’deki muhalefet ve demokrasi güçleri, Halep’te yaşananları görmezden gelemez. AKP–MHP iktidarının Suriye’de kurduğu katliamcı ortaklık, içeride barış ihtimalini sabote eden siyasetle aynı çizginin devamıdır. Halep’e susmak, Türkiye’de barışa da susmaktır. Barış isteyen, halkların birlikte yaşamını savunan herkesin görevi açıktır, Hem içeride hem dışarıda savaşa karşı durmak.

Toplum ise savaş lobisinin ürettiği nefret ve korku atmosferine teslim olmamalıdır. Çünkü savaşın motoru yalnızca silah değildir, milliyetçilik, mezhepçilik ve düşmanlaştırma diliyle toplumun zehirlenmesidir. Bu zehri dağıtmanın yolu, barışı ve eşitliği ısrarla savunmaktan geçer. Birlikte yaşam, demokrasi ve özgürlük talepleri büyütülmelidir.

Türkiye’nin geleceği savaşla değil barışla, faşizmle değil demokrasiyle kurulacaktır. Ortada üçüncü bir yol yoktur, Ya insanlık kazanacak ya barbarlık. Bu yüzden barış mücadelesi bir tercih değil, bir zorunluluktur. Ve bu sorumluluk, hepimizin omuzlarındadır.

Hüseyin Narlı, mezarı başında saygıyla anıldı, 3. yılına girdi

Hüseyin Narlı, Türkiye devrimci hareketinin önemli isimlerinden biri olarak, ölümünün 3’üncü yılında mezarı başında anıldı. 9 Ocak 2022’de Almanya’nın Bochum kentinde hayatını kaybeden Narlı’nın anma etkinliği, mezarı başında gerçekleştirilen saygı duruşu ile başladı.

Anma programına Narlı’nın yol arkadaşları, sevenleri ve ailesi katıldı. Mezarına çiçekler bırakıldıktan sonra Dortmund ve Çevresi Alevi Dergahı’nda (DAKME) devam eden anma etkinliğinde, DAKME Eşbaşkanı Alişan Tekin kısa bir konuşma yaparak Narlı’yı andı. Ardından Ayfer Küçükali, Narlı’ya yazdığı mektubu okudu. Ferhat Ünlübayır ise Narlı’nın hayatından kesitler paylaşarak onun devrimci mücadelesini hatırlattı.

Etkinlik, DAKME Müzik topluluğundan sanatçı Özgür İlaf’ın okuduğu deyişlerle sona erdi. Anma sonrası katılımcılara lokmalar ikram edildi. Narlı, 1955 yılında Maraş’ın Pazarcık ilçesine bağlı Çiğli köyünde doğdu ve devrimci mücadeleye genç yaşta katıldı. Alevi toplumunun örgütlenme ve medyadaki temsilinde önemli rol oynayan Narlı, TV10 ve CAN TV’nin kurucularından biriydi.

Cemevinde semaha durmayı, öğrenen “Öğrenciler ; Deneyimlerini Aktardılar!

Antalya’da Abdal Musa Kültür ve Tanıtma Derneği’nde semah eğitimi alan kadınlar, bu süreçte yaşadıkları deneyimleri ve duygularını paylaştı. Semah dönerken hissettikleri güzel duygulara dikkat çeken kadınlar, cemevi etkinliklerine katılmaları için diğer Antalya kadınlarına çağrıda bulundu. Nihal Yıldırım, cemevine gelmenin asimilasyona karşı bir duruş olduğunu ifade ederek, bu yolun önemine vurgu yaptı.

Sivas’tan Antalya’ya yeni taşınan Sevtap Özdemir, semahın kendisi için özel bir anlam taşıdığını belirterek, bu etkinlikte Hakk’la birleşme hissini yaşadığını dile getirdi. Şaziye Odabaşı ise her çarşamba cemevinde buluşmayı dört gözle beklediğini, burada hiçbir ayrım olmaksızın tüm kadınların semah öğrenebileceğini vurguladı. Sezer Dirgen, kadınların dışarı çıkıp bu tür aktivitelere katılmalarının önemine dikkat çekti.

Döndü Yılmaz, cemevini ikinci evi olarak tanımlarken, burada toplandıklarında birbirlerini görmekten büyük mutluluk duyduklarını ifade etti. Uzun yıllardır Antalya’da yaşayan Seycan Kara da kadınları cemevine davet ederek, bu tür etkinliklerin önemini vurguladı. Semah eğitmeni Zehra Demir, 18 yaşından itibaren bu alanda aktif olduğunu belirterek, kadınların semah ve 12 hizmetleri öğrenmelerine yönelik çalışmalar yaptıklarını aktardı.

Suriye’de “Huzur” Yalanı, Katliamlar, Sessizlik ve HTŞ Gerçeği HASAN AYDIN

Suriye’de emperyalist bir konsept vardır. Şam’a ciddi bir savaş vermeden, yürüyerek geldiler; kuru gürültü ve kelle kesme anılarıyla özdeşleşen sloganlar eşliğinde ilerlediler. Kim oldukları bilindiği hâlde “Şam hükümeti” olarak tanımlanıp, adına “huzur” denilerek diplomatik turlara başladılar.

Başta Türkiye olmak üzere birçok güç Suriye’de oyun kurucu olmaya çalıştı. “Huzur geldi, ülke diktatörden kurtuldu” korosuna neredeyse hepsi dâhil olurken Alevi katliamı baş gösterdi. Dünya bunu görmezden geldi. Ardından Dürzilere bir soykırım dayatıldı; bu da duyulmamaya çalışıldı. İsrail’in baskısı ve inadıyla konu duyulur kılındı.

Şimdi Halep’te Kürtlere bir ölüm dayatılıyor; sonun sonu! Dünya fazlasıyla kör, sağıra yatmış durumda. Halep’te kan akarken onlar birlik ve bütünlükten bahsediyorlar.

Bunak, yaşlı ve menfaat dünyamızın birkaç yüzü vardır. Demokrasi, eşitlik, adalet ve özgürlükten bahseder; dilinden bunu düşürmezken esas hedefi karanlıktır. Çünkü sermayesi cehalet, karanlık ve kötülüktür.

HTŞ, bu çıkarcı dünyanın karanlık yüzüdür. Suriye halkları nezdinde hiçbir meşruiyeti olmayan bu katiller sürüsüne yönelik diplomatik görüşmeler ve HTŞ’nin güzellenmesi manidardı.

Birinci Paylaşım Savaşı’nın ve İkinci Dünya Savaşı’nın getirdiği yıkımı biliriz. Şimdi dünyamız üçüncü bunalım aşamasını yaşıyor; yüzü karanlığa dönüktür. Suriye’de HTŞ’ye verilen gizli ve açık destek de bu konseptin karanlık yüzüdür.

Suriye’de çözüm, Trump doktrininin Ortadoğu temsilcisi ve uygulayıcısı olan Tom Barrack’tan gelmez. O; kötülük, sömürü ve pastanın hepsinde gözü olan bir sistemin adamıdır. Onun derdi Suriye halkları değil, Suriye’deki kavgadan ve çözümsüzlükten elde ettiği paydır.

Ortadoğu’ya monarşiyi öngören bir akıl, çözüm isteyen bir akıl değildir. Eski elbiseyi yamalayarak yeniden giydirmektir.

Bu, Suriye halklarının çözümü değildir. Suriye’de çözüm; demokrasiye ve özgürlüğe ihtiyacı olan tüm güçlerin ve farklılıkların (Aleviler, Kürtler, Dürziler vb.) ortak mücadelesidir.

Ortadoğu’da ne kadar ipini koparmış, anakronik, şeriatçı, milliyetçi ve faşist örgüt varsa Türkiye hepsiyle ilişkilidir; hepsiyle dosttur. Halep’teki çatışmanın tetikleyicisi değil, komuta merkezi Türkiye’dir.

Tüm gerici faşist güçleriyle, medya ordusuyla birlikte günlerdir iki Kürt mahallesine saldırmaktadırlar. Türkiye’nin “kardeşlik” maskesi düşmüş; kin, öfke ve kara yüreği ortaya çıkmıştır.

Türkiye’nin devlet aklı budur. Eğer Kürt’seniz, devletin ötekisiyseniz; Hitler’in generali Hermann Göring’le yüz yüze olduğunuzu unutmayın. Suratlar değişse de geleneksel faşizm aynıdır.

“Suriye Alevi Soykırımı” Raflarda: Sessizliğe Karşı Bir Tanıklık

Yazar Necati Şahin, Suriye’de Alevilere yönelik yıllardır süren sistematik şiddeti ve inkârı kayıt altına alan “Suriye Alevi Soykırımı” adlı kitabıyla okurun karşısına çıkıyor. Kitap, yalnızca bir anlatı değil; örgütlü mezhepçi nefrete, zorla kaybetmelere, katliamlara ve suskunluğa karşı yükseltilmiş bir vicdan çağrısı olarak tanımlanıyor.

Genel Yayın Sorumlusu Aydın Şimşek, kitap için kaleme aldığı sunuşta, “Bazı acılar vardır; ölmez, yalnızca susar. Suriye’de Alevilerin yaşadığı tam da budur” sözleriyle eserin amacını özetliyor. Şimşek, bu çalışmanın öfkeyle değil hafızayla, çatışma diliyle değil tanıklık bilinciyle yazıldığını vurguluyor.

610 sayfalık eserde, Suriye Alevi Soykırımı sürecinde kaleme alınmış tüm yazıların yanı sıra 40 aydın, sanatçı, yazar ve aktivistin katkıları yer alıyor. Kitap; bombalar, fetvalar, kaçırmalar ve mülksüzleştirmelerle büyüyen şiddetin tesadüf değil, “dini temizlik” niyetiyle yürütülen bir politika olduğunu ortaya koyuyor. “Bu bir savaş kitabı değil; inkâr edilen bir soykırımın kaydıdır” diyen yazar, suskunluğun da fail kadar ağır bir sorumluluk olduğunu hatırlatıyor.

Kitabın en dikkat çekici yönlerinden biri ise dayanışma çağrısı. Eserin tüm geliri Suriye Alevi Soykırımı Yetimleri’ne aktarılacak. Bu yönüyle kitap, yalnızca geçmişi kayda geçirmiyor; bugüne ve geleceğe dair etik bir sorumluluk da üstleniyor.

Dağıtım bilgileri:

Kitap, 15 Ocak itibarıyla Türkiye’de dağıtımda olacak.

İnternet satışı: insancılkitap.com

Avrupa dağıtımı Ocak ayı sonunda başlayacak. Kurum ve kişilerin sayı–adres bildirmesi hâlinde gönderimler organize edilecek.

“Elinizde tuttuğunuz şey bir kitap değil yalnızca; bir tanıklık, bir hesap, bir hafıza kaydı ve bir vicdan çağrısıdır.”
Bu eser, bakıp geçmeyi değil, hatırlamayı seçenlere sesleniyor.

Kitabımız Çıktı, Suriye Alevi Soykırımı NECATİ ŞAHİN

Söz, AYDIN ŞİMŞEK’te…
Bazı acılar vardır; ölmez, yalnızca susar. Suriye’de Alevilerin yaşadığı tam da budur. Bu kitap, toprağa düşen isimleri, geri dönmeyen bedenleri, yarım kalan duaları anlatıyor. Her satırda bir tanıklık, her paragrafta bastırılmak istenen bir hakikat var. Savaşın gürültüsü içinde duyulmayan, dünyanın görmezden geldiği bir halkın sesi… Bu metinler öfkeyle değil, hafızayla yazıldı.
Elinizdeki kitap, bir halkın yok sayılan çığlığıdır. Suriye’de Aleviler, yalnızca savaşın değil, örgütlü mezhepçi nefretin hedefi hâline getirilmiştir. Zorla kaybetmeler, katliamlar, ibadethanelere yönelik saldırılar ve sistematik mülksüzleştirme; tesadüf değil, “dini temizlik” niyetiyle yürütülen bir şiddet rejiminin parçalarıdır. Bu sayfalarda anlatılanlar bir “çatışma” hikâyesi değildir. Bu, inkâr edilen bir soykırımın tanıklığıdır. Sessizliğin suça dönüştüğü yerde, bu kitap bir itirazdır. Adı konmayanı adlandırmak için yazılmıştır. Bu bir savaş kitabı değil. Bu, gizlenmiş bir soykırımın kaydıdır. Suriye’de Alevilere yönelik şiddet; kaçırmalarla, bombalarla, fetvalarla ve suskunlukla büyüdü. Bu kitap, tanıklıkları bir araya getiriyor ve şu soruyu soruyor: Bir halk yok edilirken dünya neden sustu?
Bu kitap bir anlatı değil, bir itirazdır. Bu kitap, bir sessizliğin içinden konuşuyor. Suriye Alevi Soykırımı, yalnızca öldürülenleri değil, görmezden gelinenleri anlatıyor. Bombaların sesinden çok, dünyanın suskunluğunda derinleşen bir yıkımın kaydıdır bu. Kimliğinden dolayı hedef alınanların, adı anılmayanların, yok sayılanların…
Suriye Alevi Soykırımı, görünmez kılınan bir acının, kayda geçmeyen bir felaketin tanıklığıdır.
Necati Şahin, bu eserde gerçeği yumuşatmaz. Olanı olduğu gibi bırakıyor okurun önüne. Raporlara sığmayan acıları, rakamlara dönüşen hayatları yeniden insana çeviriyor. Çünkü soykırım yalnızca öldürerek değil, unutturarak tamamlanıyor.
Bu kitap geçmişi anlatmıyor; süren bir suçu işaret ediyor. Sessizliğin tarafsız olmadığını hatırlatıyor. Suskunluğun, fail kadar ağır bir yük olduğunu söylüyor. Bu kitap, geçmişe ait bir kayıt değildir. Hâlâ süren bir adaletsizliğin izini sürüyor. Okuru taraf tutmaya değil, tanıklık etmeye çağırıyor.
Elinizde tuttuğunuz şey bir kitap değil yalnızca.
Bir tanıklık.
Bir hesap.
Bir hafıza kaydı.
Bir vicdan çağrısı.
Bu sayfalar şunu sorar: Bakıp geçecek miyiz, yoksa hatırlayacak mıyız?
Bu eserin dayanışma çağrısı: “Bu kitabın geliri Suriye Alevi Soykırımı Yetimleri”ne gönderilecektir.
Aydın Şimşek
Genel Yayın Sorumlusu
***
– Kitabımız 15 Ocak’ta Türkiye’de dağıtımda olacaktır.
– İnternet satış: insancılkitap.com
– Avrupa’ya Ocak sonu gibi gelecek. Dağıtımını biz organize edeceğiz.
Dostlar, Kurumlar sayı ve adres bildirlerse ileteceğiz…
– Kitabın geliri SURİYE ALEVİ SOYKIRIMI YETİMLERİ’ne gidecektir.
– 610 sayfalık Kitabımızda, Suriye Alevi Soykırımı sürecinde yazdığımız tüm yazılar ve duyarlı 40 Aydın, Sanatçı, Yazar, Aktivist Dostların yazıları yer almaktadır.
Dostların adlarını ayrıca yazacağız…
– Emeği geçen tüm Canlara minnetle…
Necati Şahin
Köln, 9 Ocak 2026