Ana Sayfa Blog Sayfa 38

Alevi Hukuku, Tarihsel Dışlanma ve Eşit Yurttaşlık ERDAL KILIÇKAYA

Alevilik, çoğu zaman yalnızca bir inanç ya da kültürel kimlik olarak ele alınsa da tarihsel olarak etik, toplumsal ve hukuksal boyutları olan bir varoluş biçimidir. Alevi toplulukları, yüzyıllar boyunca devletin dışında ama toplumun içinde işleyen, rızaya ve kolektif belleğe dayalı özgün bir hukuk sistemiyle yaşamlarını sürdürmüştür. Cem erkânı, ikrar, rıza ve düşkünlük gibi mekanizmalar bu sistemin temelini oluşturur. Alevi hukukunda ahlak, inanç ve hukuk birbirinden ayrılmaz. Yaptırımın amacı cezalandırmak değil, toplumsal dengeyi ve birliği yeniden kurmaktır. Bu yönüyle Alevi hukuku, merkezi otoriteye dayalı ceza anlayışından farklı, onarıcı bir adalet fikrine dayanır.

Bu özgün toplumsal yapı, aynı zamanda Alevilerin tarihsel dışlanma deneyimiyle şekillenmiştir. Osmanlı’dan Cumhuriyet’e uzanan süreçte Aleviler, resmi din anlayışı tarafından dışlanmış, baskı, kıyım ve inkâr politikalarına maruz kalmıştır. Bu dışlanma yalnızca fiziksel şiddetle sınırlı kalmamış, hukuki düzenlemelere, tarih yazımına ve kurumsal yapılara da yansımıştır. Alevilik çoğu zaman ya yok sayılmış ya da “düzeltilmesi gereken” bir inanç olarak tanımlanmıştır. Modernleşme ve merkezileşme süreçleriyle birlikte homojen toplum hedefi, Alevileri daha da görünmez kılmış; Cumhuriyet döneminde laiklik ilkesi ise çoğu zaman inançlar arasında eşitlik üretmek yerine, devletin dini tanımladığı ve denetlediği bir mekanizmaya dönüşmüştür.

Bugün gelinen noktada yaşanan anayasal ve hukuksal kriz, Alevilerin eşit yurttaşlık talebini daha da yakıcı hale getirmektedir. Hukukun bağlayıcılığını yitirdiği, yasaların iktidarın iradesine tabi kılındığı bir ortamda bu talep, yalnızca bir kimlik meselesi olmaktan çıkmış; hukuk devleti ve demokrasi mücadelesinin ayrılmaz bir parçası haline gelmiştir. Aleviliğin “bilinmeyen bir inanç” olarak tanımlanması ve devlet eliyle araştırılması gereken bir alan gibi sunulması ise, tanıma iddiası altında yeni bir kurumsal dışlama üretmektedir.

Buna karşılık Alevi deneyimi, yalnızca bir mağduriyet anlatısı değil, rızaya dayalı toplumsal sözleşme anlayışı, çoğulculuğu esas alan etik yaklaşımı ve merkezi otoriteye mesafeli yapısıyla demokratik bir gelecek için güçlü bir düşünsel zemin sunmaktadır. Alevilerin eşit yurttaşlık mücadelesi, bu ülkede hukukun, demokrasinin ve adaletin herkes için geçerli olup olmayacağına dair temel bir sınav olmaya devam etmektedir.

2026’ya Dair Gönül Dileği

İnancı ve kimliği ne olursa olsun herkes için fırsat eşitliğinin sağlandığı, hukukun toplumun güvencesi olduğu, rızanın, adaletin ve vicdanın siyasetin merkezine yerleştiği bir demokratik geleceğin mümkün olduğuna inanıyoruz.

2026 yılına girerken barışın, demokrasinin ve eşit yurttaşlığın ertelenen vaatler olmaktan çıkmasını diliyoruz.

Yeni yılda aşkınız cemaliniz, yolunuz rızanın ve adaletin ışığı olsun

Aşk ile.

Bu yazı Alevilerin Sesi dergisinin 298. sayısında yayınlanmıştır.

Erdal Kılıçkaya: Alevi Hukuku, Tarihsel Dışlanma ve Eşit Yurttaşlık – Alevilerin Sesi

Tülay Hatimoğulları: Suriye’deki Alevi kardeşlerimizin yanındayız!

Tülay Hatimoğulları, DEM Parti Eş Genel Başkanı olarak partisinin Meclis Grup Toplantısı’nda Suriye’deki Alevi soykırımına dikkat çekti. Hatimoğulları, Alevi katliamına sessiz kalanların büyük bir suç işlediğini vurgulayarak, “Suriye’deki Alevi canlarımız yalnız değildir. Bizler burada ve dünyanın her yerinde sesiniz, soluğunuz olmaya devam edeceğiz” dedi.

Hatimoğulları, konuşmasında 1 Ocak’ta hayatını kaybeden gazeteci Hüseyin Aykol’u anarak, Aykol’un Türkiye’deki Kürt ve devrimci hareketlerin buluşma noktası olduğunu ifade etti. Ayrıca, 4 Ocak 2016’da Silopi’de katledilen üç Kürt kadın aktivisti de andı. Hatimoğulları, bu kadınların özgür yaşam mücadelesinin savunucuları olduğunu belirterek, kadın özgürlük mücadelesinin daha da güçleneceğini vurguladı.

Türkiye’de barış ve demokrasi mücadelesine de değinen Hatimoğulları, mevcut iktidarın barış sürecine yönelik belirsizlikler yarattığını ve bu durumun toplumsal beklentileri karşılamadığını dile getirdi. “Barış, bir hükümet politikası olmanın ötesinde, Türkiye’nin ortak geleceğini kurma meselesidir” diyen Hatimoğulları, iktidara ve muhalefete barışın önemini hatırlattı.

Hatimoğulları, Suriye’deki Alevi ve Kürt halklarının yaşadığı zorluklara değinerek, “Mevcut geçici yönetimin tekçi, mezhepçi yapısının farkında değil misiniz?” diyerek, bu koşullar altında teslimiyetçi bir anlayışla çözümler aramanın yanlış olduğunu ifade etti. Suriye’nin demokratikleşmesinin önemine vurgu yaparak, Türkiye’nin bu sürece destek vermesi gerektiğini belirtti.

Son olarak, Hatimoğulları, IŞİD tehdidinin ciddiyetine dikkat çekerek, bu tehdidin üstesinden gelmenin tek yolunun adil bir kardeşlik hukukunun tesis edilmesi olduğunu söyledi. “IŞİD karanlığını ancak demokrasi ışığıyla söndürebiliriz” diyerek, barış ve demokratik süreçlerin önemini bir kez daha vurguladı.

Suriye’de Alevi katliamı sürüyor: Masum siviller ve bebekler tehdit altında!

Suriye’de Alevi nüfusun yoğun olduğu bölgelere yönelik saldırılar artarak devam ediyor. Tarsus; Suriye Alevi Soykırımına Hayır İnisiyatifi Sözcüsü Emin Mustafa Doğru, bu saldırıların bir soykırım olduğunu vurgulayarak uluslararası dayanışmanın önemine dikkat çekti. Doğru, Alevi toplumu olarak daha örgütlü bir mücadele vermeleri gerektiğini belirtti. 2011 yılında yaşanan olaylara karşı duyarsız kalınmaması gerektiğini ifade eden Doğru, “Devlet sistemi çöktüğünde, sadece Aleviler değil, tüm azınlıklar benzer tehditlerle karşılaşabilir” dedi.

Tarsus Musalla Mahallesi Muhtarı Emrah Kara ise Suriye’de bebeklerin dahi hedef alındığını belirterek, bu durumun bir neslin yok edilmesine yönelik sistematik bir saldırı olduğunu söyledi. Kara, bu katliamların insanlık adına kabul edilemeyeceğini ifade ederek, vicdan sahibi herkesi bu zulme karşı durmaya davet etti. “Bir bebeğin katledilmesine seyirci kalıyorsanız, bu hepimizi ilgilendiriyor” diyen Kara, mücadeleye devam edeceklerini vurguladı.

Alevi toplumu ile diğer azınlıkların yaşadığı tehditlerin ciddiyetine dikkat çeken Doğru, dünyanın dört bir yanındaki Alevilerin bu duruma duyarsız kalmadığını, hak talep etmek için sokaklara çıktıklarını belirtti. Suriye’de yaşananların uluslararası alanda soykırım olarak değerlendirilmesi gerektiğini ifade eden Doğru, “Suriye halkı ne kadar örgütlü ve güçlü olursa, biz de o kadar güçlü destek sunarız” dedi.

Aleviler, ABD’nin Venezuela’ya yönelik saldırısını kınadı!

Pir Sultan Abdal Kültür Derneği Ören ve Dedeyazı şubeleri, ABD’nin Venezuela’ya yönelik saldırılarına karşı ortak bir basın açıklaması yaparak, “Latin Amerika halklarına yönelik sürdürülen bu saldırganlık, insanlık tarihi açısından bir utançtır” ifadelerini kullandı. Venezuela Devlet Başkanı Nicolas Maduro ve eşinin kaçırılmasını kabul edilemez bulduklarını vurgulayan dernek, bu tür eylemlerin durdurulması gerektiğini belirtti.

Basın açıklamasında, “Katil ABD Venezuela’dan defol”, “Venezuela halkı yalnız değildir”, “Yaşasın enternasyonal dayanışma” gibi sloganlar atıldı. Açıklamaya, CHP, DEM Parti, EMEK PARTİSİ ve SOL Parti gibi çeşitli siyasi partilerin temsilcileri de destek verdi.

Pir Sultan Abdal Kültür Derneği Genel Merkez Denetleme Kurulu Başkanı Mazlum Köse, ABD’nin emperyalizminin Latin Amerika halklarının iradesini hiçe saydığını, bu durumu kabul etmenin mümkün olmadığını ifade etti. Köse, “Yıllardır ekonomik yaptırımlarla açlığa mahkûm ettiği Latin Amerika halklarına yönelik bu saldırganlık, insanlık tarihinde bir utançtır” dedi.

Köse, ABD’nin Venezuela’ya yönelik tutumunun, dünyadaki diğer coğrafyalarda sergilenen ikiyüzlü ve kanlı politikalarla benzerlik gösterdiğini belirtti. Ayrıca, Ortadoğu’daki cihatçı çetelere sağlanan desteğin Alevilere yönelik katliamların sorumlularından biri olduğunu da hatırlattı. “Emperyalizm nerede varsa, orada kan, yıkım ve katliam vardır” diyen Köse, Aleviler olarak tarih boyunca mazlumların yanında durduklarını vurguladı.

Pir Sultan Abdal Kültür Derneği, ABD’nin Venezuela’ya yönelik saldırılarını kınayarak, halkların eşitliğini ve inanç özgürlüğünü savunma kararlılığını dile getirdi. Açıklamada, zulme karşı direnişin inançlarının temel düsturu olduğu ifade edildi.

Kadim Alevi Toplumu İç Asimilasyonu Durdurmalı! İMAM CANPOLAT

Elbette devletli sistemler, Alevi toplumunu asimilasyon kıskacına yeni almadı, hatta bugünkü uygulamaları dikkate aldığımızda asimilasyonu da geride bırakan, kültürel ve inançsal soykırımla izah etmek daha doğru olandır. Özelde Ra Haq, genel anlamda bütün Kızılbaş Alevi toplulukları böyle bir tehdit altındadır.

Bu makalenin esas konusu devletli sistemlerin Aleviliğe karşı uyguladığı asimilasyon politikalarından ziyade, Alevi kurumlarında iç asimilasyona yol açan sorunlar oluşturacak. Buna zülfü yâre dokunmak da diyebiliriz.

Ra Haq inanç toplulukları, toplumsal inşaların gelişmesiyle birlikte yaşam bulan, deyim yerindeyse ilk itikat/inanç içerikli felsefi bir yaşamı örgütleyen toplumsal birimin inancı olarak vücut bulur.

Faşist 12 Eylül darbesine karşı Alevi toplumu örgütleniyor!

12 Eylül 1980 darbeci generaller, Dersim’i merkeze alarak Alevi kasaba ve köylerine cami yaptırdı. Alevi toplumuna camiye gitmeyi dayattı, sayıları binlere varan ilkokul çağındaki erkek çocukları zorla alarak imam hatip okullarına götürdü. Sivas-Madımak ve İstanbul-Gazi’de olduğu gibi zaman zaman da katliamlar yaptı.

Alevi kurumlaşmaları ağırlıklı olarak 1990’lı yılların başında devletin bu politikalarına karşı gelişti. Alevi toplulukları, varlığını sürdürmek için farklı isimler altında dernekler, vakıflar, federasyonlar kurdular.

Bir bütün olarak Alevi kurumları, yazarları, sanatçıları, ozanları, akademisyenleri, anaları ve pirleri son 45-50 yıllık bir süreci değerlendirmesi gerekir. Yarım asırlık süre içerisinde Alevi toplumu ne kaybetti ne kazandı? Hangi sürekten olursa olsun bütün Alevi kurumları bu 50 yıllık süreci değerlendirmelidir. Alevi kavramıyla ifade etmek gerekirsek; “Dara Durma, Özünü Dara Çekme” sürecinden geçmelidir.

Konunun anlaşılması açısından ifade etmek gerekirse, Alevilik 50 yıl önce hem ahlaki hem itikat hem sosyal yaşam hem de siyasal anlamda bu kadar dejenere durumu yaşamıyordu. Alevi toplulukları 50 yıl önce kadim geleneğe daha bağlıydı, sosyal yaşamda daha fazla kadim geleneği yaşatıyordu, vb.

Bugün neden zayıfladı? O zaman bunun nedenlerini sorgulamak gerekir.
Devletin Alevi toplumuna yaklaşımı mı, yoksa Alevi kurumlarında izlenen siyaset mi, geliştirilen pratikler mi bu duruma yol açtı?

Devletli sistemlerin baskı ve fiziki katliamları geride bıraktığımız yüzyıllarda daha acımasız ve yoğundu. Ama Alevi toplumu yine de kadim inancını daha çok sözlü olarak günümüze taşıdı. Bunda en büyük pay ocaklar, ziyaretler, (Jar u Dar) ve aşiretsel yapılarındır.

Bugün fiziki katliamlar Dersim’de (1937-1938) olduğu gibi yoğun ve büyük değildir, ama dağılma, bozulma, başkalaşma daha fazla gelişmiştir. Bugün fiziki katliamlardan daha çok kültürel ve inançsal asimilasyon gelişiyor ya da gelişmiş, esas tehlikeyi bu oluşturuyor.
Bir toplum fiziki katliamlardan geçtikten bir süre sonra yaralarını sarabilir, yaşadığı acıları aşabilir ve tekrar kendi inancını, kültürünü yaşayabilir, ancak kültürel ve inançsal soykırımdan geçirildi mi bir daha eski inancına ve kültürüne kavuşamaz.

İlk önce, analar, pirler ve Alevi kurumları gelişen asimilasyon sonucu inancımızın nasıl bir tehlike ile karşı karşıya olduğunu görmeli, bu tehlikenin uzun vadede nelere yol açacağının farkına varmalılar, sonra ise iç asimilasyonu durdurtmak, önüne geçmek için hangi adımların öncelikli olduğuna karar vermeliler.

İç asimilasyon nasıl gelişiyor? Birlikte hatırlayalım!

Kurumlarımızdaki işleyişler kurumsal değil, sistemsel değil, toplumsal örgütlülüğü geliştirmiyor.

Her şeyden önce inancımızı gelecek kuşaklara taşımada oldukça yetersiz, yarattığı boşluklar sonucu gençlerimiz başka inançlara/dinlere kayıyor.

Bugün hiçbir kurumumuz Rıza Toplumu yaratmayı hedeflemiyor, bu doğrultuda karar alanlar vardır, ancak pratikleşme yok denecek kadar azdır. Rıza toplumunda hiç olmaması gereken kayırmacılık, ayrımcılık, kadın erkek can olma yerine cinsiyetçilik yaygındır.

Musayıplık, kirvelik gibi temel kurallar yok denecek düzeye varmıştır.

Pir talip ilişkisinde yaşanan dejenerasyon, maddiyatçılığın öne çıkması, daha da vahimi, bazı kurumlarda rantçılık gelişmiştir.

Aleviler yaşadıkları sorunları kendi kuralları ile kurullarında çözme yerine devletli sistemlerin mahkemelerini tercih eder duruma gelmişlerdir.

Kadim Alevi kavramları yerine yabancı kavramların kullanması çok yaygınlaşmış, ibadetimiz giderek anadilinden uzaklaştırılıyor.

Cemlerimizde inancımızın kuralları uygulamada bir hayli aşınma yaşanıyor, “halka namazı” diye bir yabancı ritüel ibadetimize dahil edilmek isteniyor.

Devletli sistemlerin sofrasına oturanlardan “pirlik” yapanlar var. Bu kadar büyük asimilasyon karşısında analarımız, pirlerimiz ve kurumlarımız neden seyircidir? Buna, devletin görevlendirdiği gri pasaportluları da eklemek gerekiyor.

Bu kadarı yeterli, ama sizler bu saydıklarımızın üzerine daha çok sorun ekleyebilirsiniz.
Tabi, çözüme yönelik adımları atmak için bir yol ve yöntem geliştirilmelidir.

Örneğin; iç asimilasyonu önlemek için her kurumdan yetkin ve yetkili ana, pir, yönetici, akademisyen, ozan vb kişilerden bir heyet oluşturarak adım atılabilir.

Alevi kurumlarının ezici çoğunluğu adında “Kültür Merkezi” ibaresi geçiyor bu doğru bir adlandırma değil, kaldırılmalıdır. Alevi inanç kurumları kendini “kültür merkezi” diye tanımlarsa, devlette sizi kültür bakanlığına bağlar. Elbette devletin böyle bir hamle yapmasına Alevi kurumları yol açmadı, bunu biliyoruz, ama bir zaafı düzeltme zamanı çoktan gelmiştir.

Bu düşünceler karşısında sizler ne düşünüyorsunuz?

6 Ocak 2026

Binali Efe: Suriye’de inanç ve kültürler yok olma tehlikesiyle karşı karşıya!

Binali Efe, Hacı Bektaş Veli Anadolu Kültür Vakfı Döşemealtı Şube Başkanı olarak Suriye’de Alevilere yönelik süren saldırıların ve katliamların arka planını değerlendirdi. Efe, Türkiye’nin Suriye’deki çatışmaların derinleşmesinde ciddi bir sorumluluğu olduğunu belirterek, “Bu yaşananların hesabı er ya da geç sorulacaktır” dedi. Türkiye’nin Suriye’deki devlet yapısının bozulmasındaki etkisine dikkat çeken Efe, milyonlarca insanın yerinden edilmesinin Türkiye’nin de payı olduğunu vurguladı.

Efe, Suriye’deki Nusayri Alevilerin Türkiye’deki Alevilerle ayrılmaz bir bütün olduğunu ifade etti. Nusayrilerin Alevi kimliğinin yeterli olduğunu belirten Efe, “Dünyanın neresinde olursa olsun bir gözyaşı dökülüyorsa, biz onun yanında saf tutarız” dedi. Bu bağlamda, Alevi kurumlarına da çağrıda bulunarak, Suriye’deki katliamlara karşı daha güçlü bir toplumsal ses çıkarılması gerektiğini vurguladı.

Binali Efe, Suriye’deki İslami yapılarla kurulan işbirliklerinin uzun vadede sürdürülemeyeceğini ifade etti. “Er ya da geç bunun hesabı sorulacaktır” diyen Efe, bu işbirliklerinin zararlarını tüm inanç ve halkların deneyimleyeceğini belirtti. Efe, “Alevi, Sünni, Kürt, Türk ayrımı yok. Sorun, yapılan haksızlıktır ve buna karşı dimdik durmak gerekir” şeklinde konuştu.

Avrupa’daki Alevi örgütlenmelerinin duruma daha güçlü tepkiler verdiğini belirten Efe, Avrupa’da adalet, özgürlük ve insan hakları mücadelesinin daha görünür olduğunu ifade etti. Hem Türkiye’de hem de Avrupa’da Alevilerin kararlı bir duruş sergilediğini, bu zulmün durdurulması için ellerinden geleni yaptıklarını sözlerine ekledi.

CHP’li vekiller: Suriye’de Alevilere yönelik soykırım tehlikesi!

CHP’li Milletvekilleri Müzeyyen Şevkin ve Nermin Yıldırım Kara, Suriye’de Alevi toplumuna yönelik artan saldırıların sistematik bir soykırım süreci oluşturduğunu ifade etti. Uluslararası hukuka göre bu saldırıların soykırım suçu kapsamında değerlendirilmesi gerektiğini vurgulayan vekiller, Türkiye ve uluslararası kurumlara acil sorumluluk çağrısı yaptı.

Son dönemde Heyet Tahrir el-Şam’ın (HTŞ) liderliğindeki silahlı grupların gerçekleştirdiği saldırılar, özellikle Lazkiye, Tartus ve Hama bölgelerinde ağır insan hakları ihlallerine neden oldu. Birleşmiş Milletler ve insan hakları kuruluşları, bu saldırılarda yüzlerce sivilin hayatını kaybettiğini ve on binlerce kişinin zorla yerinden edildiğini raporladı. Alevi yerleşimlerine yönelik kuşatma ve insani yardımlara erişimin engellenmesi, bölgedeki insani krizi daha da derinleştirdi.

Müzeyyen Şevkin, Suriye’de çok kültürlü bir yapının korunmasının uluslararası bir sorumluluk olduğunu belirterek, insani koridor açılması için çeşitli girişimlerde bulunduklarını ancak bu yardımların Alevi toplumuna ulaşmadığını ifade etti. Şevkin, saldırıların doğrudan sivilleri hedef aldığını ve bu durumun uluslararası kurumlar tarafından göz ardı edilmemesi gerektiğini vurguladı.

Nermin Yıldırım Kara, yaşananların emperyalist politikaların bir sonucu olduğunu belirterek, Alevi toplumunun hedef alındığını ifade etti. İktidara çağrıda bulunarak, Suriye’de demokratik bir düzenin kurulması gerektiğini vurgulayan Kara, acil insani yardımların sağlanması ve bölgedeki kadınlar ile çocukların güvenliğinin temin edilmesi gerektiğini dile getirdi.

Alevi Örgütleri Kadıköy’de HTŞ’yi Protesto Etti: “Suriye’de Soykırım Var!”

Alevi örgütleri, Suriye’deki cihatçı HTŞ’nin Alevi halka yönelik saldırılarına karşı İstanbul Kadıköy’de Khalkedon Meydanı’nda eylem düzenledi. Eylemde, Suriye’de yaşananların bir soykırım girişimi olduğu vurgulanarak uluslararası kamuoyuna seslenildi. Katılımcılar, “Suriye’de Alevi Soykırımını Durdurun” pankartı açarken, “İstanbul’dan Lazkiye’ye Selam Olsun Direnişe” ve “Suriye’de Alevi Soykırımına Seyirci Kalma” yazılı dövizler taşıdılar.

Eylemde, Alevi Bektaşi Federasyonu Genel Başkan Yardımcısı Aydın Deniz basın açıklaması yaptı. Deniz, HTŞ’nin “Yeni Suriye” söylemleriyle meşrulaştırılmasına tepki gösterdi. Suriye’nin mevcut durumunun istikrarsız ve kaotik olduğunu belirten Deniz, bu yapının halklara katliam ve tehdit dışında hiçbir şey sunmadığını ifade etti.

Son bir yıl içinde HTŞ’nin Alevilere, Dürzilere, Kürtlere, Hristiyanlara ve laik Sünnilere yönelik gerçekleştirdiği saldırıları hatırlatan Deniz, yaşananların uluslararası hukuka göre soykırım girişimi olduğunu vurguladı. Mart 2025’teki saldırıların Suriye tarihinde en büyük katliamlar arasında sayıldığını belirten Deniz, on binlerce Alevinin katledildiğini ve köylerin baskınlara uğradığını dile getirdi.

Deniz, uluslararası kamuoyunun sessizliğine dikkat çekerek, Alevilere yönelik nefret söylemlerinin ve saldırıların devam ettiğini ifade etti. Suriye Alevilerinin onurlu bir yaşam için yürüttüğü mücadeleyi selamlayan Deniz, tüm halkların kimliklerinin anayasal güvence altına alınmasını talep etti.

Eylem, “Suriye Halkları Yalnız Değildir” ve “Katil Golani, İşbirlikçi AKP” sloganlarıyla son buldu.

Frankfurt’ta Alevilerden Suriye Katliamlarına Karşı Güçlü Ses: “Sahipsiz Değiliz!”

Frankfurt’ta düzenlenen protesto mitingi, Suriye’deki Alevilere yönelik saldırıları kınamak amacıyla gerçekleştirildi. Soğuk ve karlı havaya rağmen, yüzlerce kişi, Suriye’de yaşanan insanlık suçlarına karşı sesini yükseltmek için Frankfurt kent merkezinde bir araya geldi. Miting, Frankfurt Alevi Kültür Merkezi Cemevi öncülüğünde yapıldı ve birçok Alevi kurumu ile sivil toplum örgütü destek verdi.

Mitingde, katılımcılar, Suriye’deki Alevilere ve diğer azınlıklara yönelik artan saldırıların durdurulması talebini dile getirdi. Etkinlik boyunca Almanca, Türkçe ve Arapça konuşmalar yapıldı. Konuşmalarda, Suriye’deki Esad rejiminin devrilmesinin ardından Alevilere yönelik sistematik saldırılar gerçekleştirildiği, bu saldırılarda binlerce Alevinin hayatını kaybettiği ve kadınların kaçırıldığı vurgulandı.

Frankfurt Alevi Kültür Merkezi Cemevi Başkanı Şahin Karasu, mitingde yaptığı konuşmada, “Suriye’deki zulmü lanetliyoruz. Bizler, haksızlık kimden gelirse gelsin mazlumun yanında durma sorumluluğunun bilincindeyiz” dedi. Ayrıca, uluslararası topluma, insan hakları ihlallerine karşı harekete geçme çağrısında bulundu.

Almanya Alevi Kadınlar Birliği Genel Başkanı Özgür Demir de Suriye’deki Alevi kadınlara yönelik ağır insan hakları ihlallerine dikkat çekerek, bu katliamların bir iç savaş değil, mezhepçi bir soykırım olduğunu söyledi. Demir, “Kadınların çığlığı duyulana kadar susmayacağız!” diyerek, Alevi halkının ve diğer azınlıkların yalnız olmadığını yineledi.

Protesto mitingi, katılımcıların attığı sloganlar eşliğinde olaysız bir şekilde sona erdi. Mitingde taşınan pankartlar ve dövizler, Alevilere yönelik saldırıların durdurulması, katliamların son bulması ve kalıcı barış taleplerini öne çıkardı.

Yeni Dünya Düzeni Değil, Yeni Bir Küresel Yağma Düzeni ÖZGÜR DEMİR

Bugün Venezuela üzerinden tartışılan mesele ne Trump’tır, ne Maduro’dur, ne de iki “sorunlu lider” arasındaki kişisel bir güç kavgası. Yaşananlar çok daha büyük, çok daha tehlikeli ve çok daha sistematiktir. Bu, ABD emperyalizminin dünyaya karşı devreye soktuğu yeni bir makro işgal, ilhak ve sömürgeleştirme stratejisidir.

Bu saldırganlığın başlangıç noktası, Rusya’nın Ukrayna’yı işgaliyle açılan Pandora’nın kutusudur. Ukrayna işgali yalnızca bir bölgesel savaş değil, emperyalist güçlere “fiili ilhakın yeniden meşrulaştırılabileceğini” gösteren bir eşik olmuştur. Rusya bu eşiği geçti, ABD ise bu yeni dönemi küresel ölçekte fırsata çevirmektedir.

Venezuela’ya yönelik ABD baskısı; uyuşturucu, göç ya da “demokrasi” söylemleriyle açıklanamaz. Bunlar yalnızca kamuoyunu uyuşturmak için kullanılan klasik bahanelerdir. Gerçek gerekçe son derece açıktır: enerji, petrol, kritik yer altı kaynakları ve jeopolitik hakimiyet.

Venezuela, dünyanın en büyük kanıtlanmış petrol rezervlerinden birine sahiptir. 303 milyar varillik bu rezerv, özellikle Çin ile kurulan enerji ilişkileri nedeniyle ABD açısından yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda stratejik bir tehdit olarak görülmektedir. ABD’nin sorunu Maduro’nun “diktatör” olması değil; ABD’nin denetimi dışında kalan bir enerji havzasının varlığıdır.

Bu tabloyu yalnızca Venezuela ile sınırlı görmek büyük bir hata olur. Aynı saldırgan zihniyet Kanada’dan Grönland’a, İran’dan Suriye’ye kadar uzanan geniş bir hatta kendini göstermektedir. Enerji yolları, nadir toprak elementleri ve stratejik coğrafyalar, yeni dönemin savaş gerekçeleridir. Demokrasi, insan hakları ya da özgürlük söylemleri ise bu yağmanın süslenmiş ambalajından ibarettir.

Rusya’nın Ukrayna’daki işgaline karşı çıkmaktaki ikircikli tutumu, bugün ABD’nin Venezuela hamlesine karşı güçlü bir itiraz geliştirememesinin de temel nedenidir. Emperyal suç ortaklığı, sessizlik üretir. Avrupa Birliği ise hâlâ ABD–Rusya–İngiltere üçgeninde hangi tarafa yaslanacağını hesaplamakla meşguldür; ilkesizlik, strateji diye pazarlanmaktadır.

İngiltere her zamanki gibi sessizdir. Çünkü klasik İngiliz sömürge aklı, doğrudan bağırmaz; bekler, izler ve sonuçtan payını alır. “Uzaktan bombanın sesi hoş gelir” anlayışı, bugün de geçerlidir.

Bu tablo bize şunu açıkça göstermektedir: Dünya, yeni bir düzen değil, yeni bir barbarlık çağına sürüklenmektedir. Sınırlar, hukuk, uluslararası anlaşmalar ve halk iradesi; enerji şirketlerinin, askeri-endüstriyel komplekslerin ve küresel sermayenin çıkarları uğruna yok sayılmaktadır.

Bu nedenle çözüm, devletler arası diplomatik manevralarda ya da yeni ittifak oyunlarında değildir. Çözüm; halkların, emekçilerin, kadınların ve insan hakları mücadelesi verenlerin küresel ortak direnişinde yatmaktadır.

Emperyalizmin küresel olduğu bir dünyada, adalet mücadelesi de küresel olmak zorundadır. Aksi halde bugün Venezuela’da başlayan yangın, yarın başka bir coğrafyada, başka bir halkın hayatını kül edecektir.

Bu mesele ne Trump meselesidir, ne Maduro meselesi. Bu, insanlık ile küresel yağma düzeni arasındaki tarihsel hesaplaşmadır.