Ana Sayfa Blog Sayfa 382

Galatasaray Süper Lig’de şampiyon

Lider Galatasaray, Spor Toto Süper Lig’in 36. haftasında deplasmanda MKE Ankaragücü’nü 4-1 yenerek şampiyonluğunu ilan etti. Maç sonunda gollerin sahibi Icardi Galatasaray Teknik Direktörü Okan Buruk’u omuzlarına aldı

Süper Lig’de puanını 82’ye yükselten Galatasaray, 2022-2023 sezonunun bitimine iki hafta kala şampiyonluğunu ilan etti.

Galatasaray Teknik Direktörü Okan Buruk, şampiyonluk için çıktıkları Spor Toto Süper Lig’in 36. haftasındaki MKE Ankaragücü maçında takımının kadrosunda değişiklik yapmadı. Eryaman Stadı’nda oynanan karşılaşmada Okan Buruk, Demir Grup Sivasspor’u 2-0 mağlup ettikleri maçın 11’ini değiştirmedi.

Kalede Muslera’nın oynadığı sarı-kırmızılıların savunma dörtlüsünü Boey, Nelsson, Abdülkerim Bardakçı, Kazımcan Karataş oynadı. Ön liberoda Oliveira ve Torreira’ya şans tanıyan Buruk, kanatlarda ise Rashica ile Kerem Aktürkoğlu’na formayı verdi. Galatasaray’da forvet arkasında Mertens, ileri uçta ise Icardi sahaya çıktı.

7. dakikada Icardi Galatasaray’ı 1-0 öne geçirdi.

16. dakikada MKE Ankaragücü, Milson’un vuruşuyla golü buldu.

39. dakikada Icardi, Galatasaray’ı 2-1 öne geçirdi ve ilk yarı 2-1 Galatasaray’ın üstünlüğüyle bitti.

73. dakikada Barış Alper Yılmaz’ın golüyle sarı kırmızılı takım 3. golüne ulaştı.

Sérgio Oliveira’nın 78. golüyle 4. gölünü elde eden Galatasaray maçı galibiyetle sona erdirdi ve şampiyonluğu yakaladı.

Küme düşme hattından uzaklaşmaya çalışan MKE Ankaragücü ise 39 puanda kaldı.

HABER MERKEZİ

#Galatasaray #Süper #Ligde #şampiyon

Basel’de Kayıplar Haftası eylemi

Uluslararası Gözaltında Kayıplara Karşı Mücadele Haftası nedeniyle Basel’de düzenlenen eylemde, Cumartesi Anneleri ile dayanışma mesajı verilirken ‘Meşrulaştırılmak istenen gözaltında kaybetme politikalarına karşı sokaklarda olmayı sürdüreceğiz’ denildi

İsviçre’nin Basel kentinde Uluslararası Gözaltında Kayıplara Karşı Mücadele Haftası kapsamında bir araya gelen devrimci kurumlar “Gözaltında kayıpların hesabını sormaya devam ediyoruz” şiarıyla bir eylem düzenledi.

ICAD Uluslararası Büro çağrısıyla İsviçre Göçmen İşçiler Federasyonu (İGİF) tarafından Claraplatz meydanında düzenlenen basın açıklamasına Birleşik Mücadele Güçleri (BMG) katılarak destek verdi. Burada İCAD adına yapılan Almanca basın açıklamasında: “Hitler Almanya’sından Latin Amerika’ya, Türkiye’den Sri Lanka’ya, Pakistan’dan Irak’a Suriye’den Kolombiya’ya, Meksika’dan Balucistan’a, Mısır’dan Marocco’ya kadar dünyanın bir çok ülkesinde uygulanagelmiş ve hala uygulanan baskıya ve sömürü sistemine karşı aktif mücadele eden insanlar gözaltında kaybedildi. Toplumlarda kaygı, belirsizlik ve korku iklimi yaratarak uygulanan bu kirli yöntemle toplumsal muhalefet susturulmak istenmektedir” denildi.

Cumartesi Anneleri için çağrı

Bu kirli yöntem karşısında gözaltında kayıpların akıbetinin ortaya çıkarılması ve sorumlularının yargılanması için dünya çapında mücadelenin sürdürülmesinin önemine dikkat çekilen açıklamanın devamında “Cumartesi Anneleri’nin talepleri talebimizdir” denilerek şu ifadelere yer verildi: “Gözaltında kayıplarının akıbetleri açıklansın. Gözaltında kaybetme suçunun failleri üzerindeki cezasızlık hukukuna son verilsin, Adalet sağlansın. Bir daha hiç kimse gözaltında kaybedilmesin. Türkiye’nin imzalamaktan kaçındığı Birleşmiş Milletler (BM) Bütün Kişilerin Zorla Kaybedilmeden Korunmasına Dair Sözleşmesi’ni imzalasın, onaylasın ve uygulasın. Galatasaray Meydanı’ndaki yasak uygulaması kaldırılsın.”

‘Mutlaka hesap soracağız’

Düzenlenen eylemde yerini alan insan hakları aktivisti Münevvver İltemur da bundan 28 yıl önce 27 Mayıs 1995’te Galatasaray Meydanı’nda Cumartesi Anneleri’nin sesi olmaya çalışanlardan. İltemur, “O zamanda bizi her hafta gözaltına alıyorlardı. Kayıplar bulunsun, hesap sorulsun. Kaybedenler kaybedecek” diye konuştu.

İGİF adına siyasetçi Ali Orak da faşizm ve faşist diktatörlüklerin kendi varlıklarını sürdürebilmek için halklara, muhaliflere, devrimcilere yönelik bu saldırıları gerçekleştirdiğini ifade ederek şunları belirtti: “Meşrulaştırılmak istenen gözaltında kaybetme politikalarına karşı bizler ezilenler, muhalifler, demokratlar, yurtseverler sokaklarda olmayı sürdüreceğiz. Cumartesi Anneleri’nin talepleri karşılanıncaya kadar mücadelemizden geri adım atmayacağız, mutlaka ama mutlaka hesap soracağız.”

Yapılan açıklama sonrası eylem uluslararası dayanışma çağrılarının yer aldığı sloganlarla sonlandırıldı.

HABER MERKEZİ

#Baselde #Kayıplar #Haftası #eylemi

90 yıl tutsaklık sonrasında buluşma

Onlara borçluyuz. Bu ülke borçlu. Bu ülkede yaşayan halklar borçlu. Zira onları çok daha önce özgürlüklerine kavuşturamadık. Geç kaldık

Adil Okay

Bugün özgürlük ve eşitlik ütopyasıyla çıktıkları yolda esir düşen ve geçen aylarda tahliye olan üç mektup arkadaşımla; tam 30 yıl (toplamda 90 yıl) hapishanede kalan Celalettin Araci, Felemez Erdem ve Turan Demir ile buluştuk. Mektuplarla başlayan arkadaşlığımız yıllar sürdü ve nihayet 30’ar yıl tutsaklıktan sonra tahliye oldular ve biz gıyabi tanışmayı vicahiye çevirdik. Ve bu üç “tarih gibi adam” da yıllar sonra ilk kez karşılaşmış oldular. Buruk bir sevinç ve heyecan yaşadık.

Depremde Antakya’da kaybettiğim kız kardeşim, yeğenlerim ve kuzenlerim için başsağlığı dilemeye gelmişlerdi. Sohbetimiz doğal olarak yine hapishanelere ve memleketin sorunlarına yöneldi. Çeyrek asır sonra dışarı çıkan bu insanlar bir araya gelince, içeride kalan arkadaşlarından, yoldaşlarından söz ediyor, onlar için ne yapabiliriz diye düşünce üretiyorlardı.

Sohbetimiz bazen andığımız hasta bir tutuklunun veya tahliye edilmediği için hayatını kaybeden bir tutsağın adıyla hüzne boyanıyordu. Ama 30 yıl sonra hâlâ umut dolu olan bu insanlar, onları unutmayanlara, eşlerine, çocuklarına, dostlarına, yoldaşlarına şükran duygularını da ifade ediyorlardı.

Felemez ve Turan’ın çocukları hapishane kapılarında büyümüşlerdi. Celalettin evlenmeye zaman bulamadan tutsak düşmüştü. Ama o da “ailem geniş, halkımız beni, bizi bağrına basıyor” diye yanıtlıyordu sorularımı. Turan ve Felemez’in mektupları, yıllar önce yayınlanan, “Ben çıkana kadar büyüme e mi, Hapishane kapılarında büyüyen çocuklar” adlı kitabımda yer almıştı. Onlar içerideyken çocuklarıyla da tanışmıştım.

Turan Demir’in 10 yıl kadar önce kızı Eylem hakkında yazdığı mektuptan bir bölüm aktarıyorum. Duygu yüklü bu satırlar yeni hazırladığım, yakında yayınlanacak olan bir tiyatro oyununda -tabi onun izniyle- replik haline geldi.

“Biricik kızım şu anda 24 yaşında, üniversite öğrencisi ama ben onu toplam 24 defa ya görmüşüm ya da görmemişim, doya doya dokunamamış, sarılamamış, kucağıma alamamışım. Büyüdü, kocaman bir genç kız oldu ona bir şeker, bir çikolata alamadım, bir oyuncak almadım, bir giysi alamadım. Oysa onun ellerimde büyümesini, büyüdüğünü an be an görmeyi çok isterdim. Benden ihtiyaçlarını istemesini çok arzulardım. Gece yarıları ağladığını, güldüğünü, kapının önünde oynarken çamura batmasını, sonra da taşı minik ellerine alarak her şeyi birbirine katmasını görmek isterdim ama hiçbiri olmadı…”

Elbette onlara daha birçok soru sordum. Onlar da bana. 12 Eylül dönemini, işkenceleri, idamları, açlık grevlerini, yararlanamadıkları “af” süreçlerini konuştuk. Koğuş sisteminden F tipine geçişi, sürgünleri ve sayamayacağım kadar çok keyfi uygulamayı-yasağı yaşayan bu insanlar, yaşadıkları ezaya rağmen dünyaya ve çevrelerine sevgiyle bakıyorlardı. Ayaklı tarihti onlar. Celalettin Araci, Felemez Erdem, Turan Demir ve onlar gibi çeyrek asırdır tutsaklık yaşayan diğerleri…

Yalanla örülmüş resmi tarihin dışındaki gerçek hapishane tarihi onların belleklerinde saklı. Yazılmayı bekliyor. Ama bu görev sadece onların değil, biyografi yazımında uzmanlaşan arkadaşlarımızın, belgesel yapımcılarının görevi.

Onlara borçluyuz. Bu ülke borçlu. Bu ülkede yaşayan halklar borçlu. Zira onları çok daha önce özgürlüklerine kavuşturamadık. Geç kaldık.

Ve halen içeride bizim için, sizin için, çocuklarımız için, daha adil bir dünya için mücadele ederken esir düşen binlerce politik tutsak var…

#yıl #tutsaklık #sonrasında #buluşma

Devletin Kürt Hamas’ı ısrarı

Devlet, burada Filistin’de olduğu gibi Hamas benzeri bir yapı oluşturarak Kürt hareketini zayıflatmayı ve günün sonunda El Fetih gibi tasfiye etmeyi amaçlamaktadır. Yanı sıra Hüda-Par’ı Kürtlerin yaşamına bir siyasi aktör olarak sokma isteğidir

Seyithan Akyüz

Hizbullah’ın siyasallaşmış hali olan Hüda-Par, bir süredir Türkiye’de siyasi gündeminin ön sıralarında yer almaktadır. 14 Mayıs seçim süreciyle birlikte gündem taşınan bu yapı, hemen her gün (ister muhalif isterse iktidarı yakın olsun) medyanın yer verdiği bir duruma getirilmiştir. Cumhur İttifakı’nın ana bileşeni AKP’nın listelerinden seçime giren Hüda-Par, 4 milletvekili seçtirerek önümüzdeki dönemde de mecliste temsil edilecektir. Peki ciddi bir oyu bulunmayan ve siyasi etkinliği de sınırlı olan bu yapıyı, AKP ve Cumhur İttifakı neden içine almıştır? Bir diğer söylemle AKP, geçmişindeki karanlık yüzü nedeniyle götürüsü getirisinden çok olabilecek bir yapıyı neden bu kadar sahiplendi ve sahiplenmeye devam etmektedir? Öncellikle şunu belirtmekte yarar var ki, bazı kesimlerin yaptığı “iktidar partisi o kadar zor durumdadır ki, Hüda-Par’a bile muhtaç olmuştur” tespiti yeterli bir tespit değildir. Zira iktidar partisi olan AKP’nin Hüda-Par gibi bir yapıdan elde edebileceği kazanım neredeyse yok gibidir. Hal böyle olunca, Hüda-Par’ın bu kadar parlatılıp meclise koyacak kadar sahiplenilmesi, başka birtakım hedefler içerdiğini gösterir.

Bu çerçevede şunu rahatlıkla belirtebiliriz ki, bir süredir Hüda-Par’ı popülerleştirme arayışı bir devlet projesi olmaktadır. Bunun bir devlet projesi olduğunu katıldığı bir Tv programında bizzat İçişleri Bakanı Süleyman Soylu’nun kendisi “Hüda-Par’ın Cumhur İttifakı’na alınması devlet kararıyla olmuştur” diyerek itiraf etmiştir. O zaman devlet bu projeyi ne için geliştirmek istemektedir sorusuna yanıt aramalıyız. Kuşkusuz devletten kastımız, günümüzdeki AKP iktidarı ve onun ortaklarıdır. Başka bir ifadeyle devlet içerisinde değişik klikler olsa da, gücün büyük bir bölümünü elinde bulunduran AKP ve ortakları olduğundan, devletin kendisi de onlar olmaktadır.

Öyle görünüyor ki, Hüda-Par projesiyle iki nokta (diğeri İslami hassasiyeti olan kitlenin iktidara karşı zayıflayan duygularına yönelik olup, bu kitleyi yeniden kendi etrafında konsolide etmeyi amaçlıyor) hedeflenmişse de, asıl olan Kürt demokrasi hareketine alternatif yaratma hedefidir. Son süreçte yaşananları dikkatli bir şekilde gözlemlersek, bununla ilgili birçok ipucu yakalayabiliriz. Mesala konuya yakından baktığımızda Hüda-Par’ın öne çıkarılma biçiminin, Kürtlerin temel haklarıyla ilgili hususlarda olduğunu net olarak görmek mümkün. Örnek olarak daha önce pek duymadığımız Kürdistan sözü, sık sık bu yapının yetkilileri tarafından (belli çevrelerin tepkilerine rağmen) dile getirmekte ısrar etmeleridir. Bununla beraber Kürt sorununun çözümsüz kalmasının nedeni olarak gösterilen Anayasa’ın ilk dört maddesi ile 66. maddeye sürekli yapılan atıftır. Milletvekili yemini, federasyon ve anadilde eğitime yönelik söylemleri de bu yapı tarafından öne çıkarılan diğer hususlardır. Kuşkusuz bunlar belli bir plan çerçevesinde geliştirilen söylemlerdir. Bununla Hüda-Par’ın bir Kürt partisi olduğu ve Kürtlerin ulusal haklarını savunduğu algısını yaratmak istemektedirler. Bazı çevrelerin HDP ve Hüda-Par kastedilerek “iki Kürt partisi” söylemini geliştirmeleri de bu planın bir parçasıdır. Yine ilk elden Mesut Barzani’yi aramaları, bu projenin KDP’siz geliştirilmediğini de göstermektedir. Devlet, burada Filistin’de olduğu gibi Hamas benzeri bir yapı oluşturarak Kürt hareketini zayıflatmayı ve günün sonunda El Fetih gibi tasfiye etmeyi amaçlamaktadır. Yanı sıra Hüda-Par’ı Kürtlerin yaşamına bir siyasi aktör olarak sokma isteğidir. Yine Hüda-Par eliyle Kürtler radikalleştirilerek, ekonomik sorunlardan dolayı işlevselliği zayıflayan Türk milliyetçiliği de yeniden canlandırılmak istenmektedir. Son dönemlerde milliyetçilik söyleminin yoğunca sarf edilmesi, bunun somut göstergesidir. Bilinen tabir ile belirtecek olursak, bir taşla birkaç kuş vurma hedeflenmiştir.

Tabi bu ilk defa denenmiş bir şey değildir. Daha öncede benzer şekilde Kürt hareketine karşı alternatifler yaratılmak istenmiş ama hiçbiri başarılı olamamıştır. Hatta o kadar çok benzer denemeler geliştirildi ki, bunun artık bayatladığını ve başarı şansının olmadığını belirtebiliriz. Zira uzun yıllar yürütülen mücadeleyle Kürt toplumu hiç olmadığı kadar politikleşmiş bir duruma gelmiştir. Bilinç düzeyi yüksek, özgürlük ideali çok güçlüdür. Bu nedenle kendisiyle ilgili geliştirilen her politikayı doğru okuma yeteneği vardır. Dolayısıyla bundan öncekilerde olduğu gibi Kürt toplumu, aleyhine geliştirilmek istenen bu projeyi de boşa çıkarmasını bilecektir.

Sonuç olarak daha önce defalarca denenen bu tür projelerle Kürt sorunundan kurtulmak mümkün değildir. Kurtulmak diyorum zira şimdiye kadar geliştirilen tüm projelerde esas olan çözüm değil, sorundan kurtulma mantığı geçerli olmuştur. Esas alınan ve geçerli mantık bu olunca, Kürt sorunu da çözüme kavuşturulamamıştır. Oysa Türkiye’de bir Kürt sorunu vardır ve bu sorun demokratik çözümünü dayatmaktadır. Bu nedenle Türkiye’de bir Kürt sorunu olduğu gibi, bu sorunun çözümünü sağlayacak muhatapları da bulunmaktadır. Başka muhataplar yaratamaya çalışmak ise, boşa enerji kaybı olacaktır.

#Devletin #Kürt #Haması #ısrarı

Kayıplar Haftası: Devletin suçunu her hafta hatırlatacağız

Kayıplar Haftası’nın son gününde düzenlenen etkinlikte konuşan İHD İstanbul Şubesi Başkanı Gülseren Yoleri, ‘Biz her hafta onlara bu suçu nasıl işlediklerini, bu suçu işleyenlerin kimler olduğunu, bu suçu gizleyenlerin kimler olduğunu hatırlatacağız’ dedi

İnsan Hakları Derneği (İHD) İstanbul Şubesi Gözaltında Kayıplara Karşı Komisyon’u ve Cumartesi Anneleri/İnsanları 17-31 Mayıs Gözaltında Kayıplara Karşı Mücadele Haftası kapsamında Şişli Cami Meydanı’nda mum yakma etkinliği gerçekleştirmek isterken, polis tarafından engellendi. Burada ablukaya alınan grup daha sonra İHD İstanbul Şubesi dernek binasına geçti. Dernek binasında yere mumlar, karanfiller ve gözaltında kaybedilen kişilerin fotoğrafları bırakıldı. “Kayıplarımız için adalet istiyoruz” pankartının açıldığı etkinlikte, Halkların Demokratik Partisi (HDP) İstanbul Milletvekili Musa Piroğlu ve Sanatçı Kerem Fırtana katıldı.

‘Suçunuzu her hafta hatırlatacağız’

Etkinlikte konuşan İHD İstanbul Şubesi Başkanı Gülseren Yoleri, 948 haftadır devlete suçlarını hatırlattıklarını dile getirdi. Gözaltında insanların kaybedilmesinin bir insanlık suçu olduğunu vurgulayan Yoleri, bunu devletin de çok iyi bildiğini söyledi. Yoleri, “Bu insanlığa karşı suçu her zaman onların yüzüne çarpmaya devam ediyoruz. Biz her hafta onlara bu suçu nasıl işlediklerini, bu suçu işleyenlerin kimler olduğunu, bu suçu gizleyenlerin kimler olduğunu hatırlatacağız. Her seferinde de bu ısrarımız ve mücadele tavrımızı değiştirmeyeceğiz” ifadelerini kullandı.

‘Kayıplarımızı sormaya devam edeceğiz’

Ardından söz alan Türkiye İnsan Hakları Vakfı (THİV) İstanbul Şubesi temsilcisi Ümit Efe, kayıplar mücadelesi veren ailelerin yanında olacaklarını vurguladı. Efe, “Biz bu haklı adalet yürüyüşümüze devam edeceğiz. Hak ve özgürlükler mücadelesi ve insan hakları mücadelesi her türlü karanlıktan, zulümden, baskı ve şiddetten haklıdır. Biz kazanacağız, kayıplarımızın akıbetini sormaya devam edeceğiz” diye belirtti.

Destek çağrısı

Ardından söz alan kayıp yakını Hanife Yıldız ise Cumartesi Anneleri’nin direnişine sahip çıkılması gerektiğinin altını çizdi. Yıldız, “Bizim üzerimizden herkese aynı muameleyi gösterecekler. Ben evladım her daim onların karşısına çıkıp bir şamar gibi yüzlerine vuracağız, bundan emin olsunlar. Herkesin vicdanlı olmasını ve yanımızda olmasını istiyoruz” şeklinde konuştu.

Mücadeleye devam

Son olarak söz alan kayıp yakını Hanım Tosun, kayıplarımızı aramaktan asla vazgeçmeyeceklerini belirterek, “Kimsenin bizi engellemeye gücü yetmeyecek. Belki meydanları bize kapatacaklar ama hiç kimsenin gücü bizi kayıplarımızı aramaktan vazgeçirtemeyecek. Failler yargılanana kadar mücadele devam” dedi.

HABER MERKEZİ

#Kayıplar #Haftası #Devletin #suçunu #hafta #hatırlatacağız

Kurak Günler: ‘Ben dediğim koskocaman oyuk’

Koltuk, iktidar, hiyerarşi, temsiliyet, görevi kötüye kullanma gibi konular filmin ana temasına alınabileceği gibi esas olarak yöneticilerin bariz çürümüşlüğüne rağmen ezici bir çoğunluğun yaslandığı kendi zayıflıklarından beslenen ‘güç odağı’ kendini hissettirecek ölçüde verilmiş ve izleyici tarafından bunun görülmesi yönünde çaba sarf edilmiş

Onur Dorpec

Filmin açılış sahnesinde kasabaya yeni atanan genç savcı Emre ve bölgede hakimlik yapan Zeynep yan yana durup kasabanın dışında bir yerde var olan büyük bir obruğun derinlerine bakar.

– Nasıl savcı bey?

– Korkutucu gerçekten!

– Ama güzel de.

– Hakim hanım size bir şey danışacağım. Belediye başkanı sürekli evine çağırıyor. Ben de sürekli bir bahane buluyorum.

– Burası küçük bir yer Emre bey. Böyle şeyler doğal karşılanır merak etmeyin.

Başından itibaren müzik ve sinematografyasıyla gerginlik içerisinde geçen film Yanıklar Kasabası’nı prototip olarak kabul edip ülkenin genel bir fotoğrafını çekiyor. Koltuk, iktidar, hiyerarşi, temsiliyet, görevi kötüye kullanma gibi konular filmin ana temasına alınabileceği gibi esas olarak yöneticilerin bariz çürümüşlüğüne rağmen ezici bir çoğunluğun yaslandığı kendi zayıflıklarından beslenen ‘güç odağı’ kendini hissettirecek ölçüde verilmiş ve izleyici tarafından bunun görülmesi yönünde çaba sarf edilmiş. Film belirli konuları işlemesi anlamında iyi kabul edilebilecek bir metne sahip olsa da beslendiği esas şey ülkenin içinde bulunduğu sosyo-politik durumdur. Karakterler de buna göre seçilerek bir genelleme havasına bürünülmüştür. Filmin başından itibaren yönetmenin bir derdinin olduğu ve bu derdini bütün sorunların önüne koyarak anlatma telaşına girdiği anlaşılıyor. Haksız da değildir. Ülkenin öncelikli sorunları filmin tema olarak seçtiği konulardır fakat ivedilikle ifade edilmek istenen her sorunda olduğu gibi bu filmde de ifade sorunları açığa çıkmıştır.

Nedense filmin ilk sahnesinde savcı ve hakim önlerinde uzanan obruğa bakarken ben de kendimi Ağrı dağından ülkeyi izliyor gibi bir hissiyata kapıldım. Tam önlerindeki devasa çukur olanın daha alt seviyesini bize gösteriyordu ve filmin ilerleyen sahnelerinde savcı ve hakimin baktıkları yerin ‘gerçeklik algısı’ olduğunu anlayacaktım. O an için içimden Edip Cansever’in ‘Manastırlı Hilmi Beye Birinci Mektup’ şiirindeki “hiçbir yere taşmıyorum, kendime sızıyorum yalnız… Ben dediğim koskocaman bir oyuk” kısmını mırıldanırken buldum. O şiirde bağdaştırılan ‘ben’ ve ‘oyuk’ filmin açılış sahnesinde resmen aydınlandı. Oyuk derken muhtemelen Edip Cansever de kendi içine çöken, çöktükçe büyüyen bir şeylerden bahsediyordu.

Film boyunca Emin Alper kendi içine çöken bir şeylerin bir sönmüş yıldız gibi oluşturduğu kara deliğe benzer biçimde bütün insani değerleri nasıl yuttuğunu gözler önüne serdi. Burada seçtiği meslekler de buna uygundu. Her ne kadar kendi baktığı noktadan meseleyi sinema aracılığıyla iyi anlatmış olsa da baktığı noktada bazı sorunların olabildiğini görebildim. Çünkü ‘ben’ olarak oluşmuş oyuk toplumsal düzleme yansıtılmıştı ve oyuğun artık benliği aştığını, toplumsal düzleme nasıl yayıldığını gözler önüne serecekti. Fakat bütün bir kasabayı, şehri, bölgeyi, ülkeyi, kıtayı ve hatta dünyayı içine katan bir oyuk nereden beslenecekti? Burada çürüme nerede başlıyordu? İdealist bir savcının sorunları çözmek isterken kendini bulduğu durumda mı yoksa kişisel hatalarında mı?

Benim bu filmi eleştirdiğim nokta yönetmenin bize sinema olarak sunduğu bakış açısının kökeninde. Benzer durumlar son zamanlarda sorgulama yaratan filmlerin büyük çoğunluğunda var. Emin Alper de film boyunca sorunun kaynağının etrafında dönüp durmuş ve bariz olan bir şeyleri kör göze parmak biçiminde izleyiciye hissettirmiş ama neden insanda bir çözüm hissiyatı gelişmiyor? Bu da filmin ‘sistemden etkilenmiş’ yanlarıyla ilgili. Bu filme göre ortada yozlaşmış, yönetenler yüzünden kirlenmiş olan bir düzen var. Fakat o düzenin kökten itibaren sakat olduğu ihtimali yansımamış. Ya da izleyicinin hissedemeyeceği kadar yarım kalmış.

Ülkenin içinde bulunduğu durum ve özellikle yıllardır algı yönetimiyle açığa çıkarılmış, tutkusu, özgür yaşama inancı zayıflatılmış, sürekli olarak içinde bulunduğu duruma şükreden bir hale getirilmiş ve bu durumdan rahatsızlığı ifade eden ‘sorgulayan’ anlayış ve bireylere karşı sürekli olarak linç taarruzunda olan bir kitle var. Bu kitleyi bütün çıplaklığıyla filmde görüyoruz. Filmdeki karakterlerin hemen hemen tamamı iktidar zihniyeti tarafından ele geçirilmiş kesimlerin temsiliyeti pozisyonda. Bu kitle yönetme şekline bakmadan belli bazı nedenlerden dolayı gücü elinde bulunduran iktidarın arkasında hizalanmaya alıştırılmış ve ortaya çıkan spekülasyon ne kadar büyük olursa olsun ertesi gün yine aynı gücün ardında hizalanmaya da devam edecek. Sürüleşmeye giden yolların adımlarını filmde hassasiyetle izledik…

Emre’nin evine fare zehri getiren ve özellikle z kuşağının temsilinde ifade bulan, kısmen sorgulamaları olan ancak egemen anlayıştan etkilenmeye de açık olanı temsil eden çocuktan tutalım, bir kenara savrulmuş, tutunmak için iktidar veyahut muhalefet (potansiyel iktidar) yanında durmak zorunda olan gazeteci Murat’a kadar bu böyledir. Bu hususta Emin Alper’in filmdeki karakterleri özenli bir şekilde oluşturduğunu belirtebilirim. Benzeri filmlerde bu tür konulara daha çok daha zayıf olan bir karakterin şehirden kasabaya gelmesi ve orada gördüğü çarpıklıklarla mücadelesi üzerinden anlatılırken Emin Alper Yanıklar kasabasına en üst mertebeden olan ve devleti temsil eden savcıyı sokarak en başından zor bir işe kalkışmıştır. Çünkü bir öğretmenin topluma yakınlığı daha fazladır ve bir şeyleri değiştirmek isterken izleyicinin desteğini hemen toplar fakat birebir devletin soğuk yanını yansıtan esas yargılamalara zemin sunan her şeyi açığa çıkaran ve bunun üzerinden bir dosya hazırlayan savcı ile işe girişmek bir hayli zordur. Belki de yönetmen bunu bir amaç olarak da gütmemiştir. Üzerine bir de savcının genç ve tecrübesiz oluşu eklenince işler çığırından çıkabilecek duruma gelmiştir.

Savcı her zaman davayı açanın yani gücü elinde bulunduranın yanındadır. Temsiliyetini böyle bulur. Hakim ise adaleti dağıtandır, devlet temsiliyetinden ziyade halk temsiliyeti daha yoğundur. Filmde hakim Zeynep karakteri özellikle ülkemizdeki hukuk normları düşünüldüğünde aslında filme cuk oturmuş bir karakterdir. Hukukun güçlü olduğu ülkelerde hakim daha net bir pozisyondadır. Çünkü hukukun güçlü olması demek devletin daha küçük olması, halkın büyük olması demektir. Zeynep karakterinde savcı Emre’deki netlik yoktur. Çünkü yönetmen halkın devlet soğukluğuna nasıl terk edildiğini anlatmak istemektedir. Öyle sanıyorum ki Emin Alper bunu bilinçli olarak ülkemizdeki devletin katılığına vurgu yapmak için sağlamıştır. Zeynep karakteri film boyunca tam olarak adaleti sağlamaya çalışan olmaktan ziyade dengelere oynamaktadır. Ülkenin siyasi iklimini biraz takip edenler bunun ne demek olduğunu daha kolay anlayacaktır. Bu filmde Savcı Emre’nin netliği devletin katılığıyla ilgili bir durumu, hâkim Zeynep’in dengeye oynaması halkın zayıflığını anlatır. Çünkü ülkemizin getirildiği durum da tam olarak budur.

Bu yüzden başta da belirttiğim gibi bu film Yanıklar’ı Türkiye’nin bir prototipi olarak göstererek bütün bir ülkenin analizini yapmıştır fakat çözüm olarak ortaya koyduğu bir durum yoktur ve sorunların kaynağını deşme konusunda zayıf kalmıştır.

Öyle bir dünya düzeni oluştu ki ‘ben merkeziyetçilik’ kapitalizmle birlikte en ücra köşelere kadar ulaştı. Oluşan genel tabloda hiçbir farklılık bir arada yaşayamıyor gibi görünüyor. İnsan açısından ele alındığında bu türcülüğe denk düşüyor ve insan aslında hem dini hem de bilimsel öğelerin tüm argümanlarıyla evrenin merkezine konularak makro ölçekte ‘benmerkezcilik’ yaratılmış durumda.

İmgeleme hiç başvurmaya gerek olmadan Yanıklar’ın içinde büyük gürültü patırtı kopartılarak gerçekleştirilen domuz avı aslında kendinden olmayana bir yaklaşım biçimini anlatıyor. Ancak benmerkezcilik meselesi bununla da sınırlı değil. İnsanda ‘türcülük’ olarak açığa çıkan durum insan türünün kendi arasındaki ilişkilere de yansıyor. Yanıklar bir hayli dışarı kapalı bir kasaba. Ülkede özellikle son 10 yıllık dış politika düşünüldüğünde bunun nedeni daha iyi anlaşılıyor. Yönetmenin dert ettiği konulardan birinin de bu olduğu görülüyor. Yönetmen kesinlikle dış politikada savaşı esas alan yaklaşımları da benimsemiyor ve bunu da büyük bir acelecilikle anlatma derdine düşmüş. Yanıklar dışardan gelen misafirleri benimsemiyor ve hatta mideye girmiş rahatsız eden, yabancı bir besin maddesi gibi kusuyor. Filmde ara ara kasabanın geçmişine dair bahsedilenlerde bunu görüyoruz.

İnsanda türcülük olarak dışavurumu gerçekleşen ‘benmerkezcilik’ insan türünün kendi içindeki ilişkilenme tarzında ‘milliyetçilik’ olarak karşımıza çıkıyor. Ülkede son yıllar değerlendirildiğinde (hatta seçim sürecinde yaşananları da katarak) ülkenin nasıl içe kapandığını, bu kapanıklığın içte de son bulmadığını ve ülke içinde farklı grupların nasıl ayrıştığını hep beraber izledik. Dış ülkelerle dostluk bağı temelinde ortada hiçbir şey kalmazken içerde de halk birbirini yer durumda. Yapılması gereken tek şey yönetenler tarafından işaret edilerek bir düşman belirlemek. Hepsi bu kadar! Sonra şatafatlı koltuklarından, saraylarından bu çatışmayı/ayrışmayı izler ve oradan nemalanarak nasıl iktidar olacağının planını yapar.

Filmin sonunda gelişen linç sahneleri, homofobi üzerinden anlatılan ve aslında çoğul olan durumlar filmin patlama noktası. Film bunun kaynağına inme konusunda zayıf kalsa da doğan sonuçları güçlü ele almış görünüyor. Yönetmen dert edindiği bütün o kargaşayı 2 saat 10 dakikada alelacele anlatıyor ve filmin başında gördüğümüz obruk/oyuk filmin ortalarından itibaren birçok yerde açığa çıkıyor ve Edip Cansever’in “hiçbir yere taşmıyorum, kendime sızıyorum yalnız… Ben dediğim koskocaman bir oyuk” dediği yere adım adım ilerliyoruz. İnsan türünün yaşaması için, -dahası özgürce yaşaması için- gerekli olan toplumsal doku kendi içine çökerek kanserli hücreler gibi toplum içerisinde hastalıklı karakterleri açığa çıkarıyor.

Giderek ayrışan toplum tamamen parçalanınca spekülasyona açık hale geliyor ve bunun temellerini sağlayan ve yine benmerkezciliğe dayanan kadın-erkek ayrışması oluyor. Tarihsel olarak da bu böyledir. Kadın zihinsel olarak düşürülemediği takdirde toplumsallık her zaman diri ve direngendir. Bu yüzden toplumlar daha çok kadın üzerinden düşürülür. Film bu konuyu da dert etmiştir ve uç bir noktadan, tecavüz suçundan ele almıştır. Filmdeki karakterlerden Pekmez’in seçilmesi de son derece bilinçlidir. Film ‘toplumsal olarak kadın böyledir’ demez ancak kadını iktidarın, erk ya da eril zihniyetin gözünden nasıl göründüğünü gözler önüne serer. Filmin özellikle Pekmez karakterini ön plana çıkaran yanlarında toplum içerisinde eskiden söylenen, şimdi söylem olarak değişen ancak zihniyet olarak devam eden cümleleri beynimde yakalandı. “Saçı uzun aklı kısa, Sırtından sopayı karnından sıpayı, becerdim, işini bitirdim…” Ve daha çok fazlası. Yönetmen eril aklın (buna iktidar aklının demekte bir beis görmüyorum) bir kadına nasıl baktığını Pekmez karakterinde büyük bir ustalıkla açığa çıkarmış. Sonrasında yaşanan gelişmeler de ve suçluların aklanması ülkemizde son yıllarda çokça gördüğümüz bir tablo ve insanın aklına ilk olarak ‘iktidarın ve eril aklın yüceliğine leke süren’ İstanbul Sözleşmesi’nin feshedilmesini getiriyor.

Filmin sonunda başta obruk üzerinden imgesel yordamla verilen dev oyuk bütün bir kasabayı ele geçirmiş oluyor. Ve biz filmi izledikten sonra da devam ediyoruz düşünmeye… Bütün bu çukurlaşma bizi nereye sürükleyecek böyle? Acaba biz her biri ayrı ayrı tekilleşen ‘ötekiler’ olarak domuzları kovalayan güruh muyuz yoksa o güruhun cadı avının nesnesi olan domuzlar mıyız? Öyle görünüyor ki Yanıklar’a egemen olan düşünce bizi bazen domuzlaştırıyor, bazen de bize domuz kovalatıyor. Bu sayede hiçbir zaman obruğun dibinde olduğumuzu fark edip başkaldırıya, güçlü itiraz etmeye yeltenemiyoruz, sokaklarımızı bir bir yitiriyoruz.

Sonuç olarak; Kurak Günler derdi büyük bir film ve derdinin hepsini üst üste yığarak anlatma telaşına girmiş. Bu telaş sırasında derdine kaynak teşkil eden anlayışları yarım yamalak anlatabilmiş. Fakat ülkemizin içinde bulunduğu genel durum düşünüldüğünde değer verilmeyi de hak ediyor. Daha güzel günleri umut edebilmek adına… Yayılan onca umutsuzluğa rağmen!

#Kurak #Günler #Ben #dediğim #koskocaman #oyuk

Kurdistan Bölgesi’nde yeni konut projelerinin izinleri durduruldu

Kurdistan Bölgesi Hükümeti Başkanı, Kurdistan Bölgesi’ndeki yeni konut projelerinin izinlerinin durdurulduğunu açıkladı

Kurdistan Bölgesi Bakanlar Kurulu Başkanı, belediyeler ve Ulaştırma bakanlığına bir resmi yazı göndererek Kurdistan Bölgesi’ndeki yeni konut projelerine ruhsat verilmesinin durdurulması yönünde karar aldıklarını bildirdi.

Resmi yazıda ayrıca yeni konut projelerinin inşa edilebilmesi için il sınırlarının genişletilmesi ve imara dayalı tedbirler alınması gerektiği belirtildi.

Ayrıca Süleymaniye Belediye Başkanı Yardımcısı Şêrko Tofiq, resmi yazıda belirtilen kararın hayata geçirilmesi için tüm ilçe belediyelerine gönderdiğini duyurdu.

HABER MERKEZİ

#Kurdistan #Bölgesinde #yeni #konut #projelerinin #izinleri #durduruldu

AKP’lilerin kutlamasında başına yorgun mermi isabet eden çocuk öldü

Mersin’in Toroslar ilçesinde AKP İlçe Başkanlığı önündeki seçim kutlamaları esnasında başına yorgun mermi isabet ettiği iddia edilen 15 yaşındaki Muhammed Eslek hayatını kaybetti

Mersin’in Toroslar ilçesinde AKP’li Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın, Cumhurbaşkanı seçimini kazanmasının ardından gerçekleştirilen kutlamalar sırasında başına yorgun mermi isabet ettiği belirtilen 15 yaşındaki Muhammed Eslek ağır yaralı olarak kaldırıldığı hastanede yaşamını yitirdi.

Birgün’den Abidin Yağmur’un haberine göre; polis yetkililerinin, Eslek ailesine verdikleri ilk bilgide “Çocuğun başına yorgun mermi isabet etti” dedikleri öğrenildi. Olayla ilgili soruşturma başlatıldı ancak çocuğun ölümüne neden olan silahın kim tarafından, nereden ateşlendiğini henüz bilinmiyor.

HABER MERKEZİ

#AKPlilerin #kutlamasında #başına #yorgun #mermi #isabet #eden #çocuk #öldü

DSÖ: Sudan’daki çatışmalarda 850 kişi öldü

Sudan’da ateşkes insani yardımların ulaştırılması amacıyla bir kez daha uzatılırken, Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ), çatışmalarda 850 kişinin yaşamını yitirdiğini açıkladı

Sudan’da 15 Nisan’dan bu yana general Abdul Fettah El Burhan’a bağlı ordu ile eski ortağı general Muhammed Hamdan Daglo’nun Hızlı Destek Kuvvetleri (HDK) arasındaki çatışmalar ateşe rağmen sürüyor.

Tarafların tarafların uymadığı ateşkes, insani yardımların ulaştırılması amacıyla bir kez daha uzatıldı. ABD’nin Hartum Büyükelçiliği’nin Twitter hesabından yapılan açıklamada, “Suudi Arabistan ve ABD, Sudan ordu güçleri ve HDK’nin ateşkes anlaşmasını 5 gün daha uzatmasını memnuniyetle karşılıyor.” ifadesine yer verildi. Açıklamada, tam olarak uygulanmasa da 20 Mayıs’ta imzalanan ateşkesin, ihtiyaç sahibi yaklaşık 1 milyon Sudanlıya insani yardım ulaştırılmasını sağladığı ifade edilerek daha fazla insani çaba sarf edileceği kaydedildi.

850 kişi hayatını kaybetti

Öte yandan Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ), Sudan’da devam eden çatışmalar nedeniyle şu ana kadar 850 kişinin yaşamını yitirdiğini bildirdi. BM Cenevre Ofisi Enformasyon Birimi Basın ve Dış İlişkiler Bölümü Başkanı Rolando Gomez moderatörlüğünde haftalık basın toplantısı düzenlendi.

725 bin civarında kişiye gıda yardımı ulaştı

BM Dünya Gıda Programı (WFP) Sudan Direktörü Eddie Rowe, çevrim içi katıldığı toplantıda, çatışmaların devam ettiği Hartum’a ilk gıda yardımının 27 Mayıs’ta başladığını bildirdi. Rowe, şu şekilde konuştu: “Çatışmaların tarafı olan Sudan ordusu ile Hızlı Destek Kuvvetlerinin (HDK) kontrol ettiği bölgelerdeki 15 bin Sudanlıya yardım ulaştırıldı. Güvenlik durumuna bağlı olarak daha fazla gıda yardımı öngörülmüştü. WFP, Hartum’da 500 bin kişiye ulaşmayı planladı. Geçen hafta Port Sudan’da yerinden edilmiş 4 bin kişiye gıda dağıtımı başladı. WFP, Sudan’daki desteğini hızla artırarak ülke genelindeki 725 bin civarında kişiye acil gıda ve beslenme yardımı ulaştırdı.”

13 milyon çocuk desteğe muhtaç

Birleşmiş Milletler Çocuklara Yardım Fonu (UNICEF) Sözcüsü James Elder, Sudan’daki 13,6 milyon çocuğun “hayat kurtaran desteğe” ihtiyacı olduğunu söyledi.

HABER MERKEZİ

#DSÖ #Sudandaki #çatışmalarda #kişi #öldü

Milletvekili seçimi kesin sonuçları Resmi Gazete’de

28. Dönem Milletvekili Genel Seçimleri kesin sonuçları, Resmi Gazete’nin mükerrer sayısında yayınlandı

28’inci Dönem milletvekili kesin sonuçları Resmi Gazete’de yayınlandı.

Resmi Gazete’nin mükerrer sayısında yer alan kararda şu ifadelere yer verildi: “14 Mayıs 2023 tarihinde yapılan 28. Dönem Milletvekili Genel seçimi kesin sonuçlarının tespitine; tüm yurt içi seçim çevreleri, yurt dışı ve gümrük sandıkları sonuçlarına göre kayıtlı seçmen sayısı; oy kullanan seçmen sayısı; geçerli oy sayısı; geçersiz oy sayısı ile seçime katılma oranı; geçerli oyların seçime katılan siyasi partilere ve bağımsız adaylara dağılımı ile bu dağılımın oranları; siyasi partilerin çıkardıkları milletvekili ile bağımsızların sayısı; iller bazında toplam geçerli oyların siyasi partilere ve bağımsız adaylara dağılımı; siyasi parti bağımsız adayların kazandıkları milletvekili sayıları; milletvekili seçilenlerin ad-soyadları ile bağlı oldukları siyasi partiler 2839 sayılı Milletvekili Seçimi Kanunu’nun 37’nci maddesinin üçüncü fıkrası uyarınca, Türkiye Radyo – Televizyon Kurumu aracılığı ile kamuoyuna duyurulmasına ve Resmî Gazete’de yayımlanmasına, 30.05.2023 tarihinde oy birliği ile karar verildi.”

Yurtiçi katılım yüzde 88,92

Kararda, kullanılan oy ve seçmen sayısı da verildi. Buna göre, yurt işi seçim sonucunda kayıtlı seçmen sayısı 60 milyon 712 bin 745, oy kullanan seçmen sayısı 53 milyon 994 bin 49, geçerli oy sayısı 52 milyon 628 bin 182, geçersiz oy sayısı 1 milyon 365 bin 86, seçime katılma oranı yüzde 88,92 oldu.

Yurtdışı katılım yüzde 53

Yurt dışı ve gümrük kapıları sandıkları seçim sonuçlarına göre ise toplam seçmen sayısı 3 milyon 423 bin 759, toplam oy kullanan seçmen sayısı 1 milyon 841 bin 846, geçerli oy sayısı 1 milyon 814 bin 406, geçersiz oy sayısı 27 bin 440, seçime katılma oranı yüzde 53,80 oldu.

Kararda seçimlere katılım oranı toplam yüzde 87,05 olan seçimlerde AKP’nin 268, Yeniden Refah Partisi’nin 5, MHP’nin 50, Yeşil Sol Parti’nin 61, TİP’in 4, CHP’in 169, İYİP’in 43 milletvekili seçildiği belirtildi.

HABER MERKEZİ

#Milletvekili #seçimi #kesin #sonuçları #Resmi #Gazetede