Ana Sayfa Blog Sayfa 41

ABF: İnkâra ve Zulme Direnişimiz Kesintisiz Devam Edecek

Alevi Bektaşi Federasyonu, yeni yıla girerken yaptığı açıklamada inkâr, asimilasyon, ayrımcılık ve zulme karşı mücadelenin kararlılıkla süreceğini vurguladı. Federasyon, Alevi Bektaşi toplumunun inancından ve eşit yurttaşlık talebinden asla vazgeçmeyeceğini belirtti.

Açıklamada, Alevi Bektaşi inancının tarihsel olarak baskılara maruz kaldığına dikkat çekilerek, 2026 yılının geçmişte yaşanan katliamlarla yüzleşme yılı olması gerektiği ifade edildi. Maraş, Sivas, Çorum ve Dersim’deki katliamların hesabı sorulmadan gerçek bir barışın mümkün olamayacağı dile getirildi.

Alevi Bektaşi yolunun cesaret, adalet ve dayanışma üzerine kurulu olduğu vurgulandı. Federasyon, yeni yılda laiklik, demokrasi ve barışın savunucusu olmayı sürdüreceğini belirterek, bu mücadelenin tüm toplum için hayati önemde olduğunu ifade etti.

Cemevlerine ibadethane statüsü tanınması, Alevi inancının eşit kabul edilmesi ve ayrımcı politikaların son bulması için mücadeleye devam edileceği açıklandı. Federasyon, tüm canların ve ezilen halkların yeni yılını kutlayarak, savaşsız ve sömürüsüz bir yaşam dileğiyle açıklamasını sonlandırdı.

Antalya Alevi Kurumları’ndan 2026 Çağrısı: Barış ve Eşitlik Yılı Olsun

Antalya’daki Alevi kurumları, 2026 yılının barış, eşitlik ve adaletin hâkim olduğu bir yıl olmasını umuyor. Pir Sultan Abdal Kültür Dernekleri (PSAKD) Altınova Şubesi Başkanı Adnan Arslan, Alevi Kültür Dernekleri (AKD) Antalya Şube Başkanı Kazım Uçarcan ve PSAKD Altınova Şube Sekreteri Abdurrahman Karadağ, 2025 yılının Aleviler ve tüm mazlum halklar için sıkıntılı geçtiğini belirterek, 2026 yılından beklentilerini dile getirdi.

Adnan Arslan, 2025’te yaşanan hukuksuzluklar ve gözaltılarla dolu bir yıl geçirdiklerini ifade ederek, Suriye’de Alevilere yönelik soykırımların durması gerektiğini vurguladı. “Artık insanlar ölmesin. 2026 yılının barış ve kardeşlik içerisinde geçtiği bir yıl olmasını diliyoruz” dedi.

Kazım Uçarcan ise 2025 yılında Alevi katliamlarına karşı yeterli bir mücadele sergileyemediklerini belirterek, bu yılın devlet destekli asimilasyon politikalarının arttığı bir dönem olduğunu söyledi. Uçarcan, “Dünya halklarıyla ortaklaşabileceğimiz bir yıl olmasını diliyorum” şeklinde konuştu.

Abdurrahman Karadağ, 2025’in asimilasyon politikalarına karşı bir mücadele yılı olduğunu ifade ederek, Suriye’de yaşanan Alevi katliamlarının kabul edilemez olduğunu dile getirdi. 2026’nın savaşların ve ölümlerin sona erdiği, insanların barış içinde yaşayabildiği bir yıl olması temennisinde bulundu.

Suriye’deki dram: FEDA ve DAKB, bu bir iç mesele değil, insanlık krizi!

Demokratik Alevi Federasyonu (FEDA) ve Demokratik Alevi Kadınlar Birliği (DAKB), Suriye’de sivillere yönelik artan şiddet olaylarına dair yazılı bir açıklama yaptı. Açıklamada, mezhepsel ve etnik kimlikler temelinde gerçekleştirilen saldırıların başta Aleviler olmak üzere tüm halkları ve inanç gruplarını hedef aldığı vurgulandı.

Suriye’de yıllardır süren silahlı çatışmaların, siviller açısından derinleşen bir insani krize yol açtığı belirtilirken, son dönemde artan saldırıların sistematik bir nitelik kazandığı ifade edildi. Alevilerle birlikte Hristiyanlar, Dürziler, Kürtler ve Ezidilerin de bu saldırılara maruz kaldığına dikkat çekildi.

Alevi nüfusun yoğun olduğu bölgelerde kimlik temelli tehditler, toplu infazlar ve zorla yerinden etme uygulamalarının yaygınlaştığı kaydedildi. Bu durumun uluslararası hukukun açık ihlali olduğu vurgulanarak, sivillerin korunması ilkesinin doğrudan hedef alındığı belirtildi.

Açıklamada, uluslararası toplumun Suriye’de yaşananları göz ardı etmemesi gerektiği ifade edilerek, Birleşmiş Milletler ve ilgili uluslararası kuruluşların, sivillere yönelik ihlalleri bağımsız ve şeffaf şekilde soruşturması gerektiği çağrısında bulunuldu. Ayrıca, mezhep ve etnik köken temelinde hedef alınan grupların korunması ve faillerin cezasız kalmaması için hukukî süreçlerin işletilmesi gerektiği vurgulandı.

Son olarak, bu sürecin uluslararası barışı ve insanlığın ortak vicdanını ilgilendiren ağır bir kriz olduğu hatırlatılarak, Aleviler başta olmak üzere hiçbir topluluğun kimliği nedeniyle hedef alınamayacağı ifade edildi. Uluslararası toplumun sessizliğinin sona ermesi gerektiği belirtildi.

Binali Efe: Alevilere yönelik asimilasyon politikaları sürüyor!

Dersim’in Nazımiye ilçesine bağlı Hakis köyünde cami yapımına yönelik girişim, Alevi kurumlarının tepkisini çekti. Hacı Bektaş Veli Anadolu Kültür Vakfı Döşemealtı Şube Başkanı Binali Efe, bu durumun Alevilere yönelik yüzyıllardır süren asimilasyon politikalarının bir parçası olduğunu vurgulayarak, devletin valisi ve kaymakamının bu süreçte aktif rol oynadığını belirtti.

Efe, Alevi köylerine cami yapılmasının yeni bir uygulama olmadığını dile getirirken, Osmanlı dönemine de atıfta bulundu. II. Mahmut döneminde Hünkar Dergahı’nın yanına yapılan caminin, Alevileri asimile etme çabasının bir örneği olduğunu ifade etti. Bu tür uygulamaların geçmişte kaldığı düşüncesinin yanlış olduğunu, asimilasyon politikalarının hâlâ devam ettiğini vurguladı.

Alevi toplumu, tarih boyunca sistematik bir Sünnileştirme politikasıyla karşı karşıya kalmıştır. Efe, günümüzde de bu politikaların kaymakam ve vali eliyle köy muhtarları üzerinde baskı kurularak devam ettiğini, muhtarların ihtiyaçlar karşısında cami yapımına onay vermek zorunda bırakıldığını dile getirdi.

Binali Efe, Alevilerin inançlarına saygı beklediğini belirterek, camiye karşı olmadıklarını ancak inançlarına yönelik saygısızlıkları kabul etmediklerini söyledi. Efe, Alevi inancını özünde hissedenlerin, köylerine cami yapılmasına izin vermeyeceklerini ifade etti. Alevilerin, diğer inançlara saygılı olduğunu ancak kendilerine de saygı gösterilmesi gerektiğini vurguladı.

Suriye’de Alevilere yönelik HTŞ destekli saldırılar devam ediyor

HTŞ destekçilerinin Suriye’nin kıyı ve orta kesimlerinde Alevilere yönelik saldırıları devam ediyor. Geçici Suriye Hükümeti’ne bağlı güçlerin barışçıl gösterilere müdahalesinin ardından, HTŞ yanlısı gruplar Alevilere karşı provokatif eylemlere girişti.

Alevi yurttaşlar, 28 Aralık’ta Şêx Xezal Xezal’ın çağrısıyla sokaklara çıkarak federalizm talep etti. Ancak bu barışçıl gösteriler, HTŞ’ye bağlı silahlı gruplar tarafından provoke edildi ve Alevilerin yoğun yaşadığı bölgelerde saldırılar gerçekleştirildi.

Özellikle Hama’nın batısındaki Mehrus beldesinde, motosikletli ve silahlı bir grubun evlere ve dükkanlara saldırdığı bildirildi. Bu saldırılar sonucunda maddi hasar meydana gelirken, yerel halk arasında büyük bir korku ve panik oluştu.

Lazkiye’deki Meşrui Sabail, Ziraa ve El-Ezher mahallelerinde de evlere saldırılar düzenlendi. Kentte bir Alevi çocuğun saldırıya uğrayarak darp edildiği ve mezhebinden vazgeçmesi için tehdit edildiği iddiaları, kamuoyunda infial yarattı.

HTŞ destekçilerinin saldırılarının artması üzerine Lazkiye Valiliği, şehirde sokağa çıkma yasağı ilan etti. Yasak, 17:00’dan 06:00’ya kadar sürecek. Bu durum, Alevi yurttaşların güvenliği açısından ciddi bir tehlike oluşturuyor.

Alevilere Yönelik Saldırılara Son Verilmeli!

DEM Parti Eş Genel Başkanları Tülay Hatimoğulları ve Tuncer Bakırhan, Suriye’nin Lazkiye kentinde Alevilere yönelik organize saldırılar hakkında yazılı açıklamalarda bulundu. Her iki lider, sivillerin tehlikede olduğunu vurgulayarak Birleşmiş Milletler (BM), uluslararası toplum ve Türkiye’yi acil harekete geçmeye çağırdı.

Hatimoğulları, Alevilere yönelik saldırıların başladığını ve bu saldırılar sonucunda ev ve iş yerlerinin tahrip edildiğini belirterek, “Bu organize saldırılar acilen durdurulmalıdır. Herkesi Suriye’de yaşananlara karşı kalkan olmaya çağırıyoruz. Olası katliamların önüne geçmek mümkündür. Suriye’deki Alevi toplumunun sesi olalım!” ifadelerini kullandı.

Bakırhan ise, geçici Şam hükümetinin gerekli önlemleri almadığını dile getirerek, “Sivilleri korumakla yükümlü olan bu hükümetin harekete geçmediği görülmektedir. Her geçen saat kritik bir öneme sahip. BM ve uluslararası toplum acilen devreye girmelidir. Türkiye, siyasi ve diplomatik kanallarla bu duruma müdahale etmelidir” dedi.

Her iki lider, sivil halkın derhal koruma altına alınması gerektiğini belirtti ve tüm siyasi ve toplumsal çevreleri, daha büyük trajediler yaşanmadan üzerlerine düşen sorumlulukları yerine getirmeye çağırdı.

Suriyeli Alevi kadınlardan sesleniş: Sessiz kalmak, hayatı tehlikeye atıyor!

DEM Parti Mersin Milletvekili Perihan Koca, Suriyeli Arap Alevi kadınların maruz kaldığı sistematik şiddet ve insan hakları ihlallerine dikkat çekmek amacıyla bir basın açıklaması gerçekleştirdi. Koca, bu kadınların yaşam mücadelesinin göz ardı edildiğini ve seslerinin duyulması gerektiğini vurguladı. “Bugün sesimizi duymazsanız yarın çok geç olacak” diyen Koca, Arap Alevi kadınların yaşadığı acıları kamuoyuyla paylaştı.

Arap Alevi kadınların mesajında, “Adımız fısıltıyla anılıyor. Acımız görmezden geliniyor. Hayatlarımız pazarlık konusu yapılıyor” ifadeleri yer aldı. Koca, kadınların sadece kimlikleriyle değil, bedenleriyle de hedef alındığını belirterek, kaçırılma korkusu ve tehditlerin bu kadınların yaşamlarının bir parçası haline geldiğini aktardı.

Koca, Suriye’deki yeni yönetimle birlikte Alevilere yönelik saldırıların arttığını ifade ederek, “2014’te IŞİD’in Ezidi kadınlara yaptıklarının bugün Arap Alevi kadınlara reva görüldüğünü görüyoruz. Kadınlar köle pazarlarında satılıyor, Aleviler toplu mezarlara gömülüyor” şeklinde konuştu.

Alevilerin yok sayılmaması gerektiğini vurgulayan Koca, uluslararası insan hakları savunucularına ve kurumlara çağrıda bulundu. Suriye’ye milletvekillerinden oluşan bir heyetin gönderilmesi ve halkların kendi kaderlerini belirleyebileceği demokratik bir Suriye’nin inşa edilmesi gerektiğini belirtti.

Koca, açıklamasını “Bugün onları duyalım, bu katliamı durduralım. Hep birlikte barışın sesi olalım” çağrısıyla sonlandırdı.

Suriye’de Alevilere yönelik katliama son verilmesi çağrısı!

Demokratik Alevi Dernekleri (DAD) Genel Merkezi, Suriye’nin kıyı bölgelerinde Arap Alevilerine yönelik saldırıların soykırım boyutuna ulaştığını belirterek Birleşmiş Milletler (BM) ve uluslararası toplumu acil müdahaleye çağırdı. Açıklamada, Alevilere yönelik saldırıların giderek yaygınlaştığı ve bu saldırıların soykırım niteliği taşıdığı vurgulandı.

Açıklamada, Aralık ayından bu yana Arap Alevilerine yönelik toplu katliamlar, suikastlar, kadınların kaçırılması ve ibadet mekanlarının tahrip edilmesi gibi ciddi insan hakları ihlalleri yaşandığı ifade edildi. Saldırılar, ibadet eden insanlara yönelik cihatçı gruplar tarafından gerçekleştirilen saldırılarla daha da derinleşti.

DAD, Suriye’deki Colani hükümetinin, halklara ve inançlara karşı selefi bir anlayışla hareket ettiğini belirterek, bu soykırım saldırılarının sorumlusunun bu hükümet olduğunu vurguladı. Uluslararası güçlerin bu saldırılara sessiz kalmasının, açık bir suç ortaklığı oluşturduğunu ifade eden dernek, katliamların durdurulması için acil önlemler alınmasını istiyor.

Alevi, Kürt, Dürzi ve diğer inanç gruplarının özgün varlıklarının, Suriye’nin demokratik geleceğinin teminatı olduğunu belirten DAD, ülkede devam eden savaşın sonlanmasının ve demokratik bir yapının inşa edilmesinin tek yolunun bu hakikati tanımak olduğunu dile getirdi. Tüm demokratik güçleri, saldırılara karşı durmaya ve Suriye’nin demokratikleşmesi için mücadele etmeye çağırdı.

‘Kara Maraş’la yüzleşmek ENGİN DOĞRU

0

Maraş katliamının diğer olumsuz yansımalarını bir yana bıraksak bile, demografik ve toplumsal zararlar bile bu katliamı ‘jenosit’ (soykırım) kapsamında değerlendirme tartışmasını haklı kılmaktadır

Engin Doğru

Maraş katliamı üzerine çok yazıldı, çok şey söylendi. Türkiye’de “Kara Maraş” olarak anılan bu katliam hakkında ne kadar söz edilirse edilsin acı hep var oldu ve hep yarım kalındı, bunun içinde Maraş’ın yarası hâlâ kanıyor. Çünkü Maraş katliamıyla doğru temelde yüzleşilmedi; hesaplaşma olmadı.

Açık söyleyelim: Koçgiri, Dersim, Maraş’ta yüzleşme ve hesaplaşma sağlanamadığı için bu topraklarda Çorum, Madımak, Gazi ve benzeri katliamlar yaşandı; hâlâ yeni tehlike ihtimalleri varlığını sürdürüyor. Daha üzücü olanı ise; doğru bir yüzleşme ve hesaplaşma sağlanamazsa, zihniyet değişimi ve demokratik bir toplum yaratılamazsa, yarın da benzer olaylar olacak, acılar yaşanacaktır.

Maraş katliamı yıldönümlerinde gazetelerde haber olur; devrimci ve özgür basında yazı dizileri hazırlanır, röportajlar yapılır, kurumlar basın açıklaması yapar; mümkünse Maraş’ta yürüyüş düzenlenmeye çalışılır. Peki, tüm bu çabalar “Kara Maraş’ı” anlamak, yeni Maraş tehlikelerini önlemek ve Maraş’ın sorunlarıyla hesaplaşmak için yeterli midir? Kesinlikle hayır.

Çünkü Maraş’ta her anlamda çok ağır bedeller ödenmiştir; bugün bile Maraş katliamının yıkıcı sonuçlarını yaşıyoruz, ağır bedellerini hâlen ödüyoruz. En basitinden, 12 Eylül faşist darbesinin yarattığı etki ve sonuçları yaşamın her alanında hissediyoruz. En önemlisi de Maraş’ın demografisi değiştirildi; siyasi kimliği ve insanıyla oynandı.

Bugün Maraş’ta Alevi varlığı en alt noktalara düşürülmüştür. Aleviler kendi köylerine, memleketlerine ancak yazlıkçı olarak gelebiliyor; metropollere ve yurt dışına çıkmak zorunda kalan Maraşlılar çocukları açısından kimlik ve inanç bakımından gerilemiş; aidiyet duygusu çok zayıflamıştır.

Maraş katliamının diğer olumsuz yansımalarını bir yana bıraksak bile, demografik ve toplumsal zararlar bile bu katliamı “jenosit” (soykırım) kapsamında değerlendirme tartışmasını haklı kılmaktadır.

Beş gün beş gece süren kıyıma ilişkin olarak Orhan Gazi, Ertekin Hüseyin Turan, Aziz Tunç, Ali Rıza Aksın, Garbis Altınoğlu, Hasan Temizsoy gibi birçok ismin kitapları, yazıları; Hamit Kapan, Şeyho Demir gibi katliamı yaşayanların anlatımları, yüzlerce röportaj var.

Tüm bu kitaplar ve çabalar üzerinden Maraş katliamını anlamaya çalışırken, başta demokratik, devrimci, sol güçler olmak üzere bu ülkede yaşayan herkesin vermesi gereken öz eleştiri gerçeğini de açıkça yapma zorunluluğu vardır. İşte böyle bir öz eleştiri zorunludur. İktidarla hesaplaşmak da zorunludur.

Egemenlerin kendisiyle yüzleşmesi ve öz eleştirel yaklaşarak bir hesaplaşma sağlaması kısa vadede hayal görünebilir; bu yüzden hesaplaşma devrimci ve demokratik güçlerin görevi olarak önümüzde duruyor. Elbette hesaplaşmaktan kastımız intikam almak ya da şiddet değildir. Hesaplaşma, işletilmeyen, uygulanmayan hukukun gereğinin yapılmasıdır: Bu katliamda emredici konumda olan egemenlerin rollerinin açıklanması; demokratik hukuk devleti temelinde en alttan en üste kadar sorumluluğu olan herkesin hukuken yargılanmasıdır.

47 yıl sonra ceza verilse ne olur diye düşünmemek gerekir — yaşanan bir insanlık suçudur ve tarihin kara sayfasına işlenmiştir. Öte yandan yüzleşme ve demokratik toplum gerçeğine ancak buradan ulaşılır. Bunu yapmak zorundayız; Maraş’ın hesabı “mahşere, divana” bırakılamaz.

Bugün hâlâ kayıp mezarlar olduğu iddiası ortadayken; katliamın dolaylı veya doğrudan suçluları aramızda dolaşırken; yeni Maraş’ı yaşıyor ve yarının tehlikesi varken, Maraş katliamının hesabı ertelenemez. Maraş bugün, yitik yaşamlar, özüne karşıtlaştırılmış ve susturulmuş seslerle toprağa gömülmüş bir kent haline getirilmişse, hesaplaşma kaçınılmazdır.

Bu hem katliamı işleyen devlet güçlerine, hem tetikçi MHP’ye, hem de katliamın üstünü örten ve kıyımı meşrulaştıran tüm düzen güçlerine karşı yapılması gereken bir mücadeledir. Yukarıda belirttiğimiz hesaplaşma kadar, Maraş’la yüzleşmek ve öz eleştirel yaklaşmak zorunluluğu da başta Aleviler, devrimci-demokratik güçler, aydınlar ve tüm barışseverlerin önündedir.

Korkmadan yüzleşeceğiz ve öz eleştirimizi pratikte vereceğiz ki; yeni Maraş’ların mağduru olmayalım. Hâlen Maraş merkezine girip, yitirdiğimiz canları anamayanların öz eleştirel yaklaşımda olmaları gerekmiyor mu? Uzun yıllar sonra Maraş’ın kenarında sadece anma yapmak bir avuntu olur.

Maraş’ın katilleri bellidir. Bir sinemanın bombalanması sonrası yayılan söylentilerle başlayan ve öğretmenlerin faşistlerle katledilmesiyle tırmandırılan olaylar beş gün beş gece sürdü. MHP’liler ve İslamcılar, çevre iller ve ilçelerden aldıkları takviyeyle kent genelinde Alevi mahallelerine saldırdılar; Alevilerin dükkanlarını, evlerini yaktılar. Beş gün boyunca yaşanan barbarca saldırılar sonucu onlarca Alevi katledildi, yüzlercesi yaralandı.

Bu katliam sonrasında ve hâlâ kimi çevrelerin ısrarla “katliamda devrimciler sorumludur” gibi söylemleri savunması, olayların siyasi yönü yoktur demesi büyük bir yalan ve çarpıtmadır. Maraş katliamının zamanlaması, sonrasında gelen gelişmeler ve ayak sesleri düşünüldüğünde, katliamın her yönüyle planlı olduğu anlaşılacaktır.

Maraş’ın tercih edilmesi bile bilinçli bir tercihtir: Nüfusu Kürt, Türk, Alevi, Sünni, devrimci, faşist kutuplaşması içindeydi. Bu karşıtlıklar ve kutuplaşmalar, Maraş’ı devlet ve emperyalizmin planları için uygun bir hedef haline getiriyordu. Peki devlet neden böyle bir katliama ihtiyaç duydu? Bunun cevabı için o dönemki siyasal konjonktüre ve emperyalizmin Türkiye üzerindeki planlarına bakmak gerekir.

1970’lerde yükselen devrimci kabarışı, egemenlerin çıkarlarına ve emperyalist bağımlılığına karşı bir engel olarak görüldü. Halkın devrimci yükselişi Ecevit maskesiyle düzen içselleştirmeyle durdurulamıyordu; devrimci hareketler halkla buluşuyordu. Amerikancı sermaye ve milliyetçi cephe, halkın yükselişini durdurmakta yetersiz kalınca, Amerikancı-militarist bir yaklaşım ve darbe olasılığı gündeme geldi.

Egemenleri asıl korkutan, devrimci kabarışla birlikte yükselen devrimci Kürt hareketiydi. Başlangıçta küçümsenen ancak gelişme ivmesi artan bu hareket, halkla buluştuğu Maraş–Antep hattında ciddi bir tehditti; Kürtlük, Alevilik, devrimcilik burada birlikte mayalanıyordu ve devletin genetik kodlarına göre açık bir tehlike oluşturuyordu. Bu nedenle, özellikle o bölgede çıkışı bastırmak gerekiyordu.

Bütün faktörler toplandığında, Türkiye’de yükselen Kürt hareketiyle devrimci kabarışı faşist tetikçilerle önlemenin mümkün olmadığı; yeniden bir darbeye ihtiyaç olduğu düşünüldü. Mevcut faşist saldırılar tek başına yetmiyordu; geçmişte toplumsal mühendislik ve kitle operasyonlarında deneyimli olan Türk gladyosu ve Özel Harp Dairesi harekete geçirildi.

CIA ve MİT ilişkileri, kontra-gerilla planlamaları ile Maraş için uygun zemin oluşturuldu. Katliam için özel seçilen Maraş’a kontra-gerilla güçleri gönderildi ve süreç örüldü. Can Dündar’ın yazdıklarında ve Ecevit’le yaptığı görüşmede katliama ilişkin bazı belgeleri Ecevit’in çekmecesinde gördüğünü yazmıştı. Dündar’ın iddialarında, Maraş katliamının kontra-gerilla planlaması ve MİT ilişkisine dair belgeler gördüğünü iddia etmişti.

1986’da Nokta dergisine itiraflarda bulunan polis Sedat Caner gibi isimler, katliamı devlet–MHP ilişkisi çerçevesinde ortaya koyup detayları anlatmıştır. Mahkeme tutanakları ve Maraş’la ilgili kitaplar, kıyımın sorumlusu güçlerin kimler olduğunu göstermektedir. Maraş katliamına ilişkin belgeler ortadayken ve sorumlular belli iken, yargılamayan ve olaylara 5 gün müdahale etmeyen Ecevit hükümeti ile İçişleri Bakanı İrfan Özaydınlı bu katliamın sorumlularındandır.

Devlet adına katliamı önlemediği gibi, katillerin yargılanmasını da engellemişlerdir. Maraş’ta görülen yargılamalar, adi suç kapsamında değerlendirilmiş; göstermelik cezalar verilmiş, sonradan çıkan aflarla çoğu serbest kalmıştır. Davanın baş sanıklarından Ökkeş Şendiller daha sonra vekil yapılmış, ödüllendirilmiştir.

Maraş katliamı davası; siyasi kıyım, kitlesel katliam, kitlesel linç ve insanlığa karşı suç kapsamında değerlendirilmelidir. Ancak egemenlerin organize ettiği bir katliamda katillerin ve tetikçilerin cezalandırılmasını beklemek saflık olur. Bunu sağlayacak olan devrimci-demokratik güçlerdir; ama onlar da bu yönüyle başarılı olamamıştır.

Bu açıdan Maraş katliamının hukuki boyutu bugün hâlâ kapatılmamış bir süreçtir; bu hesabı kapatmak bugünün görevlerindendir. 47 yıl sonra hukuki yollardan mahkûmiyetlerin nasıl bir kazanım olduğu tartışmaya açıktır. Ancak bir de şöyle düşünmeli: Maraş katliamının hukuki anlamda mahkûmiyetinin sağlanması, başta devleti yöneten Ecevit ve yine azmettirici ve karar verici Türkeş, Yazıcıoğlu gibi isimlerin maskelerinin düşürülmesi, gerçek yüzlerinin açığa çıkarılması bakımından bile bir kazanımdır.

Devlet siciline işlenmesi, yüzleşme ve hesaplaşma vesilesiyle demokratik dönüşüme hizmet edebilir. Bu bakımdan da önemlidir. Kıyımdaki Ecevit ve CHP gerçeği Katliamın sorumluları açığa çıkarılacaksa gerçekler tüm çıplaklığıyla konuşmayı gerektirir. eğip bükmeye ama ile başlayan cümleler kurmakla durumu izaha yönelmek sadece gerçeği örtmek olur.

Türkiye siyasi tarihinde kahramanlaştırılan ve lider olarak sunulanların gerçekliği gösterildiğinden her zaman farklı olmuştur. buna örnek verilecekse Türkiye de en başta Ecevit’i konuşmak gerekir. .Ecevit Türkiye sol-sosyalist hareketine sokulan bir hançer ve devrimci kabarışı önlemek için kullanılan truva atıdır. Gerçekte devletin adamı olması rağmen demokrat gösterilmesi tamamen aldatmacadır.

Yayılmacı “Kıbrıs fatihi” “Dağlara kazılan umudumuz Karaoğlan” ve onunla özdeşleştirilen barış güvercinleri bir aldatmanın sembollerinden başka bir şey değildir. O çok demokrat olan Ecevit, devletin ihtiyacı olunca gerici Erbakan MSB’siyle koalisyon yapmaktan sakınca görmez. Umudumuz Karaoğlan Ecevit faşist MHP ile bile koalisyondan çekinmez.

Maraş Katliamında başta olan “ Barış Güvercin Ecevit” kıyımdan 20 yıl sonra 19 Aralık’ta “ hayatı söndürme katliamı” ile bu sefer zindanda ki tutsakların katliamında rol oynamıştır. Yine çok demokrat olan Ecevit yaşarken bir gazeteye verdiği röportajda “ben olmasaydım Türkiye’ye kominizim gelirdi” derken kendi gerçeğini ve sistem içindeki yerini gösterir.

Ecevit gerçeğiyle beraber CHP gerçeği de ortaya konulmayı yüzleşmeyi gerektiren bir zarurettir. ne acıdır ki Cumhuriyet tarihi boyunca yaşanan tüm acılar ve katliamlarda iktidar veya iktidar ortağı olan CHP halen Aleviler, sol sosyalist, demokratlar bu katliamcı zihniyetle yüzleşmeyi başaramamışlardır. CHP’nin o dönemdeki rolü, katliamlarda payı olan aktörlerin kimi kahramanlaştırmalarına kadar varan uygulamaları da sorgulanmalıdır.

CHP ile yüzleşme ve hesaplaşma, bu sürecin başlangıcı olmalıdır. Eğer CHP gerçekten değiştiyse, bunu pratikte göstermelidir. Sadece “Maraş’ı lanetliyoruz” demek yetmez; başta Koçgiri, Dersim olmak üzere Kürt ve Alevi katliamlarını lanetleyip özeleştiri vermek ve bunu pratiğe dökmek gereklidir.

Ne yazık ki Cumhuriyet tarihi boyunca yaşanan acılarda iktidar ve iktidar ortağı olarak konumlanan bazı siyasi aktörlerin yüzleşme ve hesaplaşma iradesi gösterememesi, bu sürecin önünde büyük bir engeldir. CHP’nin geçmişteki uygulamalarını mazur göstermeye çalışanlar; “o dönemin koşulları”, “CHP’nin gücü yoktu” gibi gerekçelerle yüzleşmeyi ertelemeye çalışıyor. Oysa bu tür gerekçeler, katilleri aklayacak argümanlar üretmeye yarar. Bu yüzden gerçek yüzleşme ve hesaplaşma CHP ile başlamalıdır. Eğer CHP gerçekten değiştiyse, bunun somut adımlarını atmalı; aksi hâlde, geçmişle yüzleşmeden toplumun sağlıklı bir şekilde demokratikleşmesi mümkün değildir.

Katliamlarda Ecevit ve CHP yaklaşımı gibi vicdanları yaralayan bir başka nokta ise binlerce insanın katlinde, kıyımlarında payı olan Türkeş, Yazıcıoğlu vb canilerin kahramanlaştırılması devlet adamı muamelesi görmesidir. Bu canilerin ölüm yıldönümlerinde kim Alevi siyasetçilerin CHP’nin bazı Alevi kalemlerin “büyük devlet adamlarıydı, saygıyla anıyoruz vb” caf caflı sözlerle eli kanlı katillere,sahte kahramanlara yapılan güzellemeler kabul edilemezdir.

Çok muteber görülen, gösterilen bu kişilere yapılan güzellemeler aslında siyasilerin aydınların ruh halini gösterir. Tarihiyle gerçeklerle yüzleşmeyen hesaplaşmayan bir toplumsal gerçeklikle yüz yüzeyiz. Yüzleşmekten hesaplaşmaktan korkuluyor. Türlü bahanelerle gerçekliğin üstü örtülüyor katillere katil denmiyor.

Maraş’ın Acısını Yaşayanlar Özelleştirel Yaklaşmalı

Maraş katliamının çarpıtılmaya çalışılan bir yönü de, sorumluluğun devrimcilere yıkılmasıdır. Katliamın sorumluları ortaya çıkmışken, devrimcileri de suçlu göstermeye çalışmak; gerçeği karartma politikasının parçasıdır.

Devletin ve egemenlerin bu politikası dikkate alınmalı; fakat devrimciler de kendi eksik ve hatalarını görmeli, öz eleştiri yapmalıdır. Maraş katliamında gerekli dersler çıkarılmadığı için sonrasında başka katliamlar yaşandı. Bugün de, yarın da benzer tehditlere karşı olgulara ve koşullara zamanın gerektirdiği şekilde yaklaşmak gerekir.

Maraş katliamının yaşandığı zaman ve koşullara bakıldığında, devrimci hareketlerin en büyük eksikliğinin öngörüsüz ve hazırlıksız olması olduğu açıktır. Teorik olarak eksiklik olmayabilir; ama pratikte ortaya çıkan durum bu biçimdedir. Devrimciler adım adım gelen kıyımı görememiş veya görememiş gibi davranmışlardır.

Maraş’ta olumsuzluklar üst üste gelince kapsamlı ve güçlü bir direniş yapılamamış; sınırlı imkânlarla, aile ve halk bazında öz savunma çabalarıyla yetinilmiştir. Bir diğer eksiklik, Maraş’ta var olan direnişin dahi hakkıyla işlenememiş olmasıdır: Ders çıkarılamamıştır. Buradan açığa çıkan gerçek, halkın örgütsüz ve önderlikten yoksun oluşudur.

Öz savunma hazırlığı bilinci olmadığı için halk, faşistlerin barbarlıkları karşısında savunmasız kalmıştır. Bu da halkın yeterince örgütlü olmadığını gösterir. Dönemin koşulları göz önünde bulundurulduğunda, devrimciler yakın çevre illerden —Antep, Malatya, Adıyaman, Pazarcık, Elbistan ve benzeri yerlerden— destek sağlayabilirdi; ama bu yapılmamıştır.

Bu nedenle halk büyük oranda kendi gücüyle direnmek zorunda kalmış ve yoğun karşı saldırılara karşı koyamamıştır. Devrimci demokratların ders çıkarması ve özeleştiri yapması gereken en önemli konu budur. Ayrıca göç eden Maraşlılar gittikleri yerlerde zaman içinde büyük oranda asimilasyona uğramıştır; devrimci demokratlar bu olumsuzluğu engelleyememiştir.

Günümüzde Maraş sorumluluğumuz devam etmektedir. Aradan geçen yarım asra yaklaşan sürede Maraş katliamının sonuçları tamamen ortadan kaldırılmamıştır. Dolayısıyla Maraş katliamının sorumlularının açığa çıkarılarak yargılanması ve Maraş’a her anlamda hesaplaşma getirilmesi bugün de süren bir sorumluluktur.

Maraş bugün büyük oranda sesini yitirmiş ve tek renge bürünmüş haldeyse, sorumluluklarımızdan kaçamayız. Eğer Maraş merkezde yitirilen canları geri getiremiyorsak; Maraş katliamının sorumluları halk nezdinde mahkûm olsa bile hukuki anlamda tüm sorumlular mahkûm edilmemişse, bizim sorumluluğumuz devam eder.

Metropollere ve yurt dışına dağılmış Maraşlıların tümden topraklarına dönmeleri zor olsa da, bulundukları yerde kimliklerini korumaları zayıflamışsa, sorumluluğumuz yine vardır ve bu görev sürmektedir.

Maraş katliamı üzerine çok yazıldı çizildi; ama biraz da kendimize dokunarak, eksiklerimizi görerek, dersler çıkararak yazmak gerekiyor. Tarih, olumsuzluklar ve acılar bizimdir; yaklaşımımızı salt ağıt yakmak, acılar üzerinden konuşmak yerine, acıları tüm sonuçlarıyla ortadan kaldırmak için mücadeleye çevirmeliyiz.

Bu görevde sorumluluk, başta devrimci demokratların olmak üzere, Maraş’ta yitirilen sesleri tekrar yükseltmek; “Kara Maraş’ı “yeniden Kızıl Maraş yapmak için önce yüzleşme ve hesaplaşma, sonra da mücadeledir.

 

Suriye’de HTŞ iktidarında 2 binden fazla Alevi katledildi! Sadat, öso, i̇şid, kırmızı bültenli " meşru" htş, her yol Bağdat'a çıkıyor!

HTŞ’nin 8 Aralık 2024’te Şam’ı ele geçirmesinin ardından Suriye’de Alevilere yönelik sistematik saldırılar ve katliamlar yaşandı.

Cihatçı HTŞ’nin 8 Aralık 2024’te Şam’ı ele geçirmesinin ardından geçen sürede Alevilere yönelik saldırılarda iki binden fazla kişi katledildi.

Suriye’de cihatçı örgüt Heyet Tahrir el Şam’ın (HTŞ) 8 Aralık 2024’te yönetimi ele geçirmesinin ardından ülkede Alevilere ve Dürzilere dönük katliamlar yaşandı. HTŞ ve ona bağlı hareket eden silahlı güçlerin saldırılarının hedefi yoğunlukla Aleviler oldu.

Son olarak Humus kentindeki Alevi mahallesinde bulunan İmam Ali Bin Ebu Talip camisinde 26 Aralık’ta cuma namazı sırasında düzenlenen bombalı saldırı tepkilere neden oldu. Olayın ardından Alevilerin federasyon talebiyle düzenledikleri protestolara yönelik saldırılar, önceki katliamları akıllara getirdi. Bu saldırılarda en az 10 Alevi öldürülürken, onlarca kişi de yaralandı.

HTŞ yönetimi ile Suriye Demokratik Güçleri (SDG) arasındaki 10 Mart Mutabakatı’nın maddelerinden biri, Alevilere ve diğer halklara yönelik saldırıların sonlandırılmasıydı. Ancak HTŞ buna uymadı.

Lazkiye ile başladı, birçok kentte devam etti

ANF’de yer alan habere göre; HTŞ güçleri, Şam’ı ele geçirdikten kısa süre sonra mart ayında Lazkiye’ye saldırılar düzenledi.

Suriyeli hak savunucularının kurduğu İnsan Hakları ve İnsani Takip Komitesi tarafından 23 Mart 2025 tarihinde yayımlanan raporda ise, 6–9 Mart tarihleri arasında Alevilere yönelik 25 katliam saldırısının gerçekleştiği ve 2 bin 246 kişinin yaşamını yitirdiği açıklandı.

İngiltere merkezli Suriye İnsan Hakları Gözlemevi (SOHR) ise 25 Mart’ta yayımladığı raporda, Lazkiye, Tartus, Hama ve Humus bölgelerinde Alevilere yönelik 62 katliam saldırısının gerçekleştiğini, bu saldırılarda 1659 kişinin katledildiği bildirdi.

10 Mart Mutabakatı ile saldırılar kısa süreliğine dursa da HTŞ güçleri daha sonra infazlarını sürdürdü. Temmuz ayında Alevilerin yaşadığı bölgelerin girişlerine HTŞ güçlerinin kontrol noktaları kuruldu. Buralarda Alevilere yönelik kaçırma ve infazlar yaşandı.

Humus’ta kasım ayında HTŞ güçleri, Alevilere yönelik yeni bir saldırı düzenlendi, evleri yaktı. Protesto için sokağa çıkan Alevilere de HTŞ güçleri saldırıldı, onlarca kişi hayatını kaybetti.

Ayrıca Mart 2025’ten itibaren çok sayıda Alevi türbesi yakıldı veya yok edildi.

Çocuklar ve kadınlar kaçırıldı

Lazkiye ve Tartus bölgelerinde de çok sayıda Alevinin kaçırıldığı Birleşmiş Milletler (BM) tarafından raporlandı.

BM raporunda kaçırılan kadın ve çocuklara cinsel saldırılar gerçekleştirildiği ve zorla evlendirildikleri belirtilerek, Alevi kadınlara yönelik bu saldırıların sistematik olduğu vurgulandı.

Uluslararası Af Örgütü temmuz ayında yayımladığı raporda, Şubat–Haziran 2025 tarihleri arasında en az 36 Alevi kadın ve çocuğun kaçırıldığını açıkladı.

Bu haber evrensel.net adresinden alınmıştır.

(Dış Haberler)