Ana Sayfa Blog Sayfa 42

Gevher Adır: Hızır’ın izleri artık umursanmıyor!

Dersim’de yaşayan Gevher Adır, çocukluğuna dair Hızır orucu ve Hızır ayında pişirilen qavut geleneğini anlattı. Hızır orucunun köyde üç gün boyunca tutulduğunu belirten Adır, bu günlerin sadece aç kalmakla geçmediğini, aynı zamanda manevi bir atmosferin oluştuğu, dua ve niyazlarla dolu günler olduğunu ifade etti. Oruç açma ritüelinde herkesin evinde bulunan yemeklerle sofralar kurulduğunu, durumları iyi olanların daha çeşitli yemekler hazırladığını aktardı.

Hızır ayının en dikkat çekici geleneklerinden biri olan qavut yapımı ise Adır tarafından detaylı bir şekilde anlatıldı. Qavut, buğdayın yıkanıp kurutulması, sacda pişirilmesi ve el değirmeninde öğütülmesiyle hazırlanıyordu. Ancak bu gelenek yalnızca bir yiyecek yapımından ibaret değildi; aynı zamanda Hızır’ın izinin qavut üzerinde belireceğine dair bir inanç da taşıyordu. Adır, geçmişte qavut üzerinde çıkan işaretlerin o yıl ne tür olayların yaşanacağına dair yorumlandığını vurguladı.

Adır, dedelerinin cem erkânlarındaki rolüne ve onların keramet sahibi olduğuna inançlarına da değindi. Dedelerinin köydeki olayları önceden hissedebildiğini, ateşe girip çıkarken bir zarar görmediğini aktaran Adır, bu inancın köylüler arasında derin bir bağ oluşturduğunu belirtti. Ancak günümüzde bu geleneklerin ve inançların unutulmaya yüz tuttuğunu, insanların eski pratikleri yaşatmadığını dile getirdi.

Gevher Adır, geçmişte büyük bir inançla yapılan ritüellerin günümüzde aynı şekilde yaşatılmadığını ve köydeki birlik duygusunun zayıfladığını ifade etti. Hızır ayı, yalnızca bir ibadet zamanı değil, aynı zamanda paylaşım ve umudun canlı tutulduğu bir dönemdi. Adır’ın paylaştıkları, bu değerlerin yeniden hatırlanması gerektiğinin altını çiziyor.

Şehriban Mutluer: Boz atlı Hızır, Suriye’deki canlara umud olsun!

Alevi inancında kutsal sayılan Hızır ayı, bereket ve umudun sembolü olarak kabul ediliyor. Arzuman Ocağı Evlatlarından Yol Yürütücüsü Ana Şehriban Mutluer, Hızır’ın darda kalanlara yetişen, ayrım gözetmeyen bir pir olduğunu belirtti. Mutluer, Hızır’ın yoksullardan yana olduğunu ve ihtiyaç sahiplerinin imdadına koştuğunu vurguladı. Aleviler, bu ayda oruç tutarak, cem erkânları gerçekleştirerek ve lokmalar paylaşarak Hızır’a olan inançlarını ifade ediyorlar.

Hızır’ın Alevi inancındaki yeri ve anlamı üzerine konuşan Mutluer, onu “boz atına binmiş, ak saçlı, nur yüzlü bir pir-i fani” olarak tanımladı. Hızır’ın, doğaya can veren ve geçtiği yerlere güzellik katan bir varlık olduğunu ifade eden Mutluer, onun sevgi, muhabbet, iyilik ve dürüstlük simgesi olduğunu belirtti. Hızır’ın yalnızca özü pak olanların çağrısına icabet ettiğini vurgulayarak, kötü niyetli olanların Hızır’ı çağırmasının mümkün olmadığını söyledi.

Üç gün süren Hızır orucunun amacını açıklayan Mutluer, Alevilerin bu oruçla Hızır’ın yardımını talep ettiklerini ifade etti. Hızır’ın, darda kalanın darına, zorda kalanın zarına yetişen bir varlık olduğuna dikkat çekerek, onun varlığının inançla hissedildiğini belirtti. Ayrıca, Suriye’de yaşanan zor koşullara da değinen Mutluer, orada yaşayanların imdadına Boz atlı Hızır’ın yetişmesini diledi.

Son olarak, Suriye’deki canların zor durumda olduğunu vurgulayan Mutluer, onların da Hızır’ın bereketinden yararlanmasını temenni etti. “Ecdadım Arzuman’ın niyazıyla Cenabı Hak onları zorda darda bırakmasın” diyerek sözlerini sonlandırdı.

Rojava’da Kadınların Mücadelesi: Sistematik Savaş Suçları Devam Ediyor!

Rojava Jineoloji Akademisi, 26 Ocak 2026 tarihinde Kamışlı’da yayımladığı “Kuzey ve Doğu Suriye’de Savaş Suçları” başlıklı kapsamlı raporunda, 6 Ocak 2026 tarihinden itibaren Halep, Rakka, Tabka, Deir ez-Zor, Kobanî, Haseke ve Kamışlı bölgesinde sistematik savaş suçlarının işlendiğini duyurdu. Raporda, bu eylemlerin tesadüfi çatışma sonuçları olmadığı, aksine planlı bir savaş konsepti çerçevesinde yürütüldüğü vurgulandı.

Rapora göre, saldırılar 6 Ocak’ta Halep’in Şeyh Maksud ve Eşrefiye mahallelerinde başladı. Bu bölgelerdeki Elhasan Camisi, Şeyh Maksud Büyük Camisi ve çeşitli hastaneler gibi sivil alanlar hedef alındı. Ayrıca, HTŞ, IŞİD ve Türkiye destekli paramiliter gruplar tarafından gerçekleştirilen saldırılara dair fotoğraf ve video delilleri sunuldu.

8 Ocak’ta öğretmen Melek Halel Ali’nin, 9 Ocak’ta ise iki doktorun öldürülmesi gibi olaylar raporda yer aldı. Sivil ölümlerinin yanı sıra çocukların da hedef alındığı, Halep’te bir gün içinde üç kardeşin yaşamını yitirdiği belirtildi. Bu tür eylemler, uluslararası hukuk açısından savaş suçu olarak değerlendirildi.

Raporda, 21 Ocak’ta Rakka’da bir SDG savaşçısının cesedinin teşhir edilmesi gibi insanlık onurunu zedeleyen olaylar da kaydedildi. Ayrıca, Halep’te 278 sivilin kaçırıldığı, kadın ve çocukların bu kişiler arasında yer aldığı ifade edildi. Zorla göç ettirme ve evlerin yağmalanması gibi durumların da yaşandığı aktarıldı.

Rojava Jineoloji Akademisi, raporun sonunda uluslararası topluma çağrıda bulunarak, HTŞ tarafından işlendiği iddia edilen tüm savaş suçlarının bağımsız ve uluslararası mekanizmalarca soruşturulması gerektiğini belirtti. Sorumluların yargılanması ve uluslararası toplumun sessiz kalmaması gerektiği vurgulandı.

Fransa Alevi Kadınlar Birliği’nden Hızır Mesajı: “Umudun ve Dayanışmanın Sembolü”

Fransa Alevi Kadınlar Birliği, Hızır Ayı dolayısıyla bir mesaj yayımladı. Açıklamada, Hızır’ın Alevi inancındaki derin anlamına ve toplumsal dayanışma çağrısına vurgu yapıldı. Hızır’ın, darda kalanların yoldaşı, umudun ve yeniden doğuşun simgesi olduğu ifade edildi. Hızır, yalnızca bir figür değil, aynı zamanda paylaşmanın, adaletin ve vicdanın sembolü olarak nitelendirildi.

Mesajda, Hızır Ayı’nın lokmayı bölüşmeyi, kimsenin aç ve yalnız kalmamasını hatırlattığı belirtildi. Bu dönemde tutulan Hızır oruçlarının, bedeni ve nefsin terbiye edilmesinin yanı sıra gönül arındırma ve toplumsal sorumluluk bilincini geliştirmeyi amaçladığı vurgulandı. Oruç ibadeti, Alevi inancında bir amaç değil, insanları bir araya getiren bir araç olarak değerlendirildi.

Hızır’ın, “Yetiş ya Hızır” diyen her canın umudu olduğunun altı çizildi. Zor zamanlarda birbirine Hızır olmanın, mazlumun yanında durmanın ve haksızlığa karşı sessiz kalmamanın önemi vurgulandı. Hızır Ayı’nın bireysel dileklerin ötesinde, toplumsal barış, eşitlik ve dayanışmanın güçlenmesi için bir çağrı olduğu ifade edildi.

Fransa Alevi Kadınlar Birliği, Hızır Ayı’nın lokmaların paylaşıldığı, gönüllerin birleştiği bir dönem olması temennisinde bulunarak, “Hızır yoldaşınız olsun” dedi.

Pir Hüseyin Bildik: Xızır, zulme karşı direnişin simgesidir!

Pir Hüseyin Bildik, Xızır Ayı’nın Alevi inancında önemli bir yere sahip olduğunu vurgulayarak, bu ayın darda kalanların umudu, kırgınlıkların helalleştiği ve sevgi ile muhabbetin yeniden kurulduğu kutsal bir zaman dilimi olduğunu ifade etti. Bildik, Xızır’ın zor zamanlarda insanların yoldaşı ve yol göstericisi olarak kabul edildiğini belirtti.

Xızır Ayı’nın, Alevi toplumu için arınma, barışma ve paylaşma zamanı olduğunu dile getiren Bildik, bu ayda niyetlerin tutulduğunu ve kırgınlıkların giderildiğini kaydetti. “Bu ay yolumuzu yol eylediğimiz, halimizi hal eylediğimiz, arındığımız aydır” sözleriyle bu dönemin anlamını açıkladı.

Bildik, yakın geçmişte yaşanan depremler ve insanlık dramları gibi büyük acılara da dikkat çekti. Depremde yaşamını yitirenleri anarak, Xızır’ın bu zulmat dünyasında darda kalanların umudu ve vicdanı olduğunu ifade etti. Rojava ve Kobané’deki trajedilere de vurgu yaparak, soğukta yaşamını yitirenlerin anılarının mücadeleye ışık tutması gerektiğini belirtti.

Alevilikte Xızır inancının yol ve erkanın merkezinde yer aldığını belirten Bildik, Xızır’ın ilmin, hakikatin ve yaşamın kaynağı olduğunu ifade etti. “Xızır, cümle cana can veren, hakikate giden yolları aydınlatan bir delildir” diyerek, bu inancın önemini vurguladı.

Son olarak, toplumsal barış ve dayanışma çağrısında bulunan Bildik, Xızır Ayı vesilesiyle hastalara şifa, yoksullara derman ve darda kalanlara umut olunması gerektiğini belirtti. “Sevgi imanımız, muhabbet yolumuzdur. Bu yol cümle canlıyı can bilenlerin yoludur” diyerek konuşmasını tamamladı.

Cemevleri, Kadınların Gücüyle Hayat Bulacak

Mersin Cemevi Kadın Komisyonu, cemevlerini canlı tutmak için yürüttükleri gönüllü çalışmalarla dikkat çekiyor. Komisyon üyeleri Elif Şimşek ve Semra Turaç Çelik, kadınların cemevlerindeki rolünün önemine vurgu yaparak, kadınlara ve ailelere cemevlerine sahip çıkma çağrısında bulundu.

Elif Şimşek, cemevlerinin fiziksel mekanların ötesinde anlam taşıdığını belirterek, kadın emeğinin bu alanları ayakta tuttuğunu ifade etti. “Cemevi taştan, duvardan ibaret değildir. Biz kadınlar, gönüllü olarak buraya emek veriyoruz,” diyen Şimşek, kadınların etkinliklerde ve inanç ritüellerinde aktif rol aldığını aktardı.

Semra Turaç Çelik ise kadın dayanışmasının komisyon çalışmalarının temelini oluşturduğunu belirtti. Kadınların yanı sıra tüm canları kapsayan etkinlikler düzenlediklerini vurgulayan Çelik, “Cemevlerimizi yalnız bırakmamalıyız. Sadece etkinlik olduğu zamanlarda değil, her zaman gelip gitmeliyiz,” şeklinde konuştu. Çocukların cemevlerine getirilmesinin önemine de dikkat çekti.

Komisyon üyeleri, Hızır ayı, kadınlar günü ve Hıdırellez gibi etkinliklerle cemevlerini canlandırma hedefinde olduklarını ifade ederek, tüm kadınları cemevlerine davet etti. “Cemevi bizim her şeyimiz. Burayı kadınsız bırakmayın,” diyerek, kadınların cemevindeki varlıklarının ne denli önemli olduğunu vurguladılar.

Baba Tahir Üryan – Kürt Alevi Hakikatinin Kadim Sesi ŞÜKEÜ YILDIZ

“Kürt geceledim, Arap uyandım”

Baba Tahir Üryan, 10. yüzyılın sonları ile 11. yüzyılın başlarında yaşamış Kürt Alevi bir halk bilgesi, ozan, derviş ve hakikat arayıcısıdır.

Kürt Aleviler için yalnızca geçmişte yaşamış bir şair değil, yaşayan bir hafıza, konuşan bir vicdan ve yol gösteren bir ışıktır.

Şiirleri, Yarsanların kutsal metni sayılan Serencam’da yer alır. Bu da onun yalnızca bir şair değil, aynı zamanda bir inanç önderi olduğunu gösterir.

Batılı araştırmacılar tarafından Kürtlerin Ömer Hayyam’ı olarak anılsa da, Baba Tahir Üryan Ömer Hayyam’dan yaklaşık yüz elli yıl, Yunus Emre ve Mevlana’dan ise yaklaşık iki yüz yıl önce yaşamıştır.

Yani tasavvuf şiirinin Kürt Alevi damarındaki en erken büyük seslerden biridir.

Baba Tahir Üryan’ın doğum ve hakka yürüme tarihleri kesin değildir. Ancak genel kabul, 940 ile 1020 yılları arasında, bazı kaynaklara göre ise 971 ile 1055 yılları arasında yaşadığı yönündedir.

Kendi bir dubeytisinde “Bizi yarattığın o günden beri, günahtan başka bir şey görmedin. Ey Allah’ım, sekiz ve dördünün aşkına! Benden kusurdan başka gördün mü? Görmedin.”

Bu şiirdeki sekiz ve dört rakamları yan yana getirildiğinde ortaya çıkan 84 sayısı, Baba Tahir’in yaşını vermektedir.

İran’ın Loristan Hemedan bölgesinde doğmuş, bu topraklarda yaşamış ve yine bu topraklarda hakka yürümüştür.

Bu coğrafya yalnızca bir yer değildir. Bu coğrafya, binlerce yıldır Kürt halkının, kadim inançların, Aleviliğin, Yarsanlığın, Zerdüşti izlerin, doğa merkezli yaşamın mayalandığı bir hafızadır.

Bugün türbesi, Hemedan’ın kuzeyinde, Bûn-i Bazar mahallesinde küçük bir tepe üzerinde bulunmaktadır.

Baba Tahir Üryan, Selçuklu Sultanı Tuğrul Bey’le aynı çağda yaşamıştır.

Kaynaklara göre Selçuklu Sultanı Tuğrul Bey, Hemedan’a girdiğinde buradaki üç büyük şahsiyeti ziyaret etmek istemiştir.

Bu zatlar: Baba Tahir Uryan, Baba Cafer ve Baba Hamşad’dır.

Baba sıfatlarından anlaşılan şudur ki, bu üç büyük zat da Kürt’tür ve bu bölgede yaşayan Kürtlerin Ehl-i Hak yani Yarsan inancına mensupturlar.

Baba Tahir’in hayatıyla ilgili kaynaklarda onun sokaklarda çırılçıplak gezdiği ve bu nedenle kendisine uryan lakabının verildiği, meczup denildiği belirtilmektedir.

Ama bu çıplaklık, yalnızca fiziksel değildir. Bu, dünyevi bağlardan arınmışlığın, hakikat karşısında savunmasızlığın, hiçbir kabuğa sığınmamanın sembolüdür.

Baba Tahir’in felsefesi, modern dünyada çökmüş olan felsefeyle kıyaslandığında bambaşka bir yerde durur.

Modern dönemle birlikte felsefe, analitik, emprik, pozitivist mantığa indirgendiği için iflas etmiştir. Artık felsefe bilgi sevgisi değildir.

Hele hele geç kapitalistleşen ve pozitivist depremin şoklarını yeni hisseden Ortadoğu toplumları için felsefe, dini ve manevi geleneklerle mücadele etmenin, onları tasfiye etmenin bir aracına dönüştürülmüştür.

Oysaki kadim dönemlerde felsefe hikmet olarak tanımlanmıştır.

İlk Müslüman filozof kabul edilen el-Kindi’ye göre felsefe hikmet sevgisidir.

On ikinci yüzyılın büyük Kürt düşünürü ve İşrak filozofu olan Şihabeddin Sühreverdi de felsefeyi en yüce ve ilk hikmet olarak ele alır ve felsefeyi asla irfanın dışında düşünmez.

Aynı şekilde on üçüncü yüzyılda İşrakiliğin ilk yorumcusu ve yine büyük bir Kürt düşünür olan Şemseddin Şehrezuri de aynı tavra sahiptir.

Felsefe ve irfanın birlikte oluşu, Kürt düşünce tarihinin karakteristik bir özelliğidir.

Baba Tahir Uryan, on birinci yüzyılda yaşamış, fikirleriyle, tasavvufi felsefi görüşleriyle, dubeytileriyle yani çift beyitleriyle, çarinleriyle yani rubaileriyle tarihe damga vurmuş büyük bir Kürt şahsiyettir.

Şiirlerini Kürtçe’nin Luri ve Gorani lehçesiyle yazmıştır.

Bu çok önemlidir. Çünkü Baba Tahir, egemenin diliyle değil, halkın diliyle konuşmayı seçmiştir.

O, sarayların şairi değildir. O, sultanların, halifelerin, iktidar sahiplerinin şairi değildir.

O, yoksulların şairidir. Dağların şairidir. Sürgünlerin şairidir. Mazlumların şairidir.

Baba Tahir Üryan’ın şu sözü, Kürt Aleviler için bir anahtardır:

Kürt geceledim, Arap uyandım.

Bu söz, bir halkın başına gelen felaketi anlatır.

Gece kendi diliyle yaşayanların, sabah başka bir dilde konuşmaya zorlanmasını anlatır.

Gece kendi inancıyla nefes alanların, sabah başka bir inancın kalıplarına sokulmasını anlatır.

Yani asimilasyonu anlatır. Yani zorla dönüştürülmeyi anlatır.

Kürt Aleviler, bu sözü kendi tarihlerinde defalarca yaşadı.

Dil yasaklandı. İnanç yasaklandı. Ocaklar dağıtıldı. Pirler asıldı. Toplu katliamlarla, sürgünlerle, inkarla yüz yüze kalındı.

Baba Tahir’in sözü, işte bu tarihsel acının şiirleşmiş halidir.

Ama bu söz aynı zamanda şunu da söyler:

Hakikat yok olmaz. Bazen susar. Bazen gizlenir. Bazen kabuk değiştirir. Ama ölmez.

Baba Tahir’in şiirlerinde aşk vardır.

Ama bu aşk, yalnızca bir kadına ya da bir erkeğe duyulan sevgi değildir.

Bu aşk, hakikate duyulan aşktır. İnsana duyulan aşktır. Doğaya duyulan aşktır. Özgürlüğe duyulan aşktır.

Baba Tahir’e göre aşk, insanı yakar. Ama bu yanış, insanı yok etmez. Bu yanış, insanı arındırır.

Aşık, canından korkmaz. Zincirden korkmaz. Zindandan korkmaz.

Çünkü asıl korku, hakikatten kopmaktır.

Bu anlayış, Aleviliğin özüdür.

Kul ile Hak arasına hiçbir aracı koymamak. Ne şeyh, ne halife, ne sultan. Doğrudan Hak’la yüzleşmek.

Eline sahip ol. Beline sahip ol. Diline sahip ol.

Bu üç ilke, yalnızca ahlaki öğüt değildir. Bu üç ilke, aynı zamanda politik bir duruştur.

Zulme bulaşma. Hırsı kutsallaştırma. Yalana teslim olma.

Bu yol, yüzyıllar boyunca ocaktan ocağa, dilden dile taşınmıştır.

Baba Tahir’in etkisi sadece şiirle sınırlı değildir.

Kendisinden sonra gelen Ömer Hayyam, Aynü’l Kudat Hemedani, Mevlana, Yunus Emre, Feqiyê Teyran, Melayê Cıziri, Ehmedê Xani gibi birçok düşünür ve şairi derinden etkilemiştir.

Batılı araştırmacılar onu sıkça Kürtlerin Ömer Hayyam’ı diye tanımlar.

Hatta Doğu Bilimci Fitzcerald şöyle der: Baba Tahir, Ömer Hayyam’dan daha üstündür.

O devrin evliyalarından Ata, Celaleddin-i Rumi ve Hafız Şirazi gibi olanlar dahi Baba Tahir’in Ömer Hayyam’dan daha üstün olduğunu söylemişlerdir.

Peki, böylesi büyük bir Kürt Alevi bilgesi, neden bugün Türkiye’de yeterince tanınmaz?

Çünkü Alevilik, bilinçli biçimde yeniden tanımlanmak istenmiştir.

Türkçü ulusalcı anlayış, Aleviliğin kadim tarihini, çok katmanlı inanç yapısını, Kürt Alevi köklerini yok sayarak, yeni bir Alevilik yaratma misyonu üstlenmiştir.

Amaç yalnızca görmezden gelmek değildir. Amaç, tarihi ters yüz etmektir.

Amaç, Aleviliği binlerce yıllık hakikat yolundan koparıp, devletle uyumlu, zararsız, denetimli bir kimliğe dönüştürmektir.

Bu yüzden Türk şairleri, bilgeleri Yunus Emre, Hacı Bektaş, Pir Sultan gibi isimler öne çıkarılırken, Baba Tahir Üryan gibi Kürt Alevi hafızasını temsil eden öncüler bilinçli biçimde karartılmıştır.

Bu bir unutkanlık değildir. Bu, sistemli bir tarih mühendisliğidir. Bu, asimilasyonun en derin biçimidir.

Baba Tahir Üryan’ın bilinmemesi, baskının ve inkarın sonucudur.

Bugün Baba Tahir Üryan’ı yeniden konuşmak, yalnızca bir şairi anlatmak değildir.

Bu, Kürt Alevi kimliğini savunmaktır. Hakikati savunmaktır. Kadim inançları savunmaktır. Hikmet geleneğini savunmaktır.

Baba Tahir Üryan, Kürt Alevilerin hafızasıdır.

O, irfan geleneğinin ana kaynağıdır.

O, modern dünyanın akıl putlaştırmasına karşı hikmetin sesini yükselten bilgedir.

O, hakikatle aklın arasındaki köprüdür.

O, kalbin ve aklın sentezini kuran öncüdür.

Kürt Aleviler, onun sesi de yaşayacaktır.

Onlar konuştukça, onun hikmeti de konuşacaktır.

Onlar direniş sürdükçe, onun yolu da sürecektir.

Aşk ile.

Alevi kurumlarından film sektörüne: Boykot hakkımız saklı!

Alevi kurumları, son dönemde bazı dizi filmlerde yer alan Alevi deyişlerinin kullanımıyla ilgili önemli bir açıklama yaptı. Alevi Bektaşi Federasyonu, Avrupa Alevi Birlikleri Konfederasyonu ve diğer birçok Alevi derneği, bu eserlerin özünden koparılarak ve genellikle inancın ruhuyla çelişen sahnelerde kullanıldığını belirtti. Yapılan açıklamada, bu durumun Alevi Bektaşi öğretisine aykırı olduğu vurgulandı.

Alevi deyişlerinin, şiddet ve mafyatik ilişkilerin yer aldığı anlatılarda kullanılması, Alevi toplumunun ibadet ve inanç hafızasını temsil eden bu eserleri olumsuz bir şekilde etkilemektedir. Alevi Bektaşi edebiyatında her deyişin yaşamın bir yönüne dokunan önemli bir mesaj taşıdığı belirtilerek, bu tür kullanımların incitici sonuçlar doğurabileceği ifade edildi.

Alevi kurumları, yapımcıları, senaristleri ve eser sahiplerini, Alevi kültürüne ait sözlü mirası kullanırken daha dikkatli ve sorumlu olmaya davet etti. Açıklamada, inançsal değerlerin tarihsel bağlamından koparılmaması gerektiği vurgulanarak, bu konudaki hassasiyetin önemine dikkat çekildi.

Son olarak, Alevi kurumları, bu konudaki yaklaşımlarına saygı gösterilmeyen yapımcılara karşı boykot hakkını saklı tuttuklarını belirtti ve herkesin bu konuda duyarlı olmasını istedi.

Ji bo Kurdan Demeke Nû Dest Pê Dike ŞÜKRÜ YILDIZ

Ji bo Kurdan demeke nû dest pê dike. Li gorî rewşa hêzên heyî yên li Sûriyeyê, bi bilindbûna kontrola hegemonîk a Heyet Tahrîr el-Şamê (HTŞ) bi piştgiriya Tirkiyeyê (TC) û paşvekişîna Hêzên Sûriya Demokratîk (SDG), hate eşkere kirin ku modela civakî ya sekuler û demokratîk a ku Şoreşa Rojavayê dixwest ava bike, di rastiya Rojhilata Navîn de, bi şertên heyî, şertên jiyanê pir bi sînor e. Di vê coğrafyayê de demokrasiya, azadiya jinan û wekhevîya gelan ne tenê armancên rejîmên zordar in, lê her weha armanca aboriya şerê, mezhepperestiyê, neteweperestiyê û hesabên berjewendiyên navneteweyî bûne.

Ev tablo, di salên dawî de li ser fikra “biratîya gelan” ku hatiye xistin, belkî herî giran darbe ye. Îro, li cîhaneke ku Kurd, Tirk û Ereb bi awayekî kûr ji hev veqetiyane, ku Elewî, Dûrzî û Sunnî êdî ji hev re bawerî nadin, civak xwe girtine hundir û nasname bûne tîr û şîv, deriyek ji bo demeke nû vedibe.

Li ber çavkaniya rastiya Sûriyeyê, diyar e ku berpirsyariya civakî ya zêde ku hêzên Kurd bi salan li ser milên xwe hilgirtibûn, gihîştiye dawiyê xwe. Kurd ne tenê xwe parastin, lê her weha li nav dojeha Rojhilata Navîn şertên jiyaneke din, “ihtîmala jiyaneke din”, ava kirin. Azadiya jinan, laîklîk, demokrasiya herêmî, wekhevîya gelan û jiyana bi hev re, ne tenê bernameyek siyasî bûn, lê her weha iddiayeke civakî bûn ku bi xwîn û bedel hate avakirin. Di şerê dijî DAIŞê de zêdetir ji 12 hezar şehîd hatin dayîn, giraniya vê şerê hate hilgirtin, lê di dawiyê de, li maseyên ku bi navê “denge” hatin saz kirin, Kurd bi tenê hatin hiştin.

Piştî agirbestên Meha Adarê ya 2025 û Meha Rêbendanê ya 2026, pêşveçûnên ku hatin jiyan kirin ev tenêbûnê bi şêwazekî zêde rûniştand. SDG ji herêmên li rojavayê Firatê paşvekişî, mahaleyên Helebê, Tabqa û Deyr Hafir ketin destê komên cîhadîst. Di encama êrîşên SNA yên bi piştgiriya Tirkiyeyê de, bi sed hezaran Kurd hatin koçberkirin. Li qadên petrolê û sînorê, bandora HTŞê fireh bû. Herêma xweseriya Rojavayê bi awayekî giran hate teng kirin. Pêvajoya entegrasyonê Kurd ji pozîsyona “qazanan” veguherand bo pozîsyona “entegrasyonê hatiye mecbûrkirin” û mağduriyetê.

Lê xuya ye ku li vê coğrafyayê “jiyana baştir” ne ji bo ya ku mimkîn e, lê ji bo ya ku bihêz e tê destûr kirin. Rojava ne tenê bi êrîşên çekdar hate dorpêçkirin, lê her weha bi pazarlikên navneteweyî, hişên dewletî û ittîfaqên berjewendiyan. Piştgiriya Dewletên Yekbûyî ya Amerîkayê kêm bû, zexta entegrasyonê zêde bû, Kurd hem barê şerê hilgirtin û hem jî hatin mecbûrkirin ku hêza xwe ya leşkerî winda bikin.

Di demeke ku nirxên mirovî li cîhanê hatine bêitîbar kirin de, şoreşgerên Rojavayê helwesteke bi rûmet nîşan da. Wan mantîqa desthilatê ya ku li ser serkeftin û têkçûnê ava bûye, mezhepperestî û korîya neteweperestî derbas kir û mînakek bihêz hişt. Nirxa vê mînakê bi nexşeyên leşkerî nayê pîvan. Îro jî, her çend Şoreşa Rojavayê darbe xwaribe, tu hêz nikare bandora wê bi temamî jê bibe. Ji ber ku Rojava ne tenê herêmek e, lê bîranînek e, zimanek berxwedanê ye û mîrasek hêvîya civakî ye.

Ev ba, deriyek ji bo têkoşînek dirêjdem a gelan vedike. Di dîrokê de wê wekî mînakeke bingehîn a geleneha têkoşîna ku li ser nirxên mirovahiyê, wekhevî û azadiyê ava dibe, were nivîsandin.

Lê her weha rastiyeke bi êş jî heye. Tenêbûna Kurdan, taybetî li Tirkiyeyê, “rûyê rastîn” yê gelek kesan carekî din eşkere kir. Çi xwe solcu bin, çi rastgir, çi dîndar an jî ateîst… bi her nasnameyê ku xwe bi wê danasîn, beşeke mezin a civakê li ber rastiya Rojavayê ya bi giranî ya bêdeng ma an jî helwesteke dijminane girt. Bi taybetî beşên Kemalîst û neteweperest, her çend xwe bi “laîklîk” binasînin jî, di qada rastî de bi komên cîhadîst re li heman hedefê hatin rêz kirin. Ev şert, şermeke dîrokî û wêneyeke eşkere ya riyakarîya wan e.

Di encama van pêşveçûnan de, di nav Kurdan de qewîbûna têgerînên Îslamî û neteweperest bi awayekî zêde gengaz e. Ji ber ku di civakekê de ku bi domdarî tê êrîş kirin, tê tenêhiştin û xwe xayînkirî hîs dike, li şûna siyaseta gerdûnî û têkildar, têgerînên ku bêtir xwe digirin hundir, bêtir dijwar dibin û li ser nasnameyê ava dibin, bêguman bi hêz dibin.

Paşvekişîna avahiyên Kurdî yên sekuler bi xwe re ne “pirsgirêk” e. Ya ku rastî wê yê herî têkderîdar e, ew e ku beşên ku xwe sekuler û laîk didin nasandin, bi Kurdan re bi heman zihniyeta cîhadîst re linçê bi cîh tînin. Ev şert, di nav civaka Kurdî de qirînek pir bi kûr çêdike. Ji ber ku ev ne tenê helwesteke siyasî ye, lê dubarekirina modern a înkarkirina dîrokî ya Kurd e. Birîna ku “bi navê wekhevîyê” derxistin û “bi navê laîklîkê” dijminahî çêkirin, ne tenê tansiyoneke siyasî ye, lê nîşaneya qirîneke ku wê bi nifşan re bidome.

Ji hêla Kurdan ve were nêrîn, dibe ku tecrûbeya Rojavayê darbe xwaribe. Lê di cîhana Kurdan de veguherînek pir mezin pêk hatiye. Mîna derbasbûna ji cîhana tunehiyê bo cîhana hebûnê. Di demên rejîma Esedê de, di hejmartina nifûsê ya sala 1962’an de, 120 hezar Kurd wekî “biyanî” hatin tomarkirin, 300 hezar jî bi temamî bê tomarkirin ma. Van kesan nikaribûn xwedî mal û milk bin, mafê dengdanê û xizmetên perwerde û tenduristiyê tune bû. Kurdî qedexebû. Li dibistanan, medyayê û karûbarên fermî bikaranîna wê qedexe bû. Newroz qedexe bû, navên Kurdî hatin binpêkirin. Di serhildana Qamişlo ya 2004’an de bi dehan Kurd hatin kuştin. Herêmên Kurdî bi petrolê dewlemend bûn, lê wan ji van çavkaniyan nekaribûn bi rêz were bikaranîn; rejîmê petrol merkezî kiribû. Kurd wekî “welatiyên pola duyemîn” têne dîtin û nasnameya wan tê înkarkirin.

Gelekî ku nasnameya wan jî tê înkarkirin û navê wan jî qedexe bû, li welatê xwe, bi zimanê xwe û bi nirxên çandî yên xwe, iradeya avakirina jiyanekê nîşan dan. Ev pêvajoyê niha dikeve qonaxeke nû. Kurd êdî gihîştine sînorên barkirina berpirsyariya giran a herêmî. Ji ber vê yekê tê hêvîkirin ku ji niha pê ve rêbazeke ku bêtir xwe li ser hebûna xwe, ewlehî, pêşeroj û domdarîya civakî danînin navenda xwe, were rêxistin. Ev ne paşvekişîn e, lê hewldaneke nû ya gelê ku di dîrokê de hate binpêkirin û înkarkirin, ku li gorî rastiya demê xwe ji nû ve ava bike.

Her çend şert çi bin jî, ev rastî bi temamî eşkere ye: mînake ku Şoreşa Rojavayê hişt, wê wekî rêzekê ku li dijî pergala şerê ya qirêj a Rojhilata Navîn rûmeta mirovahiyê diparêze, bimîne. Îro ya ku tê xwestin were windakirin ne tenê statûya herêmekê ye, lê fikra ku gel dikarin bi wekhevî û azadî bi hev re bijîn. Ew fikir hêsan têk naçe. Ji ber ku di bîranîyê de hatiye nivîsandin. Ji ber ku bi bedel hate mohrkirin.

Ji ber vê yekê, her çend Kurd îro xuya dikin ku darbe xwarine, rastî ev e: ji Kurdan ku hatibûn bê nasname kirin, niha rastiyeke Kurdî ya nû hatiye çêbûn ku ziman, çand û iradeya kolektîf bi xwe re tîne. Û ev rastî, ji bo ku bi şertên leşkerî yên kurtdemê were jêbirin, pir bihêz e.

Ji bo Kurdan, du gav pêş û gavek paş hatiye avêtin. Lê gelê ku carekî bi dengê xwe hebûna xwe qîrikand, zimanê xwe bi azadî axaft, hikûmeta rêwîtiya azadiyê ya Kurdan hêj didome…

Pir Mehmet Yüksel bi nefesan hat bi xatir anîn û bi ebediyetê re hat şandin

Di 26’ê Çileya Paşînê 2026’an de li bajarê Sheffield ya Îngiltereyê jiyana xwe winda kir, Pir Mehmet Yüksel, ji pîrên Ocağa Sinemillî, li welatê xwe yê dayikbûnê, gundê Kantarma ya Elbistanê, hat ax kirin. Ji bo Pir Yüksel ê ku bi rêya Hêqê re meşî, piştî ku li Navenda Çanda Aleviyan a Sheffieldê Erkana Hêqê Re Şandinê hat lidarxistin, cenaze ji bo merasîmê hat anîn gundê xwe.

Di erkana ku li Elbistanê hate lidarxistin de, li gel malbata Pir Yüksel, dêdên Sinemillî yên Kantarma, gelê Alkasê û hevalên wî yên ku bi wî re kar kiri bûn jî beşdar bûn. Di nav beşdaran de Veli Büyükşahin, Hüseyin Kelleci, İsmail Yıldırım û Mehmet Demir hebûn; wan bi rêz û hurmetê porê xwe li ber Pir Yüksel dakir.

Di erkana de, axaftin ji aliyê Tacım Bakır dede yê ji Ocağa Sinemillî ve hate kirin. Merasîm jî ji aliyê Serokê Cemevî ya İskenderunê, Kemal Soysüren, ku ew jî ji Ocağa Sinemillî ye, hate rêvebirin. Di dema Erkana Hêqê Re Şandinê de, deyiş û nefes hatin xwendin û Pir Mehmet Yüksel, li kêleka dayika xwe Hatice Yüksel Ana, bi rêya ebediyetê re hate şandin.