Ana Sayfa Blog Sayfa 45

İnkarla Yönetilen Bir Katliam Maraş 1978 ELİF KELEŞO

0

Bir Devlet Pratiği Olarak Maraş

Maraş 1978, bir “olaylar zinciri” değildir. Maraş, Türkiye Cumhuriyeti’nin Alevilerle kurduğu ilişkinin açık, belgelenmiş ve tekrarlanmış biçimidir. Burada yaşananlar, kontrolsüz kalabalıkların taşkınlığı değil; önceden hazırlanmış, ideolojik olarak beslenmiş ve devlet aygıtı tarafından seyredilmiş bir imha pratiğidir.

Katliam, sinema salonunda patlayan bir bombayla değil; Alevilerin kamusal hayattan dışlanmasını meşrulaştıran zihniyetle başlamıştır. Yörük Selim Mahallesi’nde Alevilerin gittiği kahvenin hedef alınması, ardından iki öğretmenin öldürülmesi, bu zihniyetin sahaya sürülmüş halidir. Öğretmenlerden birinin Sünni, diğerinin Alevi olması gerçeği değiştirmemiştir. Devlet, ölüyü bile mezhebine göre ayırmış; “Alevilerin cenazesi camiden kalkmaz” denilerek cenazeler teslim edilmemiştir. Günlerden cumadır. Bu ayrıntı tesadüf değildir.

Cuma namazı sonrası yükselen tekbir sesleri, spontane bir öfkenin değil, önceden işaretlenmiş kapıların çağrısıdır. Kırmızı çarpılar, saldırının haritasıdır. Akşam ezanına kadar, yatsıdan sonra ve sabah ezanıyla birlikte devam eden saldırılar, bir süreklilik mantığıyla yürütülmüştür. Yörük Selim’den Sakarya’ya, Yeni Mahalle’den Karamaş’a kadar uzanan hat, Alevilerin silinmek istendiği coğrafyadır.

Devlet bu süreçte yok olmamış, aksine fazlasıyla orada olmuştur. Şehir giriş çıkışları kapatılmış, Alevilerin kaçışı engellenmiş, Sünni köylere haber salınmıştır. Bu, pasiflik değil; taraflılıktır. Bu, güvenlik zafiyeti değil; politik tercihtir.

Maraş, Dersim’den kopuk değildir. Çorum’la, Sivas’la, Gazi’yle, Suruç’la aynı siyasal hattın üzerindedir. Yöntemler değişmiştir. bombalama, yakma, linç, kurşun, patlayıcı. Ancak hedef değişmemiştir. Alevilik, bu devlet düzeni içinde ya inkar edilmesi gereken bir sapma ya da kontrol altında tutulması gereken bir tehdit olarak görülmüştür.

Cezasızlık, bu suçların tamamlayıcı unsurudur. Faillerin korunması, davaların sürüncemede bırakılması, zaman aşımı kararları; katliamların münferit olmadığını, kurumsal bir hafıza siyasetiyle yönetildiğini göstermektedir.

Bu nedenle Maraş, yalnızca bir yas günü değildir. Maraş, devletin aynaya bakmaktan kaçındığı yerdir. Yüzleşme olmadan barış, adalet olmadan helallik mümkün değildir.
Hakikat bastırılabilir; ancak ortadan kaldırılamaz.

Tope Ço HÜSEYİN ÖZDEMİR

Her yıl kışın eşiğine girildiği günlerde develer gelirdi köye. Yılda bir defa gelirdi. Tuz satılırdı develerle. Çocuklar ilk kez görüyorlardı böyle bir yarattığı. Bildikleri hayvanların hiçbirisine benzemiyorlardı. Develerin gelişiyle köy yeri adeta panayıra dönerdi. Alırdı çocukları bir neşe, bir telaş, bir heyecan… Fır dönerlerdi develerin etrafında. Öyle fır dönmeleri sadece develeri görme merakından değildi birde tüy yolmalıydılar develerden. Devecilere çaktırmadan avuç avuç tüy yoluyorlardı. Sonra yolunan tüyler tükürükle ıslatılıp, el ve ayakla sıkıştırılıp top yapılıyordu.

‘’Tope Ço’’ oyunu, deve tüyünden yapılan toplarla daha bir güzel oynanırdı. Tope Ço, zevkli, heyacanlı, çekişmeli bir oyun. Amerikalıların Beyzbol’una benzeyen bir oyun.

Birde ille deve sidiğiyle ellerini ovacaklardı. Her bahar ellerinin üzerinde ‘’Ballükler’’ çıkardı çocukların… Dolardı ellerinin üzeri ballüklerle… Ballük, nohut büyüklüğünde, çirkin iğrendiren bir tür siğil. Yaygın inanışa göre kurbağa öldürenlerin, ya da daha çok kurbağalarla oynuyanların ellerinde çıkardı ballükler… İnanışa göre deve sidiğiyle eller ovulursa bir daha ballük çıkmaz mış. İnanmışlardı çocuklar bu tür bir inanca. Bu yüzden develerin çiş yapmasını kolluyorlardı. Gözler ayrılmazdı develerin apış aralarından; pür dikkat. Başladı mı deve çiş yapmaya, hep birden ok gibi fırlıyorlardı devenin kıçının dibine. İtişe kalkışa ovuyorlardı devenin sidiğiyle ellerini…

Gelecek bahar artık ballüklar çıkmayacaktı…
**
Giysileri tek bir fistandı çocukların… Çok tez kirlanirdı fistan. En çok da sümükten kirlanirdi. Soğuk havalarda daha çok akardı çocukların burunları; su gibi… Başa çıkmak zor. Böyle havalarda sümükleri fistanın yeni ile silmek bir başka kolayına gelirdi çocukların… Kollar kurgulanmış gibi, durmadan burunlara gidip gelirdi. Fistanın yeni kurumuş sümükten kirli deriye dönerdi.

Kışın eşiğine gelindiği günlerden bir gün, anası Köro’nun Faistanını yıkamış, sıkarak suyunu çıkarmış, kurumaya bırakmıştı. Köroro yatakta, fistan’ın kurumasını bekliyor. Lakin aklı dışarıda, oyunda…

Bulutlar güneşi kucaklamış, köyün üzerinde yuvarlana yuvarlana akıp gidiyorlardı. Gökyüzü kurşun gibi, hava donmaya gebe. Köro yatakta fistanın kurumasını bekliyor. Fistan daha kurumaya bile bırakılmamış, karşısında yuvarlak tahtanın üzerinde kıvrılmış kalın bir bir yılan gibi duruyordu.

Derken Köro’nun arkadaşı Ali, ok gibi daldı içeriye. ‘‘Köro, Köro dava hatın, dava hatın!’’ (develer geldi, develer geldi) dedi ve kayboldu. Köro, develerin geldiğini duydu, artık duramazdı. Kurumaya bırakılan ıslak fistanı kaptığı gibi dalına geçirdi. Islak fistan Köro’nun sıcacık bedenine yapıştı. Köro, ürperdiğini bile his etmedi. Start alan bir koşucu gibi develerin geldiği yöne koştu. Koştukça ıslak fistan kamçı gibi çarpıyordu bacaklarına. Köro, yalınayaktı, koşarken yere değil, sanki peynire basıyordu.

Bir iki koşu tuturdu develer’in etrafında… Tüy yolacaktı, deve sidiğiyle ellerini ovacaktı. Durmadan fır dönüyordu develerin etrafında. Koştukça develerin etrafında, soğuk işliyordu fistan’ın dokularına. Çok geçmedi, soğuğun zülmüne daha fazla Dayanamayan fistan donarak yılan gibi sardı Köro’nun çelimsiz bedenini… O, daha top yapacak kadar tüy toplamamıştı. Ellerine de daha deve sidiği değmemişti. Kolluyordu devenin çiş yapmasını…
Mamo, köyün afili delikanlılarındandı. Sol kulağının üstüne eğdiği şapkasının altında Köro’yu izliyordu. Köro’nun titrediğini gördü. Hızla koştu yakaladı.
**
Anası Pupuş, okşar gibi arada bir elinin tersiyle Köro’nun alnına dokunarak ateşini yokluyordu. Her dokunuşta, ‘’oyy. oyy daşavtiye, daşavtiye’’ (yanıyor, yanıyor) diyordu. Köro kaç derece ateşle yatıyordu? Otuz, kırk, kırk bir… Bilmek ne mümkün… Köro’nun sayıklaması durdu. Dudağının kenarında minik bir kan lekesi vardı. Pupuş, Köro’nun ateşini düşürmek için kağıt inceliğinde kesilmiş çiğ patatesleri alnına dizerken gözlerinden inen yaşlar burnun ucundan Köro’nun çıplak göğsüne damla damla düşüyor, sonra dağılıp sönüyorlardı.

Pupuş çileliydi; beş çocukla dul kalmıştı. kocası Saydo Toros’larda kömür torluğunda ölürken Köro henüz üç aylıktı. Saydo, bedenini toprağa, çileyi ve çağaları Pupuş’a emanet etmişti.

Köyün eke Anası Pape Huri, Köro’nun ateşine yokluyordu. Yüzünü yapıştırdı Köro’nun yüzüne… Köro’nun nefesi alev gibi yaladı yüzünü. Huri, korku ifade eden bir çığlıkla , ‘‘Amannn, Lavık daşavtiye…!’’ (oğlan yanıyor,) dedi, ‘‘çalaca Kistik’ liyi çağırın.’’
Kistik’li Doktor Mamad, askerliğini sıhhiye eri olarak yapmıştı. Hekimlik pratiğini orda öğrenmişti. Hasta muayene ediyor, iğne yapıyor, ateş düşürücü ilaçlar veriyordu. Yörede hastaların kurtuluş umudu Doktor Mahmad idi. At sırtında bir o köye bir bu köye koşardı; Hızır gibi… Köyünün ismiyle anılırdı: Kistikli Doktor.

Kistik köyü, Köro’nun köyüne hızlı bir yürüşle yarım saatlık bir uzaklıktaydı. Köro’nun ikinci büyüğü Raşo, Pape Hüri’yi duydu. Bir koşu tuturdu Kistik’e… Doktor evdeydi, Reşo sevindi, Köro kurtulacaktı.

Doktor Mamad, telaşsız oturdu Köro’nun yatağının kenarına. Ağıta hazır, ağıtçılar hep birden burunlarını çekerek sessizliğe çekildiler. Hüzünlü bir sessizlik esti yüzlere… Doktor, şapkasını çıkarıp bir kenara bıraktı. Sonra siyah tombul çantasını açtı, içinde bir şey alacakmış gibi yokladı, lakin eli boş döndü. Sağ kulağını Köro’nun göğsüne dayadı, sonra çevirip sırtına dayadı, uzun uzun dinledi. Köro’ya öksür demiyordu. Köro’nun göğsüne ve sırtına fiskeler vuruyordu. Umuda tutulu Pupuş, ‘‘Mamad’’ diyordu ‘‘Mamad kurbanın olayım kurtar çağamı.’’ Doktor Mamad, Köro’nun karnına sırtına bir iki fiske daha vurdu, sonra gözlerinden akan çaresizliği gizlemeden ‘‘bu çocuğu derhal şehire, hastahaneye yetiştirin’’ dedi.

Pupuş’un umudu yıkıldı. Torosları ve Saydo’yu anıladı, inleyerek güç anlaşılır bir sesle ‘‘Saydo’’ dedi ‘‘Saydo, emanetin geliyor…‘’
**
Develer gideli çok olmuştu. Bahar, kışı ötelemiş çayırlar toprağı henüz örtmüştü. Çocuklar Tope Ço oynuyorlardı. Köro’nun oyundaki yerini arkadaşı Ali almıştı.

Mereş Katliamı: DEM Parti ‘yüzleşmeye’ çağırdı yetkilileri yüzleşmeye, sorumluluk almaya ve arşivleri açmaya çağırdı

DEM Parti Halklar ve İnançlar Komisyonu, 47’nci yıldönümünde Mereş Katliamı’nda hayatını kaybedenleri anarak, yetkilileri yüzleşmeye, sorumluluk almaya ve arşivleri açmaya çağırdı.

Yazılı bir açıklama yapan DEM Parti Halklar ve İnançlar Komisyonu, “19-26 Aralık 1978 tarihleri arasında Maraş’ta yaşanan katliam, Türkiye’nin yakın tarihinde derin bir toplumsal travma olarak yerini korumaktadır. Günlerce süren organize saldırılarda yüzlerce can yaşamını yitirmiş; Alevilere ait evler ve işyerleri yakılmış, binlerce insan yerinden edilmiştir” dedi.

Açıklamada devamla şunlar belirtildi: “Aradan geçen 47 yıla rağmen Maraş Katliamı gerçek anlamda aydınlatılmamış, hakikat ortaya çıkarılmamış ve adalet sağlanmamıştır. Yargı süreçleri etkin işletilmemiş, sorumlular ortaya konulmamış, kamu arşivleri açılmamış, toplu mezarlar ve kayıpların akıbeti açıklığa kavuşturulmamıştır.

Cezasızlık politikası, yalnızca geçmişte işlenen bir suçun üzerinin örtülmesi değildir; aynı zamanda bugün de toplumsal barışı zedeleyen, adalet duygusunu aşındıran bir sonuç üretir. Hakikatle yüzleşilmeden, adalet tesis edilmeden ve kamusal hafıza güçlendirilmeden ne kalıcı bir barış ne de eşit yurttaşlığa dayalı bir birlikte yaşam mümkündür.

Maraş Katliamı ile yüzleşmek, yalnızca mağdurların ve yakınlarının talebi değil; toplumun tamamı için tarihsel ve insani bir sorumluluktur. Katliamın tüm yönleriyle aydınlatılmasını, devlet arşivlerinin açılmasını, toplu mezarların tespit edilmesini ve kamusal bir yüzleşme sürecinin başlatılmasını gerekli görüyoruz.

Hatırlamak, benzer acıların bir daha yaşanmaması için ortak geleceğimizi korumanın temel gereğidir. Bu vesileyle, Maraş Katliamında yaşamını yitiren tüm canları saygıyla anıyoruz. 47 yıl önce yaşananların üzerinin örtülmesine karşı durmayı; yüzleşmeyi, sorumluluk almayı ve eşit, özgür bir ortak yaşamı savunmayı tarihsel bir görev olarak görüyoruz.”

 

 

Alevilere yönelik tehditler artıyor: Çözüm halkın öz örgütlenmesinde!

Mehmet Çelik, Suriye’deki Alevilere yönelik artan saldırıların, zorla yerinden etmeler ve kolektif cezalandırma pratiklerinin, Heyet Tahrir el-Şam (HTŞ) gibi Selefi-cihatçı grupların etkisiyle derinleştiğini belirtti. Suriye’deki on beş yıllık savaşın, halklar arasında en ağır bedelleri ödettiğini ifade eden Çelik, Alevilerin yaşadığı tehditlerin yalnızca bir rejim değişikliği değil, yaşam mücadelesi olduğunu vurguladı.

HTŞ’nin uygulamalarının Alevileri, Hristiyanları ve Dürzileri hedef alan bir yok etme perspektifi sunduğunu dile getiren Çelik, Alevilerin bugün maddi ve manevi bir kuşatma altında olduğunu belirtti. Bu kuşatmanın, silahlı saldırıların yanı sıra korku ve siyasal iradesizleştirme yoluyla da derinleştiğini söyledi.

Kuzey ve Doğu Suriye Özerk Yönetimi’nin toplumsal örgütlenmesi, diğer halklar için bir savunma hattı oluştururken, Aleviler için benzer bir iç örgütlenmenin mevcut olmadığını belirten Çelik, bu durumun dış güçlere bağımlılığı artırdığını ifade etti. Dış aktörlerin varlığının halklar için güvenlik yerine yeni bağımlılıklar ve kırılganlıklar ürettiğini vurguladı.

Şeyh Gazal Gazal’ın çağrısını hatırlatan Çelik, Alevi toplumunun kendi iradesini ortaya koyma girişiminin önemine dikkat çekti. Gazal’ın çağrılarının, Alevileri edilgen mağduriyet konumundan çıkarıp, kendi geleceklerini kurabilecek bir özne haline getirme potansiyeli taşıdığını ifade etti. Çelik, Aleviler, Dürziler, Kürtler ve Hristiyanlar arasında kurulacak ilişkilerin, ortak bir demokratik gelecek inşası açısından hayati önemde olduğunu belirtti.

Son olarak, Suriye’deki gelişmelerin Türkiye’deki Arap Aleviler açısından da önemli bir tehdit oluşturduğunu ifade eden Çelik, Türkiye’deki Alevi kurumlarının Suriye’deki Alevi toplumunun öz örgütlenme çabalarıyla daha güçlü bağlar kurmasının gerekliliğini vurguladı. Bu bağlamda, barış, demokrasi ve eşitlik temelinde ortak mücadele zeminlerinin büyütülmesinin gerçek ve kalıcı bir çözüm olduğunu söyledi.

Maraş Katliamı’nın 47. Yılında Unutmadık, Unutturmayacağız!

Maraş Katliamı’nın 47. yılı, 19 Aralık 1978’de başlayan ve bir hafta süren faşist saldırılarda 111 Alevi’nin hayatını kaybettiği korkunç olayları anma fırsatı sunuyor. Olayların başlangıcı, gerici-faşist grupların Çiçek Sineması’na yerleştirdiği bir bombayla oldu. Bu saldırı, Alevilere yönelik hedefli bir kıyımın fitilini ateşledi.

Saldırılar, Türkoğlu ilçesinden gelen bir grup faşistin, “Kanımız aksa da zafer İslam’ın” sloganları eşliğinde Cumhuriyet Halk Partisi ve TÖB-DER binalarına yönelmesiyle hız kazandı. Alevilere yönelik saldırılar, 21 Aralık’ta iki öğretmenin öldürülmesiyle devam etti ve 22 Aralık’ta faşist gruplar, cenaze törenlerine müdahale ederek Alevilere karşı daha da cesaretlendi.

23 Aralık sabahında yapılan belediye anonsları, Alevilere yönelik bir katliam çağrısı niteliğindeydi. Dört gün süren olaylar sırasında, güvenlik güçlerinin yokluğu, yaşanan kıyımı daha da vahim hale getirdi. Katliam sırasında, yaşlı, genç, çocuk demeden Alevilere yönelik sistematik bir saldırı gerçekleştirildi. 24 Aralık’ta ilan edilen sokağa çıkma yasağı, durumu değiştirmedi; faşist gruplar, çevre köylerden gelen destekle kıyıma devam etti.

Katliamın ardından, resmi olarak 111 kişinin katledildiği belirlendi. Olayın ardından binlerce Alevi, Maraş’ı terk etmek zorunda kaldı. Yıllarca süren yargılamalarda, faillerin çoğu cezadan kurtuldu ve dava dosyaları kapatıldı. Olayların ardından dönemin Başbakanı Bülent Ecevit’in arşivinde yer alan raporlar, Maraş Katliamı’nda MİT’in rolünü ortaya koyuyor. Ancak, olayın gerçek sorumluları hala yargılanmadı ve dosyalar ‘devlet sırrı’ gerekçesiyle kapatıldı.

Aleviler için Suriye’de tehlike büyüyor: Çözüm öz örgütlenmede!

Mehmet Çelik, Suriye’deki Alevilere yönelik artan saldırıların, zorla yerinden etmelerin ve infazların Heyet Tahrir el-Şam (HTŞ) gibi Selefi-cihatçı yapılanmaların doğrudan sonuçları olduğunu belirtti. Çelik, Alevilerin yaşadığı tehditlerin yalnızca bir rejim değişikliği değil, aynı zamanda yaşamsal bir tehlike oluşturduğunu vurguladı. Aleviler, Hristiyanlar ve Dürziler için bu süreçte, HTŞ’nin ideolojik kodlarının ve uygulamalarının, hedef alınan bir katliamcılık anlayışına işaret ettiğini ifade etti.

HTŞ’nin Şam’ı ele geçirmesiyle birlikte Alevilerin güvencesizliğinin derinleştiğini söyleyen Çelik, bu durumu yalnızca silahlı saldırılarla değil, korku ve yalnızlaştırma mekanizmalarıyla da desteklenen bir kuşatma olarak tanımladı. Kuzey ve Doğu Suriye Özerk Yönetimi’nin toplumsal ve askeri yapısının önemine dikkat çeken Çelik, Aleviler ve Dürziler için benzer bir örgütlenmenin eksikliğinin, dış güçlerin korumasına bel bağlama riskini doğurduğunu ifade etti.

Dış güçlerin Suriye’deki varlığının, halklar açısından güvenlik sağlamak yerine yeni bağımlılıklar yarattığını belirten Çelik, Alevilerin geleceğini bu güçlere yaslayarak güvence altına almanın mümkün olmadığını vurguladı. Tarihsel deneyimlerin, dış güçlere bel bağlamanın her zaman ağır bedeller getirdiğini gösterdiğini kaydetti.

Şeyh Gazal Gazal’ın Alevilere yönelik katliamlara dikkat çekmek amacıyla yaptığı boykot çağrısının, Alevi toplumunun kendi iradesini ortaya koyma girişimi olduğunu belirten Çelik, bu çağrının halklar arası dayanışmayı güçlendiren bir perspektif sunduğunu ifade etti. Aleviler, Dürziler, Kürtler ve Hristiyanlar arasında kurulacak ilişkilerin, ortak bir demokratik gelecek inşası açısından hayati önem taşıdığını vurguladı.

Mehmet Çelik, Türkiye’deki Arap Alevi kurumlarının, Suriye’deki Alevi toplumunun öz örgütlenme çabalarıyla daha güçlü bağlar kurmasının önemine dikkat çekerek, bu süreçlerin barış, demokrasi ve eşitlik temelinde güçlendirilmesi gerektiğini ifade etti. Şeyh Gazal’ın çağrılarının, bu yönde atılmış cesur adımlar olarak değerlendirilmesi gerektiğini vurguladı.

‘Demokratik toplum, soykırımlarla yüzleşerek inşa edilecektir!’

Demokratik Alevi Federasyonu (FEDA) ve Demokratik Alevi Kadınlar Birliği (DAKB), Maraş Katliamı’nın 47. yılı dolayısıyla yaptıkları açıklamada, toplumsal yüzleşmeye vurgu yaptı. 19 Aralık 1978’de başlayan ve bir hafta süren faşist saldırılarda resmi verilere göre 111 kişi hayatını kaybetti, 200’den fazla ev ve işyeri tahrip edildi. Katliamın failleri hala yargılanmamış durumda.

Açıklamada, Maraş’ta yaşananların sıradan bir olay olarak geçiştirilemeyeceği, bunun devlet gözetiminde yürütülen planlı bir soykırım olduğu belirtildi. Türk ve Kürt Alevilere yönelik bu saldırının, hem etnik hem de dinsel temizliği hedef aldığı ifade edildi. Devletin organize ettiği bu saldırılara karşı güvenlik güçlerinin müdahale etmemesi, olayın devletin onayıyla gerçekleştirildiğinin kanıtı olarak sunuldu.

FEDA ve DAKB, Maraş’tan Roboski’ye kadar süregelen devlet kaynaklı şiddetin ve sistematik baskının örneklerini sıralayarak, geçmişte yaşananların unutulmaması gerektiğini vurguladı. Adalet olmadan toplumsal barışın sağlanamayacağına dikkat çekildi. Açıklamada, hakikatin üstünün örtülmesinin barış sürecini engelleyeceği ifade edildi.

Bu bağlamda, katledilen Kürt ve Türk Alevilerin anısına saygı duruşunda bulunarak, geçmişte yaşananların hesap vermeden unutulmaması gerektiği belirtildi. FEDA ve DAKB, soykırımların ve katliamların sorumlularının yargılanması, kayıpların ailelerine teslim edilmesi ve adaletin sağlanması için çağrıda bulundu. Barış ve demokratik toplum için hakikatin açığa çıkarılması gerektiği vurgulandı.

Cuma Erçe: Irkçılığa ve Cinsiyetçiliğe Karşı Sert Tepki!

PSAKD Genel Başkanı Cuma Erçe, Bursaspor–Somaspor karşılaşmasında tribünlerden yükselen ve Kürt siyasetçi Leyla Zana’yı hedef alan ırkçı ve cinsiyetçi söylemleri kınadı. Bu tür nefret söylemlerinin toplumsal barışa yönelik açık bir saldırı olduğunu vurgulayan Erçe, kadın kimliğini ve Kürt halkının siyasal temsilini hedef alan saldırıların tesadüf olmadığını belirtti.

Erçe, yaptığı açıklamada, Leyla Zana’ya yönelik tribün tezahüratlarının açık bir nefret saldırısı olduğunu ifade ederek, bu tür söylemleri “ırkçı, çirkin ve cinsiyetçi” olarak nitelendirdi. Söz konusu dilin asla kabul edilemeyeceğini dile getiren Erçe, kadınlara ve Kürt halkına yönelik bu saldırılara karşı sert bir duruş sergilenmesi gerektiğini vurguladı.

Cuma Erçe, benzer saldırıların daha önce de yaşandığını hatırlatarak, nefret dilinin yalnızca hedef alınan kişileri değil, toplumun tamamını yaraladığını açıkladı. Spor alanları dahil olmak üzere kamusal yaşamın her alanında nefret söylemine karşı net ve kararlı bir duruş sergilenmesi gerektiğinin altını çizdi.

Açıklamasında umut vurgusu yapan Erçe, Türkiye halklarının barışa ve kardeşliğe daha güçlü biçimde sahip çıkacağına inandığını belirtti. Nefret söylemine karşı ortak mücadele ve dayanışmanın büyütülmesinin, demokratik ve eşit bir gelecek açısından hayati önem taşıdığını ifade etti.

Alevi birliğiyle Suriye’deki katliama karşı güçlü bir ses yükseltelim!

Alevilerin tarih boyunca katliamlara maruz kaldığını vurgulayan Menşure Doğan, Suriye’deki Alevi katliamlarına dikkat çekerek, “Yeni Suriye cumhurbaşkanı olarak kendini gösteren kişi bir dönem IŞİD’de değil miydi?” sorusunu yöneltti. Alevi toplumunun, ulusal ve uluslararası kuruluşlara soykırımın durdurulması için çağrıda bulunduğunu belirtti.

Doğan, Alevilerin inançları gereği diğer inançlara saygı gösterdiğini ifade ederek, “Kendilerini inançlı olarak tanımlayanlar, kimseyi katletmemelidir. Bugün Suriye’de Alevi oldukları için insanlar öldürülüyor. Farklılıkları kabul etmeyenler, herkesin aynı olmasını istiyor,” dedi.

ABD’nin Colani’yi durduracak güce sahip olduğunu ancak hiçbir şey yapmadığını belirten Doğan, dünya genelindeki seyirciliğin devam etmesi halinde Alevilerin zulme maruz kalmaya devam edeceğini ifade etti. “Katliamı durdurmak için dayanışma şart. Bütün Alevilerin birleşerek Suriye’ye güçlü bir ses göndermesi gerekiyor,” diyerek birlik çağrısında bulundu.

Doğan, Alevilerin sesini yükseltmesi halinde diğer devletlerin de bu duruma duyarsız kalmayacağını, “Sanki nabız yokluyorlar gibi. Biz Alevileri burada katledersek, öbürleri seyirci mi kalıyor? Bunun denemeleri yapılıyor,” şeklinde konuştu.

Zeynel Can: Alevi Diyaneti Kurma Çabası Tehlikeli Bir Girişimdir!

Vakıflar Genel Müdürlüğü’nün Tokat’ın Almus ilçesindeki Hubyar Sultan Tekkesi’ne yönelik el koyma girişimi, Alevi kurumlarından sert tepkiler almaya devam ediyor. Hacı Bektaş Veli Anadolu Kültür Vakfı (HBVAKV) Antalya Şube Sekreteri Zeynel Can, bu girişimin Osmanlı döneminden günümüze uzanan Aleviliği asimile etme ve yok etme politikalarının bir devamı olduğunu belirtti. Yargı kararlarının yok sayılarak yeniden el koyma sürecinin başlatılmasının kabul edilemez olduğunu ifade eden Can, Alevi kurumlarına yönelik hassasiyetin, koruma amaçlı değil, el koyma ve denetim altına alma çabası olduğunu vurguladı.

Hubyar Sultan Tekkesi’nin Alevi geleneğinde merkezi bir öneme sahip olduğunu ifade eden Can, bu mekanın İç Anadolu’daki en önemli Alevi dergâhlarından biri olduğunu belirtti. Tekkedeki görünürlüğün coğrafi nedenlerle sınırlı olduğunu dile getiren Can, Aleviliğin tarihsel ruhuyla örtüşen bu durumun, mevcut iktidarın ideolojik yönelimiyle bağlantılı olduğunu kaydetti. Ayrıca, Kültür ve Turizm Bakanlığı bünyesinde kurulan Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı’nın, Hubyar Sultan Tekkesi’ni kontrol altına alma çabalarının bir parçası olduğunu ifade etti.

Can, hukuki sürecin net olduğunu ve mahkemenin Hubyar Sultan Tekkesi’ni köy muhtarlığına tescil ettiğini hatırlatarak, mahkeme kararlarının görmezden gelinerek yeni davalar açılmasının hukukun yok sayılması anlamına geldiğini belirtti. Bu durumun, Aleviliği istenilen rotada yönlendirme siyasetiyle bağlantılı olduğunu vurguladı. Ayrıca, bu girişimin “Alevi diyaneti oluşturma” çabasıyla uyumlu olduğunu ifade eden Can, Alevi dergâhlarının yanına Sünni unsurların yerleştirilmesiyle Aleviliğin izlerinin silinmeye çalışıldığını söyledi.

Cumhuriyet döneminin de bu politikaların devamı olduğunu kaydeden Can, Aleviliğe yönelik asimilasyon politikalarının tarihsel köklerine dikkat çekti. Tekkelerin kapatılması ve dergâhların yok edilmesiyle Aleviliğin fiilen kapatıldığını belirten Can, Hubyar Sultan Tekkesi üzerinden aynı siyasetin sürdüğünü ifade etti. Mücadelenin süreceğini vurgulayan Can, Alevilerin yüzyıllardır dergâhlarını kendi dinamikleriyle yaşattığını ve bu durumun bir insan hakkı mücadelesi olduğunu söyledi.

Zeynel Can, Hubyar Sultan Tekkesi’ne yönelik girişimlere karşı yalnızca basın açıklamalarıyla yetinilmemesi gerektiğini belirterek, etkinliklerin düzenlenmesi gerektiğini önerdi. Bu etkinliklerin, Alevilerde duyarlılık yaratacağı gibi dünya kamuoyuna da bu mekanın önemini anlatacağını ifade etti.