Ana Sayfa Blog Sayfa 47

Dr. Filiz Çelik Yazdı Alevilik ve Toplumsal Travma Dr. Filiz Çelik

0
 
Toplumla yüzleşmenin olmadığı, Aleviler’e uygulanan şiddet ve tehditin ortadan kalkmadığı ortamda Aleviler ötekileştirilmeye devam edecek
 
Özet 
 
Bu madde, Alevi kimliğinin tarihsel travma ve kolektif bellek çerçevesinde nasıl şekillendiğini ve özellikle diasporada nasıl anlatıldığını incelemektedir. Psikososyal bir bakış açısıyla, Kerbela’dan başlayarak Dersim, Maraş ve Sivas gibi katliamların Alevi kimliğinin oluşumundaki belirleyici etkisine odaklanır. Alevilik çoğu zaman İslam’a kıyasla tanımlanmakta, bu da onun eşsiz, senkretik ve ezoterik yapısının göz ardı edilmesine yol açmaktadır. Makale, Alevi toplumunun içsel çeşitliliğine ve homojen olmayan yapısına dikkat çekerken, travmanın kuşaklar arası aktarımının psikolojik, toplumsal ve kültürel etkilerini ele alır. Alevilik bir inanç sistemi olmanın ötesinde, tarihsel zulme karşı geliştirilmiş bir varoluş biçimi olarak ele alınmaktadır. Sonuç olarak, toplumsal iyileşme ve adalet için sadece kültürel farkındalık değil, aynı zamanda devlet düzeyinde tanınma ve telafi gerekliliği vurgulanır.
 

Ben Aleviyim Derken

Alevilik son on yıllarda birçok yönüyle incelenmeye başlandı, bu süreçte Alevilik inanç olarak yeniden tanımlanırken sosyal ve beşeri bilimler de Aleviliğin nasıl yaşandığı ile iligili kapsamlı bir literaür üretti. Alevilik’in gerek Türkiye de gerekse yurt dışında nasıl yaşandığı (Sökefeld, 2004, Bilecen, 2016), Alevilik ile ilgili kurumsallaşmanın nasıl oluştuğu (Şahin, 2012, White & Jongerden, 2021), göç hareketliliklerinin Aleviliği asıl coğrafyasında nasıl etkilediği (Çelik, 2017, Özkul, 2019) ve Alevi kimliğini tanımlama (Aslan, 2017; Jenkins, Çetin, 2018) konularında çalışmalar artarak devam etmektedir. Alevi kimliğinin tanımlanması Alevilik ile ilgili çalışmaların yoğunlaştığı ortak bir noktadır ve gerek Alevi toplumları gerekse Aleviliğe dışardan bakanlar için önemli bir husutur. Ben bu çalışmada Aleviliğin kendini tanımlarken tarihini belirleyen katliamların bu tanımlamadaki rolüne bakacağım. Alevi kimliği ile ilgili çalışmalar bugüne dek sosyolojinin konusu olarak işlenmiştir. Bu çalışmada konuyu görece yeni bir disiplin olarak gelişen psikososyal açıdan ele alacağım.

Ben, uzun yıllardır diyasporada yaşayan ve Alevilik ile ilgili çalışmalar yapan birisi olarak hem Aleviliği anlatmak için çaba gösterdim hem de bana aktarılan Alevilik tanımlarını dinledim. Yerelde Alevilik tanımlanırken en çok duyduğum yorumlardan bazıları ‘biz Ehlibeytin soyuyuz’, ‘biz İslam’ın haksızlığa karşı koyan yanıyız’, ‘biz Ali’ye ve soyuna yapılan haksızlığı unutmayanlarız’, ‘bizim inancımız felsefemiz doğrudan haktan yanadır bunun ötesinde ne olduğu çokda onemli değildir’, ‘Alevilik İslam ile ortak bağları olan fakat farklı bir inançtır’ şeklindedir.

Diyaporada, Aleviği anlatma çabası daha da çetrefillidir. Bunun ilk nedeni Aleviliğin senkretik ve esoterik bir inanç olmasıdır (Kehl-Bodrogi, Heinkele & Beaujean,1997). Senkretik inançlar yaşandıkları coğrafyalarda onlardan önce gelen ve eş zamanlı inançlardan ögeler barındırır. Bu bağlamda Alevilik; Şamanizm, Hristiyanlık ve ana akım İslam’dan ögeler barındırır. Bununla birlikte Anadolu’ya ait bu inancı Akdeniz ve Ege’deki Tahatacılar ile Orta Anadolu’da yaşayan Hubyarlar veya Dersim’deki Zaza ve Kürt etnik kökenli Aleviler farklı yaşarlar. Kimlik grupları ile ilgili yapılan en çok yapılan varsayım her kimlik grubunun homojen olmasıdır. Ulus-devlet akımının yarattığı yanlış anlaşılma hala epistomolijik bağlamda aşılmaya çalışılmaktadır. Aleviler demografik olarak azınlık olma nedenleri ile daha çok homojen bir grup olarak görülür fakat kendi içinde çok farklılıklar gösterirler. Bu bağlamda Aleviliği anlamak için esoterik bir anlayış ile haraeket etmek gerekir. Esoterik bilgi, konuyu anlayan küçük bir grup tarafından anlaşılan güçlü bilgi olarak tanımlananilir (Beck, 2013).

Diyaspora’da Alevilik’i tanımlarken daha anlaşılır kılmak için en çok bilinenden başlanır. Örneğin; Jenkins ve Çetin’in (2018)de Britanya’daki Aleviler ile ilgili çalımalarında belirttikleri gibi ‘bir çeşit Müslüman’ diye başlar çoğu tanımlama. Alevilik maalesef ne oldıuğu değil ne olmadığı anlatılarak tanımlanır coğrafyasından uzaklaştıkça. Birçok tanım şöyle başlar: ‘Alevilik Müslümanlık gibidir fakat diğer Müslümanlar gibi Aleviler camiye gitmezler, namaz kılmazlar, Ramazanda oruç tutmazlar’. Bunun ardından Aleviğin ne olduğu ile ilgili açıklamalar gelir: Ramazanda değil de Muharrem ayında 12 İmamlar için yas-ı matem orucu tutulması, cami değil cemevinde toplanılması ve ibadet edilmesi veya ibadet şeklinin içeriği gibi. Akademisyenler ve diyasporadaki Alevi kuruluşlar bu negatif tanımlama şeklinden uzaklaşmak için çaba göstermermaktedir. Bu çaba özellile 1990’lı yıllar ile başlayan Aleviliğin yeniden canlanması sürecinin bir parçasıdır. Modernleşme, şehirleşme ve göç hareketleri ile Aleviliğin evi olan coğrafyalardan uzakta doğan ve büyüyen Alevi gençliğin kimliklerini tanıması ve benimsemesi bu yeniden şekillenme sürecini ateşleyen sebeplerden biridir.

Psikolojik Travma Kollektif Yaralanma

Bu metinin amacı buraya kadar bahsedilen kolektif çabaya bir katkı sunmaktır. Bu bağlamda Alevi kimlik oluşumuna Aleviğin kor söylemlerini oluşturan Alevi katliamlarına ve bu katliamların yarattığı psikilojik travmalara psikososyal açıdan yaklaşır. Psikilojik travma kendi içinde çok iredelenen büyük bir konudur ve travma kavramı ile neyin kastedildiği yüzyıllar içersinde değişmiştir. Kökeni latince olan bu kelime aslında “yara” anlamına gelir. Fiziksel anlamda düşünüldüğünde derinin parçalanması ile yaralanması, psikolojik anlamda da ruhun aldığı darbe ile parçalanması olarak düşünülebilinir. Psikolojik olarak 1952 yılında Amerikan Psikolojik Örgütünün ilk versiyonunu yayınladığı Ruhsal Bozuklukların Tanısal ve Sayımsal El Kitabı’nda (DSM-I) bireyin maruz kaldığı şiddet ve o şiddete karşı verdiği duygusal tepki olarak tanımlanır. Bu tanım hem şiddetin türünü hem de bireyin şiddete measafesini yeniden belirleyerek her versiyonda değişmiştir. Beşinci versiyonun son revizyonunda (DSM-V) (2022) travma yaralanmaya veya ölüme yol açacak ciddi bir şiddete maruz kalmak veya bu tür bir şiddetin tehdini hissetmekten uzun süreli strese maruz kalmaya kadar geniş bir yelpazede kabul etmiştir. Güncellenen psikolijik travma tanımı artık travmanın sadece mağdurunu değil, mağdurların yakılarındaki – aile ve arkadaşlar – insanları da etkileyebileceğini de belirtir.

DSM psikolojik travma ile ilgili tanım üreten ve daha çok klinik çerçevesinde başvurulan bir kaynaktır. Psikololik travma konusunda en çok kaynak üreten klinisyen ve araştırmacı Bassel van der Kolk (1989) travmayı şöyle tanımlar; “Travma bireyin maruz kaldığı tehdit karşısında bu tehditle doğal olarak başa çıkacak kaynaklara sahip olamaması durumudur”. Travmatik olaylara maruz kalanların aslında çok küçük bir kısmı Travma Sonrası Stress Bozukluğu (TSSB) gibi DSM’in önerdiği ölçeklerle tanı koyulabilir rahatsızlıklar yaşarlar (Lukaschek ve diğerleri., 2013). Psikolojik travmaya tanı merkezli yaklaşmayı eleştiren klinisyen ve araştırmacılardan Judith Herman (2015) psikolojik travmayı şöyle anlatır:

Travma’nın meydana geldiği anda mağdurunu çaresiz bırakır, bireyin normalde muhafaza ettiği kontrol duygusunu, kendisini çevresi ile bir bütün olarak algılama mefhumunu ve çevresi ile kurduğu anlamlı bağı tahrip eder… Travmanın yıkıcı etkisi sebep olduğu semptomlar üzerinden tek yönlü açıklanamaz, travmanın etkisini ölçülünebilir, tartılınabilir bir şeye çevirmek sadece yaşanan korkunç şeylerin anlamsızca karşılaştırılmasına yol açar… Travmanın en bariz bir şekilde göze çarpan yanı travmatik olanın uyandırdığı çaresizlik ve korku durumudur.

Psikolojik travma hem bireysel hemde toplumsal olarak yaşanılabilir. Bireysel anlamda kazalar, yaralanma ve ölüme yol açabilecek suç eylemlerini ve cinsel şiddeti örnek verebiliriz. Toplumsal travmalar ise doğal felaketler ve insan yapımı felaketler olarak iki ana grupta değerlendirilir. Doğal felaketler deprem, sel, kuraklık gibi olaylardır, insan yapımı felaketler ise savaş, soykırım, etnik temizlik ve katliamlar gibi daha kompleks şiddet olaylarına tekabül eder. Hedef alınan toplumlar tarafından yaşanırlar ve farklı ölçülerde de olsa toplumun bütün bireylerinin hayatının akışını etkiler ve onlarda derin izler bırakır. İnsan yapımı felaketlerin travmatik etkilerinin doğal felaketlere kıyasla daha ağır yaşandığı kabul edilir ve bu neden sonuç ilişkiside şu şekilde açıklanır: Doğal felaketler ayrım yapmaksınızın belli bir coğrafyada herkesi etkiler ve ne çıkış sebebi ne de yaşanma şekli kontrol edilemez. (Ursana et a., 2017). Bir insan toplumunun diğer insan toplumunu hedef alarak uyguladığı büyük çaplı şiddet kolektif olarak tecrübe edilir ve bütün toplum üzerinde derin izler bırakır.

Kolektif / kültürel/ tarihi travma kavramları psikolik olarak yalın bir perspektifte irdelenemeyecek kadar karmaşıktır. Bu bağlamda travma ve etkilerine psikosoyal perspektiften yaklaşmamız gerekir. Psikososyal perspektif psikoloji ve sosyolojinin kesiştiği bir alandır. Yaşanılan duygusal problemlere ve stress bozukluklarına tanı ve teşhis koyarak yaklaşmak yerine bunları konu içerisinde değerlendirerek bireyin koşullarına bakar. Psikoloji 19. Yüzyıl ortalarında tıp ve felsefeden koparak ayrıca bir bilim dalı haline gelmiştir. Kendi evrimini sürdürürken insan tecrübelerine çok dar bir çerçeveden yaklaşmakla ve insanların yaşadığı duygusal sorunların sebebini bireye indirip, bireyin ruhsal sorunu olduğuna dair teşhis koymak odaklı olmakla eleştirilmiştir. Psikososyal yaklaşım insanların ve toplumların yaşadıklarını kişilerin etkileşim içinde oldukları aile, okul, iş, sosyal çevre, sosyo- ekonomik – politik koşullar, nesiller arası aktarılan travmaları göz önüne alarak değerlendirir. Bu bağlamda toplumsal travmalara ve onların yarattığı nesiller arası etkilere bakmak için psikososyal yaklaşım daha kapsamlı bir methodoloji sağlar.

Suarez-Orozca and Robben (2001, p.1) toplumsal travmalara yol açan toplumsal travmalar ile ilgili der ki; “büyük ölçekli şiddet komplike ve aşırı kararlı bir sosyo-kültürel ortamda meydana gelir ki bu da psikolojik, sosyal, politik, ekonomik ve kültürel boyutlarla da iç içedir.” Bu ölçüde ağır bir şiddet ise hem toplumda ki bireyleri hemde toplumun kollektif kimliğini etkileyecektir. Toplumsal travma gerek o şiddete doğrudan maruz kalan gerekse şiddetin yaşandığı yere uzakta olan fakat kendini o kimlik grubunun üyesi olarak gören herkes üzerinde derin izler bırakır. Toplumsal travmaların yarattığı tahribat toplumun her katmanında tahribata yol açtığı için bu tahribatın etkileri yaşanan travmatik olaylardan coğrafik olarak uzakta olanları etkilediği gibi toplumun geleceği olan sonra ki nesilleri de etkiler. Toplumsal travmayı ‘kültürel travma’ oalrak tanımlayan Alexander ve diğerleri., (2004) bu tür travmaların toplum üzerinde bıraktığı etkiyi şu şekilde tanımlar; “….bir topluluğun (toplumun) üyelerinin topluluk bilincinde silinmez izler bırakır ve ortak belleklerini kaplayan korkunç olaylara maruz kalanların olduğu gibi gelecekte ki kimliklerinin çok kökten ve geri dönülmez şekilde değişmesine neden olur…”.

Kerbela’dan Bügüne: Travma ve Kimlik

Bu çerçevede Aleviliğe yaklaştığımızda Alevi tarihi maruz kaldığı katliamlar ile örülmüştür. Ben yazıma Aleviliğin çıkış noktasını Kerbela Katliamı olarak ele alarak devam edeceğim ve Kerbela Katliamı’na Alevilik’in çıkış miti veya mitilojik kökeni olarak yaklaşacağım. Bunun nedeni Kerbela Katlıamı’nın kronolojik önemi yani tarihi olay olarak Alevi toplumunu ana akım İslam’ı takip edenlerden ayırmasıdır ve Aleviler’in tarihsel görünürlüğünün çıkış noktası olarak kabul edilmesidir. Tarihsel olaylar da toplumda buldukları karşılık nedeni ile mitolojik köken kadar güçlü olabilirler. Kerbela Katliamı (10 Ekim 680) Emevi hükümdarı 1.Yezid’in 5000 kişilik ordusu ile İmam Hüseyin’in ailesi ve askerleri dahil 70 kişilik grubuna ona biat etmediği için yapılan zülm ve katliamdır (Bal, 2016). Kerbela Katlıamı 1400 yıllık tarihe rağmen Alevi tarihi ve ritüelleri ile ortak bellekte yaşamaya devam eder ve Alevilik öğretisinin ve pratiklerinin kalbindedir. Bunu 1514 yılında Çaldıran Savaşı takip eder. Safeviler ile Osmanlılar arasında yaşanan gerilimler sonrası Çaldıran Ovası’nda yapılan savaş Osmanlılar lehine son bulmuştur[1]. Safeviler’in yenilgisi ile Qızılbaş’lar güvenlik umutların tamamen kaybetmistir ve Osmalı zülmüne karşı tamamen korunmasız kalmışlardır. Bu yenilgiden sonra Kızılbaşlar haklarında üretilen türlü iftiralara maruz kalmıştır ve bu iftiraların sahiplerini cezalandırmak yerine ulema tarafından haklarında çıkarılan bir çok fetva ile soyutlanmış, ötekiliştirilmiş ve devamında yüzyıllardır süregelen ayrımcılığın, şiddetin, baskının ve zulmün hedefi olmuştur (Kehl-Bodrogi, Heinkele ve Beaujean, 1997).

Alevilere yönelik ötekileştirme, marjinalleştirme ve yok etme politikaları Alevilerin günlük yaşamlarını kısıtlamış ve onları kendilerini korumak konusunda stratejik olarak çok zayıf bir konuma itmiştir ve bu nedenle de Kerbela’dan bugüne sayısız katliamların hedefi yapmıştır. Osmanlı yönetiminden farklı bir tutum izlemek yerine modernleşme ve laikleşme sürecini düşünsel yapısına koyan erken Cumhuriyet döneminde de Alevi katliamları devam edmiş ve sistem Aleviler’i inanç grubu olarak tanımak yerine yok etmeyi hedefine koymuştur; örneğin Dersim Katliamı (1937-1938), Ortaca Katlıamı (1966), Maraş Katliamı (1978), Çorum Katliamı (1980), Sivas Katliamı (1993), Gazi Mahallesi Olayları (1995). Böylece Kerbela’dan başlayan yok etme politikaları ile Alevilerin fiziksel ve kültürel olarak varlıklarını yok etmeyi hedefleyeren uygulamalar ve kanun yetersizlikleri günümüze kadar güdülmeye devam etmiştir. Her katliam ile Alevilerin meşru yaşama ve var olma durumlarına saldırımıştır.

Bu katliamların her biri çok travmatik olaylardır ve Aleviler için toplumsal psikilojik yaralar açmıştır. Dersim Katliamı ile ilgili yaptığım çalışmada katliamın etkilerinin bir zaman dilimine sığmadığını gözlemledim. Katliamdan on yıllar sonra doğan ikinci ve üçüncü nesil üyeleri yaşanan katliamın etkilerinden, uygulanan şiddetten, sanki kendileri yaşamış gibi, dehşet ile bahsetmiş; annelerinin, babalarının ve diğer atalarının yaşadıkları zulmü kendileri yaşamışlar gibi içselleştirerek anlatmışlardı (Çelik, 2013;2017). Dersim Katliamı’nın üzerinden neredeyse 85 yıl geçti ve katliamdan sağ kurtulanların çok büyük bir çoğunluğu artık yaşamıyor. Benim Dersim ile ilgili yaptığım çalışmalarımda en çok beliren tema şudur: Dersimliler 38’den beri Dersim Katliamı’nın zulmünü yaşıyor ve devlet 38’den beri yaptığı zulmü inkar ediyor. Dersim Katliamı 1937-38 yıllarında içerdiği şiddet ve zulm nedeni ile şüphesiz travmatik bir olaydır fakat katliam yıllarından sonra katliam ile ilgili yaratılan ve devam ettirilen söylem de en az katliam olayları kadar travmatiktir. Benzer bir tabloyu diğer Alevi katliamlarına baktığımızda da görüyoruz. Örneğin Maraş Katliamın’dan sonra 800 kişi hakkında dava açılmış fakat olaylarda sorumluluğu olan 68 kişiye yargılamak için dahi ulaşılamamış, verilen cezalar Yargıtay tarafından bozularak iptal edilmiş veya hafifletilmiştir. Gelişen politik konjektürde de değişiklik olmamış ve Maraş Katliamı’nın sorumluları MHP’den milletvekili olarak seçilmiştir (Poyraz, 2013).

Çorum Katliamı’nda (1980) bir buçuk ay süren siddet olaylarında Aleviler savunmasız bırakılarak evlerine ve işyerlerlerine saldırılmış ve güvenlik güçleri bu saldırılara ve verilen kayıplara duyarsız davranmıştır. Sivas Katliamı’nda (1993) içlerinde yazar, düşünür, otel çalışanları ve bir kısmı çocuk yaşta gençlerin de dahil olduğu 33 kişinin kaldıkları otelin yakılması ile öldürülmüştür. Yıllarca süren yargılama süreci sonrası yalnızca 33 sanığın müebbet hapis cezası alması ile sonuçlanırken, sanıkların avukatları da Refah Partisinden milletvekili seçilerek parlemontaya girmiştir. Cumhuriyet dönemi yapılan bu katliamlar ile ilgili söylem, Osmanlı döneminde ulemanın Alevileri ötekileştirmek için Alevilerin dinsiz olduğuna ve namus ve ahlak mefhumlarına önem vermedikleri yönünde verdiği fetvalara benzer nitelikte iftiralardır.

Yapılan her katliam ile Aleviler çok büyük çaplı şiddet tehdine ve şiddete maruz bırakılmıştır. Aleviler can ve mal güvenliklerinin olmadığı bu koşullarda yaşamak zorunda bırakılmıştır. Bu atmosfer başlı başına çok travmatiktir. Bireylerde endişe, tedirginlik, korku ve uyku bozukluğuna neden olması kaçımılmazdır. Fiziksel olarak ağrı ve organ rahatsızlıklarına ve psikilojik olarak anksiyete, duygu durum bozuklukları, depresyon gibi rahatsızlıklara neden olabilir ve psikoz ile başlayacak daha organik psikiyatrik rahatsızlıklara kadar yol açabilirler. Bunun ötesinde bireyler yaşadıkları koşullara adapte olabilmek için farklı stratejiler geliştirecektir; örneğin ev hayatının dışında güvenlik sağlamak için Alevi olduklarını saklamak, çocuklarının güvensiz bir dünyada yaşadığı için kendilerini Alevi olduklarını ifade etmemelerini öğretmek ve kalınlaşan psikolijik sınırlar örerek Alevi olmayanlarla ilişkiler de daha uzak bir mesafede kalmak gibi. Aleviler için bu stratejiler zamanla değişken olmaktan çıkmış ve kimliği saklamak, mesafesinii korumak nereden ne zaman geleceği belli olmayan bir tehlikeye karşı koruma olmuştur.

Soykırım, etnik temizlik, politik şiddet gibi toplumsal travmalara yol açacak olaylar maalesef bir çok toplumun tecrübe ettiği olaylardır. Bu nedenle toplumsal travmaların açtığı yaraların nasıl iyileştirilmesi gerektiğine dair geniş çaplı bir literatür vardır (Danieli, 1998; Humprey, 2000; Alexander ve diğerleri., 2004). Toplumsal travmanın iyileştirilmesi için atılacak ilk adım yapılan haksızlığı ve zulmü tanımaktan ve kabul etmekten geçer. Buna Türkçe literatür de “tarihle yüzleşme” olarak referans verilir. Tarihle yüzleşme bir topluma yapılan haksılığı kabul etmek ve bu haksızlıklığın devam ettilmeyeceğine dair verilen bir teminattır. Bu aşamadan sonra onarma süreci yani, adaletin tesis süreci başlayabilir. Travma yaşatılan topluma yapısal imkan eşitsizlikleri ortadan kaldırılarak eşit haklar sağlanır. Örneğin Kanada’da yerli kökenden gelenler için eğitim ve istihdam konularında pozitif ayrımcılık yaparak imkan tanımak, Amerika’da yerlilerin kendi toprakları ile ilgili kararlar verebilmesini sağlamak şeklinde yapılmıştır. Bununla beraber toplumun saygınlığını iade etmek amacıyla adaletin tesisinin sağlanması için mahkemeler ve/veya komisyonlar kurularak hem travma mağduru toplumdan özür dilenir hem de onların kimlik grubu olarak güvende yaşayacakları temin edilir. Bu bir toplumsal barışma sürecidir ve toplumların birbirini tanıması ve ortak değerler üretmesi için bir başlangıç noktasıdır. Toplumla yüzleşmenin olmadığı, Aleviler’e uygulanan şiddet ve tehditin ortadan kalkmadığı ortamda Aleviler ötekileştirilmeye devam edecek ve Sunni İslam’ı takip edenlerle aralarındaki sınırlar daha da artmaya devam edecektir.

Maalesef Aleviler hala kendilerine yapılan haksızlıkların ve bu haksızlıkların inkarının gölgesinde yaşamaktadırlar. Bu katliamlar Alevilerin hem sayısal hem de kültürel azınlık olduğunu teyid eder! Azınlık olarak Aleviler korunmasızdır ve kendi savunmalarını yapacak siyasi ve askeri güce sahip değildir. Aleviler’in azınlık konumu onların ötekileştirilmesini kolaylaştırmış ve tarihsel olarak yaşadıkları yerlerde kültürel olarak evsizleştirilmişlerdir. Bu katliamlar Alevi kollektif bilincini de şekillendirmiş ve Aleviler’in kendilerini korumak için daha izole yaşamalarına sebep olmuştur. Alevi toplumuna doğan her çocuk Kerbela’dan bügüne gelen travmaların taşıyıcısı olmuştur, zira Alevi kimliğini anlamanın, kendini Alevi olarak ifade etmenin içinde bir Alevi olarak hayatta durduğun yeri bu katliamlara göre değerlendirmek kaçınılmazdır. Bu tabloda görüldüğü gibi Alevi katliamları zamana sığmayan yaralardır ve bu yaralar kapanamadığı için onları yaşamış, yaşamamış bütün Aleviler’in hayatında yeri vardır.

Psikolojik travmanın nesiller arası geçişleri farklı şekillerde olabilir. Alevilik ekseninde bu geçişlere baktığımızda travma geçişleri nesiller içi, nesiller arası ve nesiller ötesidir. Katliamların ve Alevilerin uğradığı fiziksel ve psikilojik şiddeti doğrudan yaşayanlar ve onların yakınlarını etkileyerek nesiller içinde aktarılır. Bir nesilden diğerine yani ebeveynden çoçuğa aktarımı nesiller arası aktarımdır. Nesiller arası aktarım konuşarak anlatmaktan topyekün sessizliğe birçok süreci kapsar. Bir neslin kendi zaman diliminde sonlandırması mümkün olmayan travmalar ise sonraki bir çok nesli etkileyerek nesiller ötesi travmaya dönüşür. Toplumsal travma ile baş etme sürecinde toplumsal kimlik yeniden inşa edilir. Bu bağlamda en yaygın başvurulan kuram sosyal kimlik kuramıdır (Taijfel ve diğerleri, 1979, Taijfel ve Turner, 2004). Sosyal kimlik kuramına göre kişiler kendilerini bir gruba atfeder ve kendilerini “biz” olarak görürler buna iç-grup deriz. Kendi grubu dışındakileri “onlar” olarak görür, buna da dış-grup deriz. Kişi iç-grubu ile olan bağını dış-grubu ile olan mesafesini belirlemek için kullanır.

Alevilerin yaşadığı travmalar ve ötekileştirilmeleri onların iç-grup olarak yani “biz” olarak güçlü bir ortak bilinç ve kimlik oluşturmasında belirleyici olmuştur. Kendilerine yapılan haksızlıkla bilinçlenerek, hedef kim olursa olsun haksızlığa karşı durmak şiyarını geliştirmişlerdir. Gerek bu farkındalıkla hareket etmeyi sürdürmek gerekse de çözülmemiş tarihsel ve toplumsal travmaları ile başa çıkmak için yaşadıkları katliamları ortak bellekte yaşatarak kendi kollektif ve bireysel kimliklerini yeniden yapılandırırlar. Katliamların yarattığı travmalar bir nesil içerisinde sona erecek kadar sıradan yaşanmışlıklar değildir. Maalesef bu katliamları gerçekleştirenlerin adil bir şekilde yargılanmaması, cezalandırılmaması, tarihsel perspektiften bakıldığında kınanmaması katlimaların yarattığı travmaların da geride bırakılamamasına yol açar. Toplumun üyeleri bu travmaları katlimaları yeniden hatırlayarak/unutmayarak yaşamaya devam ederler.

Bireyler ve toplumlar unutma kapasitesine sahiptirler ve yaşadıkları her şeyi hatırlamazlar, hatırlayamazlar. İşlevsel hafıza kaybı dediğimiz herseyi hatırlayamama kapasitemiz sağlıklı bir yaşam sürdürmemiz için elzemdir fakat yaşadıkları travmatik olaylar bireyin ve toplumun unutma kapasitesine zarar verebilir. Bu konuda Neitzsche derki unutma kapasitesini yitiren toplumların yaşam mücadeleleri daha zor olacaktır ( Ramadanovic,2001). Maalesef Aleviler gibi ağır travmalara maruz kalmış toplumlar için unutmak doğal seyrinde işlemez çünkü yapılan haksızlıklar ve zülm kabul edilmedikçe, bunların telafisi için dış gruptan bir çaba verilmedikçe toplumlar adaletsiz ve güvensiz bir ortamda yaşamaya mecbur edilir. Bu yaşam ortamı hem yaşanılan yaralanmaların iyileşmemine hemde yeni yaralalanmalrın/yaraların açılmasına sebep olur. Böylece hatırlamak veya hatırlamaya devam etmek kim olduğun yani kimlik ile ilgili en güçlü referans haline gelir. Bu bağlamda hatırlamanın yönü de geçmişten bugüne değil, bugünden geçmişedir ( Bergson, 2007) yani bizi takip eden geçmişte yaşanan olaylar değil, bizim onları hatırlama ve bellekte canlı tutma ihtiyacımızdır. Bu konuda Yahudi soykırımı ile ilgili çalışan kültürel tarih uzmanı Dominic La Capra (2000) hatırladıklarımınızın geçmişten çok bügun için işlevsel olduğunu söyler çünkü hatırladıklarımız bizim grup ve bireysel kimliğimizi güçlendirir. Bu bağlamda hatırlananın içeriğnden çok neden hatırlanması gerektiği, toplumların neden unutmadığı/unutamadığı psikilojik travmanın alanıdır.

Hatırlamak zorunda olmak bir toplum için çok ağır bir yüktür. Aleviler yüzyıllardır unutmayarak/unutamayarak kendilerini var etmişlerdir. Çok başarılı bir çaba göstererek kendi özel kollektif kimliklerini muhafaza etmişlerdir. 1950’li yıllar itibarı ile göç ve modernleşme Alevileri kimliklerini kentsel alana ve diyasporaya taşımaya itmiştir. Aleviler gittikleri yerlere kimliklerini götürmüş, özellikle 1990’lı yıllarla birlikte diyaspora da kentsel yerleşim dokusuna uygun olarak kurdukları yapılanmaları Türkiye’ye taşımıştır. Aleviler’in kimlik oluşumu süreci şüphesiz bu yeni gelişmelerden de etkilenmiş ve yeni Alevi kurumları, Alevilik üzerine artarak çoğalan literatürde Alevi kimliğinin belirleyicisi haline gelmiştir. Aleviler yaşadıkları bu yeniden şekillenme sürecinde kendilerini tanıtmak için daha pozitif ve daha kendilerine özgün yorumlamalara başvuruyorlar. Bu değişimi yansıtan tanımlamalar son yıllarda daha çok duyulur oldu, örneğin “Alevilik bir inançtır”, “Aleviler Anadoluda azınlık bir inaç grubudur” gibi.

Aleviler’in travma ile kurduğu belirleyici ilişki, politik koşulları, onlara yapılan zulm ve haksızlıkların kurumsal olarak kabulü ve telafisi yapılamıkça devam edecektir. Fakat biz bu tartışmaları yürütürken en önemli nokta psikilojik travmadan ne anladığımız üzerinde düşünmek olacaktır. Ben psikolijik travma ile ilgili derslerime “travma insanların normal olmayan olaylara verdikleri normal tepkilerdir” diye başlarım. Bu metni bitirirken de burada altını çizmek istiyorum. Travmadan bahsettiğim birçok toplantı ve derste maalesef travmanın bir hastalık olarak algılandığı yönünde birçok geri bildirim aldım. Bu yanlış bir yaklaşımdır! Travma medikal bağlamda tartışılmadığı her ortamda bireyin veya toplumun maruz kaldığı şiddet ve bu siddetin etkilerine işaret eder. Bu etkiyi de bu metinde de olduğu gibi edebi, politik, sosyal ve psikolojik boyutları ile inceleyerek birey ve toplumu anlayamak için metot haline getirebiriz. Bunun ötesine gitmek yani tanı ve teşhis olarak değerlendirmek bilinçcizce, bilgisizce ve etik olmayan bir yaklaşımdır!

Kaynakça & Ek Okumalar

Alexander, J. C., Eyerman, R., Giesen, B., Smelser, N. J., & Sztompka, P. (2004). Cultural trauma and collective identity. Univ of California Press.

American Psychiatric Association. (2022). Diagnostic and statistical manual of mental disorders (5th ed., text rev.). https://doi.org/10.1176/appi.books.9780890425787

Anderson, B. (1983). Imagined Communities: Reflections on the Origin and Spread of Nationalism. London: Verso.

Aslan, Ş. (2017). Sürgünde Ölüm. MSGSÜ Sosyal Bilimler, (16), 240-250.

Bal, A. A. (2016). MİTOS, GÜNCEL TARİH OLDUĞUNDA…. İdil Sanat ve Dil Dergisi, 5(24), 1183-1194.

Beck, J. (2013). Powerful knowledge, esoteric knowledge, curriculum knowledge. Cambridge Journal of Education, 43(2), 177-193.

Bergson, Henri (2007). Madde ve Bellek. Çev., Işık Ergüden. Ankara: Dost.

Bilecen, T. (2016). Political participation in Alevi diaspora in the UK. Border Crossing, 6(2), 372-385.

Çelik, F. (2013). Intergenerational transmission of trauma: The case of the Dersim Massacre 1937-38.

In Bray, P., & Nanda, A. (Eds). The Strangled Cry: The communication & experience of Trauma.

(pp.133-160). Oxford: Inter-Disciplinary Press.

Çelik, F. (2017). The Alevi of Dersim: A Psychosocial Approach to the Effects of the Massacre, Time, and Space. Issa,T. (Ed). Alevis in Europe: Voices of Migration, Culture, and Identity, 46-68.

Çolak, B., Kokurcan, A., & Hüseyin, H. Ö. (2010). DSM’ler boyunca travma kavramının seyri. Kriz Dergisi, 18(3), 19-26.

Danieli, Y. (Ed.). (1998). International handbook of multigenerational legacies of trauma. Springer Science & Business Media.

Geaves, R. (2003). Religion and ethnicity: Community formation in the British Alevi community. Numen, 50(1), 52-70.

Herman, J. L. (2015). Trauma and recovery: The aftermath of violence-from domestic abuse to political terror. Hachette: UK.

Humphrey, M. (2000). From terror to trauma: Commissioning truth for national reconciliation. Social Identities, 6(1), 7-27.

Jenkins, C., & Cetin, U. (2018). From a ‘sort of Muslim’to ‘proud to be Alevi’: the Alevi religion and identity project combatting the negative identity among second-generation Alevis in the UK. National Identities, 20(1), 105-123.

Kehl-Bodrogi, K., Heinkele, B. K., & Beaujean, A. O. (Eds.). (1997). Syncretistic Religious Communities in the Near East: Collected Papers Od the International Symposium” Alevism in Turkey and Comparable Syncretistic Religious Communities in the Near East in the Past and Present” Berlin, 14-17 April 1955 (Vol. 76). Brill.

LaCapra, D. (2000). History and Reading: Tocqueville, Foucault, French Studies. University of Toronto Press.

Lukaschek, K., Kruse, J., Emeny, R. T., Lacruz, M. E., von Eisenhart Rothe, A., & Ladwig, K. H. (2013). Lifetime traumatic experiences and their impact on PTSD: a general population study. Social psychiatry and psychiatric epidemiology, 48(4), 525-532.

Özkul, D. (2019). The making of a transnational religion: Alevi movement in Germany and the World Alevi union. British Journal of Middle Eastern Studies, 46(2), 259-273.

Poyraz, B. ( 2013). Bellek, Hakikat, Yüzleşme ve Alevi Katliamları. Kültür ve İletişim Dergisi

Ramadanovic, P. (2001). From haunting to trauma: Nietzsche’s active forgetting and Blanchot’s writing of the disaster. Postmodern Culture, 11(2).

Suarez-Orozco, M. M., & Robben, A. C. (2000). Interdisciplinary perspectives on violence and trauma. In A. C. Robben, & M. M. Suarez-Orozco (Eds.), Cultures under siege: Collective violence and trauma (pp. 1-40). Cambridge: Cambridge University Press.

Sökefeld, M. (2004). Religion or culture? Concepts of identity in the Alevi diaspora MA RT IN SÖKEFELD: Concepts of identity in the Alevi diaspora. In Diaspora, Identity and Religion (pp. 143-165). Routledge.

Şahin, İ. (2012). Ocaktan Cemevine Yapısal Bir Dönüşüm: İngiltere Alevi Kültür Merkezi ve Cemevi Örneği. Türk Kültürü ve Hacı Bektaş Veli Araştırma Dergisi, (63).

Tajfel, H., Turner, J. C., Austin, W. G., & Worchel, S. (1979). An integrative theory of intergroup conflict. Organizational identity: A reader, 56-65.

Tajfel, H., & Turner, J. C. (2004). The social identity theory of intergroup behavior. In Political psychology (pp. 276-293). Psychology Press.

White, P. J., & Jongerden, J. (Eds.). (2021). Turkey’s Alevi enigma: a comprehensive overview.

Ursano, R. J., Fullerton, C. S., Weisaeth, L., & Raphael, B. (Eds.). (2017). Textbook of disaster psychiatry. Cambridge University PressSonnotlar:

  1. Safeviler 1501-1736 yılları arasında Pers hükümdaralığı sürmüş ve modern İran’ın kurucusu olarak bilinen hanedandır. Peygamberin soyundan geldiklerini söyleyerek Seyid olarak bilinmişlerdir ve Onikiler inancını sürmüşlerdir. Coğrafik olarak Aleviler’in yoğun yaşadığı Anadolu’ya İstanbul’dan daha yakınlardır. Osmanlı hanadanı Sunni mezhebine bağlı olmayan Aleviler’in Safeviler’e hem coğrafi hemde inançsal yakınlığı Osmanlı Hjandanlığı’na endişe ve rahatsızlığa neden olmuştur.

 

Alevilikte Halk Mahkemeleri: Rızalık, Adalet ve Toplumsal İrade HASAN SUBAŞI

Alevilikte adalet, dışsal bir otoritenin buyruğuyla değil; toplumun kendi vicdanı, ortak aklı ve ikrar bağı üzerinden tesis edilir. Bu nedenle Alevi toplumu, tarihsel olarak kendi iç sorunlarını Alevi Halk Mahkemeleri olarak adlandırabileceğimiz yol erkânı mekanizmalarıyla çözmüştür.
Alevilikte adalet, cezalandırmaya değil onarmaya, dışlamaya değil topluma yeniden kazandırmaya dayanır. Bu yönüyle Alevi halk mahkemeleri, devlet yargısından köklü biçimde ayrılır. Devletin mahkemeleri suç–ceza eksenli çalışırken, Alevi yolunun mahkemeleri adalet–rızalık–ikrar temelinde işler. Anaların ve pirlerin rehberliğinde yürütülen bu süreçlerde esas olan; bireyin yol erkânına aykırı davranışının toplumsal bütünlükte yarattığı tahribatın giderilmesidir. Burada karar verici olan tekil bir otorite değil, toplumun kendisidir. Bu nedenle Alevi halk mahkemeleri aynı zamanda birer ahlak meclisidir.
Alevi toplumu, özellikle 1960’lara kadar, kendi iç sorunlarını çözmek için düzenin mahkemelerine başvurmamıştır. Bu bir geri kalmışlık değil; tersine bilinçli, doğru ve yoluna sadık bir tutumdur. Çünkü Aleviler çok iyi biliyordu ki devletin mahkemeleri onların inanç dünyasını, yol erkânını ve rızalık düzenini tanımaz. Devlet yargısı, Alevi toplumu için tarihsel olarak inkâr, asimilasyon ve baskı mekanizmasının bir parçası olmuştur. Dolayısıyla Alevilerin sorunlarını kendi halk mahkemelerinde çözmesi, yalnızca pratik bir tercih değil; yolun ve iradenin korunmasıdır.
Bugün Alevi toplumunun bazı iç sorunlarının düzenin mahkemelerine taşınması, masum bir hukuki başvuru olarak görülemez. Bu durum, yolumuzun temel dayanaklarından biri olan dar kavramını işlevsizleştirmektedir. Örgütsel bağlamda ifade edecek olursak; bu tutum, genel kurulların, yani toplumsal darların devre dışı bırakılması anlamına gelir. Dar, yalnızca bireysel bir yüzleşme alanı değil; toplumsal sorumluluğun ve ortak adalet anlayışının somutlaştığı bir yol meydanıdır! Alevi iradesi, kendi sorunlarını kendi mekanizmalarıyla çözmediği ölçüde zayıflar ve başkalaşır.
Alevi halk mahkemeleri aynı zamanda bir öz savunma mekanizmasıdır. Bu savunma, fiziki değil; ahlaki, toplumsal, inançsal ve kültürel bir savunmadır. Yol erkânını, ikrar ahlakını, örgütsel, inançsal ve toplumsal birliği korur. Dış müdahalelere, devletin asimilasyoncu hukukuna ve bireyci çözülmeye karşı Alevi toplumunun kendi varlığını savunma biçimidir. Bu nedenle Alevi halk mahkemelerini savunmak, geçmişe nostaljik bir dönüş değil; bugünün ve geleceğin Aleviliğini koruma iradesidir. Bugün Alevi toplumu, parçalanma, bireyselleşme ve kurumsal çözülme tehdidiyle karşı karşıyadır. Bu koşullarda Alevi halk mahkemelerini yeniden hatırlamak ve işler kılmak, hayati bir ihtiyaçtır. Alevi değerleriyle bağdaşmayan ilişkilerin, yol erkânına aykırı tutumların çözüm yeri; Alevi halk mahkemeleri ve toplumsal dar meydanları olmalıdır!
Alevilikte adalet dışarıdan ithal edilmez; yolun içinden doğar. Halk mahkemeleri, bu doğuşun somut ifadesidir. Alevi toplumu kendi sorunlarını kendi rızalık hukukuyla çözmediği sürece, ne inancını ne de iradesini koruyabilir. Düzenin mahkemelerine yönelmek, Alevi iradesini güçlendirmez; tersine zayıflatır. Alevi halk mahkemeleri, geçmişte olduğu gibi bugün de doğru, meşru ve yol erkânına uygun bir çözümdür. Alevi halk mahkemeleri, yalnızca geleneksel bir çözüm pratiği değil; Alevi toplumunun kolektif iradesinin, öz yönetim kapasitesinin ve rızalık temelli demokrasi anlayışının somutlaşmış hâlidir. Bu mekanizmalar, Aleviliğin tarihsel olarak devlet dışı, toplum merkezli ve eşitlikçi karakterini görünür kılar.
Bu bağlamda Toplumsal Demokratik Alevi Hareketi, Alevi toplumunun kendi sorunlarını düzenin kurumlarına havale eden değil; kendi darlarında, kendi meclislerinde ve kendi erkânı içinde çözen bir çizgiyi esas almalıdır! Çünkü düzenin mahkemeleri, Alevi yolunun ahlaki kodlarını, ikrar ilişkisini ve rızalık ilkesini esas almaz; tersine bu değerleri bireyci ve cezacı bir hukuk anlayışıyla aşındırır. Bu nedenle Alevi halk mahkemelerinin işlevsizleştirilmesi, yalnızca bir gelenek kaybı değil; Alevi iradesinin siyasal ve toplumsal olarak etkisizleştirilmesi anlamına gelir. Toplumsal Demokratik Alevi Hareketi, halk mahkemelerini; demokratik katılımın, toplumsal sorumluluğun ve ahlaki denetimin temel araçlarından biri olarak görmelidir. Bu anlayışta adalet, yukarıdan dayatılan bir norm değil; aşağıdan, halkın rızasıyla kurulan bir toplumsal sözleşmedir.
Bugün Aleviliğin geleceğini savunmak, yalnızca inançsal haklar talep etmekle sınırlı değildir. Aynı zamanda Alevi toplumunun kendi iç işleyişini, kendi adalet mekanizmalarını ve kendi öz savunma biçimlerini yeniden inşa etmeyi gerektirir. Alevi halk mahkemeleri, bu inşanın vazgeçilmez bir parçasıdır. Aleviler, ancak kendi iradesine yaslanarak ve yazının akışı içinde vurgu yaptığımız Alevi değerlerine bağlı kalarak hem kendilerini hem de Aleviliği özgürleştirebilirler. Bu bağlamda bugün yapılması gereken; halk mahkemelerini romantize etmek değil, çağın koşullarına uygun biçimde yeniden örgütlemek, darları işler kılmak ve Alevi toplumunun kendi adaletini daha güçlü temelde üretmesini sağlamaktır. Çünkü yol, dışarıda değil; toplumun kendi vicdanındadır.

Devletin Alevi Çarkı Yeniden Dönüyor ŞÜKRÜ YILDIZ

Uzun süredir Alevilere dönük yürütülen siyaset, Alevilerin öz taleplerine yanıt üretmekten çok, onları belirli siyasal kalıplara sıkıştırmayı hedefleyen bir çizgide ilerliyor. Alevilerin kendi kimliğiyle, kendi talepleriyle, demokrasi güçleriyle yan yana gelme ihtimali her güçlendiğinde, devlet aklı devreye giriyor ve bu süreci dağıtacak hamleler geliştiriyor.

Bugün yaşadığımız tartışmalar, yalnızca güncel polemikler değildir. Bu tartışmalar aynı zamanda Alevi hareketinin önümüzdeki dönem hangi yönde ilerleyeceğine dair bir yol ayrımını da ifade ediyor. Farklı çevrelerden, farklı aktörlerden çeşitli yaklaşımlar gündeme getiriliyor. Ancak dikkatle bakıldığında, bu yaklaşımların önemli bir bölümünün geçmişten tanıdık olduğunu görmek zor değil. Alevileri denetim altında tutmaya dönük, onları kendi öz mücadele dinamiklerinden koparmayı amaçlayan siyaset, bugün yeni yüzlerle, yeni söylemlerle yeniden üretiliyor.

Artık ilişkiler gizlenemiyor. Kim kiminle yan yana duruyor, kim hangi politik hattın sözcülüğünü üstleniyor, hangi anda hangi refleksler devreye sokuluyor, bunların tamamı açık biçimde ortada. O nedenle sosyal medya, bu dönemi anlamak açısından önemli bir veri alanı sunuyor.

Türkiye kendisini “yeni bir yüzyıl”a girdiği söylemiyle tanımlıyor. Önümüzdeki yüz yılın planları yapılıyor. Peki bu planlamanın içinde Kürtler nerede duracak? Aleviler bu planın neresinde yer alacak? Bu sorular yalnızca Alevilerin ya da Kürtlerin değil, demokrasi mücadelesi yürüten herkesin sorması gereken sorular.

Demokrasi güçlerinin ortaklaşmasını engellemek, taleplerini birleşik bir hatta ifade etmesinin önüne geçmek için devletin çok yönlü bir hazırlık içinde olduğunu söylemek abartı değildir. Demokrasi blokunu zayıflatmaya dönük adımlar, hem kurumsal düzeyde hem de toplumsal alanda eş zamanlı olarak atılmaktadır.

Bu süreçte Aleviler içinden de belirli isimlerin ve çevrelerin özellikle öne çıkarıldığını görüyoruz. Alevi hareketi ne zaman demokrasi güçleriyle yan yana gelmeye başlasa, ne zaman kendi taleplerini yüksek sesle dile getirse, hemen bir saldırı, bir manevra ya da bir siyasal yönlendirme devreye sokuluyor.

1990’lı yılları hatırlayalım. Alevi hareketi kendi adıyla örgütlenmeye başlamıştı. Demokrasi güçleriyle ilişkiler gelişiyor, Aleviler taleplerini açık biçimde ifade ediyordu. Bu durum, Türkiye’nin demokratikleşmesi açısından da önemli bir potansiyel barındırıyordu. Devlet bu sürece Sivas Katliamı ile yanıt verdi.

Sivas Katliamı sıradan bir olay değildi. Demokrasi güçlerinin ortaklaşmasının önüne geçmeyi hedefleyen açık bir devlet organizasyonuydu. O dönem Kürt siyasetinin de yükseldiği bir dönemdi. Alevileri korku iklimi içine sokarak bu yükselişin önü kesilmek istendi. Katliam herkesin gözü önünde gerçekleşti ve sonrasında yaşanan cezasızlık politikası bu organizasyonun devlet karakterini daha da görünür kıldı.

Türkiye Cumhuriyeti’nin geçmişine baktığımızda yaşanan tüm katliamların benzer bir mantıkla hayata geçirildiğini görüyoruz. Gerekçeler ne olursa olsun, bu olayların arkasında devlet aklı vardır. Sivas Katliamı da Alevilerin demokrasi güçleri ve Kürt özgürlük mücadelesiyle bütünleşmesini engelleme hamlesiydi.

Katliam sürecinde devlet yetkililerinin tutumu, saldırganlara açılan alan, güvenlik güçlerinin seyirci kalışı ve sonrasında faillerin korunması, Aleviler üzerinde derin bir korku yaratmayı amaçladı. Bu korku, medya aracılığıyla tüm topluma yayıldı. Aynı yöntem sonraki yıllarda da defalarca uygulandı.

Bu korku siyasetiyle Alevi hareketi yeniden CHP eksenine çekildi. 1990’larda atılan bu adım, Alevi hareketinin demokrasi güçlerinden ve Kürt özgürlük mücadelesinden uzaklaştırılmasını kolaylaştırdı. Oysa Türkiye Cumhuriyeti kuruluşundan bu yana hiçbir zaman gerçek anlamda laik bir devlet olmadı.

Laiklik anayasal bir ifade olarak yer aldı, ancak Diyanet İşleri Başkanlığı gibi bir kurumla fiilen ortadan kaldırıldı. 1925’ten bugüne tekçi bir inanç anlayışı devlet eliyle dayatıldı. Sünni-Hanefi mezhebi esas alındı, diğer tüm inançlar yok sayıldı.

Buna rağmen Alevilere sürekli olarak “Türkiye laiktir, laik kalacak” sloganları attırıldı. Aynı şekilde “İran’a gidin”, “Mollalar İran’a” gibi sloganlarla gerçek sorumlular gizlenmeye çalışıldı. Oysa Alevilere yönelik katliamların yaşandığı tüm bölgelerde hâkim mezhep devletin mezhebi olan Sünni-Hanefilikti.

Amaç açıktı. Bir yandan Ortadoğu’daki İran karşıtlığı üzerinden konumlanmak, diğer yandan Alevileri ulusalcı-Kemalist çizgide CHP etrafında toplamak. Bu politika belirli ölçüde başarılı da oldu. Ancak yıllar geçtikçe CHP’nin ve devletin Alevilere gerçek bir çözüm sunmadığı daha net görüldü.

2000’li yıllardan itibaren Aleviler devleti ve birlikte yol yürüdükleri siyasal yapıları sorgulamaya başladı. Demokrasi güçlerine ve Kürt özgürlük mücadelesine kapılar yeniden açıldı. CHP ve Deniz Baykal çetesi teşhir oldu. Aleviler EDP etrafında toplanma girişimi başlattı. EDP kuruluşunu ilan ettikten ksıa bir süre sonra CHP Genel Başkanı Alevi Kemal Kılıçdaroğlu oldu. Ve EDP’nin etrafında toplanalar soluğu tekrar CHP’de aldılar. Bu devletin dönemsel olarak organzie ettiği bir operasyondu.

Son seçim sürecinde Alevi hareketinin demokrasi güçleriyle kurduğu açık ittifak, devletin bütün düğmelere basmasına yol açtı. Daha önce ortalıkta görünmeyen birçok kişi bir anda “Alevilik uzmanı” kesildi. Alevilik adına konuşarak demokrasi güçlerine saldıran, Kürtlerle Alevileri karşı karşıya getirmeye çalışan bir propaganda süreci başlatıldı.

Amaç nettir. Alevileri yeniden konsolide etmek, siyasal İslam korkusu üzerinden CHP’ye mahkûm etmek ve devletin kurucu ideolojisi etrafında yeniden toplamaktır. Bu nedenle bugün “Devletin Alevi Çarkı yeniden dönüyor” diyoruz.

Elbette herkes fikirlerini ifade edebilir, eleştirilerini dile getirebilir. Ancak burada özgür bir tartışmadan çok, bilinçli olarak kışkırtılan bir gerilim ve çatışma ortamı yaratılmak istenmektedir. Sosyal medya paylaşımları bu gerçeği açık biçimde ortaya koymaktadır.

Alevilik bir pazar haline getirilmektedir. Dün Alevilerle hiçbir bağı olmayanlar bugün Alevilik adına konuşmakta, Alevi mücadelesi verenleri sorgulama hakkını kendilerinde görmektedir. Bu durum tesadüf değildir, planlı ve örgütlüdür.

Aleviler şunu çok net görmelidir. Kim Alevileri demokrasi ve özgürlük mücadelesinden koparmaya çalışıyorsa, arkasında mutlaka örgütlü bir devlet aklı vardır. Bu aklın hedefi, Aleviliğin öz değerlerini aşındırmak ve yok etmektir.

Son yüz yıla dönüp bakıldığında kaybedilen kültürel değerler ortadadır. Osmanlı döneminde baskılara rağmen ayakta kalan Alevilik, Cumhuriyet döneminde asimilasyon politikalarıyla ciddi biçimde tahrip edilmiştir. Bugün Sivas’ta, Maraş’ta, Dersim’de kaç Alevi kaldığı sorusu bu gerçeği açıkça göstermektedir.

Aleviler, ne ulusalcıların ne de siyasal İslamcıların arkasına sığınmak zorundadır. Hak varsa, mücadele de vardır. Alevilik, pazarlanacak, ticareti yapılacak bir alan değildir. Bu değerler çocuklarımıza bırakacağımız mirastır.

Bu nedenle çocuklarımızın savaş politikalarında, işgalci politikalarda kullanılmasına karşı çıkmak zorundayız. Kıbrıs’ta, Suriye’de, Irak’ta, Libya’da, Azerbaycan’da neden öldüğümüzü sormak zorundayız.

Tüm baskılara rağmen Alevi toplumu varlığını sürdürecektir. Kimsenin Alevilik pazarında tüccarlık yapmasına izin verilmeyecektir.

Şimdilik bu kadar…

Eren: Maraş’taki katliam, Suriye’deki vahşetin bir yansıması!

PSAKD Antalya Şube Sekreteri Atakan Eren, Suriye’deki katliamların Maraş katliamıyla benzerlikler taşıdığını belirtti. Suriye’nin şu anda adeta “pimi çekilmiş bir bomba” gibi olduğunu ifade eden Eren, Alevi kurumlarına Birleşmiş Milletler ve diğer uluslararası kuruluşlar nezdinde adım atılması için çağrıda bulundu.

Eren, Suriye’de 1.700’den fazla insanın katledildiğini hatırlatarak, Alevi toplumunun bu süreçte en savunmasız kesim olduğunu vurguladı. Alevilerin Esad rejimi döneminde silahlarını devlete teslim ettiklerini ve örgütlü bir yapı oluşturamadıklarını belirten Eren, Suriye’deki Alevilerin ekonomik ve sosyal açıdan zayıf durumda olduğunu kaydetti.

Bugün Suriye’de iktidarda olan HTŞ ve benzeri selefi grupların Alevileri tehdit ettiğine dikkat çeken Eren, Alevi toplumunun dışarıdan destek alması gerektiğini ifade etti. Alevi Bektaşi Federasyonu ve diğer derneklerin kamuoyunu bilgilendirme ve destek sağlama konusunda sorumluluk taşıdığını belirten Eren, Suriye’deki Alevilerin sesinin duyurulmasının hayati önem taşıdığını söyledi.

Alevi kurumlarının kaygılarını Türkiye’nin Dışişleri Bakanlığı’na ilettiğini aktaran Eren, bu kaygılara karşılık verilmesi gerektiğini vurguladı. Suriye’nin güvenli bir bölge olmadığını, Alevilerin, Sünnilerin, Hristiyanların ve gazetecilerin can güvenliğinin tehdit altında olduğunu belirten Eren, uluslararası destek olmadan Suriye’ye bir heyet göndermenin zor olduğunu sözlerine ekledi.

The Alevi Diaspora: Its emergence as a political actor and its impact on the homeland ZEYNEP ARSLAN

Abstract

Through comparative literature research and qualitative analysis, this article considers the development of Alevi identity and political agency among the diaspora living in a European democratic context. This affects the Alevi emergence as political actors in Turkey, where they have no official recognition as a distinct religious identity. New questions regarding their identity and their aspiration to be seen as a political actor confront this ethnic group defined by common historical trauma, displacement, massacre, and finally emigration. It also raises important questions of what makes the Alevis a diaspora community and what are the chances and possibilities to influence the homeland. Furthermore, how does the self-identification process influence their awareness about the challenges resulting from their diaspora existence?

Keywords: Eastern Anatolian Alevis, European (Anatolian) Alevis, Ethno-religious community, Democratization processes, Self-identification processes

Alevism 

Identifying the Alevis, also involves defining an ethno-religious group. The British historian Eric J. Hobsbawm (1992: 63) writes “‘Kinship’ und ‘blood’ have obvious advantages in bonding together members of a group and excluding outsiders, and are therefore central to ethnic nationalism. […] Yet the genetic approach to ethnicity is plainly irrelevant, since the crucial basis of an ethnic group as a form of social organisation is cultural rather than biological”. Regarding the definition of “ethnicity”, the German Sociologist Max Weber (1922) used the term “Kulturgemeinschaft” as a constructed imagined feeling based on feudal boundaries of togetherness. Political scientist Benedict Anderson (2006: 6) works with the terminology of “imagined communities” and says “In fact, all communities larger than primordial villages of face-to-face contact (and perhaps even these) are imagined. Communities are to be distinguished, not by their falsity/genuineness, but by the style in which they are imagined”. In this sense, the Alevis could be seen as an ethnic community due to their collective consciousness of togetherness beyond “blood” and “kinship”.

While Karl Michael Reiser (1997) introduces the Alevi associations in Austria as “ethnic associations” and “political pressure group” in his diploma thesis Susanne Puchberger (2004) refers to Max Weber’s activity oriented, situational and instrumental theoretical approaches and points to the fact of boundaries and togetherness of groups depending on situational, strategic and rational purposes (p. 42). The Armenian scholar Victoria Arakelova (2010) defines the Alevis as a “religious ideology spread among various ethnic groups” (p. 14). She does not assert that there is a “unifying vector”, but she simply identifies “the belonging (sometimes formal) of self-awareness”. Another very important point in Arakelova’s research is “endogamy” within ethno-religious groups. The ethno-religiousness points to the connecting point and priority of religious items aside from the ethnic belongings. Arakelova writes, “The presence of such groups in different ethnoses indicates their sub-ethnic character, as well as the initially supra-ethnic character of the doctrine itself” (p. 6). Because Alevis do not proselytise, they have never felt the need to define a dogma explaining their beliefs to the outside world.

Finally, in my research (Arslan, 2016) I wrote about Alevis, who are defined by their common political traumata and discrimination under central Sunni-orthodox and nationalist political discourses through history. After being pushed to the margins of the hegemonic society and always faced by “othering”, the Alevis reacted to Sunni-Islam by developing a common attitude opposing oppressive and discriminatory political actions.

Many different groups are frequently counted among the „Alevis“ living in the Balkans, the Middle East and in different parts of Asia. However, they distinguish themselves from each other on a variety of points, such as their religious practices and views on Islam. For example, the Anatolian Alevis are different from the Nuṣayrī (also called the „Arab-Alevis“ or just Alawis; ‘Alawīyyah) and to the Ja’fari also called “Imami Shiites”).[1] This article concentrates on the estimated twenty-five million Anatolian Alevis in Turkey and the estimated two million Alevis in the European diaspora. Also, the Anatolian Alevis contain different groups. Historian Hans Lukas Kieser (2001) notes a difference between the Western and Eastern Anatolian Alevis by also considering the particular condition of the Eastern Anatolian Alevis. For example, while the Western Anatolian Alevis mainly belong to the ethnicity of Turkmen, the Eastern Anatolian Alevis are mainly of Zaza or Kurmanc origin and therefore face multiple challenges resulting from the Turkish political paradigm of Turkish-Turk-Sunni-Islam[2]. Above all, Alevi activists (Kaplan, 2009: 161) define the Sivas Massacre of 1993, in which Sunni extremists assassinated 33 Alevi artists and writers, as a catalyst for the stronger political organisation of the Alevi associations.[3] The efforts for official recognition of Alevism as a legitimate religion became stronger in the 1990s. Because Alevism lacks a written text and therefore needs basic research on its origins and history, the Alevi adherents face the challenge of defining the particular Alevism and Alevi theology that should be recognised.

The recognition processes were quite successful in European states, except Austria.[4] The Islam Act of 1912 passed by the Austro-Hungarian Empire, originally regulated the rights of the Muslim minority from Bosnia-Herzegovina. After the end of the Austro-Hungarian Empire, the act was amended many times because other Muslim minorities migrated to the Austrian Republic. To recognise a particular situation for the Austrian-Anatolian Alevis, the act was again revised in 2015.[5] The question of whether or not Alevis are Muslims and whether or not Alevism is a denomination within Islam has become a dividing issue within the Austrian Alevi associations. While the former president of the IGGiÖ, Anas Schakfeh (personal communication, 22 February, 2011) declared that Alevism remains diametrically opposed to Islam and Alevism is not accepted within Islam at all, this issue polarised the Alevis in their struggle to become institutionalised in Austria. This polarisation is no longer defined by ethnic differences, but by the Alevi position to Islam. The “Islam-Alevi Society in Austria” (German: Islamisch Alevitische Glaubensgemeinschaft in Österreich) has changed its name to Alevi Religious Community in Austria, ALEVI, (German: Alevitische Glaubensgemeinschaft in Österreich) and received official recognition on 22 May 2013. Since then, it has become accepted as the official representation for the Austrian Alevis (Official Gazette; 22.5.2013). However, in the meantime, another group of Alevis, who demand recognition of Alevism as a distinct religion without a subordination to the Islam Act of 2015, do not accept the exclusive power of ALEVI and continue their efforts for a separate recognition. This Alevi tendency recently defines itself as “non-Muslims”, while simultaneously using Islamic definitions and content to explain Alevism.

While initially the discussion had been focussed on the definition of Alevism, the Austrian Department for Religious Affairs (German: Kultusamt) finally broke the political power of the Islamic Religious Community in Austria IGGiÖ (German: Islamische Glaubensgemeinschaft in Österreich), which officially represented all Muslims in Austria. The Austrian government recognised one tendency of the Alevi adherents, who sought recognition of Alevism within the Islam Act of 2015 (Arslan, 2016: 206f). Those Alevis criticised the Islam Act of 1912 for not covering all Islamic tendencies and therefore thought it was discriminatory. To be clear, the revision of the Islam Act of 1912 attempted to break the hegemonic power of the IGGiÖ. Therefore, the Shiites are also officially registered as a “registered religious community” as the Islamic Shiite Religious Community in Austria (Shia) since 1 March 2013 (Austrian Department for Religious Affairs; Kultusamt Österreich). This happened in the shadow of the Austrian government’s policy that Islamic religious teachers will no longer be accepted as diplomatic envoys from Turkey to teach Muslim children at Austrian schools. This had created many scandals due to extremist Islam propaganda through teachers primarily sent from Turkey.[6] According to the Islam Act of 2015, the Austrian education system will begin in 2017 to train Islam teachers. Moreover, the new Islam Act of 2015 sought to stop the financial and political influence of Turkey within the IGGiÖ.

Currently, the Anatolian Alevis, both in Turkey and in the diaspora, are divided into two main groups. One group does not question the Alevi subordination to Islam; its critics mostly define this group’s adherents as “the Alevis of the government” (Turkish: Devletçi Aleviler). This group is more or less institutionalised by the Cem Foundation in Turkey and could be defined as Anatolian Shiites. Its followers question the hegemonial position of the Turkish Presidential Department for Religious Affairs (Turkish: Diyanet İşleri Başkanlığı; Diyanet) for its exclusive representation of Sunni Islam. The other group is represented by Alevi adherents who partly question their relationship to Islam and refuse the existence of the Diyanet and resist any government intervention on religious issues. This group associates with the Confederation of the Alevi Associations in Europe and with its counterparts in Turkey, the Alevi Bektaşi Federation and the Pir Sultan Abdal Culture Associations (Turkish: Pir Sultan Abdal Kültür Dernekleri). It opposes the Turkish government ruled by Recep Tayyip Erdoğan (Alevi Bektaşi Federasyon’u). However, the average member does not have a clear position towards Islam. It does not seem possible yet to have an alternative explanation for Alevism as beyond Islam or at least without using Islamic items. Therefore, the new position of Austrian Alevis due to the particular situation explained below, such as “non-Muslims” seem to enable new discussions within the community both in Turkey and in the Diaspora.

The situation of the Alevis in Turkey and their position as political stakeholders

The processes of legally registering Alevism has succeeded in the European diaspora, except for the particular situation in Austria. However, Alevism is not formally recognised in its homeland, Turkey. Alevis still fear assimilation and persecution. The Turkish government ignores rulings of the European Court for Human Rights, such as the case brought by Hasan Zengin concerning compulsory Islam instruction at school in 2001 (EGMR: Hasan und Eylem Zengin gg. Türkei. Ruling of 9.10.2007).

The first years of the Justice and Development Party (AKP) raised hopes for many people in Turkey. However, the first democratisation initiatives (Turkish: Demokratik Açılım Paketleri)[7], did not fulfil their promises. In 2012, when Recep Tayyip Erdoğan became prime minister for the second time, he declared his project to create a “Religious Generation” (Turkish: Dindar Nesil) (Daily Newspaper Hürriyet; 2.2.2012: “Dindar gençlik yetiştireceğiz”). The AKP aims to continue this vision. In November 2015, the AKP again started to analyse the first reports about the democratisation openings, which originally started in 2009 (Daily Newspaper Milliyet; 15.11.2015: “Yol haritasının beş önceliği”). The government plans to introduce a bill establishing a foundation to represent the Alevis; to start a university related to Alevism; to officially recognise the Cem-Evleri[8] as the buildings for the religious rituals of the Alevis; to cover the administrative and actual expenses within the Cem-Evleri; and to pay the religious officiants of the Alevis, called Dede or Pir (Online Newsportal Radikal; 18.1.2016: “Hükümetin yeni ‚Alevi paketi’nde neler var?”). Currently, newspapers in Turkey debate whether each elementary school pupil should be forced to visit the mosque at least once a week. In 2015 and the first half of 2016, during discussions about constitutional changes (Turkish: Anayasa Reform’u), most Alevis in Turkey demanded the suspension of compulsory religious instruction[9]; the suspension of the Diyanet; the official recognition of the Cem-Evleri; the reimbursement of costs for the Alevi pilgrimage Hace Bektaş Veli dermal; the end to the establishment of mosques in Alevi villages; the renovation into a museum of the Sivas Madımak Hotel, the site of the massacre of 1993; and the official recognition and apology for the Alevi massacres.

The opposition Alevis, who do not conform with government policies and who do not accept subordination within Islam, complain primarily about the lack of direct government dialogue with all the Alevi tendencies in Turkey; they see the government as only representing a Sunni hegemony. The former Prime Minister, Ahmet Davutoğlu, met with some deputies of the Alevi Initiative in March 2016. The daily newspaper Milliyet (2016) reported that the deputies complained about European governments cooperating with Alevi associations in the European diaspora, above all in Germany, to declare Alevism as a religion apart from Islam. Milliyet reported that Davutoğlu should have said that the relationships to the Alevi communities that are closer to the Islamic culture must be maintained with scrupulous care.

The Alevi diaspora and the possibilities to influence the homeland

The absence of an Islamic hegemony in Europe enables the Alevis to think about an Alevism independent of Islam. In this process, political and juridical issues seem to dominate over the religious contents of Alevism, both in Turkey and in the European diaspora. The Alevi communities regularly organise commemoration of the historical massacres. They also act in solidarity with oppressed groups, such as the Kurds and recently the Gezi protesters in Istanbul. Both their common historical traumata and their political attitude inspire solidarity. Worship of the Twelve Imams, adoration of the patron saint Hızır or Xızır, the Qur’an and the Cem-Evleri seem to fulfil a more symbolic function that helps protect against Sunni-dominated government[10]  and the changed spatio-temporal circumstances in the diaspora (Arslan, 2016: 71fff and 158fff).[11] Above all, the common historical trauma and therefore the demands for democratic rights, participation, and equality seem to define the togetherness of this population that is known for its oppositional character, but even more for its historical survival and methods for self-protection within centrally ruled Systems.

The Anatolian Alevis in Western Europe seem to have more freedom to point to lack of recognition of Alevism and equal democratic rights; therefore, they can influence the homeland. The religious scholar Martin Baumann (1995: 100) writes “…a diasporic situation shall be qualified by a group of people which perpetuates a recollecting identification with a fictitious or faraway existent geographic territory and is cultural-religious traditions. Emphasis is placed on the enduring, often glorifying identification with a cultural-religious point of reference outside the current country of living”. The director of the Max-Planck Institute for the Study of Religious and Ethnic Diversity, Steven Vertovec (2000: 4), defines the diaspora as a “tripolar interrelatedness”, which means that diaspora groups are denoted by a reciprocal interrelatedness of collective self-definition, country of emigration, and homeland. The social scientist Robin Cohen (1997: 26) uses nine criteria to define a diaspora group, all these criteria affect the Alevi diaspora:

  1. dispersal from an original homeland, often traumatically, to two or more foreign regions;
  2. alternatively, the expansion from a homeland in search of work, in pursuit of trade or to further colonial ambitions;
  3. a collective memory and myth about the homeland, including its location, history of achievements;
  4. an idealisation of the putative ancestral home and a collective commitment to its maintenance;
  5. the development of a return movement that gains collective approbation;
  6. a strong ethnic group consciousness sustained over a long time and based on a sense of distinctiveness, a common history and the belief in a common fate;
  7. a troubled relationship with host societies, suggesting a lack of acceptance at the least or the possibility that another calamity might befall the group;
  8. a sense of empathy and solidarity with co-ethnic members in other countries of settlement; and
  9. the possibility of a distinctive creative, enriching life in host countries with a tolerance for pluralism.

The achievements of the Alevi diaspora in Western Europe inspire the Alevi adherents in Turkey to demand their democratic rights. At the same time, the Alevis in Turkey are alarmed by the Anatolian Alevis in the European diaspora openly debating whether Alevism belongs to Islam. Historically, the Anatolian Alevis placed a high priority on concealing their religious practices (Turkish: Takkiye) from a threatening regime, this led to a life in territorial and social isolation. The Anatolian Alevis had a somewhat critical position to the orthodox Islam of the Ottoman Empire, but they did not really question or reject their relationship to Islam. To the contrary, the more they were harassed as unbelievers within a Sunni Islam dominated empire, they searched for protection in an Islam offered by the Persian Empire.[12] Additionally, the so-called Kurdish Alevis, registered as a religious community in Austria, define Alevism as a pre-Islamic pagan and pantheist belief system (Ancient Alevi Religion Community in Austria (German: Alt-Alevitische Glaubensgemeinschaft in Österreich, AAGÖ). In: Homepage of the Austrian Department for Religious Affairs (German: Kultusamt). Furthermore, they understand it as a religion fully separated from Islam, even tracing the origins of Alevism back to Zoroastrianism.[13] However, Islamic references are used symbolically.

An important development shaping the positions of the Anatolian Alevis in Europe with regard to the Anatolian Alevis in Turkey happened when the president of the Confederation of the Alevi Associations in Europe, Turgut Öker, declared his candidacy for independent deputy in the 2011 parliamentary elections in Turkey (Arslan, 2016: 127f). The Alevis in Turkey did not welcome this action. Due to their own socio-political circumstances, they once again supported the Republican People’s Party (CHP) as a balance against the AKP. Since the increasing power of the AKP hinders a clear democratisation process in Turkey, the Anatolian Alevis in Europe can be seen as more clearly supporting Kurdish issues and the pro-Kurdish Democratic People’s Party (HDP). Due to their economically poor position and their non-Turkish ethnic background, the Eastern Anatolian Alevis belong to among the largest groups of migrants to the Turkish metropoles and the European diaspora since the beginning of the 1960s (Arslan, 2016: 85ff).

The growing anti-democratic pressure of President Recep Tayyip Erdoğan has caused all the democratic fractions of the Alevis, especially the Confederation of the Alevi Associations in Europe, to support and join in solidarity with some left-wing migrant organisations from Turkey and Kurdish associations (Pro-Kurdish Newspaper Yeni Özgür Politika (9.4.2015): “HDP ile ‘yolumuz’ bir”). In the Turkish parliamentary elections on 1 November 2015, votes from the Anatolian Alevi in Europe enabled the HDP to reach the 10 percent threshold necessary for representation in parliament (Online Portal Internet Haber, 2.21.2015): “Oradan gelen oylar HDP’ye barajı geçirtti”).

For a conclusion – A different way is possible

All attempts to define Alevism have related it to Sunni Islam. During the recognition processes of Alevism in Europe, both Alevis and European institutions related it to Sunni Islam. Defining and considering the content of Alevism without using the principles of Islam does not seem possible yet.

In the particular situation of Austria, the Federation of Alevi Associations in Austria made a new manoeuvre and declared, “We are not Muslims.” However, in the context of the declaration, “We are not Muslims.”, this raises the question of where to put the first Imam and the fourth Caliph Ali (Alī ibn Abī Ṭālib), the adoration of the Twelve Imams, and the Qur’an. The Alevi Islam supporters claim that Alevism is the beginning point, the source of the Islam; however, this also might appear quite strange to around two billion Muslims of the world. At the same time, a part of the Kurmanci- and Zazaki-speaking Alevis, the Eastern Anatolian Alevis, try to point to their non-Turkish ethnicity, and therefore at the multiple discriminations they suffer within the Turkish Republic.

Because the issue about the relationship between Alevism and Islam is still not resolved, this polemic will be continued. Until now, the Alevis seem to have little interest in concentrating on that issue at an academic level. As long as scholars cannot define Alevism as a belief system independent from Islam, a long-term subordination and assimilation to Islam seems inevitable. No Alevi can clearly answer the question “Who is an Alevi and what is Alevism?” without referring to the massacre and harassment of Alevis and Alevism in Turkey. This is supplemented by their common traumatic memory, their unequal and disadvantaged position under the Sunni Islam members within the Turkish Republic, etc. These are mainly political issues, which are underlined with fear and worry about future massacres and assimilation. The solidarity with the Kurds in Turkey and in Europe through the Alevi associations focuses on a democratisation process in Turkey and equality for everyone. Nevertheless, an important part of the Alevis also fear oppression and massacre through the Schāfi-i Muslim Kurds in a possible Kurdish territory in the future (Erman and Göker 2000: 100).

The situation of the Alevis and the Alevism cannot be understood without analysing their attitudes and survival strategies, which are sometimes seen as opportunistic (Arslan, 2016: 73ff. and Massicard, Elise, 2012). The Alevis take particular positions, according to the political circumstances. The CHP always seems as a protector from the takeover of Islamic power in Turkey. Currently, the HDP seems to promise democracy, diversity, equality, and equity in Turkey.

More than before, it seems important that democratic Alevi stakeholders manage to define a common denominator consisting of the commonly accepted humanist and key values of Alevism, namely personal pacifism, social peace, and universal human rights. Along with the regularly performed commemoration rituals of the Alevi Associations, on the one side, and their solidarity actions with the oppressed groups in Turkey, on the other side, they now need to establish a clear vision and perspective on Alevi theology and Alevi political values, clearly defined without external ascriptions, with clear purposes, and without worry about new massacres and assimilation. An Alevi position that simply seeks protection by supporting parties, like the HDP, that support universal democratic norms, strongly differs from an Alevi position of developing an identity as a confident political actor, organised with strong demands and with a consciousness and awareness about the political context, that co-operates on an equal level with other political actors struggling for democracy. Furthermore, this standpoint as an openly political organisation could increase the confidence of all sides.

There are two reasons why Alevism cannot be defined without the historical, social, economic and political dimension and the theological dimension. Firstly, the Alevi history is a history of massacre, oppression, and harassment and therefore it is not possible to define Alevism beyond these subjects. Secondly, to keep alive Alevism within the new socio-political circumstances, Alevi adherents must establish a clearly defined Alevi religion. These points can be reached after establishing a self-confident belief in Alevism’s own visions and aims.

Finally, evidence for the need to develop clear, self-confident, self-organised Alevi membership, can be seen, during the first 13 years of AKP rule in Turkey, in the government’s attempt to methodically identify Alevi houses and places of religious ceremonies. Furthermore, since spring 2016 the AKP government will establish a camp for 27,000 Syrian Sunni refugees in the middle of Terolar[14] a location very far from the Syrian border with around 9,000 Kurdish-Alevi inhabitants, who have faced multiple discrimination because of both their Alevi and Kurdish identity throughout Sunni-Turkish rule during the Ottoman Empire and the Turkish Republic. The Alevis understand this development as a typical Turkish-Sunni effort to force assimilation.

Considering the danger and worry about new massacres, continuing discrimination, and oppression, the Alevis generally failed to establish a united strong political approach and organised Alevi identity. Because former activists of the Turkish Socialist movement of the 1970s monopolise key positions within the Alevi associations, the Alevi movement is not able to develop new visions for the future and still keeps looking to the past when deciding on their political practices. The main value in the Alevi faith is pacifism; therefore, an estimated 25 million Alevis living in Turkey must be able to clearly and effectively define a political programme to encourage peace and democracy. All the political parties in the Turkish Republic have been aware of the big potential of the Alevi population in Turkey. The Alevis must start to realise their important role as a political actor both in Turkey and in the diaspora. Independent of whether Alevism is officially accepted or not, the more stable that democracy becomes in Turkey, the more chances Alevis could have to survive and live without fear and discrimination.

Lectorship: Harald Otto

References

Alevi Haber Ajansı: Alevi Dosyası 8: İzzettin Doğan. (English: The Alevi dossier 8: Izzettin Doğan) http://www.alevihaberajansi.com/index.php?option=com_content&task=view&id=397&Itemid=50 (last accessed 27 June 2011)Alevi Bektaşi Federasyon’u Homepage: http://www.alevifederasyonu.org.tr/ (last accessed 19 june, 2016)

Arakelova, Victoria (2010): Ethno-religious Communities: To the Problem of Identity markers. [Electronic Version] Iran and the Caucasus Studies Journal. Vol. 14 (1). p. 1-19

Arslan, Zeynep (2016): Eine religiöse Ethnie mit Multi-Identitäten. Die europäisch-anatolischen Alevit_Innen auf dem Weg zur Institutionalisierung ihres Glaubenssystems. Wien: LIT Verlag

Austrian Daily Newspaper. Der Standard (2009, 28 January): Islamlehrer auf dem Prüfstand (English: Islam teachers on test bench). Retrieved from http://derstandard.at/1231153132386/Islamlehrer-auf-dem-Pruefstand (last accessed 2 August 2016)

Austrian Department for Religious Affairs Homepage: https://www.bka.gv.at/site/4735/default.aspx (last accessed 30 March 2016)

Baumann, Martin (1995): Conceptualizing Diaspora. The Preservation of Religious Identity in Foreign Parts. Exemplified by Hindu Communities outside India. In: Temenos. 31. 19.35

Benedict, Anderson (2006): Imagined Communities. Reflections on the Origin and Spread of Nationalism. London: Verso

Bundesgesetzblatt Österreich 22. Mai 2013. 133. Verordnung: Anerkennung der Anhänger der Islamischen Alevitischen Glaubensgemeinschaft als Religionsgesellschaft. Retrieved from http://www.ris.bka.gv.at/Dokumente/BgblAuth/BGBLA_2013_II_133/BGBLA_2013_II_13.html (last accessed 24 May 2013)

Cohen, Robin (1997): Global Diasporas: An Introduction. London: UCL Press

Daily Newspaper Hürriyet (2012, 2 February): Dindar gençlik yetiştireceğiz (English: We will raise a religious generation.). Retriebed from http://www.hurriyet.com.tr/dindar-genclik-yetistirecegiz-19825231 (last accessed 28 March 2016)

Daily Newspaper Birgün (3.4.2016): Maraş’ta ‚Nusra kampı istemiyoruz‘ diyenlere biber gazı (English: Pepper spray to those who say “We don’t want a Nusra Camp in Maras”http://www.birgun.net/haber-detay/maras-ta-nusra-kampi-istemiyoruz-diyenlere-biber-gazi-108066.html (last accessed 6 April 2016)

Dayıoğlu, İrfan (2016, 4 January) AKP Devletinin Alevi Açılımı Oyunu! (English: İrfan Dayıoğlu has written: The new deal about the Alevi Initiative of the AKP state). Online Newsportal Siyasi Haber. Retrieved from http://siyasihaber2.org/akp-devletinin-alevi-acilimi-oyunu (last accessed 28 March 2016)

EGMR: Hasan und Eylem Zengin gg. Türkei. Ruling of 9.10.2007. Kammer II. Bsw. Nr. 1. 448/04 http://www.menschenrechte.ac.at/docs/07_5/07_5_08 (last accessed 20 March 2010)

Federation of the Alevi Associations in Austria: Süleyman Demirel: Cem Vakfını biz kur-durduk (English: Süleyman Demirel: We have established the Cem Foundation). Retrieved from http://www.aleviten.or.at/menuleft/newsdetail/article/sueleyman-demirel-cem-vakfini-biz-kurdurduk.html (last accessed 27 June 2011)

Hobsbawm, Eric J. (1992): Nations and Nationalism since 1780. Programme, Myth, Reality. Second Edition. New York: Cambridge

Hoşgör, Şebnem (2015, 15 November): Yol haritasının beş önceliği (English: The five priorities of the roadmap). Daily Newspaper Milliyet.com.tr. Retrieved from http://www.milliyet.com.tr/yol-haritasinin-bes-onceligi/siyaset/detay/2148140/default.htm (last accessed 28 March 2016)

Hoşgör, Şebnem (2016, 5 March): Yeni Alevi açılımı için hazırlık buluşması (English: Preparation meetings about the new Alevi Initiative). Daily Newspaper Milliyet.com.tr. Retrieved from http://www.milliyet.com.tr/yeni-alevi-acilimi-icin-hazirlik/siyaset/detay/2204413/default.htm (last accessed 28 March 2016)

Kieser, Hans Lukas (2001): Muslim Heterodoxy and Protestant Utopia. The Interactions between Alevis and Missionaries in Ottoman Anatolia. In: WI 41. Nr. 1.

Kaplan, Ismail (2009): Alevice Inancımız ve Direncimiz. Köln: AABF

Massicard, Elise (2012): The Alevis in Turkey and Europe. Identity and managing territorial diversity. London: Routledge

Online Newsportal Diken (2016, 27 February): Erdoğan hedefine bağlılık bildirdi: Dindar nesil yetiştireceğiz (English: Erdoğan repeated his goal: We will raise a religious generation.) Retrieved from http://www.diken.com.tr/erdogan-sozunden-vazgecmedi-hedefimiz-dindar-nesil-yetistirmek/ (last accessed 2 April 2016)

Online Newsportal Radikal (2016, 18 January): Hükümetin yeni ‚Alevi paketi’nde neler var? (English: What is the new Alevi initiative of the government?) Retrieved from http://www.radikal.com.tr/turkiye/hukumetin-yeni-alevi-paketinde-neler-var-1498888/ (last accessed 30 March 2016)

Online Portal Haber Dersim (2016, 15 March): Alevi kurumlarının seçim kararı: ‘HDP ile eylem birliği’ (English: the Alevi Associations decisions for the coming elections: Solidarity with the HDP). Retrieved from http://gazetedersim.com/haber/1619/alevi-kurumlarinin-secim-karari-hdp-ile-eylem-birligi (last accessed 30 March 2016)

Online Portal Internet Haber (2015, 2 November): Oradan gelen oylar HDP’ye barajı geçirtti (English: Their votes allowed the HDP to cross the election threshold). Retrieved from http://www.internethaber.com/oradan-gelen-oylar-hdpye-baraji-gecirtti-1483282h.htm (last accessed 30 March 2016)

Pir Sultan Abdal Kültür Dernekleri Homepage: http://www.pirsultan.net/ (last accessed 19 June 2016)

Puchberger, Susanne (2004): Transnationale Aspekte im Alevismus : sozial-anthropologische Analysen zu Geschlechterrollen in sozio-religiösen Transformationsprozessen. (Unpublished Diploma Thesis). Social anthropology. University of Vienna.

Pro-Kurdish Newspaper Yeni Özgür Politika (2015, 9 April): HDP ile ‘yolumuz’ bir (English: Our path is the same). Retrieved from http://www.yeniozgurpolitika.org/index.php?rupel=nuce&id=40843 (last accessed 19 June 2016)

Reiser, Karl Michael (1997): Das sozio-politische Netzwerk türkisch-alevitischer Einwanderer und seine Auswirkungen auf die Identitätsentwicklung der „Zweiten Generation“. (Unpublished Diploma Thesis). Social anthropology. University of Vienna.

Staatlich eingetragene religiöse Bekenntnisgemeinschaften (German: Governmental Registered Religious Communities). In: Homepage of the Austrian Department for Religious Affairs (German: Kultusamt):: https://www.bka.gv.at/site/3405/default.aspx (last accessed 19 June 2016)

Textlog.de. Historische Texte und Wörterbücher: Max Weber. „§4. Nationalität, Volk und Kulturprestige“ In: Max Weber. Wirtschaft und Gesellschaft. Grundriss der verstehenden Soziologie (1922): http://www.textlog.de/7774.html (last accessed 2 August 2016)

Vertovec, Steven (2000): Religion and Diaspora. Institute of Social & Cultural Anthropology. London: University of Oxford WPTC- 01- 01. p. 4

[1] Ja’fari is the third tendency, beside the Ismailis and the Zeydis, in the Shīʿah rite of Islam. The Jaferi are not generally recognised by the Sunni-dominated Islam world, because of their strict position against the second and the third Caliphs in Islam, who did not support Imam Ali to serve as the fourth Caliph succeeding the Prophet Mohammed. Today this tendency of the Shīʿah rite of Islam is supported by the Iranian state. In Turkey, the most popular leader of the Cafer-i school is Selahattin Özgündüz, who very much favours the Iranian regime.

[2] Turk-Islam-Synthesis (Turkish: Türk İslam Sentezi)

[3] Many political activists within the Alevi associations and the Kurdish movement argue that the Sivas Massacre was a part the so-called deep state’s plan to interrupt the Alevi support for the Kurdish movement.

[4] Alevism is officially recognised as a religious society in England, the Netherlands, Denmark, Austria, Basel (Switzerland) and the German states of Baden Württemberg, North Rhine Westphalia, Bavaria, Hessen, Lower Saxony, Saarland, and Berlin

[5] The first statutory regulations were made in 1874 within the Austro-Hungarian Empire. For the details about the history of the Islam Act of 1912 see Arslan 2016: 196

[6] An example of some Islam teachers with anti-democratic attitudes and without pedagogic training that caused big debate in Austria was reported in the Austrian daily newspaper, der Standard (28.1.2009): Islamlehrer auf dem Prüfstand (English: Islam teacher on test bench)http://derstandard.at/1231153132386/Islamlehrer-auf-dem-Pruefstand [2.8.2016]

[7] Democratisation initiatives for the Romas, the Kurds, and the Alevis.

[8] The meeting places of the Alevis to practice religious rituals. Before the 1960s, the Alevis conducted their religious ceremonies in any place. The establishment of Cem Evler’i is a modern development due to the institutionalisation demands of the Alevis for the last 20 years.

[9] The religious instruction in Turkey focusses on transmitting the Sunni version of Islam.

[10] To hide their Alevi identity by the Sunni-dominated Ottoman rulers, they found safe harbour in Shīʿah Islam

[11] In regards to steps to safeguard their religious beliefs under the new circumstances within the new homelands in the diaspora, see: Arslan 2016:158.

[12]The battle of Chaldiran (Province in North-West Iran) on 23 August 1514 between the Ottoman and the Persian Empires, which ended with the victory of the Sunni-ruled Ottoman Empire, was the historic breaking point for the Anatolian Alevis, determining that they would become Shiite. Shah Ismail, the emperor of Persia and the leader of the Safawi Dynasty, had an intensive relationship with the – above all, the Eastern – Anatolian Alevis. He and his father and grandfather shared the goal of annexing Anatolia to the Persian empire. Attempting to balance, or moreover, seek a clear demarcation with the increasingly Sunni-ruled Ottoman Empire, Shah Ismail established the other orthodox movement in Islam, the Shii’tism as the state religion in Persia. That is also an important reason for the bigger influence of Shii’tism within the Eastern Anatolian Alevis. Although Shah Ismail grew up and socialised with the Alevi-Kizilbas rite, due to its non-hierarchical, un-institutionalised and non-orthodox character, it did not seem appropriate for ruling a large empire. (Arslan 2016: 85fff).

[13] Zoroastrianism, also known as Mazdeism, is the oldest known philosophy and world religion based on the teachings of Zarathustra, who is believed to have lived in the 6th century BC in what is now Iran. The teachings of Zarathustra are recorded in the book of Avesta. Some Kurdish nationalists believe Zoroastrianism to be their original religion and that they were forcibly converted to Islam between the 7th and 9th centuries.

[14] District in Maraş, a province in eastern Anatolia.

https://journals.tplondon.com/index.php/bc/article/view/499/492

Aleviler, Devletler ve Suriye! Prof. Dr. Şükrü Aslan

0

Suriye’de yeni rejimin Alevilere karşı pervasızca gerçekleştirdiği katliam, şimdiye kadar ki kitlesel kıyım deneyimleriyle genellikle benzerdir ve devletlerin, ‘hesap sorulamaz’ algı ve rahatlığının izlerini taşımaktadır. Ama hayatlarına kıyılan Aleviler bakımından genellikle görmezden gelinen bambaşka bir sosyolojik boyutu bulunmaktadır.

Aleviler, inanç sistemleri bakımından şiddete mesafeli topluluklardır. Sadece insana değil, bir can’a kıymayı en büyük azap olarak kabul eden bir gelenekten gelmektedirler. Dolayısıyla silahlı orduları ve eylemleri yoktur. Alevilerin, yok etmek için strateji geliştirdiği ‘düşman’ grupları da yoktur. Esasen bir toplumsal grubu baskı altına almak gibi deneyimlere ve ‘devlet’ olgusuna da mesafelidirler. Ama Alevileri sürekli ve sistemli olarak ‘düşman’ kategorisinde tanımlayan ve siyasal deneyimleri içinde buna özel bir alan açan devletler hep oldu

Osmanlı devleti onlardan biriydi ve arşivlerin de gösterdiği gibi ‘Alevilerin tasfiyesi için özel bir mesai harcamıştı. Her şeyden önce Alevileri tanımlama biçimi, düşmanlık halinin bir tür işareti gibiydi. Aleviler, “medeniyet, maişet, muaşeret ve insaniyetin ne demek olduğunu bilmezler. Adeta Afrika’nın vahşi ilkel kavimleri andırır çırılçıplak ot kökü ve meşe palamudu ile geçinir, görünüşte insan mizacen hayvan ıtlakına şayandırlar. Dinin farzından şeriatın emirlerinden haberi olmayan gusül ve taharet ve ibadet ve örtünme gibi İslamın esas şartlarından tamamen nasipsiz, batıl itikadlere sapmış kesimler” diye tanımlanmışlardı.

Devletin bu tutumu Osmanlı bürokratlarına da sirayet etmişti. Mesela Tuğgeneral Ziya Yergök’e göre: “İmam Ali soyundan olduklarını iddia eden bu kişiler ne Şiidirler, ne de tam Bektaşi. Her ikisinden alınmış bazı esasları varsa da çok gülünç inançları da vardır. Her yüksek dağı bir ziyaret yeri, bir tapınak hükmünde görürler. Allah’a bizim gibi inanır, Peygamberi şöyle böyle tanırlar ama oruç tutmaz, namaz kılmazlar. Kuran’ın hükümlerinden habersizdirler”. Arşivlerde bu doğrultuda daha pek çok belge vardı.

Cumhuriyet arşivlerinde de aynı yaklaşıma işaret eden çok sayıda belge yer almıştı. Dönemin gazetelerinde Aleviler, sistematik olarak “ana bacı tanımaz” algısına uygun haberlere konu edilmişlerdi. Mesela 12 Aralık 1932 tarihli Vakit Gazetesi “Mum Söndü: Kadınlı erkekli 25 Alevi Mahkemeye Verildi” diye yazmıştı. Jandarma Genel Komutanlığı bile 1939’da çıkardığı bir broşürde, “Aşıkların Manileri” üzerinden Alevi inancını aşağılayan şu manilere yer vermişti: “Seyit Dede tanımam/Benziyorlar şeytana,  Sözlerine inanmam/Çıktı foya meydana. Süpürgeden bir sakal/ Karmakarışık yüzleri, Seslerinde var çakal/Korkunç bakar gözleri. Hamdolsun ki hükümet/ Verdi tamam dersini, Ne seyit var ne gubat/Sepetledi hepsini.”

Bütün bu düşmanca politika ve dil Alevilere yönelik kitlesel yıkıcı askeri saldırı ve tahayyül edilemez katliamlara yol açmıştı. Hepsinde Aleviler silahsız, korumasız ve savunmasızdı. Bu da onbinlerce Alevinin katledilmesine yol açmıştı.

Alevilerin bir şekilde katliamlardan kurtulabilen kesimleri ise yüzyıllarca periferide tutulmuş, görünür olmaları engellenmişti. O kadar ki Cumhuriyetin bürokratı ve siyasetçisi Necmeddin Sahir Sılan’ın 1952’de yazdığı bir rapora göre partinin Erzincan Merkez İlçe kongresinde Alevilerin yönetimde çoğunluğu sağlaması bile ciddi bir sorun olmuştu. O kadar ki CHP’den ayrılıp DP’ye katılmak isteyen Alevilere partinin kapıları kapalı tutulmuştu. Devletin yönetim sistemi Alevileri daima dışarıda tutmuştu ki bunun son örneği sayın Kemal Kılıçdaroğlu’nun Cumhurbaşkanlığı adaylığı sürecinde de net şekilde gözlendi.

∗∗∗

Bugün Suriye’de olanlar bu düşmanca geleneğin bir devamıdır. Osmanlı özlemini savunanlar, o geleneğin gereğini yapıyorlar. Silaha ve şiddete inançları gereği uzak olan Alevilerin ise, uluslararası toplumu harekete geçirmek ve sistemin diğer ‘ötekileri’ ile dayanışma araçları kurmak dışında bir seçenekleri yok. Başka bir deyişle Aleviler, geleneksel inanç sistemiyle, bulundukları coğrafyaya barışçıl bir siyasal-toplumsal hayat için ciddi bir referans sunuyorlar ama ağır bedellere de daima açık olmak üzere.

Bu yazı http://birgun.net adresinden alınmıştır.

PROF. DR. ŞÜKRÜ ASLAN

ŞÜKRÜ ASLAN, lisans programını, Mimar Sinan Üniversitesi Sosyoloji Bölümünde bölüm birincisi olarak tamamlamıştır. Aynı üniversitenin Sosyal Bilimler Enstitüsünde Kentsel Enformel Sektörler konulu çalışmasıyla yüksek lisans, Toplumsal Mücadeleler ve Kent konulu çalışmasıyla doktora yapmıştır. Kent, göç/iskan ve etnisite sosyolojisi üzerine çalışan Aslan’ın yazarı ve/veya derleyicisi olduğu ya da derleyicileri arasında yer aldığı 22 kitabı yayınlanmıştır. Ayrıca ulusal ve uluslararası yazında yer almış çok sayıda makalesi bulunmaktadır. 2018/2019 öğretim yılında Avusturya’da Innsbruck Üniversitesi Göç ve Eğitim Enstitüsünde misafir öğretim üyesi olarak çalışmış, ayrıca 2015-2020 yılları arasında MSGSÜ Sosyal Bilimler Dergisi editörlüğü yapmıştır. Aynı zamanda BirGün Gazetesinde köşe yazarı olan Şükrü Aslan, MSGSÜ, Sosyoloji Bölümünde öğretim üyesidir ve Nüfus, Etnisite İskan Sosyolojisi, Modernleşme ve Kent Sosyolojisi başlıklı dersler vermekte ve Toplumsal Tarihe ilişkin çeşitli araştırma projelerini yürütmektedir. Alevilik, Soykırım yüzleşme hafıza merkezi alanları ile ilgili hala bir gün gazetesinde köşe yazarlığı yapmaktadır.

 

Bir Kadının Kocasına Beni Sen Öldür, Onların Eline Bırakma! dediği yerdir Maraş!

0

Maraş Katliamı’nı mağdur kadınların gözüyle anlatan “Üçüncü Gubet” belgesel yönetmeni Mediha Güzelgün  röportajı; 

Maraş Katliamı’ndan 46 yıl sonra sadece kadınların travmaları üzerine Altın Koza Film Festivali gibi birçok festivalde kendine yer bulan bir belgesel film yaptınız. Bildiğim kadarıyla asıl mesleğiniz bu değil. Kendinizi tanıtır mısınız? Ne amaçla yaptınız bu belgeseli? Böyle bir ağır yükün altına sizi sokan neydi?

Merhabalar, ben Mediha Güzelgün, 1991 Maraş doğumluyum. 98 yılına kadar Yörükselim mahallesinde yaşadık. Daha sonrasında Mersin’e göç ettik. 2015 yılından beri Mardin’de öğretmenlik yapıyorum aynı zamanda sinema ile ilgileniyorum. Çocukluğumda bu katliamın anlatılarıyla büyüdüm. Annemler, arkadaşlarıyla, komşularıyla sohbet ederken konu bir şekilde hep bu katliama gelirdi ve” bir kamera olsa da bizi çekse” derlerdi bunu o zamandan görev bildim sanırım. Diyarbakır Sanat Merkezi’nin Şehre dair anlatılarının olduğu bir projeye katıldım o zamanda Maraş Katliamı’nın belgeseli yapmak istemiştim ama bu çalışma o projeyi aşacak bir çalışma ve araştırma gerektiriyordu orda ilk kısa filmimi yaptım. Ardından bu belgesel için çalışmaya başladım. Çoğu aile çevremden ve komşularımız olan kadınlardan başladım görüşmelere sonrasında sizlerin ve Erenler Cemevi başkanı Müslüm İbili sayesinde diğer kadınlara da ulaştım. Gerçekten ağır bir yük ve bu yükü anlatma ve unutturmama isteğimin yanında diğer motivasyonum kendi tedirginliklerim, kaygılarım, rüyalarımdı. Anlatırsak yükümüz hafifler belki diye, bilemiyorum.

Bir konuşmanızda “en çok acı çekenler daha uzağa gidenler olmuş” demişsiniz. Bu görüşmeleri yapmadan önce böyle bir gerçekliğin farkında mıydınız? Bunun nedeni ne olabilir? Nasıl olurda Maraş’ta katliamı yaşamış ve katliam, mekânında kalmış, failler ya da ardıllarıyla bir arada yaşamış birileri, benzer şeyleri yaşamış ama uzağa gitmiş birisinden daha iyi görünebilir? Bu çok ilginç değil mi? Bunun nedenleri ile ilgili bir şeylere ulaşabildiniz mi? Katliam mekanını terketmemek orada kalanları daha güçlü kılmış olabilir mi? Ya da tam tersi, temeli korku olan müthiş bir bilinç baskılaması olabilir mi? Yine bununla bağlantılı olabilir mi mi bilemiyorum ama filmden gözlemlediğim bir gerçeklik te şuydu: Maraş’ta yaptığınız görüşmelerde, tanıklar “Kahramanmaraş, olay” gibi sözcükleri kullanıyordu. Oysa uzaktakiler “Kahraman “demiyordu Maraş’a. Yine siz de “Kahramanmaraşlıyım”sözcüğünü tercih ediyorsunuz. Bu bağlamda neler söylemek istersiniz? 

Görüşmeleri yapmadan önce farkında değildim elbette aynı şey demans hastalıklarının Katliam tanıklarında fazla olduğu gerçeğini de fark ettiğim gibi. Bu durumu da ilk fark edişim şöyle oldu; kadınlarla ön görüşmelerde, telefon konuşmalarında veya yüz yüze görüştüğümde belgeselin içeriğine dair bilgi verip röportaj için izin istediğimde yurtiçinde kalanlar daha cesur ve istekliydiler ama yurtdışındaki kadınlara ulaşmak fiziki olarak zorluğun yanında konuşma konusunda isteksiz ve tedirginlerdi. “Biz Türkiye’ye gelip gidiyoruz bir sıkıntı olmasın, havaalanında durdurmasınlar, çocuklarımız, torunlarımız var onların geleceği vb.” endişeler taşıyorlardı. Belki de haklı olarak yurtdışındaki çoğu kadınlarımızı ikna edemedim. Diğer bir söylemleri de “Bizim ciğerimiz yandı zaten ne konuşacağız ki? Gerek yok. Gel misafirimiz ol, kal ama ben hiç anlatmadım, konuşmadım.” Oldu. Post travmatik stres bozukluğunun üçüncü aşaması da buydu yani kişinin travma hakkında düşünmekten ya da travmayı hatırlatan herhangi bir şeyden kaçınması olan ‘hissizlik’ aşaması. Yurtdışında yaşayanlara dair psikolojik olarak bu durum söz konusu olabilir, unutmak için baskılama ve Türkiye’ ye dair büyük korkuları var haklı olarak. Maraş’ta kalanlarsa artık azınlık durumundalar bence asimilasyon, görünmez tehdit ile durumu kabulleniş ve ona uygun davranış biçimi geliştirmişlerdir. Asimilasyon politikalarından birisi de dille ilgili olandır o yüzden çok haklısınız. Dil, hiçbir şeyin yapamayacağı kadar bir şeyi haricileştirir.

Filmdeki hemşire kadın “kadınların çoğunun belden aşağısı açıktı, bağırayım mı haykırayım mı bilemedim.” Diyor.  Şahsen 15 yıldır Katliam üzerine çalışıyorum. Böyle bir şey duymamıştım. Sizce katliamın anlatısı bitti mi? Yoksa anlatılmamış nice şeyler var mı? 

Kesinlikle var. Bu konuda belgeseli yaparken çok zorlandım mesela her söylenen önemli, her konuşulanı almak istiyordum, hiçbir şeyi atlamak istemiyordum ama bir sürede sınırlandırmam gerekti. Anlatılmamış diğer şeyleri Sünni kesimden de dinlemeliyiz, Katliamsanıklarını dinlemeliyiz, yaptıkları onların gözünde sıradan bir şey miydi mesela?

Bir kadın ev de 10 günlük kardeşini unuttuklarını, bir başka kadın 7 yaşında kardeşini unuttuklarından söz ediyor. Ve devamla “nasıl olur da bir anne yavrusunu unutabilir” diyor. Bundan dolayı bir suçluluk duygusu olduğu görülüyor. Bu çok derin ve belkide sıradan insan bakışıyla anlayamayacağımız hisler. Bu zamana kadar bu yönüyle mağdurlara yapılmış profosyonel bir yardım var mı? Yoksa yapılanlar sadece katliamı hatırlamaktan öteye gitmiyor mu? 

Bir anda baskına uğruyorlar ve şok halinde o an hissiz oluyorlar uygun duygusal tepki ve davranış gösteremedikleri için daha sonrasında kendilerini suçluyorlar doğay olarak.  Bu bahsettiğiniz hissin yanında yıkıma ve şiddete tanık olma, yerinden edilme, göç süreci, yeni yere alışma, damgalanma, dışlanma, aileyi, cemi, maddi olanakları kaybetme, güçsüzleştirme, yoksulluk vb. olumsuzlukları yaşıyorlar. Bu görünenden de ağır. Bu konuda herhangi bir devlet kurumunun, STK’ların veya yerel yönetimlerin böyle bir destek verdikleri çalışma yaptıklarını duymadım. Sadece kanalların, gazetecilerin araştırma ve haberleri için mahalleye geldiklerini biliyoruz. Görüştüğüm yirmi kadından sadece bir tanesi profesyonel destek almış kendi imkanlarıyla. Bu yönde bir destek olarak sadece Alevilerin kendi içlerinde ki toplumsal destekten bahsedebiliriz çünkü bu bağ hem aidiyet hissini hem de güvenlik hissini arttırıyor dolayısıyla iyileşme, güçlenme sürecine katkıda bulnuyor. Ayrıca dini bağlarda etkili olmuştur onun dışında profesyonel destek almamışlardır.

Bazı kadınlar “siz ölmediniz mi?” diye soran komşularından öfkeyle söz ederken kendilerini kurtaran komşularından da söz ediyor. Bende yapmış olduğum görüşmelerde ve çalışmalarda bu duruma çok şahit oldum. Üstelik bunu anlatanların bu anı anlatırken mutlu olduklarını hissettim. Siz nasıl gözlemlediniz? Komşularının yardımlarını anlatırken o an için iyi görünüyorlar mıydı? 

Evet iyi hissediyorlardı hatta onlar için dua edende oldu hala onlarla görüştüklerini de söyleyende oldu. Asya ablanın da dediği gibi her şekilde her yerde iyi insanda doludur.

Elbette katliamlar herkeste aynı duyguyu bırakmıyor. İngiltere’de yaşayan benim de yakından tanıdığım Elif Abla (Elif Tabak)   öldükten sonra nereye gömüleceği ile ilgili “cenazelerimizin o topraklara gitmemesi tam da onların istediği şey” derken Maraş’ta yaşayan bir başka  kadın “imkanım olsa kalmam Maraş’ta” diyor.  Bir başka kadın ise “yaşatmadıkları bir ülke nasıl senin ülken olabilir” diyor. Bu kadar farklı hislerle ilgili söyleyeceğiniz birşeyler var mı? 

Elif abla tarihsel ve ideolojik olarak çok doğru yere temas ediyor. “Bu Katliam anlatılmalıydı ve tarihte ki yerini almalı” diyor yaşananlar ve yaşayanlar yok olmaması için yapılması gerekenler aslında bu ama aynı zamanda kendisi de 30 yıl sonra ancak katliamın anmalarına ve mahalleye gidebiliyor. Epeyi bir süre köyüne giderken yol ayrımında tabelalardan dönüpte Maraş’a bile bakamıyor.  Aslında benzer hisler sevemiyoruz Maraş’ı bir türlü ama bağımız var ve insan eninde sonunda köküne dönmek istiyor.

Son olarak naçizane bir eleştiri ile şu soruyu sormuş olayım, mağdurlara “affedebilir misiniz” diye soruyorsunuz? Ve tamamının cevabı keskin birer hayır oluyor.  “Özür ve bağışlama süreci bir dönüşüm beklentisini içerir bağışlanma bir katliamın unutulması onun faillerinin suçluluktan kurtulması değil özür dileyenin dönüşmesi beklentisi ile bağlantılıdır.” Der Feryal Saygılıgil Affetmenin Politikası isimli kitabında.  Yine aynı kitapdan alıntıyla Derrida “bağışlamaya bir anlam ve varlık sebebi verecek tek şey suçlunun ıstırabı ve terk edilmişliğidir suçlu ekonomik mucize ile Yağ bağlamış semirmiş zenginleşmiş olduğunda bağışlama meşum bir Şakadır.” Der. Sivas’ın Maraş’ın faillerinin ödüllendirildiği, en önde gelenlerinin aynı sözcüklerdeki gibi semirerek zenginleştiği ve siyaseten iyi yerlere geldiği ülkede  “affetme” sorusunu sormak biraz erken ve mağdurlara karşı haksız bir soru olmamış mı? 

Affetme sorusunu sorarken aslında yukarda bahsettiğim profesyonel destek, maddi manevi tanzim veya suçluları adalete teslim, toplumsal kabul gibi yapılması gerekenlerin yapılmadığını göstermeyi amaçladım. Birini veya bir şeyi affetmek için en başta özür dilenmesi gerek bunlar olmadı o yüzden de affedilmiyor. “Niye affedelim?” diyor Sevgili abla hem gerçekten de affetmek için bir sebebimiz yok. Saygılıgil’in dediği gibi bir dönüşüm bile göremedik bunca zamandır. Affetmekle ilgili çok fazla karşıt görüş var ama affetmek sadece kabalığa, kötülüğe, göz yummak değildir. Zarar vereni hayatımıza almak, yaptıklarına bahane bulmak, yaptıklarını meşrulaştırmak veya unutmak değildir. Ona tekrar güvenmek hatta onunla uzlaşmak hiç değildir. Affetmediğimiz de ise mağdur, edilgen, kurban durumunda kalıyoruz. Bu tamamen bireysel ve psikolojik bir şey, affettiğimizde iyileşme süreci hızlanıyor ama bir katliamı affetmek ihanet gibi olur. Tam da böyle düşünerek belgeselimde Paul Boese’nin bir sözünü kullandım. “Affetmek geçmişi değiştirmez ama geleceğimizi genişletir.” Toplumsa ilişkilere, kodlara, yeniden yapılanmaya dair bilgi ve acı bir deneyim sahibiyiz

Bu röportaj Alevilerin Sesi dergisinin 290. sayısında yayınlanmıştır…

 

Toplumsal Demokratik Alevi Hareketi, Emek Eksenli Bir Harekettir HASAN SUBAŞI

Alevilikte emek en yüce değerdir. Alevi inancı ve yolu, tarih sahnesine çıktığı andan itibaren emeği merkeze alan bir toplumsal düzenin savunucusu olmuştur. Emek, yalnızca bir geçim aracı değil; insanın kendini ve toplumu var etme biçimidir. Bu nedenle Aleviler, bütün sınıflı toplumlarda egemenlerin, ezenlerin ve sömürücülerin karşısında; ağaya, beye, paşaya karşı emeğin, emekçinin ve mazlumun yanında saf tutmuştur. Bu duruş, Alevileri yalnızca inançsal bir topluluk olmaktan çıkararak toplumsal rızalık düzeni için mücadele eden tarihsel bir harekete dönüştürmüştür. Bu hareket, emeğin en yüce değer olarak kabul edildiği; insanın kâmil insan, toplumun kâmil toplum aşamasına ulaştığı; kadınla erkeğin eşit olduğu; özel mülkiyetin ve sınıfların bulunmadığı bir toplumsal rızalık düzeni kurmayı hedeflemiş, bu hedef uğruna bedeli ağır olan bir mücadele yürütmüştür. Ancak o tarihsel koşullarda bu mücadele tek bir merkezden yürütülemediği ve mücadele eden güçler arasındaki kopukluk aşılamadığı için halk ayaklanmaları egemen sömürücü güçler tarafından bastırılmıştır.

Pir – Talip Örgütlenmesi ve Tarihsel Alevi Hareketi

Bu mücadele, tarihsel Alevi hareketi olarak tanımlayabileceğimiz Pir–Talip örgütlenmesi öncülüğünde sürdürülmüştür. Ocaklar, dergâhlar ve tekkeler; yolun, ikrarın ve rızalığın kurumsallaştığı temel mekânlar olmuştur. Egemen güçler, bu örgütlü yapıyı dağıtmak için katliamlar gerçekleştirmiş, kan dökmüş, zulüm uygulamıştır. Katliamla sonuç alamadıklarında ise Hızır Paşa örneğinde olduğu gibi, tarihsel Alevi hareketinin içinde ihaneti örgütlemeye yönelmişlerdir. Makamla, malla ve mülkle; Baba İshak’ları, Şeyh Bedrettin’leri, Kalender Çelebi’leri, Hubyar Sultan’ları, Pir Sultan Abdal’ları satın almaya çalışmışlar; ancak zalime baş eğmeyen Alevi yol önderlerini duruşlarından dolayı bunda da başarılı olamamışlardır. Alevi toplumu, Hızır Paşacılığı yol düşkünlüğü olarak tanımlamış; ikrarından dönenleri, yolunu satanları, zalimin safına geçenleri düşkün ilan etmiş ve lanetlemiştir. Aleviler, Hızır Paşalara biat etmeyenlerin, boyun eğmeyenlerin, zalimin önünde diz çökmeyenlerin yolunu seçmiş; Pir Sultan Abdal’ın çizgisinde yürümüştür.

Alevi tarihinde Pir Sultan Abdal ile Hızır Paşa arasındaki gerilim, yalnızca iki kişi arasındaki bir çatışma değildir. Bu gerilim; yol ile iktidarın, ikrar ile makamın, emek ile zulmün karşı karşıya gelişidir. Hızır Paşa, Pir Sultan Abdal’ın dergâhında yedi yıl taliplik yapmış; yolun, hizmetin ve ikrarın içinde yetişmiştir. Ancak makam ve iktidar arzusu, onu sarayın kapısına götürmüş; paşalıkla birlikte yolundan koparmıştır. Pir Sultan Abdal’ın, Hızır Paşa’nın sofrasındaki haram lokmayı reddetmesi; yalnızca bireysel bir ahlak tutumu değil, Alevi yolunun siyasal ve etik duruşunun ifadesidir. Yetim hakkıyla, zorbalıkla kurulmuş bir sofradan yememek; ikrara, rızalığa ve emek ahlakına bağlılığın açık göstergesidir. O sofradaki yemekleri Pir Sultan Abdal’ın köpeklerinin dahi yememesi, zulümle kurulan düzenin meşruiyetsizliğini simgeler.

Hızır Paşa, dayatmalarını kabul etmeyen Pir Sultan Abdal’ı zindana atar. Zindanda Pir Sultan’dan, içinde “şah” geçmeyen üç deyiş söylemesi istenir. Bu talep, yolun özüne yönelmiş açık bir saldırıdır. Pir Sultan’ın üç deyişinde de “şah” demesi bilinçli bir tercihtir. Çünkü şah, Pir Sultan Abdal için padişah değildir. Şah; yoldur, ikrardır, cemdir, semahtır, dardır, zalimin önünde diz çökmemektir ve yol uğruna can vermektir. Şah; Kerbela’daki Hüseyin’dir, darağacındaki Hallâc-ı Mansur’dur, Nesimi’dir, Baba İshak’tır, Baba İlyas’tır, Bedrettin’dir, Torlak Kemal’dir, Dede Sultan’dır. Yani zalim karşısında eğilmeyen Alevi yol önderlerinin kurduğu tarihsel direniş hattıdır!

Aleviler, dün Pir–Talip örgütlenmesi öncülüğünde yürüttükleri toplumsal rızalık düzeni mücadelesini, bugün günümüz Alevi hareketi öncülüğünde sürdürmekle yükümlüdür. Alevileri yok olmanın eşiğinden varoluşun eşiğine getiren; kimliğini haykırmayı, eşit yurttaşlık talebini ve özgürlük mücadelesini mümkün kılan temel güç, bu örgütlü yol bilinci olmuştur. İkrarından dönmeyen, zalimin safına geçmeyen, aracılaşmayı reddeden Aleviler; dün olduğu gibi bugün de emek eksenli tarihsel Alevi hareketinin değerlerine bağlı kalarak yol yürümek zorundadır. Aleviler ancak bu değerler temelinde, sonuç alıcı bir hak ve özgürlük mücadelesi yürütebilir.

Bugün Alevileri ayakta tutan, kimliğini görünür kılan, eşit yurttaşlık ve inanç özgürlüğü mücadelesini süreklileştiren en temel dayanak örgütlü yapıdır. Ocaklardan dergâhlara, cemevlerinden federasyonlara uzanan bu örgütlü hat; yolun, ikrarın ve rızalığın güncel karşılığıdır. Günümüz koşullarında Aleviliğe dönük asimilasyon, parçalama ve etkisizleştirme politikaları ancak güçlü bir örgütlülükle boşa çıkarılabilir. Örgütsüz Alevilik savunmasızdır; özünden koparılmaya ve müdahaleye açıktır. Bu bağlamda dün Pir–Talip örgütlenmesiyle yürütülen toplumsal rızalık düzeni mücadelesi, bugün Alevi örgütleri eliyle sürdürülmek zorundadır!

Pir Sultan Abdal, emek eksenli tarihsel Alevi hareketinin öncülerinden olduğu için katledilmiştir. Eğer çarkı bozuk düzenin bir dişlisi olmayı kabul etseydi idam edilmezdi. Onu darağacına götüren, zalime boyun eğmemesi ve ikrarından vazgeçmemesidir. Pir Sultan Abdal’ın duruşu da, çizgisi de, yolu da bellidir. Belli olanın bulanıklaştırılmasına izin vermemek; yolumuzu, değerlerimizi ve örgütlü güçlerimizi kararlılıkla savunmak, Toplumsal Demokratik Alevi Hareketi’nin yöneticileri ve kadroları açısından tarihsel bir görevdir. Bu yol, burjuvaziye peşkeş çekilerek, düzenle uzlaşarak, koltuk değnekleri üreterek yürünecek bir yol değildir!

Aleviliği tarih boyunca ayakta tutan temel güç örgütlülük olmuştur. Dün Pir–Talip örgütlenmesiyle kurulan direnç hattı, bugün Alevi örgütleri aracılığıyla sürdürülmektedir. Bu nedenle örgütlü güçlerimizi göz bebeğimiz gibi korumak ve Alevi hareketinin emek eksenli hattını sürdürmesini sağlamak, yalnızca güncel değil, tarihsel bir sorumluluktur!

Maraş’ı Unutmadık: Hakikat, Adalet ve Barış İçin Bir Aradayız

Maraş Katliamı’nda yaşamını yitiren canlar, Kehl Cemevi’nde düzenlenen anma programıyla saygı ve mücadele bilinciyle anıldı. “Maraş’ı Unutmadık: Hakikat, Adalet ve Barış İçin Birlikteyiz” temasıyla gerçekleştirilen etkinlikte, geçmişten günümüze süren adalet arayışı ve yüzleşme çağrısı öne çıktı.

Program, Kalubeladan bugüne Maraş’ta, Suriye’de ve farklı coğrafyalarda yaşanan katliamlar sonucu hayatını kaybedenler için yapılan saygı duruşuyla başladı. Sonrasında, Kehl Cemevi Dedesi Hüseyin Kazımoğlu’nun çerağ uyandırmasıyla etkinlik devam etti. Maraş Katliamı’nın tarihsel, siyasal ve toplumsal boyutlarının ele alındığı kapsamlı bir anlatım yapıldı ve katılımcıların soruları yanıtlandı.

Anma programında, Britanya Alevi Federasyonu Kurucu Genel Başkanı İsrafil Erbil’in katkıları önem taşıdı. Erbil, Maraş gerçeğinin görünür kılınması ve adalet mücadelesinin sürdürülmesi konularında uzun yıllardır verdiği mücadeleyi paylaştı. Bu bağlamda, katliamlarla yüzleşmenin tarihsel ve politik önemine dikkat çekti.

Kehl Cemevi Yönetim Kurulu, dayanışma gösteren ve adalet mücadelesine destek veren tüm canlara teşekkür etti. Programda, İsviçre Alevi Federasyonu Genel Başkanı Esmender Çöçeli, AABK Diplomasi Komisyonu Üyesi Marc Aslan ve diğer katılımcılar anıldı. Yapılan açıklamada, “Birlikte hatırlamaya, birlikte mücadele etmeye ve insan onurunu savunmaya devam edeceğiz. Unutmadık, unutturmayacağız” ifadeleriyle Maraş Katliamı’yla yüzleşme ve adalet talebinin sürdürüleceği vurgulandı.

Alevi Yol Erkânında Dil ve Ulu Ozanlar Semineri Yapıldı

AABF Nordrhein-Westfalen (NRW) Bölge İnanç Kurulu, 14 Aralık 2025 tarihinde Troisdorf Alevi Kültür Merkezi’nde “Alevi Yol Erkânında Dil ve Ulu Ozanların Öğretisi” konulu eğitim semineri düzenledi. Seminerde, NRW bölgesindeki 17 cemevinden Ana, Dede ve Babalar bir araya gelirken, Alevi inancının dili, sözlü kültürü ve yol erkânı üzerine derinlemesine bir tartışma gerçekleştirildi.

Seminerin açılışında AABF NRW İnanç Kurulu 2. Başkanı Haydar Güzel Dede, Alevilerin inanç ve toplumsal değerlerine sahip çıkmasının önemini vurguladı. Aleviliğin geleceği için örgütlenmenin gerekliliğine dikkat çeken Güzel Dede, bu tür eğitimlerin yol erkânının sürekliliği açısından taşıdığı önemi de dile getirdi.

AABF NRW İnanç Kurulu Başkanı Nejla Aslan Ana, seminerin amacının Alevi yol erkânında kullanılan dil ve kavramların yanı sıra Ulu Ozanların öğretisinin toplumsal yaşamdaki yerini ele almak olduğunu belirtti. Ayrıca, inanç önderleri arasında bilgi paylaşımının güçlendirilmesi ve ortak bir anlayışın geliştirilmesi gerektiğini ifade etti.

Hüseyin Erdem, “Alevi Yol Erkânında Dil ve Ulu Ozanların Öğretisi” konulu sunumunda Alevi yol erkânında dilin rolünü detaylı bir şekilde ele aldı. Yedi Ulu Ozan’ın felsefi ve sanatsal yönlerini aktaran Erdem, Alevilikte ozanların inanç ve kültür üzerindeki etkisini vurguladı. Seminerin ikinci bölümünde katılımcıların sorularını yanıtlayarak semahın anlamı ve işlevi üzerinde değerlendirmelerde bulundu.

Seminer, Duisburg Hamborn Cemevi Başkanı Şirin Emre’nin de katılımıyla gerçekleştirildi. Soru-cevap bölümünün ardından Nejla Aslan Ana kapanış konuşmasını yaparak katılımcılara teşekkür etti. Program, Hüseyin Erdem’e çiçek takdimiyle sona erdi.