Ana Sayfa Blog Sayfa 54

Özer: Alevilere zarar verecek söz ve davranışlar asla kabul edilemez!

Esenyurt Belediye Başkanı Ahmet Özer, sosyal medyada yayılan ve tartışmalara yol açan “Türkler ve Kürtler olarak 1514 Çaldıran’da birlikte mücadele ettik” ifadesinin yanlış anlaşıldığını belirtti. Özer, Alevilerin hak mücadelesine her zaman destek olmuş biri olarak, bu sözlerin Alevileri üzmeyecek şekilde ifade edilmesi gerektiğini vurguladı.

Özer, açıklamasında, “Benim ‘Çaldıran’da Şah İsmail’e karşı birlikte savaştık’ şeklinde bir cümlem yoktur. Böyle bir yaklaşımım da söz konusu değildir” dedi. Bu ifadelerin, kendisi üzerinden gündem yaratma amacı taşıyanlar tarafından çarpıtıldığını ifade eden Özer, sosyal medyada dolaşan cümlelerin kasıtlı olarak yayıldığını aktardı.

Kürt-Türk kardeşliğini pekiştirmek ve barış sürecine katkı sağlamak amacıyla tarihsel olaylara atıfta bulunmanın önemli olduğunu belirten Özer, Alevi toplumunun haklı taleplerini her platformda dile getirdiğini vurguladı. “Alevi Canlarımızı üzecek bir davranışım ve sözüm asla söz konusu olamaz” diyen Özer, onurlu ve kalıcı bir barış için mücadele etmeye devam edeceğini ifade etti.

Alevi kurumları: Özer’den özür talebi yükseliyor!

Alevi kurumları, kayyım atanan Esenyurt Belediye Başkanı Ahmet Özer’in “Türkler ve Kürtler olarak 1514 Çaldıran’da birlikte mücadele ettik” sözlerine sert tepki gösterdi. Alevi Bektaşi Federasyonu (ABF), Avrupa Alevi Birlikleri Konfederasyonu (AABK) ve diğer Alevi kuruluşları, bu ifadelerin Alevi toplumunda derin yaralar açtığını belirtti.

Alevi kurumları, Çaldıran’ın Alevilerin topluca katledildiği bir felaket olduğunu hatırlatarak, bu tarihi acının “kardeşlik” örneği olarak sunulmasının kabul edilemeyeceğini vurguladı. Açıklamada, Yavuz Sultan Selim dönemindeki Alevi katliamlarının başarı hikâyesine dönüştürülmesinin barışa hizmet etmediği, aksine toplumsal yaraları daha da derinleştirdiği ifade edildi.

Alevi kurumları, Ahmet Özer’in bu sözlerinin, barış sürecine zarar verdiğini ve Alevilerin acısını tazeleyeceğini dile getirerek, Özer’den Alevilerden derhal özür dilemesini talep etti. Gerçek barışın inkârla değil, yüzleşmeyle ve adaletle mümkün olduğunu belirten Alevi kurumları, tüm mazlum halkların acısını paylaşarak, eşit yurttaşlık ve adalet mücadelesinin süreceğini duyurdu.

Maraş Katliamı’nda Hayatını Kaybedenler Hamburg’da Anma Töreniyle Yaşatılacak

Hamburg Alevi Kültür Merkezi, Alevi toplumunun tarihsel ve güncel karşılaştığı katliamları gündeme getiren bir etkinliğe ev sahipliği yapacak. “Maraş Anması ve Suriye’de Alevi Soykırımı” başlığıyla gerçekleştirilecek program, 18 Aralık 2025 Perşembe günü saat 19.00’da düzenlenecek.

Etkinlikte, Maraş Katliamı’nın tarihsel etkileri ve Suriye’de Alevilere yönelik devam eden soykırım politikaları ele alınacak. Amaç, Alevi toplumunun yaşadığı acıların hatırlanması ve güncel tehditlerin uluslararası platformda tartışılması yoluyla toplumsal farkındalığın artırılmasıdır.

Söyleşi ve panelde, Bayreuth Üniversitesi’nden akademisyen Dr. Hakan Mertcan ve araştırmacı-yazar Aziz Tunç yer alacak. Alanlarında tanınmış olan bu konuşmacılar, tarihsel bağlamı ve güncel gelişmeleri birlikte değerlendirecekler.

Hamburg Alevi Kültür Merkezi Yönetimi, etkinliğin sadece bir anma değil, aynı zamanda Alevi kimliğine yönelik tehditlere karşı ortak bir duruş sergileme fırsatı olduğunu vurguladı. Yapılan açıklamada, “Alevi toplumuna yönelik yaşanan acıları anacak, tarihsel hafızamızı canlı tutacak ve uluslararası alanda Alevi kimliğine yönelik tehditleri ele alarak farkındalık oluşturacağız” denildi.

Tüm Alevi bireyleri ve dostlar, bu birlik ve dayanışma ruhuyla gerçekleştirilecek panele davet edildi. Etkinlik, “Unutmadık, unutturmayacağız” mesajıyla son buldu.

Hünkâr Bektaş Veli Ahmed Yesevi’nin “Halifesi” mi? İMAM CANPOLAT

Alevi toplumu ve kurumları içerisinde Ahmed Yesevi ve Hünkâr Bektaş Veli üzerine çok konuşuluyor, bu çarpıtılmış özel konu, sistematik bir şekilde Alevi toplumu ve kurumların gündeminde tutulmaktadır.

Neden bu tartışma sürekli gündemde tutuluyor?

Türk İslam teorisyenleri, Aleviliği Orta Asya’ya götürerek, Şamanizm’le bağ kurmak ve Aleviliğin, Şamanizmin Anadolu’daki versiyonu, dolayısıyla bir Türk inancı olduğu teorisini geliştirmektedirler. Hakikat dışı bu teorilerine hem Ahmed Yesevi hem de Hünkâr Bektaş Veli ismini araç yapmaktadırlar.

Bu teorilerin hakikatlerden ne kadar uzak olduğunu birlikte inceleyelim.

Önce Ahmed Yesevi’nin hangi dönemde, nerede yaşadığına ve hangi dine inandığına bakalım.

Ahmed Yesevi Kazakistan’ın Seyram kasabasında doğmuş, (1093-1166) ömrünün büyük bir kısmını Türkistan’ın Yesi şehrinde geçirmiş bir Müslüman ve İslamiyetin Orta Asya’da yayılmasında etkili olan bir tasavvufcudur. Türkistan’da adına bir üniversite vardır.

Değerli araştırmacı yazar ve bu konuların uzmanı olan Mehmet Bayrak’ın aktarımlarından da öğreniyoruz ki, Abdülbaki Gölpınarlı, Hoca Ahmet Yesevi’nin Anadolu’da Sünniliğin çalışmasını yaptığını çok açık bir biçimde yazmıştır.

Tarihe bakalım, Hünkar Bektaş Veli ne zaman doğmuş, ne zaman hakka yürümüş?

Hünkar Bektaş Veli, farklı görüşler olsa da Horasan’da doğduğu rivayet edilir. (1209-1271) Bu tarihlerden de anlaşılmaktadır ki, Hünkar Bektaş Veli, Ahmed Yesevi’nin ölümünden 43 sene sonra doğmuş.

Türk-İslam teorisyenleri, Hünkar Bektaş Veli‘nin, Hoca Ahmed Yesevi’nin öğrencisi ve bizzat kendisi tarafından Anadolu’ya „halife“ olarak gönderildiğini yazmakta ve propaganda etmektedirler.

Bu Türkçü teorisyenler; Hünkar Bektaş Veli’nin; „Peygamber soyundan gelen bir İslam alimi, Sünni bir mutasavvufcu“ olduğunu da yazmaktadırlar.

Devlet, akademisyenlerden, „Aleviliğin bir Türk inancı, Şamanizmin Anadolu vesiyonu olduğunun teorisini geliştirmelerini“ istedi. Bugüne kadar devletin istemi doğrultusunda, farklı üniversitelerden birçok akademisyen, yüzlerce kitap ve binlerce makale yazdı. Sipariş edilen makale ve kitapların ana teması; Bektaşiliğin bir „İslam tarikatı, sünni bir mezhep“ ve Bektaşi tarikatına girmenin şartları oluşturuyordu. Bu şartlardan birinin de iki rekat namaz kılmak olduğunu yazdılar.

Gerçekleri o kadar tersyüz ettiler ki, Hünkar Bektaş Veli’nin de „namaz kıldığını“ yazacak kadar ileri gittiler.

„Hoca Ahmed Yesevi, koyu Sünni, katı şeriatçı bir kimsedir. Yazılı kaynaklar onun çevresinde ‚doksan bin derviş‘ bulunduğunu söyler. Biraz düşünelim bu doksan bin dervişi kim saydı, hangi ölçüye dayandı, nerelerde gördü, nerelerde tanıdı? Yine kimi kaynaklara göre, Hoca Ahmed Yesevi, Anadolu’ya elliyedin (ya da elli bin) dervişi görevlendirip yolladı. Onun öldüğü 1166’da Anadolu, bütün olarak, Türklerin egemenliği altında değildir. Öte yandan elli bin dervişin, o dönemin ulaşım olanaklarına göre; Anadolu’ya gelip yerleşmesi, ayrı ayrı etki alanı bulması, yandaş toplaması, geçinmesi kolay değildir. Bu nedenle, Hoca Ahmad Yesevi-Hacı Bektaş Veli bağlantısı, birincinin ikinciyi etkilemesi tartışma götürür. Konuya soğukkanlılıkla yaklaşırsak şunu belirtebiliriz: Eflaki Dede, ‚Ariflerin Menkıbeleri‘ adlı yapıtında, Hacı Bektaş Veli’yi ‚oruç tutmaz, namaz kılmaz‘ bir kimse olarak gösterir.“ (c. 1, s. 539-540.)

„Öte yandan Hacı Bektaş Veli adına kurulan, Bektaşilik’i incelediğimizde, bu kuruluşun Yesevilik’le özdeş bir yanını bulamıyoruz, üstelik kendisinden en az yüz yıl önce doğmuş bir kimseden nesnel buyruk alması sözkonusu değildir.“ (İsmet Zeki Eyuboğlu, Bütün Yönleriyle Hacı Bektaş Veli, s, 76-77)

Ahmed Yesevi’nin „Divan-i Hikmet“ adlı eserini inceleyin. Bu eser, İslami ideoloji doğrultusunda yazılmış, „İslam dinine özenle, özveriyle bağlılığını vurgular, Kur’ana, peygamber sözlerine (hadislerine) dayandığını ileri sürer.“ (age, s. 78)

Hünkar Bektaş Veli’nin iki temel eseri olduğu söyleniyor. Aslında bunların kendisinin yazıp-yazmadığı konusunda da farklı görüşler var. Biz işin bu kısmına takılmadan geçelim. Biri „Vilayetname,“ diğeri „Makalat“tır. Makalat’ın içeriği bir bütün olarak, İslamın Sünniliğine göre yazıldığı, inceleyen her insan, bu kitapta yazılanların Bektaşilikle bağdaşmadığını görecektir.

Türk resmi tarihçileri, Hoca Ahmed Yesevi’nin; “Aleviliğin derin tasavvufi ve felsefi köklerinin en önemli temsilcilerinden biri” olarak yaydılar, yaymaya da devam etmektedirler.

Ra Haq İnancının Serçeşmesi olan Dersim’e giderken, Geyiksuyu üzerindeki köprüye, “Hoca Ahmed Yesevi Viyadüğü” tabelasını yerleştirmişler. 

Hiç alakası olmayan “Hoca Ahmed Yesevi” adını kadim Dersim’e taşıma ihtiyacı neden duydu bu devlet? Hem kimliksel hem de inançsal boyutuyla değerlendirmeye değer bir konudur.

Dersim coğrafyası, Ra Haq inancının merkezidir. Koçgiri’den Varto’ya, (Gımgım) Varto’dan Maraş’a kadar her yerde Ra haq Kızılbaş Alevi Ocakları, ziyaretleri vardır. Başta Anadolu olmak üzere, Balkanlarda ya da başka bölgelerde bulunan Alevi Ocakları Dersim Ocaklarından el alan ikinci, üçüncü derecedeki ocaklardır. Uzun tarihi süreç içerisinde “bağımsız” ocaklara dönüşmüşlerdir.

Bu bağlamda bizzat devlet eliyle farklılaştırılmaya çalışılan ve adına “Bektaşilik” dedikleri Alevilik de temel Ra Haq Ocaklarına bağlıdır. Tarihsel süreç içerisinde, bizzat devlet eliyle Ra Haq Ocaklarından koparıldı.

Bu nasıl oldu, nasıl geliştirildi? 

Bu sorunun yanıtına geçmeden önce Ra Haq Kızılbaş Alevi entelektüelleri ve kurumlarına bir hatırlatma yapmak sanırım yerinde olacaktır.

Alevi araştırmacıları, yazarları, akademisyenleri, Türk İslamcı teorisyenlerin, Hünkar’ı bu kadar tersyüz etmelerine seyirci kalmamaları gerekir. Alevi entelektüellerin, pirlerin, anaların ve kurumların bu yeteneği güçlüdür.

Bugün yapılması gereken Hünkâr Bektaş Veli’yi bu ceberut devletin ve aslını inkâr eden haramzadelerin ellerinden kurtarmaktır. 

Sorunun yanıtına gelirsek, önce Osmanlı, sonra İttihat Terakkinin yüzyılı aşan özel müdahalesiyle kadim Ra Haq inancından farklılaştırıldı ve “Bektaşilik” adında bir tarikat geliştirdiler. Bu farklılaşma Hünkâr Bektaş Veli’nin hakka yürümesinden 230 yıl sonra geliştirilmeye başlandı. 

İlk müdahale 1501 yılında İkinci Beyazıt tarafından Enderun devşirme okullarında yetiştirilen bir Sırp halk çocuğu olan Balım Sultan, Hünkâr Bektaş Veli’nin Tekkesi’ne atandı. 

Hünkâr Bektaş Veli, Anadolu’daki geniş Türkmen toplumun piri olarak etkili bir şahsiyettir. O’nun adı üzerinden, devlete karşı sürekli direniş içerisinde olan ve “Etrakı bi idrak” dedikleri Türkmen topluluklarını sisteme bağlamayı ve çocuklarını da Yeniçeri Ocaklarına savaşçı olarak almayı hedeflenmiştir. Bu amaç için “Bektaşilik” adıyla bir tarikat geliştirilmiştir. 

Hünkâr Bektaş Veli, Babai İsyan önderlerinden ve Sivas’taki direnişte katledilen Menteş’in kardeşidir. Direnişin diğer iki önderi Baba İlyas ve Baba İshak ise Amasya’da idam edilirler. Hünkâr Bektaş Veli bu dönemde 31 yaşındadır, isyanın bastırılması ve önderlerinin idam edilmesinden sonra Anadolu’da saklandığını birçok kaynak yazmaktadır. 

Ra Haq Kızılbaş Alevilik üzerine her zaman başvurduğumuz Mehmet Bayrak’tan da öğrendiğimize göre; Hünkâr Bektaş Veli, Baba İlyas ve Baba İshak’la birlikte Tacü’l- Arifin Ebu’l- Wefa-yı Kürdi’nin halifeleridir. Üçü de Ra Haq Kızılbaş önderleridir. Bu konu başka bir çalışmayı gerekli kıldığı için sadece hatırlatmış olalım.

Hünkâr Bektaş Veli üzerinden çokça kirli bilgi üretilmektedir. Öyle çarpıtmalar yapılıyor ki Osmanlı ordusunun omurgasını oluşturan Yeniçeri Ocaklarını sanki Hünkâr Bektaş Veli kurmuş ve geliştirmiştir. Hünkâr Bektaş Veli 1271 yılında hakka yürümüş, Osmanlı Beyliği 1299 yılında kurulmuş, Yeniçeri Ocakları, Birinci Murat döneminde 1362 yılında kurulmuş. Yeniçerilerin tamamı Alevi değildir. Devletin resmi mezhebi olan Hanefilik ocağın da resmi mezhebidir. Ancak Yeniçerilerde zamanla Alevilik daha etkin konuma gelmiştir.

Hünkâr Bektaş Veli’yi devletçi, devletin hizmetine girmiş bir pir olarak değerlendirmek son derece yanlıştır, yanıltıcıdır, haksızlıktır. 

Dersim, sadece ocaklarıyla, ziyaretleriyle Ra Haq Kızılbaş Aleviliğin merkezi/serçeşmesi değil, aynı zamanda Ana Tanrıçaların da merkezidir. Buyere, Xaskare, Jele, Bağıre, Ana Fatma, Dersim’deki Ana Tanrıçalardan bazılarıdır. 

Bu Tanrıçaların efsanelerine bu kısa makalede değinme olanağı zaten olmaz. Sadece Tanrıça Xaskare ilişkin bir cümle yazmakla yetinelim.

Bava Duzgın (Kemere Duzgın/Düzgün Baba) mekanına, ziyarete gidenler fark etmişlerdir. Düzgün Baba Dağı’nın en tepesinde, yani zirvesinde Ana Tanrıça Xaskare’nin mekânı vardır. Karşısında da Ana Tanrıça Jele mekân tutmuştur.

Unutulmamalıdır ki, Dersim bu ve benzeri nedenlerle devletli sistemlerin tasfiye edilmesi gereken hedefleri arasındadır.

Rıza toplumu: Alevi düşüncesinin demokratik barışa katkısı ZEYNEL KETE

0

Cumhuriyetin tekçi modernleşme mirasıyla şekillenen toplumsal düzen Aleviliğin “cümle can” ve “farklılıkların ikrarlı birliği” ilkeleriyle doku sorunu yaşadığından dolayı yapısal bir gerilim içindedir.

Alevi geleneğinde “cümle can” tüm varlıkların kutsallığı ve birbirine bağlılığını salt bir metafizik iddia değildir; aynı zamanda siyaseten bir gerçekliktir. Rıza (razı olmak), ikrar (kabul ve tanıma) ve Heq/Hak aşkı ile Xızır gayreti gibi kavramlar, birey-toplum-doğa üçlemesini birbirinden ayrı tutmayan bir etik-politiği öne çıkarır. Bu dil, modern siyaset teorisinin klasik terimleriyle konuştuğumuzda bize iki önemli katkı verir: (1) meşruiyetin kaynağı zorlayıcı güç değil ortak rızadır; (2) adalet, sadece hukuki hak eşitliği değil varoluşu tanıma üzerinden anlaşılmalıdır.

Bu noktada “rıza toplumu” kavramı, salt bir ideal değildir;  tarihsel ve pratik açıdan Alevi yaşamının biçimlediği demokratik siyaset pratiğinin adıdır. Rıza, bireyin zorla değil gönüllü olarak kurulan ilişkileri ve ortak yaşamı (komunü) tercih etmesinin ifadesidir. Böyle bir politika, tekçi ulus-devletin homojenleştirici mantığıyla taban tabana zıttır.

Alevi tarihsel hafızasında Baba Tahir’den Pir Sultan Abdal’a, Kalender Çelebi’den Şey Rıza’ya, Güruhu Naciye’den Kadıncık Anaya kadar figürler yalnızca itiraz simgeleri değildir; alternatif toplumsal örgütlenmelerin taşıyıcılarıdır. Bunların ortak yanı, egemen ideolojiyi doğrudan yıkmaya çalışmaktan çok, rıza üzerine kurulmuş bir toplumsallık inşa etme çabasıdır. Bu çaba, hakikat-arayışıyla iç içe geçmiş bir pratiğe dönüşmüştür: Hak/Heq aşkı ile özgürlük arayışı birbirini beslemiştir.

Felsefi olarak bu miras, iki temel sonucu doğurur: birincisi, yurttaşlık tanımı sadece hukuki statü değil, ontolojik tanınma sorunudur; ikincisi, barış salt çatışmanın yokluğu değil farklılıkların ikrarı üzerine kurulmuş bir ilişkiler ağıdır.

Demokratik barış teorileri genellikle devletlerin demokratikleşmesi, güç dengeleri ve uluslararası normlar çerçevesinde tartışılır. Alevi perspektifi ise demokratik barışı normatif ve varoluşsal bir zemine taşır: Barış, çoğullukta varoluş hakkının tanınması olmadan sürdürülemez. Varoluşsal hakkının tanınması demek toplumun demokratik zeminde örgütlenmesine yasal olanak tanımaktır. Buradan hareketle iki felsefi iddia üretilebilir:

1.Meşruiyetin yeniden temellendirilmesi: Modern devlet meşruiyetini tek merkezli egemenlik, ulus-millet söylemi ve zor aygıtı üzerinden kurar. Rıza toplumu, meşruiyeti paylaşılan rızaya dayandırır yani hukuksal prosedürlerin ötesinde bir toplumsal rızalığı zorunlu kılar.

2.Çokluğun birliği; Alevi öğretilerinde farklı varoluş biçimleri varlık olarak eşdeğerlidir; farklılık, bastırılacak bir kusur değil, toplumsal zenginliktir. Demokratik barış, bu ontolojiyi anayasada ve kamu pratiklerinde kurumsallaştırmakla mümkündür: dilsel, dinsel, kültürel, yerel siyasetlerin özgürce ifadesi ve yerel demokrasinin güçlendirilmesi bunun araçlarıdır. Kısacası barış yalnızca siyasal bir hedef değil, ahlaki-politik bir erdemdir.

Rızalık esasında ve ikrarın yaşam bulduğu bir toplumsal modeldir.

Alevi öğretilerinin sunduğu ilkeler soyut ilkeler değildir. Binlerce yıldır uygulanan Ahlaki-politik ve komünal yaşam ilkeleridir. Bu ilkelerin uygulanma yöntemleri:

Anayasal tanıma: Farklı inanç ve kültürlerin, devletin tekçi tanımına kurban edilmeden kapsayıcı hukuku esas alan anayasal güvenceye kavuşturulması.

Pozitif entegrasyon: Alevi topluluklarının karşılaştığı pratik ayrımcılığa yönelik pozitif önlemler; yerel demokratik yapılar aracılığıyla kültürel üretimin desteklenmesi.

Rıza odaklı yerel demokrasi: Merkeziyetçi karar alma yerine yerel, katılımcı mekanizmaların güçlendirilmesi, rıza burada hem sürecin hem de sonuçların meşruiyetini besler.

Barışın etik eğitimi: Okullarda ve kamusal alanlarda, farklılıkların ikrarlı birlikteliğini öğreten etik, sosyoloji, felsefe… tarih derslerinin yaygınlaştırılması; Hak/Heq, ikrar, rızalık, Xızır gayreti… gibi kavramların toplumsal belleğe aktarılması.

Bugünün siyasal sahnesinde Alevi toplumunun rolü

Bugün, parlamentoda açılan yeni tartışmalar, komisyonlar ve İmralı süreçleri gibi siyasal imkanlar, Alevi toplumunun tarihsel birikimini demokratik barışın kurucusu kılma olanağı sunmalıdır. Bu, yalnızca bir stratejik konum değil, aynı zamanda tarihsel sorumluluğun bir ifadesidir: Geçmişteki mağduriyetlerin hatırlanması beraberinde bir epistemik yetki de getirir: Alevi deneyimi ve kavram seti çoğulluk temelli toplumsal düzenin nasıl inşa edileceğine dair pratik-kavramsal bir rehberdir.

Rıza toplumu paradigması, demokratik barışın tarihi olanaklarını somutlaştıran bir çerçevedir. Bu çerçeve, farklılıkların ikrarlı birliği ilkesini hem moral hem politik düzeyde işler ve cumhuriyetin ikinci yüzyılı için yeni bir toplumsal sözleşmenin çekirdeğini oluşturur. Eğer cumhuriyet gerçekten demokratikleşecekse, bu ancak ikrar verilmiş rıza temelli bir ortak yaşamla mümkün olacaktır. Alevi toplumunun tarihsel deneyimi ve etik dili, bu dönüşümün hem ilhamı hem de pratik yolu olabilir.

ilk yeni yaşam gazetesinde yayınlanmıştır.

Abdullah Öcalan’la 24 Kasım görüşmesi ve siyasi yansımaları HAYDAR ERGÜL

Kürt sorunu çözülecekse, en genel anlamda şiddetten arındıracaksa, demokratik zemine taşınacaksa temsilcisi bellidir. O da Kürt halkının önder diye kabul ettiği, benimsediği, baş müzakereci olarak gördüğü Öcalan’dır. Bunu reddetmek güneşi balçıkla sıvamak demektir ki, mümkün değildir

Kürt sorununun çözümüne dönük Meclis’te kurulan komisyonun aldığı bir karar sonucunda, bir heyet İmralı Adası’nda tutsak bulunan PKK’nin kurucu önderi Abdullah Öcalan’la bir görüşme yaptı. DEM, AKP ve MHP’den oluşan temsilcilerin yer aldığı üç kişilik heyet Abdullah Öcalan’la 3 saate yakın bir görüşme gerçekleştirdi. Basına yansıdığı kadarıyla Öcalan, Kürt sorununun çözümüne ilişkin ve Türkiye’nin demokratikleşmesi bağlamında düşüncelerini ifade ettiği, sorulan sorulara cevap verdiği, yine yansıyanlardan anlaşıldığı kadarıyla meselenin sadece Türkiye’deki Kuzey Kürdistan meselesinin çözümü olmadığı, başta Suriye olmak üzere dört parça Kürdistan’ı ilgilendiren çeşitli soruların sorulduğu ve Öcalan’ın bunlara cevap verdiği. Kuşkusuz kamuoyunda bunlar tartışılıyor. Yine çözüm komisyonunun aldığı karar gereği görüşme tutanakları komisyona sunulurken, kapalı bir oturum yapılacaktır. Tabii ki başta DEM olmak üzere CHP ve diğer bazı partilerin bunun basına açık yapılması istemi oldu. Fakat AKP-MHP blokunun basına kapalı olsun tutumu baskın geldi. Bunun üzerine CHP “kapalı oturuma katılmayacağım” dedi.

Görüşmenin tarihsel anlamı ve Kürt sorununun kökeni

Abdullah Öcalan ile görüşülmesi içeriğinden daha fazla olarak, onun tarihsel anlamı çok daha önemlidir. Çünkü Kürt sorununun geçmişi, Osmanlı’nın son yüzyılına kadar uzanıyor. Son yüzyıldır da Kürdistan dörde parçalanmış ve “Kürtler yoktur” denilmiş, itiraz eden Kürtler de katliama uğramış, sürgün edilmiş ve zorunlu göçertilmiştir. İskân Kanunu, Tunceli Kanunu gibi yasalar Millet Meclisi’nden çıkarılmıştır. Coğrafyanın da Türkleştirilmesi hedeflenmiş; tarih, toplum, ekonomi, maliye, hemen her alan Türkleştirilmiştir. Yani Kürde ait en ufak bir şey bırakılmamıştır.

Bu pratiklerin uygulanmasında asıl siyasal sorumlu kim? Kuşkusuz tek parti dönemidir ve kararlaştırıcı ve uygulayıcı CHP’dir. Bunu şunun için belirtiyoruz: CHP bugün Kürt sorununa karşı aldığı tutumu anlayabilmek için bu geçmişi bilmek gerekir. Hatta daha da geriye gidilirse 19. yüzyıl Osmanlı’nın son dönemindeki İttihat-Terakki’nin Turancılık tahayyülünü ve oradan evrimleşerek CHP’de somutlaşan ve Türk ulus-devletini kuran bir yapıya ulaşmıştır. Anadolu’yu ve Kuzey Kürdistan’ı Türkleştirme, burayı bir Türk yurdu haline getirmek için Türk dışında bir varlığı tanımama fikriyatına evrimleşmiştir. Kuşkusuz bunların tümünü ayrı ayrı değerlendirme konusu yapmak gerekir.

CHP’nin iki eğilimi ve güncel tutumu

CHP’nin üzerinde durmak lazım. Mevcut durumda CHP’nin tutumu nedir, nasıl davranmaktadır? Bir yanıyla özellikle yeni yönetimi, Özgür Özel-İmamoğlu ikilisi yönetimi sol cilalı-liberal, Kürdün varlığını kerhen de olsa kabul eden, sorunun Meclis’te çözülmesini isteyen bir yerde ve bu yüzden komisyona üye vermiştir. Geçen hafta sonu, gerçekleşen 39. Olağan Kongresi’nde de Kürt sorunundan, Kürt dilinden bahsetmiştir. Buradan çok büyük hamle yaptığını da söylemektedir. Belki geçmişi dikkate alındığında CHP açısından buna bir devrimdir de denebilir, öyle görenler de olabilir, vardır da.

Fakat gerçekçi olmak gerekir. Geçmişinde ağır bir inkâr var, Kürt inkârının temellerinin atılması CHP’nin tek parti iktidarı döneminde gerçekleşiyor. “Kürt yoktur, herkes Türk” deniyor. İnkara ilişkin imalı anlamda bile olsa bir özeleştirisi olmadan CHP’nin “Kürt vardır, dilinde de bazı eğitim hakları olsun” ifadeleri eğreti duruyor.

CHP’de genelde iki eğilim var. Bu eğilimlerden birincisi, Kürt özgürlük mücadelesi sonucu ağır aksak, tökezleyerek bir değişim sonucu gerçekleşti CHP’de. Yani değişim mecburiyetten kaynaklanmıştır. Ancak kuruluş kodlarının kökten bir değişimi değildir. Ve özümsenmemiştir, yüzeyseldir. Bu eğilim nedir: Biraz “sol”da kendin konumlandırmaya çalışan eğilimdir. “Kürtler vardır, bazı haklar da vardır, ancak onları vakti geldiğinde biz veririz” yaklaşımı içindedir CHP. Bu, ilerleyen yanıdır. İnkârdan buraya gelmesi ileri bir adım olarak görülebilir!

CHP “biz komisyona da üye verdik, Kürt sorunu Meclis’te çözülür dedik, ama Abdullah Öcalan’la görüşmeyiz” diyor. Öcalan’a ilişkin bir sürü kötü sıfatı art arda dizerek alternatif yeni muhataplar yaratma içindedir. Yani nifak tohumlarını ekmeye çalışmaktadır.

Birinci yaklaşım, “ilerici” diye tarif edilen yaklaşım bu. Bazı yönlerden belki bu eğilim tolere edilebilir. Ancak hâlâ şu zihniyet hâkimdir: Bir zamanlar bu ülkede, “memlekete Komünizm gerekirse onu da biz getiririz” zihniyeti, eğer bu memlekette “Kürt inkâr edildi, ama Türkleştirilemedi, şimdi bir Kürt temsilcisi gerekiyorsa onu da biz tayin ederiz” yaklaşımına dönüşmüştür. Yani “Kürtlere hangi haklar verilecekse onu biz belirleriz ve özünde Kürtlerin bir temsilcisi olamaz, buna ihtiyaç duyulursa onu da biz tayin ederiz” denilmektedir.

Öcalan Kürtleri temsil edemez. Neden peki? Öcalan kimdir? 52 yıllık mücadele olmasaydı, direniş olmasaydı Kürt varlığından söz edilebilinir miydi? Suriye’de, İran’da, Türkiye’de ve Öcalan’ın Önderliğini yaptığı Hareket, yürüttüğü direniş ve mücadele sonucu; onu organik doğal lider, doğal öncü, doğal temsilci haline getirmiştir. Öcalan muhatap alınmadan Kürt sorununun çözümünde en ufak bir adım dahi atılamaz.

Kürt sorunu çözülecekse, en genel anlamda şiddetten arındıracaksa, demokratik zemine taşınacaksa temsilcisi bellidir. O da Kürt halkının önder diye kabul ettiği, benimsediği, baş müzakereci olarak gördüğü Öcalan’dır. Bunu reddetmek güneşi balçıkla sıvamak demektir ki, mümkün değildir. Bunu reddetmek Kürt sorununun çözümsüzlüğünde ısrar demektir. Kürtleri temsil eden başka bir temsilci yoktur. Başta Özgürlük Hareketi olmak üzere Amed’de, Van’da, Dêrsîm ve benzeri yerlerde, sokaktaki insanlara mikrofon uzatırsan Öcalan’ın muhataplığını dile getirir herkes. O yüzden Kürtler adına söz kurabilecek ve çözümde rol alacak başka birini ikame etmek “ben çözüm oyununda yokum ve inkarda ısrar ediyorum” demektir. CHP’de “En iyiler” böyle düşünüyor.

CHP’de bir diğer eğilim, 1920’ler 30’lar dünya, bölge ve Türkiye konjonktüründe yaşayan, o günün koşullarında Türk ulus-devletini inşa eden ret ve inkâr eğilimidir. Hâlâ Ortodoksça düşünen, değişime kapalı, hâlâ dünyayı, Kürdü o yıllardan zanneden, tepesine vurup “istediğimi yaptırırım” diyen bir yaklaşım. Çok geri, ilkel bir yaklaşımdır. Zaten Öcalan’a gitmesini engelleyen, birinci eğilim dediğimiz eğilim de biraz buna zorlayan bu eğilimin baskınlığı olmaktadır.

Kritik karar aşamalarında CHP’yi yönlendirmede bu eğilim bayağı etkili oluyor, öyle gözüküyor. Son Abdullah Öcalan’ı ziyaret etmemesi, gitmemesi, “açık olmazsa biz yokuz” deyip Komisyonu terk etmesi, yarın Meclis’te entegrasyon yasaları gündeme gelirse bu eğilimin CHP’yi baskılayacağını söylemek abartı olmaz.

Temelde bu iki eğilim var CHP’de. Fakat CHP’de bu iki eğilim aynı zamanda Türkiye’deki bütün siyasi partilerin, siyasi oluşumların (sağ-sol, bazı çevreler var, özellikle sosyalist oluşumlar hariç) aslında tümü İttihat ve Terakki kökünden doğan eğilimlerdir.

İslami, Türkçü eğilimler temelde benzeri şeyler düşünmekle birlikte, Özgürlük Hareketi’nin sahip olduğu güç, kazandığı ivme, bölgede, dünyada diplomaside kazandığı düzey onları bazı şeyleri yapmaya zorlamaktadır. Zaten Devlet Bahçeli’nin çağrı yapması, ardından Abdullah Öcalan’ın 27 Şubat’ta yaptığı tarihi çağrı, PKK’nin fesih ve silahlı mücadele sonlandırma kararı gibi büyük hamleler bu temelde gelişti.

Öcalan’ın tarihi dönüştürücü ve değiştirici adımlarına rağmen entegrasyon yasaları çıkarmamakta diretilmesi, negatif süreçte ısrar edilmesi, CHP’deki dönüşüm hızını düşüren, muhafazakâr, geri çeken ve “devletin kurucusu benim” diyen yaklaşımı en fazla rol oynamaktadır. Türkiye’nin değişim- dönüşümle demokratikleşmesi, bütün toplumsal soruların çözümünde ayak diretmesi dönüşüm hızını yavaşlatıyor.

Kürt sorunu çözüldükçe Türkiye’de siyaset burjuva alanda da olsa yeniden kurulacaktır. Türkiye’de burjuva anlamda da olsa hiçbir siyasi eğilim demokratik değildir. Kürdistan sorununun çözümü, çözüm adına asgari pozitif adımların atılması, Kürtlerin varlığı kabulü ve hukuk dışına itilen Kürtlerin hukuki zemine çekilip siyaseten önünün açılması, objektif olarak Türkiye’yi demokratikleştiren en temel objektif bir durumdur. Dolayısıyla bunu sağlamak için yapılması gereken; özellikle başta CHP içerisinde çözümden yana kerhen de olsa eğilim gösteren yapıyı güçlendirmek, teşvik etmek, yine diğer parti ve oluşumlarda bunu sağlamak ve bunu gerçekleştirmek için başta özgürlük dinamikleri olmak üzere Türkiye’yi demokratikleştirmek, özgür kılmak ve için entegrasyon yasaları çıkarmak için daha çok örgütlemek, daha çok mücadele etmek, daha çok birlik olmaktır.

Türkiye, Kürdistan, bölge ve dünyayı etkileyen çok temel dinamikler (pozitif-negatif yönleriyle de) ortaya çıkmıştır; değiştiriyor, dönüştürür, yeniden yapılandırıyor. Bunları, güç ve kudretimize inanarak başarabiliriz. Tabii her şeyin odağında, merkezde Abdullah Öcalan’ın fiziksel özgürlüğü olmazsa olmazdır. Öcalan’ın fiziki özgürlüğü gerçekleşirse, yaratacağı psikolojik, siyasal ve yasal sonuçlar, Türkiye’yi daha demokratik ve özgür bir noktaya doğru çekecektir. Bunu düşünmek lazım. Bu başarılır. Başarmak için de çok çalışmak lazım. Bir ara bir reklam vardı; bir çocuk annesine diyor “Anne çok çalışmam lazım. Hem de çok çalışmak lazım.’’

yeni yaşam gazetesi

TORLUKTA ÖLMEK HÜSEYİN ÖZDEMİR

Anam, “oğlum” dedi, “oğlum, Allah o yıl merhametini hepen elden bırakmıştı. Kıştan sonra toprağa bir damla yağmur vermemişti. Gökyüzüne dikilen gözlerimiz sonsuz maviliğe baka baka yorulup kalmıştı. Gökte bir avuç bulut görülmüyordu. Güneşte kızgınlaştıkça kızgınlaşıyordu; alaf alaf yakıyordu her yanı. Yemyeşil tarlalara koyu morluklar çökmüştü. Ekin başları öğle sıcağında öne düşüp bir bir ölüyorlardı. Toprağın koyu gölgeli yarıkları çizgi çizgi uzayıp gidiyordu. Cümle yazı yabanda otlar kuruyup gitmişi. Hayvanların ağzı, dili yara bere içindeydi. O yıl ne harman kaldırabildik ne zahire. Açlık gelip kapıya dayanmıştı. İşte sen o yıl doğdun oğlum, o kıtlık senesinde. Babanda doğumundan üç ay sonra  kömür işçiliğinde  Toroslar’da öldü.” Anam, doğduğum yılı anlatırken geçmişe dalıp gitmişti. Yorgun gözleri ötelere, uzaklara bakıyordu. Çektiği çileler yü-zündeki derin çizgilerin arasında yumak yumaktı.

Sevdilli’yi eteğine alan Sevdilli’nin Karadağ’ı küçük bir dağ yavrusudur. Bağdaş kurup oturduğu Alhas’ın orta yerinde çevreye tepeden bakan bir dağ.  Sanki daha yücesi yokmuş gibi duruşu kibirli. Oysa çıplağın tekidir Karadağ. Ne gölgelik ağacı, ne kurdun kuşun konacağı sulağı, ne de yeşile saran otlağı var. Dört bir yanı demir rengi kayalarla örülüdür. Eşek düşse dişi kırılır. Varsa yoksa bir marifeti “Delikli Taş”ı. Nafile yere dilekler dilenen, adaklar adanan Delikli Taş’ı…

Sevdillinin delikli taşı

Sevdilli’nin toprakları da Karadağ gibidir; almış nasbini Karadağ’dan. Kısır, kuru, bereketsiz. İhanetten değil, kaderinden… Doğurduklarını duyuramamış bir türlü; atmış el kaplarına bir lokma ekmek için. Kimi zaman Haleplere arpa yolmacılığına, kimi zaman Toroslara Torlukçuluğa, kimi zaman Şark illerine demiryolu balasçılığına, kimi zaman seyyar satıcılığa, gurbet ellere;  dört bir yana… Mezarlar kalmış bu gidip gelmelerde; yaban ellerde, ıssızlarda kalan mezarlar… Bir daha ziyaret edilmeyen; kayıp olup giden mezarlar… Belki bundandır Alhas Aşireti’nin ağıtlarının bir başka duygulu, bir başka hüzünlü oluşları. Şimdilerde unutulup giden o ağıtlara işlenmiş nice acılı öyküler…

Anama sordum: “Babam nasıl öldü ana?”  Anam irkildi birden! Yüzünde gergin çizgiler belirdi. Sonra yüzündeki çizgileri yumuşatarak; “uzun, çok uzun,” dedi. İçimdeki öğrenme duygusunu yenememiştim. “Olsun ana, uzun olsun anlat babamı…”  Anam metanetini elden bırakmamaya gayret ederek, uzaklardan, geçmiş yıllardan kalan bir şeyleri ayıklar gibi titrek bir sesle başladı babamın ölümünü anlatmaya:

“Kıtlık, Toroslar, kömür, sonra…” dedi ve sustu. Tıkanmıştı; belli ki geride kalmış o yıllara dönmek acı veriyor. Baktım gözleri ıslaktı. Üsteledim: “Sonrasını anlat ana, sonra ne oldu?”  “Sonra ne olacak oğlum, işte o yıl kıtlıktan çıkmanın yolu Toroslara kömüre gitmekti. Toroslar’da meşe ağaçlarından kömür yaparak geçimi sağlayacaktık. Ailede gitmesi uygun gelen de babandı. Diğer iki amcanın çocukları yoktu; kaygısızdı onlar. Bu yüzden baban o yıl kömüre gitmeyi kendine görev bildi. Lakin, baban o günler hasta görünüyordu.

Öksürmeden, terlemeden gün gün eriyordu. Kuru vereme benziyordu hastalığı. “Bu yıl kömüre ben gideceğim” derken sitemliydi. Bekliyordu ki bu halde gönderilmesinler diye. Lakin, sen gitme diyen olmadı. Çaresiz, ben ve baban koyulduk yola… Sen o zaman bir aylıktın. Mustafa üçünde, İrbam altısında, İsmail dokuz, Kamo on beşinde. Kamo ve İsmail’i köyde bıraktık. Kolay olmadı onlardan ayrılmak, sessiz sessiz ağlıyorlardı peşimizden. Hiç unutmam, biz ayrılırken Sevdilli’den kara bir duman çökmüştü Sevdilli’nin Karadağ’ına. Besbelli, Karadağ utancından gizliyordu yüzünü gizliyordu.

Yolculuk eşekle yapılıyordu. Tek eşeğimiz vardı. Toroslara Nurhakların İtme Gediğini aşarak dört günde varacaktık. Yalnız değildik, köyden birkaç aile daha vardı; yardımlaşıyorduk yol boyunca. İtme Gediği’ne varmak üzereydik, baktık amcan Mıço peşimizde seğirtip geliyor. Görünce amcanı ferahladı içimiz, kuvvet geldi bize. Yufka yüreği elvermemiş amcanın; böyle üç çocukla hasta hasta yola düşmemize; karar vermiş bizi yalnız bırakmamaya, geldi yetişti bize Hızır gibi. Yetişince amcan bize, uzun ayrılıklardan sonra kavuşuyorlarmış gibi kucaklaştılar babanla, gözleri nemliydi ikisinin de.

Amcan Mıço, çileli ve acılıydı. Çetin bir yaşamdan çıkıp gelmişti Sevdilli’ye. Dedeleri Kamo, bir tarla kavgasından mı, ne? Sevdilli’yi terk ederek Binboğaların eteğine, Sarız’ın Örtüllü köyüne gidip yerleşmiş. Uzun kalmışlar Örtüllü’de; belki yirmi otuz yıl… Sonra tekrar dönmüşler Sevdilli’ye. Amcanın gençliği oralarda, Binboğalar’da çobanlıkla geçmiş. Yaman bir çobanmış amcan. Gözünü budaktan sakınmayan, korkusuz, cesur bir çoban. Sırası gelmiş kurşun yemiş sürü talancılarından, sırası gelmiş namlı eşkıyaları saklamış; İnce Memet ve Dört Kaşlı Alo’yu, sırası gelmiş sevdalı kaçakları saklamış; Raşo ile Nazlı’yı, sırası gelmiş sürüsünü kurtarmış kurtlarla boğuşmalarda… İşte öyle çok olay yaşamış… Kurtlarla boğuşmasından olacak “Guro (Kurt)” lakabını almıştı. Gerçek adı pek söylenmezdi; hep Guro lakabıyla bilinirdi. Sonra Örtüllü’nün güzel kızı Naze’yi kaçırıp evlenmiş. Naze’den olan tek oğlu Husen’le dünyalar onun olmuş. Ne ki, kader işte! Önce henüz sekizin de iken Husen’i, sonra Naze’yi kaybetmiş; yıkılmış tüm umutları. Bu yüzden acılıydı, kavalına dökerdi acılarını; çalarken kavalını dağ, taş ortak olurdu acılarına. Sen doğunca Husen’in adını sana verdik. Husen’imin kokusu geliyor derdi sımsıkı kucaklarken seni; avunurdu seninle.

Anam, amcamın acılarını acılarına katmıştı; gözlerinden tomurcuklanan yaşları nasırlı elleriyle silerken Torosları anlatıyordu: “Toroslara gelmiştik. Eteklerinde uygunca bir düzlüğe konduk. Sonra barınak yaptık kendimize; çalı çırpıdan, derme çatma bir huğ.  Toros dağları bizim dağlara benzemiyorlardı. Her tarafı ormanlarla örtülüydü. Bet bereket vardı her bir ağacında. Görünce Torosları öyle bereketli, bizim Karadağ’ın bizleri buralara neden saldığını anlamıştık ve hayıflanmıştık Delikli Taşa’a adadığımız adaklara… Bilmediğimiz bir dünya idi ormanlar; vahşi ve ürpertici. Derinliklerinden gelen uğultular uluyan kurt sesleri gibi korku salıyordu içimize. Rüzgârları sargındı; bedenimizi sarıyordu soğuk, soğuk; yılan gibi… Ocağın alevlerini yalayıp götürüyordu. Aş kaynatamıyorduk; köyde getirdiğimiz kuru yufkalarla karnımızı doyuruyorduk. Rutubetten babanın veremi, benim yılım (romatizma) azdıkça azıyordu. Lakin neylersin; ekmeğimizi bu ormanlar verecekti;  katlanacaktık gayri her bir meşakkatine…”
*
Torlukçuluk, meşe ağacından kömür yapmaktır. Zahmetli iştir torlukçuluk. Uzun aylar içinde meşe ağaçlarından bilek kalınlığından kesilen uzun dallar koni biçiminde çatılarak torluk yapılır. Sonra yer yer hava delikleri bırakılarak üstü çamurla sıvanarak içten tutuşturulup kömür olmaya bırakılır. Hava delikleri torluğun nefes borularıdır. Torluğun patlamaması veya alevlenmemesi hava deliklerinin ayarında  olmasına bağlıdır. Aksi halde torluk ya patlar, ya da alevlenip, kül olur. Böyle bir halde kömür olmaz ve torlukçuların tüm emekleri boşa çıkar; aç kalmalarına açar. Bu yüzden Torlukçular yürekleri ağzında torluğun kömür olmasını beklemeye dururlar.

Totorluk

Anam, uzaklardan gelen hüzünlü bir ezgiyi dinler gibi, arada bir durup içleniyordu. Sonra yüzünde gezinen acıları içten olmayan gülümsemelerle gizlemeye çalışıyordu. Oysa acıların kazdığı derin çizgiler bir türlü uçup gitmiyordu yüzünden. Hüzünlü bakışlarından gülümsemelerinin kederli olduğu belli oluyordu. Boğazında düğümlenen kesik cümlelerle Toroslar’da yaşadıklarını anlatmaya devam etti: “Gecemizi gündüzümüze katarak, hastalık, yorgunluk demeden kış bastırmadan torluğumuzu kurduk. Sonra ya Allah, ya Muhammet, ya Ali diyerek tutuşturup kömüre verdik.”
*
Torluk, torlukçunun mayalanmaya duran hamur teknesidir. Torlukta çıkan yanık meşe kokuları, torlukçunun taze ekmeğinin buram buram kokularıdır. Torluk, torlukçunun beklediği umuttur, beklediği kısmettir. Torlukçu, torlukla güler, torlukla küser yaşamına…
*
Kolay olmuyordu, anamın geçmiş yıllar içinde yaşadığı o acılı günleri anımsayıp anlatması. Gözlerinden gelen yaşlar, derin yüz çizgilerinden ince, kuru çenesine süzülüyorlardı. Gri kofisinin altında taşan ak saçları yüzüne dağılarak, o yaşları sanki gizler gibiydiler. O, yine geçmişte, uzaklarda kalan o acılı günleri yeniden yaşar gibi, babamın ölüm anını zorlanarak anlatmaya çalışıyordu:

“Baban gecesini gündüzüne katarak durmadan çalışıyordu; gizliyordu hastalığını, güçlü görünmeye çalışıyordu. “Bir şeyim yok” der dururdu. Lakin mecalsiz kaldığı belliydi. Dizlerinin dermanı kesilmiş, gözlerinin feri gitmişti. Kömürden alacağı parayla doktora gideceğini, iyileşeceğini söylüyordu. Hasta yatağında torluğun kömür olmasını bekliyordu. Torluğun kömür olmasını beklemesi ona direnç veriyordu. Öksürüyordu, öksürükleri kanamalıydı. Sesi gitmiş, konuşamıyordu. Güçlükle kaldırabildiği elleriyle derdini anlatmaya çalışıyordu. Biz, ölümün hayaletini yanı başımızda gezerken görüyorduk. Kendisi de sezinlemişti öleceğini. Sizlere baktıkça yaşlar geliyordu gözlerinden; sicim sicim… Bakışlarını ayıramıyordu bakışlarınızdan. Amcan ve ben gizliyorduk gözyaşlarımızı. Amcan, arada bir “kardaş kaygılanma, torluğumuz ayarında yanıyor” dediğinde  gözlerine bir canlılık geliyordu.

Bir sabah güneş kızıllığını ormanın derinliklerinden huğumuza düşürürken, amcan telaşla karışık bir sevinçle daldı içeriye “kardaş, şükürler olsun, torluğumuz kömür oldu,” dedi. Babanın yüzüne belli belirsiz sarı bir gülümseme yayıldı ve ellerini güçlükle amcanın yakasına attı. Bir size bir amcana baktı; yalvarır gibi… Çocuklar sana emanet mi demek istiyordu, bilmiyorum. Sonra bakışları amcanın bakışlarında öylece sönüp kaldılar. Gözleri açıktı; Kamo ve İsmail’i arar gibi. O an Torosların uğultularına karışan feryadı figanımız ormanların derinliğinde yankılanıp, sonsuzluğa yayılıp gitti… O akşam babanın mezarın üzerinde büyük bir ateş yakıldı ve o akşam o ateşin kızıllığı içinde amcanın kavalı soluduğu gecenin tüm hüznünü Torosların sağır tepelerine ünlüyordu. Amcan, mezarın başucuna taş yerine bir gül dikmişti. O gül, başka bir evrende, dilini bilmediği insanlar arasında, unutulmuş öksüz bir çocuk gibi umarsız, boynu bükük bize bakarken vedalaştık babanla… Biz çıkarken yola sen kundakta göz yuvarlarını sağa sola döndürüp babanı arıyordun.”
Anam köye dönüşünün daha ayrıntılarını anlatamadı; tıkanmıştı. Kaybettiği değeri yeniden bulmuş gibi elimden sımsıkı tutarken Karadağ’a perçimlenen gözlerinden gelen yaşlar Sevdilli’nin kuru topraklarını ıslatıyordu.

İkrar: Evrensel Yasa, Cem ve Varlığın Birliği DENİZ YILDIZ

Evrenin yasası, en temelde İkrar’a bağlıdır. Kâlû Bela’dan bu yana, tüm varlıklar bu İkrar ile var olur ve çemberi noksansız bir şekilde devam ettirir. Galaksilerin, meteorların, gezegenlerin birliği… Her bir zerre dahi, bu bütünlükle Hakikat’e Semâh dönmektedir.
Büyük ozan Nesîmî’nin o ulu nefesiyle dediği gibi: “Cân içinde cânânı gördüm, zerrede cihânı gördüm. Hakk’ın tecellîsini bildim, bu tende nişanî gördüm.” Bu, bir gözle Hakikati görmek, diğer gözle ise tüm kâinatın Hakk’ın Nuru ile var olduğunu bilmektir.

Biz canlılarda ise durum, tohumun toprakla olan sözüne benzer: Hangi cinsten olursa olsun, her can rahimde İkrarını vererek dünyaya gelir. Toprağa ekilen tohum nasıl ki yeşerip kâinata katkı sunarsa, insan tohumu da dünyaya ilk geldiğinde çığlığıyla varlığını ilan edip hanesinin kalbinde yeşerir. Bu yüzdendir ki İkrar, toprak ve Ana ile can bulup dünyayı onurlandırır; bu yüzden biz Yol Ehli tüm canlıları kutsarız.

İkrar, Dört Kapı Kırk Makam’dan geçerek nefsi terbiye etme ve İnsan-ı Kâmil olma yoluna girmektir. Bu, kulun nefsini arındırarak Hakk’a Kavuşma sözüdür.

Bu söz aynı zamanda, ateş, su, toprak ve hava ile var olan bedenimizin Evrensel Yasa’ya verdiği sözdür. Bu dört unsur, manevi yolumuzun direkleridir ve aynı zamanda nefsimizin dört halini terbiye etme makamlarıdır:

* Ateş: Hakikat Aşkını ve Hiddeti terbiye etmeyi,
* Su: Arınma ve Hırsı terbiye etmeyi,
* Toprak: Sabır ve Teslimiyeti temsil etmeyi,
* Hava: Canı ve Riyakarlığı terbiye etmeyi gerektirir.

Adil Yaşam ve Cem’de Rızalık

Bu birliğin ikrarı bozulur ise, toplumdaki Sulh ve barış dahi bozulur. Biz Aleviler, verdiğimiz ikrarla Evrensel Yasa’da toplumsal Adaletin sözünü veririz. Bu söz, kul hakkı yenmesini, cana ve doğaya yapılan her türlü zulmü kesinlikle reddeder. İkrar’dan dönmek, o birliğin bütünlüğüne zarar vermek demektir ve Yol’un temel direği olan Rızalık’ı kaybetmektir. Bu nedenle yolumuz, Hakikat’in hiçbir zaman zulümle yoldaş olmayacağını, temelinin Adalet ve Sevgi olduğunu vurgular.

Her varlık zamansal ve mekânsaldır aslında; ve hakikati dahi bulunduğun zamanda ve mekânda arar ya da bulur. İşte bu Evrensel Yasa, somutluğunu Cem’de bulur. Cem, taliblerin Gönül Meydanı’nda bir araya gelerek İkrar sözünü verdikleri ve tazeledikleri kutsal mekândır. Burası, en önemlisi Huzur-u Pir’de Dara durdukları yerdir. Dara durmak; yalnızca Hakk’ın huzurunda değil, canların önünde kendi öz muhasebemizi yapma, nefsimizi sorgulama ve topluluktan Rızalık alma eylemidir. Biz talibler, bu evrensel döngüde Cem’lerimize girerek sözümüzü yeniler, birliğin bütünlüğüne ve Hakikat’e Semâh dönerek Evrensel Yasa’nın ahengi içinde yolumuza devam ederiz. Bu İkrar, bizim için hem başlangıç hem de nihai varış noktasıdır.

Alevi Kurumlarında Cam Tavan Var mı? EVRİM KEPENEK

0

Zeliha Altuntaş, “Kadınların özgürleşmediği bir yapının bütünsel bir özgürlük iddiası olamaz. Mücadelem yalnızca kendi konumum için değil, tüm kadınların hakları içindir” diyor.

Almanya’da akademisyen ve etnoloji araştırmacısı olarak görev yapan Zeliha Altuntaş, Alevi kurumlarındaki toplumsal cinsiyet eşitsizliğine dair deneyimlerini anlattı.

Altuntaş, özellikle kadınların kurumsal yapılarda görünmez kılındığını, karar mekanizmalarına erişimlerinin sınırlı olduğunu ve emeğinin erkekler tarafından sahiplenildiğini vurguladı.Êzidî kadınların savaş sonrası yaşadığı travmalar üzerine başladığı çalışmalarıyla tanınan Altuntaş, Almanya’daki üniversiteler bünyesinde kadın, şiddet ve toplumsal cinsiyet çalışmaları yürütüyor. Aynı zamanda Jan Kizilhan’ın yönetim kurulunda bulunduğu Ethno adlı etnoloji kurumunda aktif görev alıyor.

Altuntaş, Alevi örgütlenmeleriyle tanışmasını, kadın hakları alanında yürüttüğü kampanyalar vesilesiyle gerçekleştiğini belirtti. “Alevi kimliğim ve kadın inisiyatifinde yer almam, bu eşitsizliğin görünür kılınması ve giderilmesi için katkı sunma isteğimle birleşti” diyen Altuntaş, tarihsel Alevi-Bektaşi yolunun kurucu figürleri arasında kadınların merkezi rol oynadığını hatırlattı. Ancak güncel Alevi kurumlarında bu eşitlikçi mirasın pratikte yansımadığına dikkat çekti.

“Kurumlarda erkek dayanışma ağları var”

Altuntaş, hazırladığı projelerin erkekler tarafından sahiplenildiğini, kadın emeğinin görünmez kılındığını ve kadınların kurumsal iktidar mekanizmaları tarafından engellendiğini söyledi. Kurumlarda toplumsal cinsiyet eşitsizliğinin, gönüllülük esaslı çalışma kültürü, erkek dayanışma ağları ve ataerkil hiyerarşi tarafından yeniden üretildiğini belirtti.

Altuntaş’ın çözüm önerileri ise şöyle:

*Kadın kotasının güçlendirilmesi ve karar mekanizmalarında zorunlu hâle getirilmesi,

*Kadın emeğinin görünür kılınması ve emek sömürüsünün önlenmesi,

*Şeffaflık ve hesap verebilirlik mekanizmalarının kurulması,

*Tarihsel eşitlikçi figürlerin kurumsal pratiğe yansıtılması,

*Toplumsal cinsiyet eğitimlerinin zorunlu hâle getirilmesi,

*Kadınların bağımsız meclislerde deneyimlerini paylaşabilmesi,

*Erkek yöneticilerin toplumsal cinsiyet eşitliği konusunda sorumluluk alması.

Altuntaş, kadınların örgütlenme deneyimlerini güçlendirmenin Alevi toplumunun demokratikleşmesi açısından da kritik olduğunu vurguladı:

“Kadınların özgürleşmediği bir yapının bütünsel bir özgürlük iddiası olamaz. Mücadelem yalnızca kendi konumum için değil, tüm kadınların hakları içindir.”

Altuntaş, sözlerini Maya Angelou’nun sözleriyle noktaladı: “Bir kadın ne zaman kendisi için ayağa kalksa, tüm kadınlar için de ayağa kalkar.

Bu yazı biananet.org adresinden alınmıştır.

 

Mehmet Çelik: Suriye’deki saldırılar derhal son bulmalı!

SYKP Hatay İl Eşbaşkanı Mehmet Çelik, Suriye’de Arap Alevi halkına yönelik süregelen katliamlar ve zorla yerinden edilme uygulamalarının durdurulması gerektiğini vurguladı. Çelik, AKP hükümetinin bu duruma müdahale etmesi gerektiğini belirterek, son aylarda artan şiddet olaylarının bölgedeki halk üzerinde büyük bir korku yarattığını ifade etti.

Mart ayından itibaren yaşanan olayların hem ulusal hem de uluslararası kamuoyunda yankı bulduğunu aktaran Çelik, halkın her an yeni bir saldırıya maruz kalma korkusuyla yaşadığını dile getirdi. Alevilerin, katliam tehdidi nedeniyle büyük bir tedirginlik içinde olduğunu söyleyen Çelik, insanların kendi güvenliklerini sağlamak adına gruplar halinde bir arada yaşamak zorunda kaldığını kaydetti.

Çelik, Suriye’deki saldırıların durdurulması için Türkiye’deki AKP iktidarının etkili olabileceğine dikkat çekerek, HTŞ yönetiminin baskı ve saldırıları sonlandırmak için zorlanabileceğini belirtti. Antakya’daki halkın, Suriye’deki akrabalarının huzur içinde yaşamasını istediğini söyleyen Çelik, Arap Alevi halkının güvenliğinin sağlanması talebinde bulundu.