Ana Sayfa Blog Sayfa 56

TORLUKTA ÖLMEK HÜSEYİN ÖZDEMİR

Anam, “oğlum” dedi, “oğlum, Allah o yıl merhametini hepen elden bırakmıştı. Kıştan sonra toprağa bir damla yağmur vermemişti. Gökyüzüne dikilen gözlerimiz sonsuz maviliğe baka baka yorulup kalmıştı. Gökte bir avuç bulut görülmüyordu. Güneşte kızgınlaştıkça kızgınlaşıyordu; alaf alaf yakıyordu her yanı. Yemyeşil tarlalara koyu morluklar çökmüştü. Ekin başları öğle sıcağında öne düşüp bir bir ölüyorlardı. Toprağın koyu gölgeli yarıkları çizgi çizgi uzayıp gidiyordu. Cümle yazı yabanda otlar kuruyup gitmişi. Hayvanların ağzı, dili yara bere içindeydi. O yıl ne harman kaldırabildik ne zahire. Açlık gelip kapıya dayanmıştı. İşte sen o yıl doğdun oğlum, o kıtlık senesinde. Babanda doğumundan üç ay sonra  kömür işçiliğinde  Toroslar’da öldü.” Anam, doğduğum yılı anlatırken geçmişe dalıp gitmişti. Yorgun gözleri ötelere, uzaklara bakıyordu. Çektiği çileler yü-zündeki derin çizgilerin arasında yumak yumaktı.

Sevdilli’yi eteğine alan Sevdilli’nin Karadağ’ı küçük bir dağ yavrusudur. Bağdaş kurup oturduğu Alhas’ın orta yerinde çevreye tepeden bakan bir dağ.  Sanki daha yücesi yokmuş gibi duruşu kibirli. Oysa çıplağın tekidir Karadağ. Ne gölgelik ağacı, ne kurdun kuşun konacağı sulağı, ne de yeşile saran otlağı var. Dört bir yanı demir rengi kayalarla örülüdür. Eşek düşse dişi kırılır. Varsa yoksa bir marifeti “Delikli Taş”ı. Nafile yere dilekler dilenen, adaklar adanan Delikli Taş’ı…

Sevdillinin delikli taşı

Sevdilli’nin toprakları da Karadağ gibidir; almış nasbini Karadağ’dan. Kısır, kuru, bereketsiz. İhanetten değil, kaderinden… Doğurduklarını duyuramamış bir türlü; atmış el kaplarına bir lokma ekmek için. Kimi zaman Haleplere arpa yolmacılığına, kimi zaman Toroslara Torlukçuluğa, kimi zaman Şark illerine demiryolu balasçılığına, kimi zaman seyyar satıcılığa, gurbet ellere;  dört bir yana… Mezarlar kalmış bu gidip gelmelerde; yaban ellerde, ıssızlarda kalan mezarlar… Bir daha ziyaret edilmeyen; kayıp olup giden mezarlar… Belki bundandır Alhas Aşireti’nin ağıtlarının bir başka duygulu, bir başka hüzünlü oluşları. Şimdilerde unutulup giden o ağıtlara işlenmiş nice acılı öyküler…

Anama sordum: “Babam nasıl öldü ana?”  Anam irkildi birden! Yüzünde gergin çizgiler belirdi. Sonra yüzündeki çizgileri yumuşatarak; “uzun, çok uzun,” dedi. İçimdeki öğrenme duygusunu yenememiştim. “Olsun ana, uzun olsun anlat babamı…”  Anam metanetini elden bırakmamaya gayret ederek, uzaklardan, geçmiş yıllardan kalan bir şeyleri ayıklar gibi titrek bir sesle başladı babamın ölümünü anlatmaya:

“Kıtlık, Toroslar, kömür, sonra…” dedi ve sustu. Tıkanmıştı; belli ki geride kalmış o yıllara dönmek acı veriyor. Baktım gözleri ıslaktı. Üsteledim: “Sonrasını anlat ana, sonra ne oldu?”  “Sonra ne olacak oğlum, işte o yıl kıtlıktan çıkmanın yolu Toroslara kömüre gitmekti. Toroslar’da meşe ağaçlarından kömür yaparak geçimi sağlayacaktık. Ailede gitmesi uygun gelen de babandı. Diğer iki amcanın çocukları yoktu; kaygısızdı onlar. Bu yüzden baban o yıl kömüre gitmeyi kendine görev bildi. Lakin, baban o günler hasta görünüyordu.

Öksürmeden, terlemeden gün gün eriyordu. Kuru vereme benziyordu hastalığı. “Bu yıl kömüre ben gideceğim” derken sitemliydi. Bekliyordu ki bu halde gönderilmesinler diye. Lakin, sen gitme diyen olmadı. Çaresiz, ben ve baban koyulduk yola… Sen o zaman bir aylıktın. Mustafa üçünde, İrbam altısında, İsmail dokuz, Kamo on beşinde. Kamo ve İsmail’i köyde bıraktık. Kolay olmadı onlardan ayrılmak, sessiz sessiz ağlıyorlardı peşimizden. Hiç unutmam, biz ayrılırken Sevdilli’den kara bir duman çökmüştü Sevdilli’nin Karadağ’ına. Besbelli, Karadağ utancından gizliyordu yüzünü gizliyordu.

Yolculuk eşekle yapılıyordu. Tek eşeğimiz vardı. Toroslara Nurhakların İtme Gediğini aşarak dört günde varacaktık. Yalnız değildik, köyden birkaç aile daha vardı; yardımlaşıyorduk yol boyunca. İtme Gediği’ne varmak üzereydik, baktık amcan Mıço peşimizde seğirtip geliyor. Görünce amcanı ferahladı içimiz, kuvvet geldi bize. Yufka yüreği elvermemiş amcanın; böyle üç çocukla hasta hasta yola düşmemize; karar vermiş bizi yalnız bırakmamaya, geldi yetişti bize Hızır gibi. Yetişince amcan bize, uzun ayrılıklardan sonra kavuşuyorlarmış gibi kucaklaştılar babanla, gözleri nemliydi ikisinin de.

Amcan Mıço, çileli ve acılıydı. Çetin bir yaşamdan çıkıp gelmişti Sevdilli’ye. Dedeleri Kamo, bir tarla kavgasından mı, ne? Sevdilli’yi terk ederek Binboğaların eteğine, Sarız’ın Örtüllü köyüne gidip yerleşmiş. Uzun kalmışlar Örtüllü’de; belki yirmi otuz yıl… Sonra tekrar dönmüşler Sevdilli’ye. Amcanın gençliği oralarda, Binboğalar’da çobanlıkla geçmiş. Yaman bir çobanmış amcan. Gözünü budaktan sakınmayan, korkusuz, cesur bir çoban. Sırası gelmiş kurşun yemiş sürü talancılarından, sırası gelmiş namlı eşkıyaları saklamış; İnce Memet ve Dört Kaşlı Alo’yu, sırası gelmiş sevdalı kaçakları saklamış; Raşo ile Nazlı’yı, sırası gelmiş sürüsünü kurtarmış kurtlarla boğuşmalarda… İşte öyle çok olay yaşamış… Kurtlarla boğuşmasından olacak “Guro (Kurt)” lakabını almıştı. Gerçek adı pek söylenmezdi; hep Guro lakabıyla bilinirdi. Sonra Örtüllü’nün güzel kızı Naze’yi kaçırıp evlenmiş. Naze’den olan tek oğlu Husen’le dünyalar onun olmuş. Ne ki, kader işte! Önce henüz sekizin de iken Husen’i, sonra Naze’yi kaybetmiş; yıkılmış tüm umutları. Bu yüzden acılıydı, kavalına dökerdi acılarını; çalarken kavalını dağ, taş ortak olurdu acılarına. Sen doğunca Husen’in adını sana verdik. Husen’imin kokusu geliyor derdi sımsıkı kucaklarken seni; avunurdu seninle.

Anam, amcamın acılarını acılarına katmıştı; gözlerinden tomurcuklanan yaşları nasırlı elleriyle silerken Torosları anlatıyordu: “Toroslara gelmiştik. Eteklerinde uygunca bir düzlüğe konduk. Sonra barınak yaptık kendimize; çalı çırpıdan, derme çatma bir huğ.  Toros dağları bizim dağlara benzemiyorlardı. Her tarafı ormanlarla örtülüydü. Bet bereket vardı her bir ağacında. Görünce Torosları öyle bereketli, bizim Karadağ’ın bizleri buralara neden saldığını anlamıştık ve hayıflanmıştık Delikli Taşa’a adadığımız adaklara… Bilmediğimiz bir dünya idi ormanlar; vahşi ve ürpertici. Derinliklerinden gelen uğultular uluyan kurt sesleri gibi korku salıyordu içimize. Rüzgârları sargındı; bedenimizi sarıyordu soğuk, soğuk; yılan gibi… Ocağın alevlerini yalayıp götürüyordu. Aş kaynatamıyorduk; köyde getirdiğimiz kuru yufkalarla karnımızı doyuruyorduk. Rutubetten babanın veremi, benim yılım (romatizma) azdıkça azıyordu. Lakin neylersin; ekmeğimizi bu ormanlar verecekti;  katlanacaktık gayri her bir meşakkatine…”
*
Torlukçuluk, meşe ağacından kömür yapmaktır. Zahmetli iştir torlukçuluk. Uzun aylar içinde meşe ağaçlarından bilek kalınlığından kesilen uzun dallar koni biçiminde çatılarak torluk yapılır. Sonra yer yer hava delikleri bırakılarak üstü çamurla sıvanarak içten tutuşturulup kömür olmaya bırakılır. Hava delikleri torluğun nefes borularıdır. Torluğun patlamaması veya alevlenmemesi hava deliklerinin ayarında  olmasına bağlıdır. Aksi halde torluk ya patlar, ya da alevlenip, kül olur. Böyle bir halde kömür olmaz ve torlukçuların tüm emekleri boşa çıkar; aç kalmalarına açar. Bu yüzden Torlukçular yürekleri ağzında torluğun kömür olmasını beklemeye dururlar.

Totorluk

Anam, uzaklardan gelen hüzünlü bir ezgiyi dinler gibi, arada bir durup içleniyordu. Sonra yüzünde gezinen acıları içten olmayan gülümsemelerle gizlemeye çalışıyordu. Oysa acıların kazdığı derin çizgiler bir türlü uçup gitmiyordu yüzünden. Hüzünlü bakışlarından gülümsemelerinin kederli olduğu belli oluyordu. Boğazında düğümlenen kesik cümlelerle Toroslar’da yaşadıklarını anlatmaya devam etti: “Gecemizi gündüzümüze katarak, hastalık, yorgunluk demeden kış bastırmadan torluğumuzu kurduk. Sonra ya Allah, ya Muhammet, ya Ali diyerek tutuşturup kömüre verdik.”
*
Torluk, torlukçunun mayalanmaya duran hamur teknesidir. Torlukta çıkan yanık meşe kokuları, torlukçunun taze ekmeğinin buram buram kokularıdır. Torluk, torlukçunun beklediği umuttur, beklediği kısmettir. Torlukçu, torlukla güler, torlukla küser yaşamına…
*
Kolay olmuyordu, anamın geçmiş yıllar içinde yaşadığı o acılı günleri anımsayıp anlatması. Gözlerinden gelen yaşlar, derin yüz çizgilerinden ince, kuru çenesine süzülüyorlardı. Gri kofisinin altında taşan ak saçları yüzüne dağılarak, o yaşları sanki gizler gibiydiler. O, yine geçmişte, uzaklarda kalan o acılı günleri yeniden yaşar gibi, babamın ölüm anını zorlanarak anlatmaya çalışıyordu:

“Baban gecesini gündüzüne katarak durmadan çalışıyordu; gizliyordu hastalığını, güçlü görünmeye çalışıyordu. “Bir şeyim yok” der dururdu. Lakin mecalsiz kaldığı belliydi. Dizlerinin dermanı kesilmiş, gözlerinin feri gitmişti. Kömürden alacağı parayla doktora gideceğini, iyileşeceğini söylüyordu. Hasta yatağında torluğun kömür olmasını bekliyordu. Torluğun kömür olmasını beklemesi ona direnç veriyordu. Öksürüyordu, öksürükleri kanamalıydı. Sesi gitmiş, konuşamıyordu. Güçlükle kaldırabildiği elleriyle derdini anlatmaya çalışıyordu. Biz, ölümün hayaletini yanı başımızda gezerken görüyorduk. Kendisi de sezinlemişti öleceğini. Sizlere baktıkça yaşlar geliyordu gözlerinden; sicim sicim… Bakışlarını ayıramıyordu bakışlarınızdan. Amcan ve ben gizliyorduk gözyaşlarımızı. Amcan, arada bir “kardaş kaygılanma, torluğumuz ayarında yanıyor” dediğinde  gözlerine bir canlılık geliyordu.

Bir sabah güneş kızıllığını ormanın derinliklerinden huğumuza düşürürken, amcan telaşla karışık bir sevinçle daldı içeriye “kardaş, şükürler olsun, torluğumuz kömür oldu,” dedi. Babanın yüzüne belli belirsiz sarı bir gülümseme yayıldı ve ellerini güçlükle amcanın yakasına attı. Bir size bir amcana baktı; yalvarır gibi… Çocuklar sana emanet mi demek istiyordu, bilmiyorum. Sonra bakışları amcanın bakışlarında öylece sönüp kaldılar. Gözleri açıktı; Kamo ve İsmail’i arar gibi. O an Torosların uğultularına karışan feryadı figanımız ormanların derinliğinde yankılanıp, sonsuzluğa yayılıp gitti… O akşam babanın mezarın üzerinde büyük bir ateş yakıldı ve o akşam o ateşin kızıllığı içinde amcanın kavalı soluduğu gecenin tüm hüznünü Torosların sağır tepelerine ünlüyordu. Amcan, mezarın başucuna taş yerine bir gül dikmişti. O gül, başka bir evrende, dilini bilmediği insanlar arasında, unutulmuş öksüz bir çocuk gibi umarsız, boynu bükük bize bakarken vedalaştık babanla… Biz çıkarken yola sen kundakta göz yuvarlarını sağa sola döndürüp babanı arıyordun.”
Anam köye dönüşünün daha ayrıntılarını anlatamadı; tıkanmıştı. Kaybettiği değeri yeniden bulmuş gibi elimden sımsıkı tutarken Karadağ’a perçimlenen gözlerinden gelen yaşlar Sevdilli’nin kuru topraklarını ıslatıyordu.

İkrar: Evrensel Yasa, Cem ve Varlığın Birliği DENİZ YILDIZ

Evrenin yasası, en temelde İkrar’a bağlıdır. Kâlû Bela’dan bu yana, tüm varlıklar bu İkrar ile var olur ve çemberi noksansız bir şekilde devam ettirir. Galaksilerin, meteorların, gezegenlerin birliği… Her bir zerre dahi, bu bütünlükle Hakikat’e Semâh dönmektedir.
Büyük ozan Nesîmî’nin o ulu nefesiyle dediği gibi: “Cân içinde cânânı gördüm, zerrede cihânı gördüm. Hakk’ın tecellîsini bildim, bu tende nişanî gördüm.” Bu, bir gözle Hakikati görmek, diğer gözle ise tüm kâinatın Hakk’ın Nuru ile var olduğunu bilmektir.

Biz canlılarda ise durum, tohumun toprakla olan sözüne benzer: Hangi cinsten olursa olsun, her can rahimde İkrarını vererek dünyaya gelir. Toprağa ekilen tohum nasıl ki yeşerip kâinata katkı sunarsa, insan tohumu da dünyaya ilk geldiğinde çığlığıyla varlığını ilan edip hanesinin kalbinde yeşerir. Bu yüzdendir ki İkrar, toprak ve Ana ile can bulup dünyayı onurlandırır; bu yüzden biz Yol Ehli tüm canlıları kutsarız.

İkrar, Dört Kapı Kırk Makam’dan geçerek nefsi terbiye etme ve İnsan-ı Kâmil olma yoluna girmektir. Bu, kulun nefsini arındırarak Hakk’a Kavuşma sözüdür.

Bu söz aynı zamanda, ateş, su, toprak ve hava ile var olan bedenimizin Evrensel Yasa’ya verdiği sözdür. Bu dört unsur, manevi yolumuzun direkleridir ve aynı zamanda nefsimizin dört halini terbiye etme makamlarıdır:

* Ateş: Hakikat Aşkını ve Hiddeti terbiye etmeyi,
* Su: Arınma ve Hırsı terbiye etmeyi,
* Toprak: Sabır ve Teslimiyeti temsil etmeyi,
* Hava: Canı ve Riyakarlığı terbiye etmeyi gerektirir.

Adil Yaşam ve Cem’de Rızalık

Bu birliğin ikrarı bozulur ise, toplumdaki Sulh ve barış dahi bozulur. Biz Aleviler, verdiğimiz ikrarla Evrensel Yasa’da toplumsal Adaletin sözünü veririz. Bu söz, kul hakkı yenmesini, cana ve doğaya yapılan her türlü zulmü kesinlikle reddeder. İkrar’dan dönmek, o birliğin bütünlüğüne zarar vermek demektir ve Yol’un temel direği olan Rızalık’ı kaybetmektir. Bu nedenle yolumuz, Hakikat’in hiçbir zaman zulümle yoldaş olmayacağını, temelinin Adalet ve Sevgi olduğunu vurgular.

Her varlık zamansal ve mekânsaldır aslında; ve hakikati dahi bulunduğun zamanda ve mekânda arar ya da bulur. İşte bu Evrensel Yasa, somutluğunu Cem’de bulur. Cem, taliblerin Gönül Meydanı’nda bir araya gelerek İkrar sözünü verdikleri ve tazeledikleri kutsal mekândır. Burası, en önemlisi Huzur-u Pir’de Dara durdukları yerdir. Dara durmak; yalnızca Hakk’ın huzurunda değil, canların önünde kendi öz muhasebemizi yapma, nefsimizi sorgulama ve topluluktan Rızalık alma eylemidir. Biz talibler, bu evrensel döngüde Cem’lerimize girerek sözümüzü yeniler, birliğin bütünlüğüne ve Hakikat’e Semâh dönerek Evrensel Yasa’nın ahengi içinde yolumuza devam ederiz. Bu İkrar, bizim için hem başlangıç hem de nihai varış noktasıdır.

Alevi Kurumlarında Cam Tavan Var mı? EVRİM KEPENEK

0

Zeliha Altuntaş, “Kadınların özgürleşmediği bir yapının bütünsel bir özgürlük iddiası olamaz. Mücadelem yalnızca kendi konumum için değil, tüm kadınların hakları içindir” diyor.

Almanya’da akademisyen ve etnoloji araştırmacısı olarak görev yapan Zeliha Altuntaş, Alevi kurumlarındaki toplumsal cinsiyet eşitsizliğine dair deneyimlerini anlattı.

Altuntaş, özellikle kadınların kurumsal yapılarda görünmez kılındığını, karar mekanizmalarına erişimlerinin sınırlı olduğunu ve emeğinin erkekler tarafından sahiplenildiğini vurguladı.Êzidî kadınların savaş sonrası yaşadığı travmalar üzerine başladığı çalışmalarıyla tanınan Altuntaş, Almanya’daki üniversiteler bünyesinde kadın, şiddet ve toplumsal cinsiyet çalışmaları yürütüyor. Aynı zamanda Jan Kizilhan’ın yönetim kurulunda bulunduğu Ethno adlı etnoloji kurumunda aktif görev alıyor.

Altuntaş, Alevi örgütlenmeleriyle tanışmasını, kadın hakları alanında yürüttüğü kampanyalar vesilesiyle gerçekleştiğini belirtti. “Alevi kimliğim ve kadın inisiyatifinde yer almam, bu eşitsizliğin görünür kılınması ve giderilmesi için katkı sunma isteğimle birleşti” diyen Altuntaş, tarihsel Alevi-Bektaşi yolunun kurucu figürleri arasında kadınların merkezi rol oynadığını hatırlattı. Ancak güncel Alevi kurumlarında bu eşitlikçi mirasın pratikte yansımadığına dikkat çekti.

“Kurumlarda erkek dayanışma ağları var”

Altuntaş, hazırladığı projelerin erkekler tarafından sahiplenildiğini, kadın emeğinin görünmez kılındığını ve kadınların kurumsal iktidar mekanizmaları tarafından engellendiğini söyledi. Kurumlarda toplumsal cinsiyet eşitsizliğinin, gönüllülük esaslı çalışma kültürü, erkek dayanışma ağları ve ataerkil hiyerarşi tarafından yeniden üretildiğini belirtti.

Altuntaş’ın çözüm önerileri ise şöyle:

*Kadın kotasının güçlendirilmesi ve karar mekanizmalarında zorunlu hâle getirilmesi,

*Kadın emeğinin görünür kılınması ve emek sömürüsünün önlenmesi,

*Şeffaflık ve hesap verebilirlik mekanizmalarının kurulması,

*Tarihsel eşitlikçi figürlerin kurumsal pratiğe yansıtılması,

*Toplumsal cinsiyet eğitimlerinin zorunlu hâle getirilmesi,

*Kadınların bağımsız meclislerde deneyimlerini paylaşabilmesi,

*Erkek yöneticilerin toplumsal cinsiyet eşitliği konusunda sorumluluk alması.

Altuntaş, kadınların örgütlenme deneyimlerini güçlendirmenin Alevi toplumunun demokratikleşmesi açısından da kritik olduğunu vurguladı:

“Kadınların özgürleşmediği bir yapının bütünsel bir özgürlük iddiası olamaz. Mücadelem yalnızca kendi konumum için değil, tüm kadınların hakları içindir.”

Altuntaş, sözlerini Maya Angelou’nun sözleriyle noktaladı: “Bir kadın ne zaman kendisi için ayağa kalksa, tüm kadınlar için de ayağa kalkar.

Bu yazı biananet.org adresinden alınmıştır.

 

Mehmet Çelik: Suriye’deki saldırılar derhal son bulmalı!

SYKP Hatay İl Eşbaşkanı Mehmet Çelik, Suriye’de Arap Alevi halkına yönelik süregelen katliamlar ve zorla yerinden edilme uygulamalarının durdurulması gerektiğini vurguladı. Çelik, AKP hükümetinin bu duruma müdahale etmesi gerektiğini belirterek, son aylarda artan şiddet olaylarının bölgedeki halk üzerinde büyük bir korku yarattığını ifade etti.

Mart ayından itibaren yaşanan olayların hem ulusal hem de uluslararası kamuoyunda yankı bulduğunu aktaran Çelik, halkın her an yeni bir saldırıya maruz kalma korkusuyla yaşadığını dile getirdi. Alevilerin, katliam tehdidi nedeniyle büyük bir tedirginlik içinde olduğunu söyleyen Çelik, insanların kendi güvenliklerini sağlamak adına gruplar halinde bir arada yaşamak zorunda kaldığını kaydetti.

Çelik, Suriye’deki saldırıların durdurulması için Türkiye’deki AKP iktidarının etkili olabileceğine dikkat çekerek, HTŞ yönetiminin baskı ve saldırıları sonlandırmak için zorlanabileceğini belirtti. Antakya’daki halkın, Suriye’deki akrabalarının huzur içinde yaşamasını istediğini söyleyen Çelik, Arap Alevi halkının güvenliğinin sağlanması talebinde bulundu.

Alevi kurumlarından dünya halkına uyarı: Suriye’de Alevilere soykırım tehdidi!

Ankara’da bir araya gelen Alevi kurumları, Suriye’de Alevilere ve diğer kadim halklara yönelik artan saldırılara karşı dünya kamuoyuna güçlü bir çağrı yaptı. Alevi Bektaşi Federasyonu, Pir Sultan Abdal Kültür Derneği, Alevi Kültür Dernekleri, Hacı Bektaş Veli Anadolu Kültür Vakfı, Demokratik Alevi Dernekleri ve Ankara Emek ve Demokrasi Güçleri, ortak basın açıklamasında, Suriye’deki son saldırıların “örgütlü bir soykırım girişimi” olduğunu vurguladı.

Alevi Bektaşi Federasyonu Genel Başkan Yardımcısı Bülent İlik tarafından okunan açıklamada, HTŞ’nin Alevilere, Hristiyanlara ve diğer topluluklara yönelik sistematik bir soykırım uyguladığına dikkat çekildi. Açıklamada, Alevi halkının can güvenliğinin kalmadığı, ev baskınları, kaçırmalar ve malvarlığına el koymalar gibi insan onurunu zedeleyen uygulamaların yaşandığı belirtildi.

Kurumlar, başta ABD, İsrail ve Türkiye olmak üzere, HTŞ’yi destekleyen devletleri sorumlu tutarak, “Suriye’deki her gözyaşının, her damla kanın sorumlusu yalnızca selefi çeteler değil, onları besleyen ülkelerdir.” ifadelerini kullandı. Ayrıca, HTŞ’nin uluslararası alanda meşruiyet kazandırılmasına karşı durulması gerektiği vurgulandı.

Alevi kurumları, dünya halklarına hitaben şu çağrıda bulundu: “Hükümetlerinize baskı kurun. Suriye’de onurlu bir mücadelenin içinde hayatta kalmaya çalışan canlarımızın sesine ses olun.” Ayrıca, bağımsız insan hakları heyetlerinin bölgeye girmesinin sağlanması ve insani yardım koridorlarının açılması talep edildi.

Açıklamanın sonunda Alevi kurumları, “Zalimden yana olmayacağız, barıştan, adaletten ve eşit yurttaşlıktan vazgeçmeyeceğiz.” mesajını vererek, tüm kamuoyunu Suriye’deki mağdurların sesi olmaya davet etti. Bülent İlik, Suriye’de yaşananların “tarihe kara bir sayfa” olarak geçeceğini belirtti ve bu suçlara ortak olunmaması gerektiğini vurguladı.

Paris’te Genç Kürt Alevi Aday Mehmet Özgüner’e Destek Ziyareti

28 Kasım 2025 tarihinde Paris’in 93. Bölgesi Bondy’de, genç Kürt Alevi aday Mehmet Özgüner ile önemli bir görüşme gerçekleştirildi. FUAF Diplomasi Komisyonu tarafından düzenlenen bu toplantıda, gençlerin siyasetteki rolü, yerel yönetimlerde temsiliyet ve toplumsal sorumluluk gibi konular ele alındı.

Mehmet Özgüner’in siyasete cesaretle adım atması, genç kuşakların siyasal süreçlere katılımı açısından umut verici bir gelişme olarak değerlendirildi. Gençlerin yerel yönetimlerde aktif rol almasının toplumsal görünürlüğü artırdığı ve demokrasiye katkı sağladığı vurgulandı. Bu durum, Alevi toplumunun geleceği için büyük bir umut kaynağı olarak öne çıktı.

Ayrıca, Mehmet Özgüner’in seçim ekibinde yer alacak Ken isimli bir başka Alevi gencin de sürece katılması memnuniyetle karşılandı. FUAF Diplomasi Komisyonu, her iki genci de üstlendikleri önemli sorumluluk nedeniyle kutladı.

Açıklamada, önümüzdeki süreçte Mehmet Özgüner ve ekibiyle iş birliği yapmaya devam edileceği, gençlerin siyasette, kültürde ve toplumsal mücadelede cesaretle yer almasının geleceğin inşası açısından büyük bir güç oluşturduğu belirtildi. FUAF Diplomasi Komisyonu adına yapılan açıklamada, “Yolunuz açık olsun, Hızır yar ve yardımcınız olsun” temennisiyle desteklerini ifade ettiler.

Alevi Bektaşi Federasyonu: Dergahlarımızı geri verin, ayrımcılığa son!

Alevi Bektaşi Federasyonu Yol Erkân Kurulu, Tekke ve Zaviyeler Kanunu’nun Aleviler için bir baskı aracı haline geldiğini belirterek, Hacıbektaş Dergâhı başta olmak üzere tüm dergâhların Alevi toplumuna iade edilmesi çağrısında bulundu. 30 Kasım 1925 tarihinde yürürlüğe giren bu kanunun, aradan geçen yüzyıla rağmen Alevi toplumu üzerinde asimilasyon etkisi yarattığı ifade edildi.

Açıklamada, dergâhların kapatılmasının Alevi inancının merkezlerini hedef alarak vakıf mallarının devlet tarafından gasp edilmesine yol açtığı vurgulandı. Hacıbektaş Dergâhı’nın devlet kontrolüne alınması ve 1964’te müze statüsüne dönüştürülmesi, inanç özgürlüğüne açık bir tehdit olarak değerlendirildi.

Federasyon, Cemevlerinin yasal olarak ibadethane statüsüne alınmamasını sistematik ayrımcılık olarak nitelerken, bu durumun laiklik ilkesinin tekçi bir yorumunun sonucu olduğunu belirtti. Tarikat ve cemaatler için uygulanan kısıtlamaların Alevilere yönelik olarak uygulanmaması, bu çifte standardın en belirgin örneği olarak ortaya kondu.

Alevi Bektaşi Federasyonu, Hacıbektaş Dergâhı’nın yanı sıra kapatılan diğer dergâhların da Alevi toplumuna iade edilmesini, Cemevlerinin yasal ve anayasal düzeyde ibadethane olarak tanınmasını ve Tekke ve Zaviyeler Kanunu’nun güncellenmesini talep etti. Açıklamanın sonunda, laik ve demokratik bir hukuk devleti için mücadelelerine kararlılıkla devam edecekleri vurgulandı.

Samsun’da Alevi Soykırımı İçin Haykırdık: Colani Hükümetine Son!

Samsun’da Pir Sultan Abdal Kültür Derneği (PSAKD) tarafından yapılan basın açıklamasıyla Suriye’deki Alevi katliamı protesto edildi. PSAKD Samsun Şube Başkanı Cem Sultan Ermiş, katliamların arkasında yatan siyasi desteklere dikkat çekerek, “Katil Colani hükümetine olan desteğinizi derhal sonlandırın” çağrısında bulundu.

Ermiş, Suriye’deki iç savaşın Aleviler de dahil olmak üzere birçok inanç ve etnik grubu hedef aldığını belirtti. Açıklamada, emperyalizmin ve Türkiye’nin desteklediği cihatçı grupların, Suriye halklarına büyük bir zulüm uyguladığı vurgulandı. Alevilere yönelik sistematik soykırımın devam ettiğine dikkat çekildi.

“Dünya kamuoyu sessiz kalmakta” diyen Ermiş, uluslararası haber ajanslarının yaşananlara karşı kayıtsız kaldığını ifade etti. Alevi canlarının, ev baskınları, işkence ve kaçırmalarla hedef alındığı dile getirildi. Bu durumun, dünya genelinde insan hakları ihlali olarak değerlendirilmesi gerektiği vurgulandı.

PSAKD, devletlere, Avrupa Birliği’ne ve Birleşmiş Milletler’e seslenerek, Colani hükümetine destek veren ülkelerin bu tutumlarını sona erdirmeleri gerektiğini talep etti. Açıklamada, insan hakları gözlemcilerinin bölgeye erişiminin sağlanması ve insani yardımların ulaştırılması için gereken adımların atılması gerektiği belirtildi.

Ermiş, “Biz Aleviler, zalime diz çökmeyiz, teslim olmayız” diyerek, Suriye’deki direnişi sürdürme kararlılıklarını yineledi. Tüm halkları, Suriye’deki acılara duyarsız kalmamaya, Alevilerin ve diğer mağdur grupların sesine ses katmaya çağırdı.

 “Bir Musibet Bin Nasihattan İyidir” AZİZ TUNÇ

0

Sosyal hayatın değişmez kuralıymış gibi Aleviler, Suriye’de ve Türkiye’de hatta bulundukları her coğrafyada   sistemli ve sürekli olarak saldırılara maruz kalıyorlar.  Üstelik bu saldırılar dönemsel, gelip geçici, özgül bir nedene bağlı saldırlar olarak değil, tam tersine sürekli ve sistemli olarak yapılan saldırılardır. Çünkü bu saldırılar Alevilerin inançlarına yönelik olarak yapılmaktadır.  Bu nedenle söz konusu saldırıların amacı Aleviliği ve dolayısıyla Alevileri topyekûn yok etmektir.

Özellikle son bir yılı aşkın bir süredir Suriye’de Alevilere yönelik olarak yapılan saldırılar bu amaçla yapılan soykırım saldırılardır.

Aynı amaçla Türkiye ve Kürdistan’da yine Alevilere yönelik yoğun ve yer yer şiddet içeren saldırılar yapılmaktadır. Bu saldırılar bazen devletin kurumlarının asimilasyon dayatmalarıyla, bazen bir katliamcının Cemevlerine veya bir Alevi Can’a yönelik fiziki saldırısıyla, bazen de “Ak- İt Gazetesi gibi paçavraların 02. 12. 2025’de yaptığı provakatif haberleriyle yapılmaktadır. Bu gazete zaten Alevi düşmanlığını güncellemek, bu düşmanlığı yok edici bir provakasyona dönüştürmek için özel bir çaba sarfetmektedir.

Bütün bu çok yönlü, yaygın ve zorlayıcı saldırılara ve baskılara rağmen, ne yazık ki Alevilerin buna denk düşecek bir direnişi gerçekleşememektedir.

Alevilerin bu âtıl durumu son yüzyılın kronik sorunu olarak ortaya çıkmaktadır. Belirtilen süre boyunca Aleviler, 1600’lere kadar yaşadıkları direnişleri ve isyanları yaşamamışlardır.

Anlaşılan o ki 16. ve 17. yüzyıllara kadar Aleviler, genel olarak yok sayılmamışlardır. Bu durum Alevilerin kısmen daha rahat koşullarda varlıklarını ifade etmelerini ve gerçekleştirmelerini sağlamıştır. Veya şöyle söylenebilir. 17. yüzyıla kadar Aleviler, çatışarak da olsa, isyan ederek de olsa varlıklarını kabul ettirmişler ve legal olarak sürdürmüşlerdir.

Ancak bu tarihten sonra Alevilerin legal olarak kendi kimlikleriyle yaşamaları kolay olmamıştır. Bu tarihlerden sonra Aleviler, sürekli olarak gizli yaşamak zorunda kalmışlardır. Bu durum ise Alevilerin varlıklarını korumak ve sürdürmek konusundaki reflekslerini olumsuz etkilemiş gibi görünmektedir.   Bu tarihe kadar baskılara karşı isyan eden, öz direniş yöntemleri geliştiren Aleviler, bu tarihlerden sonra daha çok saklanarak varlıklarını korumaya ve sürdürmeye yönelmişlerdir.

Bugünleri de etkileyen bu refleks değişmesinin sonucu olarak Aleviler, yapılan saldırılara ve baskılara karşı, tarihte yaptıkları gibi, güçlü, kitlesel ve silahlı karşı koyuşlar geliştirememektedirler.  En azında Suriye’de, Türkiye ve Kürdistan’da gerçeklik bu şekilde yaşanmaktadır.

Suriye’de Türk devletinin desteğiyle DAİŞ’çi çetelerle HTŞ’nin yürüttüğü Alevilere yönelik soykırım saldırılarına karşı Alevilerin, aylarca yeterince güçlü bir öz savunma geliştirememelerinin nedeni bu olsa gerektir.

Bu saldırılar ilk başlarda bütün dünyanın gözlerine çakarcasına açıktan ve oldukça vahşice yapılmış, on binlerce Alevi katledilmiştir.  Başta Alevi toplumu olmak üzere bölgenin ve dünyanın demokratik güçlerinin ortaya koyduğu tepkiden sonra bu saldırılar daha az görünecek şekilde, ama vahşetinde bir şey kaybetmeden sürdürülmüştür.

Buna karşı Arap Alevi toplumu hem bu türden saldırılara karşı hazırlıksız olduğu hem de örgütlü ve donanımlı olmadığı, ayrıca doğru bir bakış açısıyla soruna yaklaşmadığı için HTŞ’nin ve DAİŞ’çi çetelerin saldırılarına karşı koyamadı. Ancak hayatın gerçekleri onlara da   kendisini kabul ettirdi. Zulme karşı korunmanın tek yolu öz savunmadır, direniştir.

Bir süre sonra bu gerçeklikten hareket eden Arap Alevi halkı, yapılan haksızlıklara karşı tavır almanın, soykırım saldırılarına karşı direnmenin ve örgütlenmenin yol ve yöntemlerini aramaya yönelmiştir. Bu arayışların sonucu olarak son dönemde öz savunmayı da kapsayan çeşitli düzeylerde örgütlülükler geliştirilmiştir.

Arap Alevi halkının son günlerde   sokaklara inmesinin nedeni belirtilen bu gelişmelerdir. Alevi toplumunun direnme yönlü çabasının hayata ve sokağa yansımış olması anlamlı ve değerlidir.

Ancak Alevilerin soykırım saldırılarına karşı demokratik gösteri yapmasını bile kabul edemeyen HTŞ ve Türk devletinin desteklediği DAİŞ’çi çeteler tekrar Alevilere saldırmışlardır.

Bu gelişme üç gerçeği önümüze koymuştur.

Birincisi, Alevilik ve Aleviler, bütün egemen güçler için ve halen, sosyal-siyasal bir tehlike olarak kabul edilmektedir. Yıllar geçmekte, egemenler değişmekte ama Alevilere düşmanlık sürdürülmektedir.  Bundan dolayı da bütün egemen güçler Alevileri, soykırım ve asimilasyon yöntemleriyle yok etmeye çalışmaktadırlar.

Buna göre Aleviler ya fiziken yok edilecekler veya asimile edilerek kimlik değiştirecekler, sessiz ve edilgen bir konumda kalacaklardır.   Böylece bölgenin egemenlerini rahatsız eden Alevilik sorunu, çözülmüş olacaktır.

İkincisi, Alevilerin felsefi görüşlerinden ve inançlarından kaynaklanan, tarihten yaşanmış olan direnişçi özelliğinin değişim geçirdiği gerçekliğinin anlaşılması gerekmektedir.  Aleviler, 17. yüz yıldan sonra adım- adım aktif direnişçi ve isyancı özelliklerinin yerine illegal yöntemlerle varlıklarını korumaya yönelmişlerdir. Esas asimilasyonun bu noktada çok etkili olduğu görülmektedir.

Bu durum o günden bugüne Alevilerin egemen güçlerin saldırılarına karşı, “öz savunma” veya “karşı saldırı” yöntemlerini, çok sık kullanmamış olmalarından görülmektedir. Bu realiteyi bilmek ve bunu değiştirmeye çalışmak başlı başına bir görev ve sorumluluktur.

Üçüncü olarak, Alevilere yönelik bu yok etme saldırılara karşı bölgenin etkin ve hâkim olan veya hâkim olmaya çalışan, ayrıca kendilerini demokrat olarak gösteren siyasal güçlerinden hiç birisi, herhangi bir önleyici, sınırlandırıcı, karşı koyucu tavır almamışlardır.  Sanki demokrasi bütün ezilenler için geçerli değilmiş gibi. Bir yanda demokrasi ve özgürlük için mücadele edenler, terörist ilan edilirken, gerçekten terör uygulayarak Alevileri yok etmeye çalışanlara hiçbir şey söylenmemektedir. Bu yolla katliamcı ve soykırımcılara göz yumulmakta, onların kanlı icraatları desteklenmektedir.

Buna karşın sadece Kürt halkının siyasal kurumları açıktan, en kararlı ve net haliyle Alevilere yönelik saldırılara karşı tavır almışlar, bütün kurum, kuruluş ve güçleriyle Alevileri desteklemişlerdir. Bu tarihi gelişme bir destek olarak da önemli ve değerlidir. Ancak mevcut olgular birlikte düşünüldüğünde daha fazla önem arz etmektedir. Bilindiği gibi Aleviler ile Şafi Kürtler arasında aslında gerçekliği olmasa da etkili olan ve mezhep farklılığından kaynaklanan bir birbirlerinden “uzak durma hali” yaşanmaktadır. Bu gerçeklik, Alevi Kürtler ile Şafii Kürtler arasında birliği zorlaştıran bir rol oynamıştır. Etkileri az da olsa devam etmektedir.

Başta Rojava yönetimi olmak üzere Kürt siyasal kurumlarının Arap Alevi halkının mücadelesine verdiği bu destek, bu yönüyle daha da anlam kazanmaktadır.

Gerek Arap Alevileri ve gerekse diğer Alevi sürekleri, Suriye’de yapılan saldırılardan gerekli dersleri çıkartarak ya varlıklarını sürdürmenin yolunu bulmalı veya gerekli yolu açmalıdırlar.

Bu amaçla ilk olarak tarihsel, felsefi ve inançsal olarak sahip oldukları direnişçi özelliklerini yeniden kuşanmalıdırlar.   Böylece başlatılacak olan direniş ve öz savunma yöntemleri daha ileri taşınmalıdır.  Eşzamanlı olarak bütün Alevi dünyasıyla ortak hareket edebilecek yöntemlerin ve araçların geliştirilmesi önemli imkanlar yaratacaktır.   Yine hiç beklenmeden Rojava ve diğer Kürt siyasal örgütleriyle daha ileri düzeyde ortak hareket etmenin yolları araştırılmalı ve bu yollar bulunmalıdır.

Böylece Aleviler, Suriye’de, Türkiye ve Kürdistan’da  kendilerine yönelik saldırılara  karşı örgütlenmelerini güçlendirerek cevap vermelidirler. Bu mümkündür ve bunun nesnel koşulları vardır. Yeter ki her sürekte Alevi toplumu, inançsal, felsefi ve tarihi gerçeklerine bağlı kalarak ve yapılan saldırılara “bir musibet bin nasihatten iyidir” diye bakarak iradesini güçlendirip mücadeleye devam etsin.

Nihayetinde sosyal bir topluluk olarak Alevilerin geleceği, zorba diktatörler tarafında belirlenmemelidir.  Aleviler gelecekte, sosyal hayatın kanunlarıyla ve özgür bir toplum olarak kendi tercihleriyle var olmayı esas almalıdırlar.

 

Alevi Halkına Yönelik Tehlike ve Tarihsel Sorumluluk HURİYE KABAYEL

Son süreçte yaşanan saldırılar, Alevi toplumuna yönelik tarihsel tehditlerin bitmediğini; aksine yeni biçimlerle derinleştiğini bir kez daha gösterdi. Alevilerin kendi birliğini kurması artık ertelenemez bir zorunluluktur.

Son dönemde yaşanan gelişmeler, barış ve demokratik çözüm söylemlerinin ardında başka hesapların döndüğünü yeniden açığa çıkardı. Birbirine tamamen karşıt görünen yapılar bile, kimi zaman aynı hedef doğrultusunda buluşabiliyor: Halkların birliğini bozmak, toplumsal barışı sabote etmek ve özellikle Alevileri tarihsel olarak hedef alan politikalara yeniden zemin hazırlamak için bütün zalimler bir araya gelebiliyorlar.

Çünkü Aleviler yüzyıllardır yok sayılan, asimilasyona zorlanan, katliamlarla sindirilmek istenen bir halktır. Bugün yaşananlar da bunun devamıdır. Suriye’de “bitmiş” gibi sunulan süreç aslında bitmemiş bir soykırımdır. Medyaya yansımayan yönleri ise çok daha ağırdır. Bir dönem başına ödül konmuş bir kişinin bugün kırmızı halılarla karşılanması, dünya devletlerinin hangi zihniyeti meşrulaştırdığını göstermeye yeterlidir. Bu politikaların en ağır bedelini ise yine biz Aleviler ödüyoruz.

Tarihsel gerçeğimiz şudur: Yezit’in temsil ettiği zihniyet hiçbir zaman kaybolmadı. Sadece biçim değiştirdi. Bugün de aynı anlayış, farklı maskelerle Alevilerin yaşamına ve kimliğine yönelmektedir. Biz bu gerçeği ancak acılar derinleştiğinde hatırlıyor, sonra yeniden unutuyoruz. İşte en büyük kırılganlığımız burada yatıyor.

Suriye’deki Aleviler, Alevi oldukları için hedef hâline getirilirken; tarih boyunca Kürt Alevileri de benzer şekilde yok edilmek istenmiştir. Demek ki Alevi nerede yaşarsa yaşasın, Alevi kimliği hâlâ tehlike olarak görülmekte, bir çıban başı gibi hedef gösterilmektedir.

Son süreçte maruz kaldığımız saldırılar yalnızca düşmanı değil, dost bildiklerimizi de açığa çıkarıyor. Kendini demokrat gösteren bir dizi siyasal güç odağının duyarsızlığı acı bir tablo çiziyor. Daha acısı ise Alevilerin bile birbirinin yanında yeterince duramamasıdır. Bu, yüzyıllardır zulme karşı durmuş bir halk için büyük bir kırılmadır.

Oysa bizim inancımız ve yolumuz, “zalim karşısında mazlumdan yana durmayı” varoluşsal bir ilke hâline getirmiştir. Ama mesele kendimize geldiğinde aynı duruşu kendi halkımıza gösteremediğimiz ortadadır. Bir Alevi kadını olarak, bu gerçekliği kabul etmiyor ve doğru bulmuyorum.

Buna rağmen bugün bu soykırım günlerinde Rojava yönetimi ve bir bütün olarak Kürt siyasal örgütleri ve Kürt halkı biz Alevilerin yanında durmaktadır. Bu tarihi bir gelişmedir ve değerlendirilmelidir.

Bugün dardayız. Zulüm kapımızdadır. Bu karanlığı ancak kendi elimizle dağıtabiliriz.
Alevi inancının kadim sözü “Nerede birlik, orada dirlik”, bugün her zamankinden daha anlamlıdır.

Bu nedenle açıkça söylüyorum, Yezit’in temsil ettiği, asırlardır Alevi halkını hedef alan bu zihniyetin bu coğrafyadan sökülüp atılması için mücadele etmek zorundayız.

Bizi kimse kurtarmayacak; bizi ancak biz kurtaracağız.

Örgütlenmek, birbirimizi görmek, birbirimizi tamamlamak ve birbirimizin acısına sahip çıkmak bugün hem tarihsel hem de insani bir sorumluluktur.

Alevilerin dirliği, dayanışması ve örgütlü duruşu olmadan bu saldırıların önü kesilemez.
Bugün yapılması gereken bellidir: Birlik olmak, birlikte direnmek ve kendi kaderimize sahip çıkmak.

Başka bir yolumuz yok.