Ana Sayfa Blog Sayfa 60

MARDEF 7. Kampında Göç, Örgütlenme ve Cemevi Hukuku Tartışılıyor!

MARDEF’in 7. Buluşma Kampı, Almanya’nın Siegen kentinde başladı. Açılışta MARDEF Eşbaşkanları Mehmet Üstek ve Hatice Sonzamancı, Alevi toplumunun örgütlenme süreçleri ve inanç mekânları üzerine önemli değerlendirmelerde bulundu. İlk günde, AKEL Vakfı’nın kuruluş süreci, bölgedeki göç gerçeği ve cemevlerinin hukuki statüsü gibi konular masaya yatırıldı.

AKEL Vakfı Başkanı Mustafa Şahin, göç sorununa dikkat çekerek, ekonominin ve politikanın etkisiyle dağılmış bir topluluk olduklarını ifade etti. 1990’lı yıllarda İstanbul’da bir araya gelen hemşerilerin ihtiyaçları doğrultusunda kurulan vakfın, kültürel etkinlikler ve yöresel ürünlerin pazara sunulması gibi hedefleri olduğunu aktardı.

Cemevi yapım süreçleri de kampın ikinci bölümünde tartışıldı. Hacı Bektaş Veli Anadolu Kültür Vakfı Cemevi Başkanı Lütfi Yıldız, Nurhak’taki inşaatın kış koşulları ve maddi sıkıntılar nedeniyle durduğunu belirtirken, Narlı Cemevi’nin ise çatı aşamasına geldiğini söyledi. Cemevlerinin hukuki statüsü üzerine konuşan Avukat Tarık Alpdoğan, Alevi toplumunun ibadet mekânlarının hâlâ resmi ibadethane statüsüne sahip olmamasının politik ve hukuki nedenlerini açıkladı.

Alpdoğan, cemevlerinin mülkiyet sorunlarına da değinerek, bu yapıların topluma ait olması gerektiğini vurguladı. Cemevlerinin bulunacağı arsanın sahibine bağlı olmasının ciddi hukuki riskler yarattığını belirten Alpdoğan, mülkiyetin topluluk adına tescil edilmesinin zorunlu olduğunu ifade etti.

Bu buluşma, Alevi toplumunun hakları ve inanç özgürlüğü konularında önemli bir platform oluşturdu. MARDEF’in düzenlediği kamp, toplumsal dayanışmanın ve hukuki mücadelelerin önemini bir kez daha gözler önüne serdi.

Suriye’de Alevi kitle eylemleri neyi gösteriyor? SERCAN ÜSTÜNDAŞ

Alevi yurttaşların bulundukları kentler ve ilçelerde sokaklara çıkarak, geçici Şam hükümetinin saldırı ve baskılarını protesto ettiği kitle eylemleri, 25 Kasım günü koordineli-örgütlü bir şekilde başladı. Yeni hükümetin birinci yılına yaklaşılırken Alevileri sokağa çıkaran ve “Artık yeter” dedirten neydi? Şam hükümetinin eylemlere şiddet ile karşı geleceği açık bir öngörüyken Alevilerin gösterdiği cesarette neler gizli? Suriye siyasetinin önümüzdeki dönemini etkileyecek olayları anlamak için geçmişe biraz gitmekte fayda var.

HTŞ-geçici Suriye yönetimi, Suriye’den kaçan Beşar Esad, ailesi, rejimin askeri-sivil yönetimi ve burjuva sınıfın en üst tabakasındaki kişilerden alamadıkları intikamı, düşman olarak kodladıkları Alevi yurttaşlara doğru yöneltti. Sosyal medyada yüzlercesi bulunan videolarda da görüldü ki 8 Aralık sonrasında Şam hükümeti ve Suriye ordusu çatısı altında toplanan mezhepçi gruplar, Alevilere karşı saldırılarını arttırıyor. Rejimin kaymak tabakasının Suriye’den kaçarak kendilerini kurtardığı ama silahsız-savunmasız Alevi yurttaşların yeni hükümet ile baş başa kaldığı bir gerçeklik yaşanıyor.

HTŞ çatısı altında toplanan selefi-cihadist grupların rejim ile giriştikleri iç savaş sürecinde ve öncesindeki yıllarda irili ufaklı isyanlarda önemli kayıplar verdiği sır değil. BAAS rejiminin 1982’de Hama’da Müslüman Kardeşler’e yönelik olduğu ilan edilen ama Sünni kitlelerin de hedef alındığı saldırılarda binlerce kişiyi öldürdüğü biliniyor. İç savaş yıllarında BAAS rejimi Sünni kitleleri Doğu Guta başta olmak üzere birçok kentte topluca hedef aldı. Kentler, yerleşim yerleri bombalandı. Rejim bu saldırıları iş birliği içerisinde olduğu Sünni egemenlerle birlikte örgütledi. Evet, Esad ailesi Alevi idi ama BAAS iktidarı, Sünni, Hristiyan ve Dürzi egemenlerin de olduğu bir ittifaktı. Bunu en iyi Şam’daki koltuğa oturan Ahmed el Şara biliyor. BAAS döneminin en zengin ailelerinden olan ve rejimin askeri güçlerine verdiği destekle bilinen Katırcı ailesi, HTŞ iktidarı ile anlaşarak ülkeye geri döndü. Bu açık gerçek bile gösteriyor ki HTŞ’nin amacı geçmişin intikamı değil. Suriye’nin etnik-inançsal çeşitliliği yok edilerek yeni bir rejim kurulmak isteniyor. TC’nin kuruluş sürecinde İttihatçılar’ın fırsatları (uluslararası koşullardaki kaos) katliamlar ile değerlendirdiği ve açık zor üzerinden iktidarını sağlamlaştırdığı yıllara benzer bir süreç yaşanıyor. Bunun en göze çarpan bir diğer benzerliği eski rejim ile bağlantılı olarak gösterilen tüm kişilerin malına mülküne kanunsuzca el koyma, belli ailelerde zenginliği biriktirme şeklinde yaşanıyor.

Aleviler Mezara Hristiyanlar Beyrut’a!

Suriye’nin sahil kentlerinde başlatılan ve bağımsız kuruluşlarca da mezhepçi katliam olarak tanımlanan günlerin yaraları henüz sarılmamışken sivil Alevi yurttaşlar bir kez daha saldırılara maruz kaldı. Saldırının bu defaki merkezi Humus’un Muhacirîn mahallesiydi. Senaryo aynı idi. Şam hükümetinin resmi haber ajansı SANA mahalleye dışarıdan gelip insanları kurşunlayan, araçları ve evleri yakan grubu ‘öfkeli aşiret üyeleri’ olarak tanıttı. Kurgu basitti. Tekil bir bireysel şiddet olayı, aşiret üyeleri olarak lanse edilen örgütlü silahlı grupların mahalleyi ablukaya almasına, katliama başlamasına gerekçe gösterildi. Muhacirîn mahallesi saldırılarındaki grupların sokaklarda attıkları sloganlar aslında durumu özetliyordu: Aleviler Mezara Hristiyanlar Beyrut’a!

Mart ayındaki saldırılarda, silahlı bir grubun Şam hükümetine bağlı güçlere saldırı düzenlediği ve bunların eski rejim askerleri olduğu açıklanmıştı. Suriye’nin tüm bölgelerinden silahlı militanlar aynı anda sahil kentlerine doğru harekete geçirilerek saldırının intikamının alınacağı duyuruldu. Şara’nın “eski rejim kalıntılarına karşı mücadele” sözünün kapsamı silahlı gruplara her saldırıyı yapma emri ve fırsatı veriyordu zaten. Süveyda’ya yönelik katliam saldırısı da aynı kurgu ile planlandı. Şaibeli bir ses kaydı ile İslam Peygamberi’ne hakaret edildiği iddia edildi ve silahlı binlerce militan aynı ayda hücuma başladı. Şam hükümeti, saldırıya geçen grupların Bedevi aşiretler olduğunu duyurdu ve saldırıların siyasi sorumluluğunu reddetti. Oysa Süveyda’da katliama karşı kurulan öz savunma gruplarının yakaladığı birçok kişi, HTŞ-Savunma Bakanlığı’na bağlı personel olduklarını ve saldırılara genel emir ile katıldıklarını itiraf etti.

Muhacirîn Mahallesi

Suriye’de Aleviler Lazkiye ve Tartus kentlerindeki çoğunlukları yanı sıra Şam, Halep, Hama ve Humus gibi kentlerde de kendilerine ait mahallelerde yaşıyor. Bu durum diğer etnik ve inançsal gruplar için de geçerli. Halep’te Kürtler Şeyh Maqsut-Eşrefiye’de, Şam’da ise Zorava-Rukneddin mahallelerinde yaşıyor. Hıristiyanlar’da Şam başta olmak üzere diğer kentlerde de kendi mahallelerinde kalıyor ve bunu sürdürmek istiyor. Bunun sebebi çok açık. Ulusal ve dini savaşlardan kendilerini korumanın bir biçimi olarak yan yana durmayı bir zorunluluk olarak görüyorlar.

Muhacirîn mahallesinde yaşananlar gösterdi ki Humus tamamen Sünni bir kent yapılmak isteniyor. Mahallenin adı önceki süreçte haber sitelerine “Alevilere tehditler artıyor” olarak geçmesindeki sürecin amacı da buydu. Şam’ı yönetenlerin şimdiye kadarki tüm pratikleri alt alta dizildiğinde her bağımsız bakış Humus’ta yaşananların basit bir adli olayın tetiklediği kargaşa olmadığını görecektir. Aynı anda organize olan, mahalleyi kuşatan, araçları, dükkanları ve evleri ateşe veren güruhu harekete geçiren motivasyonunun bir iki günlük mesele olmadığı açıktır.

Sessiz İsyan Çağrısı

Suriye’de Kürtler şu an bölgelerini koruyacak güce ve örgütlülüğe sahip. Dürziler de son saldırılardan sonra sistemleştirdikleri öz savunma güçleri ve İsrail ile girdikleri ittifak ile merkezi hükümetin saldırılarından kendilerini koruyabildi. Kürtler ve Dürziler için avantajlı sayılabilecek koşullar Aleviler için oluşturulabilmiş değil. Merkezi hükümet çatısı altına toplanmış grupların saldırılarından kendilerini koruyabilecek bir güçleri bulunmuyor. Herhangi bir uluslararası güç tarafından da desteklenmiyor. Hatta daha kötüsü, ilerici güçler, devrimci-sosyalist yapılar, bölge halkları tarafından da yaşanılan zulüm yeteri kadar görülmüyor. Lazkiye’de Tartus’ta insanlar sokak ortasında ve köylerde topluca katledilirken, çoğunluğu Arap Alevi olan Hatay’da hayat normal akışında devam edebiliyordu.

Şam, Hama ve Humus’ta Alevi mahallelerinde başlayan saldırılar, Alevilerin göç ettirilerek mallarına ve mülklerine el koyma hedefi ile de yapılıyor. Aleviler, mahallelerinden sürülürse dağılacaklarını ve yıllarca sürdürdükleri ortak yaşamlarının son bulacağını biliyor. Bıçağın kemiğe dayandığı Humus’taki saldırılardan sonra verilen refleks de bunadır. Eğer sessiz kalınırsa Mart ayında yarım kalan katliam devam ettirilmek istenecek. Öfkeleri biriken ve susarsa yok edileceği günün yaklaşacağını öngören Aleviler, Şeyh Xezal’in çağrısı etrafında toplandı. Zaten işaret bekleniyordu, sokakla buluşuldu.

Suriyeli Aleviler üzerinde önemli bir dini otoritesi olan Şeyh Xezal Xezal, videolu bir çağrı yayınlayarak halkı Salı günü saat 12.00’de sessiz ve barışçıl bir protestoya davet etti. Şeyh Xezal’ın adı daha önce 8 Ağustos’ta Haseke’de toplanan Ortak Tutum Konferansı’nda geçmişti. Suriyeli Aleviler adına konferansa video gönderen Şeyh Xezal, Kürtlere, Dürzilere ve Hristiyanlara yapılan saldırıları hatırlatarak ademi-merkeziyetçilik öneriyordu. Son çağrısında da Şeyh Xezal, sadece Alevilere değil tüm Suriyelilere saldırıları ve baskıları sessiz ve barışçıl biçimde protesto etmeye davet etti.

Aleviler, Mart ayındaki büyük katliama gösteremedikleri kitle tepkisini 25 Kasım’da gösterdi. Aynı anda birçok merkezde sokağa çıkıldı. Kitleler, ateş açılmasına rağmen sokaklardan çekilmedi ve sık sık Kürtleri ve Dürzileri selamlayan sloganlar atıldı. Örgütlü, cesaretli ve Suriye’nin diğer dinamikleri ile ittifak öneren kitle eylemleri, artık bir eşiktir. Aleviler bu eşiği aşarak merkezi hükümete katliamlarına karşı direnişin şimdilik barışçıl biçimiyle cevap verdi.

Korku duvarları yıkıldı, eylemler amacına ulaştı. Şam mesajını aldı.

www.numedya24.com

Suriye Geçici Hükümeti’nden eğitimciler ve öğrenciler için tehditler!

Suriye Geçici Hükümeti, Humus, Hama ve kıyı kentlerindeki hükümet karşıtı gösterilere katılan öğrenci ve öğretmenlere yönelik tehditler savuruyor. Alevi Konseyi Başkanı Şêx Xezal Xezal’ın çağrısıyla düzenlenen barışçıl gösterilere katılan eğitim emekçileri, Geçici Hükümet güçleri tarafından ağır baskılara maruz kalıyor.

Suriye İnsan Hakları Gözlemevi (SOHR), kendilerine ulaşan şikayetlere dayanarak, Geçici Hükümete bağlı güçlerin öğretmenleri okullarda “Kurtuluş Günü” kutlaması yapmaya zorladığını bildirdi. Bu kutlamalara katılmayan öğretmenler için işten çıkarma ve hapis cezaları gibi ağır yaptırımlar uygulanıyor.

Öğrencilerin ve öğretmenlerin katıldığı barışçıl gösteriler, Suriye’deki siyasi baskılara karşı bir direniş örneği olarak öne çıkıyor. Ancak Geçici Hükümetin uyguladığı tehditler, bu direnişi zayıflatmak ve sesleri kısmak amacı taşıyor.

Eğitim alanındaki bu baskılar, özgür düşünce ve inanç özgürlüğü açısından ciddi bir tehdit oluşturuyor. Öğrencilerin ve öğretmenlerin hakları, Suriye’nin geleceği için hayati bir öneme sahip.

Alevi Sivillere Yönelik Saldırı: HTŞ Çeteleri Barışçıl Protestoya Ateş Açtı

Suriye’de Alevi halkına yönelik artan sistematik şiddet bir kez daha can aldı. Barışçıl protesto hakkını kullanan Alevi siviller, HTŞ lideri Colani’nin öncülüğündeki cihatçı grupların silahlı saldırısına maruz kaldı. Bu saldırıda masum siviller doğrudan hedef alındı.

Alevi toplumunun barışçıl bir şekilde gerçekleştirdiği protestoya yönelik bu saldırı, bölgede uzun süredir devam eden baskı, tehdit ve soykırım girişimlerinin yeni bir aşaması olarak değerlendiriliyor. Saldırının yalnızca Alevilere değil, tüm halkların bir arada yaşama iradesine ve barış umuduna karşı bir tehdit oluşturduğu ifade ediliyor.

Açıklamada, sivil halka yönelik bu tür saldırıların bir terör rejimi pratiği olduğu vurgulandı. HTŞ’nin şiddet eylemlerinin, bölgede kalıcı bir korku iklimi yaratmayı amaçladığına dikkat çekildi. Uluslararası kamuoyuna yapılan çağrıda, bu terör rejiminin açıkça kınanması ve Alevi halkına yönelik soykırım girişimlerine karşı ses yükseltilmesi gerektiği belirtildi.

Öte yandan, sessiz kalmanın zulmü meşrulaştıracağına işaret edilerek, insanlık değerlerini savunan herkesin dayanışma içinde adalet ve barış için birlikte mücadele etmeye davet edildiği kaydedildi. Sosyal medya üzerinden yapılan #AleviKatliamınaDurDe ve #StopAlawiteGenocideInSyria etiketleriyle yapılan çağrıların da büyüdüğü aktarıldı.

7 Mart: Alevi Kimliğinde Tarihi Bir Dönüm Noktası

Şeyh Gazal Gazal, 7 Mart tarihinin Alevi toplumunun hafızasında önemli bir kırılma noktası olduğunu vurguladı. Bu tarihte, Şam destekli güçlerin Alevi bölgelerinde gerçekleştirdiği saldırılar, topluluk üzerinde derin yaralar açtı. Gazal, bu olayların ardından Alevi toplumunun tepkisinin arttığını ve artık daha görünür bir hale geldiğini ifade etti.

Alevi toplumunun federalizm talebinin vazgeçilmez bir konu olduğunu belirten Gazal, bu talebin arkasında duracaklarını söyledi. Ayrıca, Alevilerin taleplerini destekleyen ülkeler ve yapılar olduğuna dikkat çekti. Gazal, Alevi toplumunun sadece kendi hakları için değil, tüm toplum bileşenleriyle birlikte hareket etme niyetinde olduklarını da ekledi.

Gazal, 23 Kasım’da Humus’ta başlayan barışçıl protestoların büyük bir katılımla gerçekleştiğini hatırlatarak, bu durumun Alevilerin görmezden gelinemeyeceğinin güçlü bir mesajı olduğunu belirtti. Alevi toplumunun sesini yükselttiği her dönemde baskıların arttığını ifade eden Gazal, duruşlarının hiçbir güç tarafından değiştirilemeyeceğini vurguladı.

Şam yönetiminin kendisiyle temas kurma girişimlerini kesin bir dille reddettiğini açıklayan Gazal, bu tür iletişimlerin amacının ortaklık değil, itaat dayatması olduğunu ifade etti. Alevi toplumunun hakları konusunda taviz vermeyeceklerinin altını çizen Gazal, topluluklarının taleplerinin göz ardı edilmesine izin vermeyeceklerini belirtti.

Alevi liderlerden CHP’ye İmralı tepkisi: Heyete katılmamak büyük yanlıştır!

CHP’nin İmralı ziyareti için katılmaması, Alevi kurum başkanları tarafından eleştirildi. Alevi Dernekleri Federasyonu (ADFE) Başkanı Zeynel Abidin Koç, “Oy kaygısıyla ana muhalefet partisi olunmaz” diyerek, CHP’nin barış sürecinde daha aktif bir rol alması gerektiğine dikkat çekti. Koç, “Zaten komisyondasınız. Barışın sağlanabilmesi için elini taşın altına koymalısınız” ifadelerini kullandı.

Sarıgazi Pir Sultan Abdal Cemevi Başkanı Zeynal Odabaş da CHP’nin tutumunu eleştirerek, “Kürt halkının sorunları ve Alevilerin meseleleri konusunda Türkiye’nin kurucu partisinin risk alması gerekiyor” dedi. Odabaş, CHP’nin bu süreçte üzerine düşeni yapmaması durumunda, barışın sağlanmasının mümkün olmadığını vurguladı. “Bu tutum, iktidar yürüyüşünü baltalamaktadır” şeklinde konuştu.

Koç, yasal düzenlemelerin önemine de değinerek, “Barış sürecinde cezaevinde yatanların serbest bırakılması ve yurtdışına gitmek zorunda kalanların dönmesi için gerekli kanunların çıkarılması gerekiyor” dedi. Zeynal Odabaş ise, CHP’nin İmralı heyetine katılmamasıyla büyük bir hata yaptığını belirterek, “Kürtlerin oylarıyla birinci parti olan CHP, Türkiye’nin gerçeklerine parmak basmalı ve risk almalıdır” ifadelerini kullandı.

Suriye’de Yaşanan Alevi Katliamına Dair CELAL FIRAT

0

Suriye’de yaşanan Alevi katliamı, bizlere yönelik aşağılayıcı, dışlayıcı ve düşmanlaştırıcı söylem pratiklerinin, tarih boyunca sistematik olarak biriktirilmiş nefretin ve inanç temelli ötekileştirmenin açık bir sonucudur.

Bu kanlı saldırılar, yalnızca Suriye’deki Alevileri değil, tarih boyunca benzer acıları yaşamış tüm Alevi topluluklarını derinden yaralamıştır. Bizler yakın yarihimizden biliyoruz ki, bu tür saldırılar yeni değil, ilkte değildir.

Koçgiri, Dersim Maraş, Çorum, Sivas katliamları; zorunlu göçler ve sürgünler; yıllarca süren asimilasyon ve görünmezlik politikaları; eşitsiz yurttaşlık uygulamaları ile eğitim politikaları üzerinden kurumsallaşan dışlanmışlık adeta bu sistematik yaklaşımın özetidir.

Halen günümüzde de devam eden bu tip katliamlar, bütün olarak Alevi toplumuna yönelmiş yapısal bir nefretin tarihsel tanımıdır.

Bu nedenle bir kez daha vurguluyoruz; Alevi toplumuna yönelik nefret söylemi, tarihi, politik ve toplumsal dinamiklerle beslenen çok katmanlı bir sorundur. Bu nefret söylemi yalnızca Alevileri hedef almamakta, aynı zamanda toplumsal barışı, halkların bir arada yaşama iradesini ve demokratik geleceğini de derinden tehdit etmektedir.

Barış inşası, hukuki düzenlemeler dahil;

• Toplumsal belleğin onarılması

•Hakikatin görünür kılınması

• Karşılıklı güvenin güçlendirilmesi

• Farklı inanç grupları arasında adil ve eşit bir ilişkinin kurulması ile mümkündür.

Bugün Suriye’de yaşanan katliam, Alevi toplumunun hafızasında zaten canlı duran yaraları yeniden kanatmış; bizlere bir kez daha hakikatle yüzleşme ve toplumsal barışın inşası için acil adımların gerekliliğini göstermiştir.

Alevi toplumunun tarihsel deneyimi açıktır. Türkiye’de kalıcı barış, ancak adalet, eşitlik, tanınma ve hakikatle yüzleşme süreçleri samimiyetle işletildiğinde mümkün olacaktır.

Bizler, her coğrafyada Alevilere yönelik nefretin karşısında durmaya, barış, adalet ve insanlık değerlerini savunmaya devam edeceğiz.

Ne kendi hakikatimizden vazgeçeriz, nede dayatılan nefret ve insanlık dışı yaklaşımlara rıza gösteririz. 72 millet ile özgürlük temelinde, kardeşlik ve barışı inşa edeceğiz.

DBP: Suriye’deki Alevi Katliamlarına Derhal Son Verilmeli!

Demokratik Bölgeler Partisi (DBP), Suriye’de Alevilere yönelik saldırı, işkence ve katliamların sürdüğünü belirterek yazılı bir açıklama yaptı. Geçici Şam yönetiminin göreve gelmesiyle birlikte Alevilerin ağır saldırılara maruz kaldığına dikkat çekildi ve ulusal ile uluslararası kamuoyuna acil çağrıda bulunuldu.

Açıklamada, Alevilerin inanç kimlikleri nedeniyle hedef alındığı, evlerinin işaretlendiği, ağır işkence ve hakaretlere uğradığı ifade edildi. 21. yüzyılda sadece inançları dolayısıyla katledildikleri vurgulandı. Ayrıca, cihatçı grupların öncülüğünde gerçekleşen saldırılarda Alevi kadınların kaçırıldığı, mülklerine el konulduğu ve yaşam haklarının tehdit altında olduğu belirtildi.

DBP, 10 Mart’ta yaşanan katliamın faillerinin cezasız kalmasını eleştirerek, Alevilerin haklı taleplerine destek verdi. Saldırıların sadece Alevileri değil, tüm farklı kimlikleri de tehdit ettiğine dikkat çekildi. Suriye ve Ortadoğu’nun kültürel zenginliğinin korunması gerektiği ifade edildi.

Açıklamada, geçici hükümetin ve ona bağlı cihatçı grupların tekçi ve baskıcı bir sistem inşa etmeye çalıştığına dikkat çekildi. DBP, Rojava modelinin, Ortadoğu’yu krizlerden kurtaracak barışçıl bir çözüm olarak öne çıktığını vurguladı.

Son olarak, DBP, Alevilere yönelik katliamların sona ermesi için ulusal ve uluslararası kamuoyunu sorumluluk almaya davet etti. Tüm faillerin yargılanması ve Suriye’de eşit, özgür bir yaşamın inşası için gereken adımların atılması talep edildi.

Doğan: Suriye’deki Alevi katliamlarına karşı sesimizi yükseltelim!

DEM Parti Sözcüsü Ayşegül Doğan, Suriye’de Alevilerin yoğun olarak yaşadığı bölgelerde artan saldırılara karşı duyarlılık gösterilmesi gerektiğini vurguladı. Doğan, Suriye’de farklı kimlik ve inançların yaşam hakkının korunmasının tüm insanlığın görevi olduğunu belirterek, bu tür katliamlara sessiz kalmamak ve Suriye’de demokratik bir düzenin sağlanması için mücadele edilmesi gerektiğini ifade etti.

25 Kasım Kadına Yönelik Şiddete Karşı Uluslararası Mücadele Günü etkinliklerine de değinen Doğan, kadınların barış, demokrasi ve adalet için en ön saflarda mücadele ettiğini söyledi. Kadına yönelik şiddetin yalnızca bir günle sınırlı bir konu olmadığını, Türkiye’deki politikaların bu konuda cezasızlığı teşvik ettiğini dile getirdi. Buna rağmen kadınların mücadelelerinden vazgeçmeyeceklerini belirtti.

Doğan, Suriye’de yaşanan saldırılara karşı duyarlılığın artırılması gerektiğini vurgulayarak, bu saldırıların tesadüfi olmadığını belirtti. Son günlerdeki saldırıların, özellikle Alevilere yönelik örgütlü bir nefret suçu olduğunu ifade etti. Süveyda’da bir genç kadın ve annesinin öldürülmesi gibi olayların, Suriye’deki demokratik düzenin sağlanması yönünde acil bir eylem gerektirdiğini söyledi.

Alevi ve diğer kimliklerin yaşam hakkının güvence altına alınması gerektiğini ifade eden Doğan, Suriye’de yaşanan gelişmelere karşı sorumlu ve duyarlı bir tutum sergilenmesi çağrısında bulundu. Ayrıca, 6-7 Aralık tarihlerinde İstanbul’da düzenlenecek uluslararası konferansa ve 12-14 Aralık’ta gerçekleştirilecek Ankara’ya yürüyüşe dikkat çekerek, bu etkinliklerin önemine vurgu yaptı.

Zıp Zıp Ali Mahir Ve Faşist “Demokrasicilik” Oyunu ŞÜKRÜ YILDIZ

Bugün kısa da olsa biraz Kılıçdaroğlu’nun açıklamasına, Cumhuriyet Halk Partisi’ndeki tartışmalara ve İmralı’ya yapılan ziyarete değinmeye çalışacağım. İlk olarak, İmralı ziyaretine temsilci göndermeyen CHP’nin bu tutumunun özellikle kimleri sevindirdiğini sosyal medya platformlarında görmek mümkün. Türkiye’deki ırkçı–ulusalcı-faşist kesimlerin bu karardan duyduğu memnuniyet, aslında alınan tavrın kimin isteği doğrultusunda şekillendiğini de gözler önüne seriyor.

Diğer taraftan Kılıçdaroğlu’nun açıklaması üzerinden de çeşitli saldırılar yapılıyor. Bu açıklamanın “fırsatçılık” ya da “kendisine düşmeyen bir görev üstlenme” olduğu iddia ediliyor. Oysa unutulmaması gereken gerçek şu ki, son Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde Kürt seçmenlerin büyük bölümü Kemal Kılıçdaroğlu’na oy verdi. Kürt illeri baştan sona kırmızıya boyandı. Dolayısıyla bugün Kürtlerin hazmedemediği bu duruşa yönelik Kılıçdaroğlu’nun tavır açıklaması, kendisine oy vermiş kitleye karşı duyduğu sorumluluğun bir gereği olarak okumak da mümkün. Açıklamayı nereden okumak istediğinizle ilgili bir durum söz konusu.

Bugün yapılan saldırılara baktığımızda ise, bu saldırıların arkasındaki zihniyetin Kürt ve Alevi düşmanlığıyla şekillendiğini açıkça görmek mümkün. Son dönem tartışmalarında Kürtlerin aşağılanması, dışlanması ve varlığının yok sayılmaya çalışılması, Türkiye’de barışı istemeyen kesimlerin ne kadar yoğun bir çaba içinde olduğunu ve savaş siyasetinden beslendiğini gösteriyor.

Silahların susması, çatışmaların durması ve insanların yaşamını yitirmesinin önüne geçilmesi gerekmektedir. Eğer bu öncelik alınmazsa ve her şeye sadece kendi mahalle çıkarlarımız üzerinden bakılırsa, çözüm arayışları eksik kalacaktır. Kalmıştır. Bu nedenle, silahların sustuğu ve demokratik mücadele alanlarının güçlendirildiği bir zeminde bu süreci okumak gerekiyor. Silahların olmadığı bir zeminde demokrasi güçlerinin ortaklaşmasını esas alan bir pratik yaratılmalıdır. Kürtler savaşsın, ölsün bizde onun üzerinden beslenelim denilen faydalanmacı yaklaşımların aşılmasının zamanı geldi. Tuzu kuruların dünyasından mazlumların, hergün katliam yaşayanların dünyasına dokunma zamanı gelmedi mi daha!

PKK lideri Abdullah Öcalan ile görüşmelere ateş püskürenler daha kaç yıl savaşa ihtiyaç duyuyorlar? Bu kesimlerin barış fikrine dahi tahammül edememesi, Türkiye’deki siyasal aklın neden sürekli kriz ürettiğinin de açık bir göstergesidir. Savaşın, çatışmanın ve daha fazla insanın ölmesinin devamından Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının ne karı var! Kürt öldürmenin, Alevilerin haklarının gasp edilmesinin bugüne kadar hangi getirisi oldu bu ülkenin vatandaşlarına!

Bugün kendisini demokrasi, eşitlik ve laiklik üzerinden tanımlayan ama diğer taraftan Kürtlerin ve Alevilerin varlığını reddeden, onların imhasını ve yok sayılmasını meşrulaştıran bir yaklaşımın demokrat olabilmesi mümkün mü? Kürtler katledilirken, Suriye’de Aleviler katliamlardan geçirilirken buna sessiz kalanların, alkış tutanların demokrat olması mümkün mü?

Ayrıca, Kemal Kılıçdaroğlu üzerinden yürütülen propagandanın, Kılıçdaroğlu’nun doğrularından ya da yanlışlarından öte, Kürt ve Alevi kimliği üzerinden yapılması da dikkatle görülmelidir. Birinci turda dönen dolaplar hala hafızalarda. Yalnızlığa terk edilen Kılıçdaroğlu’nun seçim sonrası yayınlanan videosu, çaresizliği üzerinden pek zaman geçmiş değil. Cumhurbaşkanlığı seçim döneminde Alevi Kürt kimliği üzerinden saldırıya uğradığı gibi, CHP içindeki tartışmaların da önemli ölçüde Kürt ve Alevi karşıtlığı üzerinden şekillendiğinini herkes gördü. Kürt ve Alevi olması doğru aday olmadığının kanıtı olarak sunuldu. Utanmazlığın kurultay zamanı görülen manzarası ayrıca Alevilerin aklında tazeliğini koruyor. Zıp zıp Ali Mahirlerin çoşkusu ve ulusalcı-ırkçı faşistlerin CHP özüne dönüyor hikayesinin arkasındaki kafayı bilmeyen mi var!

Tanju’nun, Muharren’in dönüş vizesi değil miydi Kılıçdaroğlu’nun gidişi.

Yerel seçimlerde alınan yüksek oy oranlarının arkasında kent uzlaşılarının olduğu da biliniyor. Bu uzlaşı üzerinden siyaseten büyüyenler şimdi Kürt talepleri karşısında sessiz kalması ya da saldırgan bir tutum sergilemesi siyasi açıdan büyük bir haksızlık değil mi? Kürtlerin iradesine, irade beyanına yapılan saygısızlık, faşizm değilse nedir!

CHP yönetiminin açıklamalarına, arkasına aldıkları ırkçı faşist rüzgara bakıldığında, demokrasiye dair bir beklentiyi değil, aksine Kürt, Alevi düşmanlığı üzerinden beslenen bir siyasi yaklaşım kendisini net olarak gösteriyor. Bu durum sadece CHP içi dengeleri değil, Türkiye’de demokrasinin geleceğini de doğrudan tehdit eden bir hat oluşturuyor.

Birileri siyaseten manevra yapmak, süreci kendi çıkarına çevirmek istiyor olabilir. Ancak demokrasi güçlerinin de bu dönemi demokratik bir mücadeleye dönüştürme sorumluluğu vardır. Ne yazık ki bunun yerine ırkçılık ve faşizm körükleniyor, daha büyük bir saldırganlıkla “demokrasi” söyleminin arkasına saklanılıyor.

Buna söylenebilecek tek şey şudur, bu tutum iki yüzlülük, sahtekarlık ve büyük bir ahlaksızlıktır. Ve bu ahlaksızlığın son bulması, ancak barıştan, eşit yurttaşlıktan ve tüm halkların özgür geleceğinden yana ısrar edenlerin sesini büyütmesiyle mümkün olacaktır.