Ana Sayfa Blog Sayfa 6171

5 Kürt siyasetçi tutuklandı

Çewlig’te gözaltına alınan 5 Kürt siyasetçi ‘Örgüt üyesi olmak’ iddiasıyla tutuklandı

Çewlig’te (Bingöl) 5 gün önce evlerine yapılan baskın sonucu gözaltına alınan HDP ve DBP il Eşbaşkanları ve yöneticileri emniyet ve savcılık ifadelerinin ardından mahkemeye sevk edildi. 5 siyasetçi çıkarıldıkları mahkemece “Örgüt üyesi olmak” iddiasıyla tutuklandı.

Tutuklanan DBP Çewlig il eşbaşkanları Zeynep Yurtsever ve Feyzulah Şeyhanoğlu, HDP Dara Hênê İlçe Eşbaşkanı Ali Yaşar, DBP PM üyesi Mizgin Çifçi, DBP ilçe yöneticisi Zafer Alçiçek, Bingöl M Tipi Kapalı Cezaevi’ne gönderildi.

Berlin’de Ankara ile kriz endişesi

Türkiye’nin 15 Temmuz darbe girişimi sonrasında merkeze çağırdığı diplomat, asker ve kamu görevlilerinden bazılarının “geri dön” çağrısına uymayarak Almanya‘da sığınma başvurusunda bulunması, Berlin ile Ankara arasında yeni bir gerilimin kapılarının aralanmasına yol açtı.

Alman hükümetinin bir soru önergesine verdiği yanıta göre, Türkiye’de Gülen hareketine yönelik başlatılan soruşturmalar sonrasında, 35 diplomatik pasaport sahibi Türk vatandaşı Almanya’ya sığınma başvurusunda bulundu. Bu kişiler arasında, diplomatlar, askeri ataşe ve aile üyelerinin bulunduğu belirtiliyor.

İptal ettiği diplomatik pasaportlar hakkında Almanya dâhil bütün ülkeleri, isim listelerini göndererek ilgili kişilerin herhangi bir dış temsilcilikle bağlarının kalmadığı konusunda bilgilendiren ve pasaportlarına el konulmasını isteyen Türkiye, sığınma başvurusunda bulunanların bu taleplerinin reddedilmesi beklentisi içerisinde. Ankara ilgili kişilerin “müttefiklik ilişkisi” gereği geri gönderilmesini istiyor. Ayrıca hakkında dava açılanlarla ilgili de resmi iade süreçlerinin başlatılması bekleniyor.

Almanya arayış içinde

DW Türkçe’nin edindiği bilgilere göre Berlin geri gönderme taleplerine soğuk bakıyor ve Türkiye ile bir krize yol açmayacak bir tavrın arayışı içerisinde. Sığınma başvuruları ile ilgili kararlar Federal Göç ve Mülteci Dairesi’nin (BAMF) yetki alanında. Ancak Federal Hükümet, BAMF’ın isteği üzerine Türkiye’deki gelişmeler ile ilgili bilgilendirme yapıyor ve kritik siyasi konularla ilgili olarak içişleri, adalet ve dışişleri bakanlıkları yetkilileriyle ortak istişarelerin ardından kararlar alınıyor.

Almanya başvuranlara doğrudan sığınmacı statüsünün tanınmasından öte geçici çözümlerle koruma sağlayabiliyor. Bunlardan bir seçenek de “Duldung” olarak adlandırılan, geçici ikamet müsaadesi. Böylelikle siyasi ve hukuki bir anlam taşıyan mülteci statüsü verilmese de, başvuru sahiplerinin Almanya’da ikamet edebilmelerine imkân sağlanıyor.

Öte yandan Alman hükümeti, Türkiye’de insan hakları ihlallerinin önlenmesi,  yeniden demokratik hukuk düzeni işleyişine dönülmesi için de ikili düzeyde siyasi temaslarını sürdürüyor.

Hukuk devleti ihlalleri

DW Türkçe’ye konuşan Alman yetkililer, Türkiye’de olağanüstü hal kapsamında atılan adımların yakından izlendiğini, işkence iddiaları başta olmak üzere adil yargılama hakkı ve bağımsız yargı gibi konularda ağır ihlaller nedeniyle Ankara’nın taleplerine yeşil ışık yakılmasının çok güç olduğunu aktarıyor.

Türkiye’nin 15 Temmuz darbe girişimine katılanların yargılanarak cezalandırılması ve demokratik hukuk devletinin korunmasına destek olunmasını istediği, ancak hukuk devleti ihlallerinin bu çabaları gölgelediği ve meşruiyetinin sorgulanmasına yol açtığı ifade ediliyor.

Almanya bu kaygılarını basın önünde tartışmak yerine, kapalı kapılar ardında ikili düzeyde diyalog yoluyla ele alma arzusunda. Federal Hükümet kaygılarını Devlet Bakanı Maria Böhmer’in önümüzdeki hafta Ankara’ya yapacağı ziyaret sırasında Türk hükümetine iletmeye hazırlanıyor. Bu ziyaret sonrasında da Almanya Dışişleri Bakanı Frank-Walter Steinmeier’in Ankara’yı ziyaret edebileceği belirtiliyor.

Kopp: İade zor

Almanya’da mültecilere destek veren en büyük sivil toplum örgütü olan Pro Asyl’ün Avrupa Sorumlusu Karl Kopp, Ankara’nın iade taleplerini değerlendirirken, Türkiye’nin şu aşamada bir hukuk devleti olduğunu söylemenin çok güç olduğunu belirterek, “Ne yazık ki birçok hukuk devleti ilkesi askıya alınmış durumda” dedi.

Kopp, “İşkence raporları, seçilmiş belediye başkanlarının gözaltına alınması, televizyon ve gazetelerin kapatılması tabii ki hukuk devleti ile çelişiyor. Ve işkenceye sıfır tolerans döneminin son bulup yeniden yapılır olması zaten iadelerin gerçekleşmesini imkânsız kılıyor” şeklinde konuştu.

Önerdiğimiz linkler Almanya Türk diplomatların iltica haberini doğruladı

Almanya İçişleri Bakanlığı’ndan yapılan açıklamada, diplomatik pasaport sahibi 35 kişinin 15 Temmuz darbe girişiminden sonra Almanya’ya iltica başvurusunda bulunduğu yönündeki haberler doğrulandı. (24.10.2016)

Almanya: 35 diplomatik pasaport sahibi iltica talebinde bulundu

Alman hükümeti bir soru önergesine verdiği yazılı cevapta 15 Temmuz’daki darbe girişiminin ardından diplomatik pasaport sahibi 35 Türk’ün Almanya’ya iltica talebinde bulunduğunu belirtti. (21.10.2016)

Gülen yanlılarından Almanya’ya iltica başvurusu

Die Zeit gazetesine konuşan Gülen hareketinin Almanya’daki temsilcisi Ercan Karakoyun, yüzlerce Gülen yanlısının Almanya’ya iltica başvurusu yaptığını söyledi. (28.09.2016)

Türkiye’den Almanya’ya ikinci iade talebi

Anadolu Ajansı’nın diplomatik kaynaklara dayandırdığı haberine göre Türkiye, eski savcılar Zekeriya Öz ve Celal Kara’nın Almanya’dan iadesini talep etti. (27.09.2016)

Almanya Gülen konusunda taleplere soğuk bakıyor

Türkiye’nin Gülen cemaatinin faaliyetlerinin izlenmesi için yaptığı talep Alman makamlarınca kabul görmedi. Eski savcılar Öz ve Kara’yla ilgili iade taleplerine de “Almanya’da olduklarına dair bilgi yok” yanıtı verildi. (16.08.2016)

Suçu ne olursa olsun herkesin adil yargılama hakkına sahip olduğunun altını çizen Kopp, kimsenin işkence ve insanlık onuruna aykırı, kötü muameleye maruz bırakılamayacağına vurguladı.

Kopp, uluslararası hukukun bu kişilere koruma sağladığını söyleyerek, adil yargılama hakkına sahip olmayacakları, işkenceye maruz kalabilecekleri bilinenlerin de Türkiye’ye geri gönderilmeyeceğinin altını çizdi. Pro Asyl’ün Avrupa Sorumlusu, “Alman mahkemeleri ve AİHM’de böyle bir iadenin önlenmesi için çok güçlü nedenler mevcut“ şeklinde konuştu.

Şu anda Türkiye’den gelenlerin iltica başvurusunda bulunmaktan öte eğitim, burs ve iş bularak kalmaya öncelik vereceğini söyleyen Kopp, “Bu sürede Türkiye’de neler olduğunu görüp hareket etmeyi tercih ediyorlar. Sadece olağanüstü acil koruma ihtiyacında insanlar sığınma başvurusunda bulunuyor. Çünkü Türkiye’den gelenler aslında kariyer sahibi, ülkelerinin gelişimine katkıda bulunmak isteyenler var çünkü sığınmacı olmak çok keskin bir adım. Sürgünde olmak çok ağır… Çünkü bir akademisyen veya gazeteci ülkesinde üretken olmak istiyor dil nedeniyle bir diğer ülkede çok zor. Ama gerçek şu ki, ne yazık ki bu kişiler Türkiye’de de işlerini kaybediyorlar dolayısıyla pek seçenek kalmıyor” diye konuştu.

Türkiye güvenli ülke mi?

AB ile Türkiye arasındaki mülteci mutabakatı ve Türkiye’ye güvenli ülke statüsü verilmesini de değerlendiren Kopp, “Bu, güncel gerçekler ışığında tasavvur edilemeyecek bir ölçüsüzlük olur” dedi.

Kopp, “İnsan haklarına saygı duyulmadığı, on binlerce kişinin tutuklandığı, İnsan Hakları İzleme Örgütü’nün de duyurduğu gibi işkencenin yeniden başladığı, koruma tedbirlerinin askıya alınarak işkenceye açık çek verilen bir ülkeyi güvenli bir ülke olarak tanımlamanız artık zaten mümkün değil” görüşünü dile getirdi.

Bu yılın Ocak-Eylül döneminde Türkiye’den gelerek Almanya’ya iltica başvurusunda bulunanların sayısı 3 bin 793 oldu. 2015 yılında Almanya’ya iltica başvurusunda bulunan Türk vatandaşlarının sayısı bin 767 olarak kaydedilmişti.

© Deutsche Welle Türkçe

Değer Akal / Berlin

 

‘Savaş Suçu Soruşturması Açılsın’

BM Genel Sekreteri Ban Ki-moon, Suriye’de bir okulu hedef alan ve çoğu çocuk 30 kişinin ölümüne neden olan hava saldırısı hakkında soruşturma başlatılmasını istedi.

Ban’ın ofisinden yapılan yazılı açıklama “Saldırıda okul bilerek hedef alınmışsa, bu savaş suçu teşkil eder” denildi.

İngiltere eski Başbakanı ve BM’nin Eğitim Özel Temsilcisi Gordon Brown da okul saldırısına savaş suçu soruşturması açılmasını istedi.

Brown, Amerika’nın Sesi’ne verdiği özel söyleşide, “Güvenlik Konseyi’nin konuyu soruşturması, savaş suçu işlenmişse sorumluların cezalandırılması, Uluslararası Ceza Mahkemesi’nin konuya dahil edilmesi gerekir” dedi.

Savaş uçakları Çarşamba günü İdlib’te muhaliflerin kontrolundaki bir köye altı hava saldırısı düzenledi. Merkezi İngiltere’de bulunan Suriye İnsan Hakları Gözlem Örgütü’ne göre, saldırıda isabet alan bir okuldaki 6 öğretmenle, 22 öğrenci öldü.

Suriye İnsan Hakları Gözlem Örgütü ve Beyaz Saray, saldırıdan ya Suriye ya da Rusya’nın sorumlu olduğu görüşünde.

Beyaz Saray Sözcüsü Josh Earnest, “Saldırıyı Şam rejimi mi yoksa Moskova mı yaptı bilmiyoruz, ama bildiğimiz ikisinden birinin yaptığı,” dedi.

Rusya Savunma Bakanlığı Sözcüsü Igor Konaşenkov ise Rus savaş uçaklarının saldırı sırasında okulun bulunduğu bölgede uçuş yapmadıklarını söyledi. Rus haber ajanslarında yer alan açıklamalarına göre sözcü, İHA’lardan elde ettikleri görüntülerden anlaşıldığı kadarıyla okuldaki hasara hava saldırısının yol açmadığını belirtti.

Batılı birçok BM temsilcisi bağımsız bir soruşturma açılmasını istiyor. İngiltere’nin BM Daimi Temsilcisi Matthew Rycroft, “Bu hain saldırıyı kınıyoruz. Konu hakkında soruşturma başlatılmalı. Umuyorum bunu tüm Güvenlik Konseyi üyeleri de destekler ve sorumluların uygun şekilde cezalandırılmasını sağlar” dedi.

Fransa’nın BM Daimi Temsilcisi François Delattre de “Eğer bu savaş suçu değilse, nedir? Bu barbarca saldırıyı düzenleyenler hesap vermeli, bunda kararlıyız. Suriye’ye ve müttefiklerine hava saldırılarına son vermeleri için baskıya devam etmeliyiz” dedi.

BM, Suriye’de, en az iki milyon çocuğun okula gidemediğini ve 52 bin öğretmenin görevlerinden ayrıldığını bildirdi. Ocak ayından bu yana 40 okula saldırı düzenlendi. Suriye’deki okulların üçte biri de kullanılmaz durumda.

‘Operasyonlar Koalisyon Üyeleriyle Koordine Edilmeli’

Beyaz Saray Sözcüsü Josh Earnest, Türkiye’nin IŞİD’e karşı koalisyon ve Musul operasyonlarındaki rolünün “devam eden görüşmelerin bir parçası” olduğunu söyledi.

Earnest’a günlük basın brifinginde bir gazeteci, Başkan Barack Obama ile Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın dünkü telefon görüşmesinde Türkiye’nin Musul operasyonlarında rolünün ne olması gerektiği konusunda bir mutabakata varıp varmadıklarını sordu.

Bu konu üzerinde görüşmelerin devam ettiğini belirten Earnest, Obama’nın görüşmede Erdoğan’a, IŞİD’e karşı koalisyona mensup müttefiklerin tüm operasyonlarının, koalisyonun diğer üyelerinin operasyonlarıyla etkin biçimde entegre olması ve Irak merkezi hükümetinin ortaya koyduğu talebe uygun düşmesi ihtiyacının önemle altını çizdiğini bildirdi.

Earnest, Irak’ta IŞİD’e karşı koalisyonun operasyonlarının Irak merkezi hükümetinin davetiyle yürütüldüğüne dikkati çekerek, “En baştan beri yaklaşımımızın temeli bu şekilde oldu. IŞİD’e karşı koalisyonun üyesi belirli ülkelerin oynadığı role gelince; sahadaki koşullar değiştikçe, IŞİD’in yol açtığı tehdit evrildikçe, bu ortak ülkelerden daha fazlasını ya da başka bir şey yapmalarını istiyoruz. Dolayısıyla Türkiye’nin IŞİD’e karşı koalisyondaki rolünü de devam eden görüşmelerin bir parçası olarak tanımlayabilirim” diye konuştu.

Türkiye’nin başta ABD olmak üzere uluslararası koalisyona, İncirlik üssünü kullanıma açması, Suriye ile sınırın IŞİD’den temizlenmesi yolunda adımlar atması gibi önemli katkılarda bulunduğuna değinen Earnest, sözlerine şöyle devam etti:

“Musul’a operasyonlarda sahadaki Irak güvenlik güçlerini destekleyen uluslararası güçler için bir rol kesinlikle olacaktır. Türk askerlerinin Irak güvenlik güçlerine destek sunması rolünü içeren bir noktaya gelir miyiz, bunu bilmiyorum ama daha önce de dediğim gibi Türkiye farklı yollarla IŞİD’e karşı genel misyonu desteklemede önemli roller yerine getiriyor.

Irak merkezi hükümeti ve IŞİD’e karşı koalisyonun Türk hükümetine ilave talepleri olursa, bunları elbette devam eden diyaloğa dahil ederiz. Bu aşamada, Irak hükümetinin söylediği, Irak güvenlik güçlerinin öncülüğü yürütmeye hazır oldukları yönünde ve onların IŞİD’in Musul’dan çıkarılması hedefinde istikrarlı ve önemli ilerleme sağladıklarını gördük.”

Bir gazetecinin Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın “Rakka’ya yöneleceğiz” açıklamasını sorması üzerine Earnest, Obama’nın görüşmede, “IŞİD’e karşı koalisyonun bir parçası olarak girişilen tüm operasyonların, koalisyonun diğer üyeleriyle koordine ve entegre edilmesi ihtiyacını” yinelediğini belirtti.

Earnest, “Suriye’deki savaş alanlarının kendine özgü karmaşık yapısı dikkate alındığında, atılan adımların, istenmeyen neticelerin önlenmesi ya da dünyanın bu bölgesinde birbirleriyle rekabet halindeki çıkarlar arasında istenmeyen tırmanmanın önlenmesi için iyi şekilde koordine edilmesi önemli” dedi.

“Ancak Türklerin son bir yıl içerisinde gösterdiği işbirliği ve eşgüdümden memnunuz” ifadesini kullanan Earnest, Türk hükümeti ile diyalog kanallarını açık tutmayı istediklerini vurguladı. Earnest, “IŞİD’e karşı koalisyonun tüm üyeleri, koalisyon şemsiyesi altındaki her operasyonun etkili biçimde koordine ve entegre edilmesinden yarar sağlar. Eğer bunu yaparsak, IŞİD’i zayıflatma ve nihayetinde yok etme çabamızda başarıya ulaşmamız hızlanır” diye konuştu.

Beyaz Saray Sözcüsü, Türkiye’nin Kürtlerin Rakka planlanan operasyonda yer almasına itirazlarının sorulması üzerine, taraflar arasındaki görüş ayrılıkları ve ihtilafların, IŞİD’i yok etmeye yönelik ortak çabaya zarar vermesi uyarısında da bulundu.

Terör örgütü PKK’nın kuzey Irak’taki varlığıyla ilgili bir soru üzerine Earnest, ABD olarak PKK’yı terör örgütü olarak gördüklerini ve Türkiye’nin PKK saldırılarına karşı kendini savunma çabalarına kuvvetli destek verdiklerini vurguladı.

“Irak hükümetinin de bu aşırılık yanlılarının kendi ülkelerindeki varlığından kaygı duyduğunu biliyoruz” diyen Earnest, “ABD hükümeti olarak bu terör örgütünün yol açtığı tehdide karşı müttefikimiz Türkiye’ye desteğimiz sarsılmaz niteliktedir” ifadesini kullandı.

Earnest bir başka soru üzerine, Erdoğan-Obama görüşmesinde, Türkiye’nin Fethullah Gülen’in iadesi talebinin gündeme gelip gelmediğini bilmediğini, ancak gelmişse de görüşmenin ana gündemini oluşturmadığını rahatlıkla söyleyebileceğini belirtti. Sözcü Earnest, iade sürecinin, iki ülke arasındaki uzun geçmişe dayanan suçluların iadesi anlaşması ve ABD’deki yasalara uygun olarak yürütüleceği yönündeki pozisyonlarını tekrar hatırlattı.

Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü John Kirby de, Türkiye’nin Rakka’da YPG varlığına karşı çıkmasına ilişkin bir soruyu yanıtlarken, askeri faaliyetler eşgüdüm halinde yürütülmesi gerektiği şeklindeki uyarısını tekrarlayarak, ”koordine edilmemiş askeri faaliyetler DAEŞ’e karşı daha geniş kapsamlı hedefe zarar verir” ifadesini kullandı.

Avantacı ve cahil Alevilerin ihaneti!

MUSA AĞACIK

Asimilasyonun büyüğü alevi dergâh ve kurumlarında yaşanıyor!

Alevi dergah ve vakıflarındaki kurban ve bağış gelirlerinin denetlenmemesi de, asimilasyona hizmet ediyor!

Osmanlıdan Cumhuriyete devlet yönetimi türlü baskı, hile ve katliamlarla Alevi – Bektaşileri asimile etmek için yoğun çaba harcadı. AKP İktidarı da bir yandan Diyanet’i kullanarak diğer yandan bazı onursuz kişileri satın almak suretiyle kendine tabii “Alevilerle” bir dernek kurdurarak bu kepazeliğe omuz verdi. Devlet ve siyasal iktidarların Alevilere yönelik bu utanılası politikası, hız kesmeden devam ediyor.

AVANTACI ve CAHİL ALEVİLERİN İHANETİ

Aleviler, Devlet ve Siyasal İktidarların baskı, hile ve zulümlerine karşı tarihsel tecrübeleri ışığında olabildiğince uyanıklar. Ancak tarihsel köklerinden kopan dergâh, dernek, federasyon, konfederasyon ve vakıflarda görev alan AVANTACI ve CAHİL DEDELER ile YÖNETİCİLERDEN dolayı Kuran kursları, Arapça dualar, Cemevlerinde kadınlara ve kız çocuklarına başörtüsü dayatması, cenazelerin Arapça dualarla kaldırılması, ASİMİLASYONUN EN BÜYÜĞÜNÜ bugün ALEVİ KURUMLARINDA yaşanmasına neden oluyor.

Devletin baskılarına ve hilelerine karşı kısmen utanık olan Alevi toplumu, aynı utanıklığı ve mücaleci azmini ne yazık ki, kendi içindeki Avantacı, hırsız ve Cahil yöneticiler ile Dedelere karşı gösteremiyor. Olup biteni izleyip yurdum insanının takındığı tutumu benimsiyor, Dergâh ve Vakıflara yapılan bağış ve kurban gelirlerini sormuyor, merak ettiğinde ise avantacı yöneticilerin baskılarına maruz kalıyor. İtiraz etmek yerine, KENDİ KENDİNE SÖYLENMEKLE yetiniyor. Bu da Asimilasyonu hızlandırıyor.

Yanı sıra Alevi Dergah ve kurumlarında yaşanan ASİMİLASYONA iki örnek vermek gerekirse, bunun en çarpıcı örneklerden biri Fethullah Gülen ile Ankara’da “CAMİ – CEMEVİ” projesini tezgahlayan Cem Vakfı Başkanı İzzettin(ullah) Doğan ile Antalya’daki ABDAL MUSA DERGAHI’da bir imamın arkasında ABDAL MUSA’nın kemiklerini sızlatırcasına toplu namaza durmalarıdır!..

AKADEMİ BİLİMSEL ÖZERKLİKTİR!

Yanı sıra bazı Alevi – Bektaşi Dergâh, federasyon ve konfederasyonlarında ‘Alevi Akademisi’nden söz ediliyor. Akademi sözcüğü kulağa hoş gelse de, Alevi kurumlarındaki “AKADEMİ” ifadesi, BİLİMSEL ÖZERKLİKTEN uzak ve tamamıyla yöneticilerin egolarını tatmine yönelik, “sen, ben, bizim oğlan” yaklaşımıyla oluşturulan iyi niyetli girişimlerdir. Geleceğe yönelik CİDDİ BİR ADIM ATILMAK İSTENİYORSA, BİLİMSEL ÖZERKLİK gözetilerek konuya VAKIF İNSANLARDAN OLUŞAN YENİ BİR OLUŞUMU DESTEKLEMEK GEREKİYOR…

CHP’den yol haritası

CHP Parti grubunun basına kapalı yaptığı toplantıda CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu milletvekillerini dinledi. Genel kanının referandumun yaklaştığı ve “referanduma hazır olalım” görüşü öne çıktı.

16 milletvekilinin söz aldığı toplantıda; özellikle konuşma ve demeçlerde Kılıçdaroğlu’nun söylemlerinin takip edilmesi gerektiği vurgulandı. Basın açıklamalarında, televizyon programlarında ortak ses yükseltilerek, sürecin iyi değerlendirilmesi gerektiğine dikkat çekildi. Milletvekillerinin basın açıklamalarında, grup onayının alınması, televizyon programlarına katılımda Genel Merkez’in belirleyici olması istenildi ve milletvekillerine “söylemlerinize dikkat edin” uyarısında bulunuldu.

‘Hazır olalım’

Olası referandumun üzerinde duran milletvekilleri, kritik süreçte nasıl bir strateji geliştirileceğinin iyi planlanması gerektiği, bu dönemin cumhuriyet ve demokrasi açısından hayati önem taşıdığını belirterek, siyasi strateji ve yol haritasının belirginleştirilmesi gerektiğini kaydetti. Toplantıda, 30 milletvekilinin Meclis’te nöbetçi bırakılması, diğerlerinin ise Anadolu’ya ve seçim bölgelerine yayılarak, nasıl bir anayasa, nasıl bir parlamenter sistem olması gerektiğinin halka açık şekilde anlatılması önerisi getirildi. CHP, vatandaşa başkanlık sistemi ve parlamenter sistemi anlatırken algı yönetimine başvuracak. Bu çerçevede, zorunlu olunmadıkça “başkanlık” ifadesi ağıza alınmayacak. Bunun yerine “tek adam rejimi”, “diktatörlük” veya “anti-demokratik sistem” gibi kavramlar kullanılacak.

MHP ile tartışılmasın

MHP ile başkanlık referandumu konusunda tartışmanın gereksiz olduğunun dile getirildiği toplantıda, tartışmak yerine MHP tabanının başkanlığa karşı bir noktaya çekilmesinin daha doğru olacağı ifade edildi.

CHP Grup Başkanvekili Özgür Özel de, CHP’li milletvekillerinin sahada yaptıkları çalışmaya göre, başkanlık sistemi ile ilgili MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin sergilediği tutumun sahadaki MHP’liler tarafından beğenilmediğini, AKP’nin sahada MHP’li tabandan destek alamayacağını kaydetti. Özel, kamuoyu araştırmalarına göre MHP’nin tavrından sonra kararsızların hızla başkanlık aleyhinde hareket ettiklerini belirterek, “Saray’daki hesap Bağdat’tan değil ama Türkiye’nin 81 ilinden dönecek” dedi.

İhraçlar önerisi

OHAL mağdurlarına dikkat çekilen toplantıda “oy getirir getirmez hesabı” yapılmadan hukukun ve gerçeğin yanında olunması gerektiği görüşü öne çıktı. CHP’nin “bir kararname ile ihraçların açığa almaya dönüştürülmesi ve soruşturmaların bu şekilde yürütülmesi önerisi”nin Meclis’e sunulması teklifinde bulunuldu.

Propaganda ile suçlanan sağır dilsiz genç, 5 yıldır tutuklu

Volkan Pekal
Adana

Adana’da yasadışı slogan atmak, uyarıya rağmen dağılmamak gibi iddialarla ‘yasadışı örgüt propagandası’ ve ‘örgüt adına suç işleme’ suçlaması ile açılan davada toplam 7 yıl 1 ay ceza alan doğuştan sağır ve dilsiz Mehmet Tahir İlhan ile Uğur Korkmaz’ın Anayasa Mahkemesi’ne yapılan yeniden yargılanma başvurusu reddedildi.

2011’de BDP’nin çeşitli siyasi partilerle birlikte girdiği genel seçimlerde 7 adayın adaylığının düşürülmesi üzerine yapılan eylemlerde gözaltına alınan İlhan ve Korkmaz, sağır ve dilsiz olmasına rağmen terör örgütü propagandası ile suçlanmıştı.

AYM İTİRAZI REDDETTİ

Mahkemenin YSK’nın bağımsız adayların adaylığının iptali yönündeki karara yalnızca yasadışı örgütün itiraz ettiği ve karşı çıktığı gibi bir düşünceden hareketle cezalandırma yoluna gittiğini, müvekkillerinin yürüyüşe dahi katılmadığını söyleyen sanık avukatları Sevil Aracı ve Tugay Bek kararı temyiz etmişti.

Avukatlar Yargıtay 9’uncu Ceza Dairesinin onama kararı üzerine davayı AYM’ye taşımıştı.  AİHS’nin 5. maddesinde yer alan ‘özgürlük ve güvenlik hakkı’ ve AİHS’nin 6/1. Maddesinde yer alan ‘adil yargılanma hakkının’ ihlal edildiği gerekçesi ile infaz kararının durdurulması ve yeniden yargılama talepleri ile ilgili yapılan başvuru karara bağlandı. Başvuru AYM tarafından reddedildi.

KARAR AİHM’E TAŞINACAK

Müvekkillerinin somut delile dayanmaksızın, yasal bir siyasi partinin düzenlediği etkinliğin yasadışı kabul edilerek ceza verilmesinin hukuka uygun olmadığını söyleyen sanık avukatları kararı AİHM’e taşıyacaklarını ifade etti. (Adana/EVRENSEL)

 

Abdal Musa Dergâhı taş ocağı oldu!

Alevilerin kutsal mekânlarından Abdal Musa dergâhı Taş ocağına döndü. Yıllarca Alevilerin karşı mücadele verdikleri alan, taş ocağının işletemeye açılmasıyla birlikte, çıkarılan mermerler Abdal Musa dergâhına koyulmaya başlandı.

Aleviler Abdal Musa Dergâhının taş ocağı olmamasında kişisel menfaatleri için peşkeş çekenlerin (yöneticilerin) olduğuna dikkat çekerek, söylemlerinin doğru olmadığını belirtiler. Özellikle Tekke köyü muhtarı ve dernek başkanının “Bayram Kaya parkına konaklama yapılmaması için tedbir aldık” biçimindeki açıklamaların gerçeği yansıtmadığına dikkat çekerek “görünen köy kılavuz istemez” dediler.

foto: zeynel gül

 

 

 

 

Okuduğum Yazardan, Birlikte Yürüdüğüm Nail Ağabey’e

FATİH POLAT

Nail Güreli, gençliğe yeni adım attığım yıllarda ve henüz gazeteciliğe meyletmemişken, Milliyet’teki yazılarını kaçırmamaya çalıştığım bir isimdi.

Emile Zola’nın Germinal’ini, Jack London’ın Martin Eden’ini, Yaşar Kemal’in İnce Memed’ini, Nazım Hikmet’i, Sait Faik’i, Aziz Nesin’i, Rıfat Ilgaz’ı okuduğum zamanlardı. Marksizme vakıf olacak bir birikime sahip değildim ama duygu olarak da kendimi sosyalizme yakın hissetmeye başlamıştım.

Nail Güreli’nin yazıları bende sosyal demokrasinin ötesinde duran, kendisini doğrudan sosyalizmin kavramları ile ifade etmese de, öyle bir felsefenin içinden konuşan bir yazar hissi uyandırırdı.

Üniversite yıllarımdan itibaren kendimi artık bir sosyalist olarak daha net ifade ettiğim dönemlerde de Nail Güreli’nin yazılarıyla sıcak temasım hiç bitmedi.

Metin Göktepe davasının önemli ismi

O güne kadar gazete sayfalarından tanıdığım Nail Güreli ile karşı karşıya gelme sürecim ise, benim açımdan çok trajik bir olaydan sonra gerçekleşti. Çalışma arkadaşım Metin Göktepe’yi yitirdikten sonra.

Metin Göktepe’nin katledildiği dönemde Nail Güreli, Türkiye Gazeteciler Cemiyeti (TGC) başkanıydı. Eğer Metin Göktepe davasında, devlet yetkililerinin ‘duvardan düştü’ açıklamasından ‘gözaltında dövülerek öldürüldü’ noktasına gelindi ise, bunda Metin Göktepe davasının başından itibaren TGC Başkanı olarak Nail Ağabey’in gösterdiği dik duruşun ve tutarlı tavrın rolü büyüktür.

İlden ile sürülen Metin Göktepe davası, bu ülkede devletin güvenlik görevlilerinin işledikleri bir gazeteci cinayeti nedeniyle ceza alıp hapis yattığı ilk olaydı. Devlet, Metin Göktepe davasını ilden ile sürerek kamuoyu desteğinden uzaklaştırmayı hesap ettiyse de, Metin Göktepe davasının takipçilerinin yılmaz tavrı nedeniyle bu çaba boşa çıkarıldı.

Metin Göktepe davası boyunca katedilen yol, dünyanın etrafından 1,5 tur atmış olmak anlamına geliyordu. Bu yolculuklarda Nail Ağabey bizim yanımızdaydı, önümüzdeydi.

Bu tavrı nedeniyle de Metin Göktepe Gazetecilik Ödülleri’nin ilki, Metin Göktepe davasını takip eden gazeteciler adına ona verildi.

Fadime Ana’nın Metin’e dair yaptığı konuşmalarda Nail Ağabey’in adını dilinden düşürmemesi de bu nedenledir.

Nail Ağabey ile daha sonra aynı gazete sayfalarını paylaşmaya başladık. Milliyet’ten ayrıldıktan sonra kendisine götürdüğümüz Evrensel’de yazma teklifini, geçmişten gelen bir ortak mücadele deneyimi sürecinin doğal bir sonucu gibi kabul etti.

Evrensel Gazetesi, Metin Göktepe’nin gazetesiydi ve doğal olarak aynı zamanda onun gazetesiydi.

Bir ara sağlık sorunları nedeniyle Evrensel’deki yazılarına kısa bir ara verdikten sonra yeniden başladı ve “Yeniden yeni bir merhaba” başlıklı yazısının girişinde şöyle dedi: “Evrensel’in bendeki yeri konusunu anlatmaya çalışırken Metin Göktepe’den söz etmiştim. Evrensel her şeyden önce Muhabir Metin Göktepe’nin gazetesiydi benim için. Sonra, ‘Hepiniz birer Metin’siniz’ diyen Fadime Ana’yı genç kuşağın gazetecileriyle birlikte, yeni kuşakları birbirine perçinleyen çelik bir köprü olarak gördük.” (2 Haziran 2015)

Mesleğin duayenleriyle ilk tanışıklık zamanları, genç bir gazeteci için sözcükleri seçerek konuşmayı gerektirir. Bu saygı ilk zamanlar o ilişkinin doğal akışının önüne de bir ‘ölçülülük bariyeri’ koyar ister istemez. Benim için de Nail Ağabey ile ilk tanışıklık zamanları öyle olmuştu. Ama onun mütevazılığı, beyefendiliği çok geçmeden bunu aşmamı sağladı.

Belediye otobüsündeki başkan

Nail Güreli’yi mevki, makam açısından onun konumundaki pek çok kişiden ayıran mütevazılığına bir örnek istiyorsanız, onu kaybettiğimizin haberini aldıktan sonra Gazeteci Nazım Alpman’ın twitter hesabından yaptığı paylaşıma bakmanız yeter. Alpman, Nail Ağabeyin belediye otobüsünde yolculuk ederken çekilmiş bir fotoğrafını paylaşarak şunları yazdı: “Nail Güreli TGC Başkanlığı sırasında Milliyet’e gelirken belediye otobüsünü kullanırdı. Sadece görev anında TGC adına makam aracına bindi.”

Nazım Alpman gibi Nail Ağabey’i yakından tanıyan isimlerden biri olan Gazeteci Celal Başlangıç da O’nun için şunları yazdı: “Kalemini asla yere düşürmedi. Gazeteci katillerinin peşine düşenlere rehber oldu. Yakamozlar ışığın, yıldızlar yoldaşın olsun Nail Abi!”

Nail Ağabey hastalık sürecinin düzenli köşe yazmasını engellediği bir dönemle birlikte artık köşe yazmamaya başladı.

Ama bazı gazeteci ağabeylerimizin hayatımızdaki yerleri, köşeleri hep bakidir. Onu yıllarca okuduktan sonra tanımak, onunla Metin Göktepe davalarında, gazeteci eylemlerinde, 1 Mayıslarda aynı pankartın arkasında yürümek, aynı gazetenin köşelerini paylaşmak büyük bir onur ve keyifti.

Nail Ağabey’e ‘Nasılsın?’ diye sorduğunuzda, “İyi olmak zorundayız, mecburen” derdi.

Onun mesleğimize ve hayata dair bu mücadeleci, iyimser duruşu rehberimiz olacak. Kalbimizdeki yeri de hep sımsıcak kalacak. (FP/HK)

Fatih PolatGazeteci. Evrensel Gazetesi Yayın Yönetmeni.

Cumhurbaşkanının yanından PKK’ye giden yol gittikçe kısalıyor

CELAL BAŞLANGIÇ

2009’da Dersim’e giden Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’le kucaklaşan, elini öpmeye çalışan Ortaokul öğrencisi Uğurcan Koç bu görüntüden altı yıl sonra dağa çıktı. Eline silah almasından bir yıl sonra, önceki gün Dersim kırsalında öldürülen 13 PKK’liden biri de 21 yaşındaki Uğurcan’dı.Çok heyecanlı olmalıydı o gün; çünkü doğup büyüdüğü kentte ilk kez bir Cumhurbaşkanı görecekti.

Tarih 2009 Kasım’ıydı ve Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, devletin verdiği resmi adıyla Tunceli’ye, halkın dilindeki kadim adıyla Dersim’e gidiyordu.

Belli ki en şık giysilerini giymişti, çünkü bu ülkenin Cumhurbaşkanlarının pek sık uğradığı bir kent değildi Dersim. Bir tür lanetliydi çünkü.

Kente ilk sivil Cumhurbaşkanı olarak 1990’da Turgut Özal gitmişti. Elbette o tarihte daha doğmamıştı.

Ortaokul öğrencisi Uğurcan Koç, gidip “Munzur’un maruzatını” bildirmeyi planlıyordu Cumhurbaşkanı Gül’e.

Daha o yaşlarda muhtemelen kafasına koymamıştı dağa çıkmayı.

Tam Cemevi’nden çıkıyordu ki Gül, “Munzur’a baraj istemiyoruz” diye bağırdı Uğurcan.

Temiz giyimli, hafif topluca, 13-14 yaşlarında bir çocuktu kendisine bağıran.

El edip “Gel” dedi Cumhurbaşkanı Gül.

Bir solukta koştu yanına Uğurcan. Kucakladı karşısındaki şirin, girişken bu çocuğu Gül.

O da karşılıksız bırakmak istemedi bu sıcak kucaklamayı. Sarılıp iki eliyle, öpmek istedi elini.

O arada bir daha iletti “maruzat”ını; “Munzur’a baraj istemiyoruz, Munzur’a uzanan eller kırılsın!”

Cumhurbaşkanı Gül’le bu sıcak diyalogdan sonra kendisini görüntüleyen gazetecilerin objektiflerine dolu dolu bir zafer işareti yapmıştı.

Ama belli ki o anda da yoktu aklında Uğurcan’ın “dağa çıkmak”.

Biraz haylaz bir çocuktu. Ortaokul ikinci sınıfta bıraktı okulu. Bir süre sonra şehirlerarası otobüslerde muavin olarak çalıştı.

“Çözüm süreci”nin başladığı günlerde 18 yaşına gelmişti. Mahkemeye başvurup yaşını büyüttü, çünkü askere gitmek istiyordu Uğurcan…

Sizce askere gitmek için yaşını büyüten bir genç hiç “dağa çıkmayı” düşünür mü?

Sonunda gitti askere. Yani bildiğiniz “Mehmetçik” olmuştu. Ancak, aşırı kiloluydu. Bu nedenle askerliğinin bitmesine altı ay kala çürük raporu alıp “bitirdi” askerliğini.

Ancak ardında bıraktığı askerlikten kalma bir davası vardı Uğurcan’ın. Anlatılanlara göre askerliğini yaptığı bölgede bir bankın üzerine “PKK” yazdığı gerekçesiyle hakkında dava açılmıştı.

Tarihler 2015’in başını gösteriyordu ama askerden dönen Uğurcan yine düşünmemişti “dağa çıkmayı.”

Daha ortaokul öğrencisiyken doğup büyüdüğü kentte ilk kez bir Cumhurbaşkanı görüp “Munzur’a baraj istemiyoruz” demişti Uğurcan. Sadece Uğurcan değil, bütün kent halkı yıllarca mücadele edilmişti kutsalları saydıkları Munzur’a baraj yapılmasın diye ama çoğunu engelleyememişlerdi.

Yine de “dağa çıkmamış”tı Uğurcan.

Türkiye, “çöken çözüm süreci”yle, 7 Haziran seçimlerine doğru gidiyordu.

Belki de HDP’nin seçim kampanyasına katılan 20 yaşının başında bir gençti o günlerde Uğurcan.

Ama, Selahattin Demirtaş “Seni başkan yaptırmayacağız” dedikçe, HDP’nin barajı aşacağı anlaşıldıkça parti binalarında bombalar patlamaya başladı.

Belli ki HDP’nin 5 Haziran’da Diyarbakır’daki mitinginde bomba patlayıp beş kişi yaşamını yitirdiğinde de Uğurcan düşünmedi “dağa çıkmayı”.

Sonra 7 Haziran seçimlerinde HDP’nin barajı aşması, AKP’nin TBMM’de tek başına iktidar olma şansını yitirmesi; HDP binalarına, Türkiye’nin batısında Kürtlerin evlerine, işyerlerine saldırılar, AKP sözcülerinin “Halk kaosu seçti” demesi de “dağa çıkma” fikrini belli ki henüz kafasına sokmamıştı Uğurcan’ın.

20 Temmuz’da Suruç’ta patlayan IŞİD canlı bombasıyla onlarca sosyalist ve anarşist genç katledildiğinde de henüz Dersim’in kent merkezindeydi.

24 Temmuz’da artık devrilen “çözüm masası”nın sıcak bir savaşa dönüştüğü; savaş uçaklarının dağları, taşları bombaladığı, özellikle HDP ve DBP gibi partilerin siyasi kadrolarına gözaltı ve tutuklamaların giderek ağırlaştığı “siyasi soykırım” günlerinde de Uğurcan “dağa çıkma”mıştı.

Ağustos ayının başında Varto’da öldürülmüştü PKK’li kadın Ekin Van. Çırılçıplak cesedi kentin ortasına atılmıştı. Öldürülüp işkence izleri bulunan çıplak bedeni devletin resmi görevlileri tarafından sosyal medyaya servis edilmişti.

Öldürülmüş bir PKK’linin çıplak bedeninin teşhirinden, 16 Ağustos’ta başlayan sokağa çıkma yasaklarından, Kürt kentlerine düzenlenen operasyonlardan sonra olmalı; “dağa çıktı” Uğurcan.

Kaç kişi duydu 2015’in Ağustos’unda 20 yaşındaki Uğurcan’ın “dağa çıktığı”nı!

Ancak DHA’dan Ferit Demir’in 25 Ekim 2016’da geçtiği haberden öğrendik ki meğer Uğurcan bir yıldır dağdaymış:

“Tunceli merkeze bağlı Kutu Deresi vadisinde 16-18 Ekim tarihleri arasında gerçekleştirilen operasyonda ölü ele geçirilen 13 PKK’lı teröristten birinin, yedi yıl önce ortaokul öğrencisi iken, Tunceli’yi ziyaret eden dönemin Cumhurbaşkanı Abdullah Gül ile kucaklaşan 21 yaşındaki Uğurcan Koç olduğu ortaya çıktı.”

Evet, 20 yaşında, 2015’in Ağustos’unda dağa çıkmıştı Uğurcan ve 2016’nın Ekim’inde, 21 yaşındayken Dersim dağlarında öldürülmüştü.

O dağda silahıyla dolaşırken Türkiye en kaotik süreçlerinden birini yaşamaya başlamıştı ve çatışmalı, kanlı süreç bugün de hala sürüyor.

Mahalleler, sokaklar, evler basıldı Kürt kentlerinde. Onlarca, yüzlerce, binlerce sivil Kürt siyasetçi gözaltına alındı, tutuklandı.

Kentlerde barikatlar, hendekler kurulmuştu. Kentler kuşatıldı, bombalar patladı, mahalleler topa tutuldu; artık yüzlerle değil, binlerle ifade edilen sayıda insan yaşamını yitirdi; siviller, yaşlılar, çocuklar… Kentlerdeki eli silahlı gençler, PKK’li gerillalar, askerler, polisler, korucular…

Türkiye bir kan gölüne dönüyordu giderek, kentler yakılıp, bombalanıp yıkılıyor, ölmeyip sağ kalanlar kendi topraklarında evsiz barksız sürgünlere dönüşüyordu.

O sırada Dersim dağlarındaydı Uğurcan ve yaşanan bu süreçte kaç Uğurcan “dağa çıkmış”tı kim bilir!

Kürtlerin seçtikleri belediye meclis üyeleri, il genel meclis üyeleri, belediye başkanları görevden alınıyor, gözaltına alınıyor, tutuklanıyordu Uğurcan elinde silah dağlarda dolaşırken.

Seçtikleri yerel yöneticilerin görevden alındığını, cezaevine atıldığını gören kaç Uğurcan’ın “dağın yolunu tuttuğunu” nereden bileceksiniz.

Sivil siyaset yapmak için, kendi siyasal örgütleri aracılığıyla kendi geleceklerini belirlemek amacıyla HDP’yi, DBP’yi kurmuşlardı Kürtler. HDP aracılığıyla Türkiye’nin batısıyla buluşmak, ülkenin bütününe bir yönetim modeli oluşturmak istiyorlardı. Zaten bugüne kadar kurdukları bütün partiler kapatılmıştı 1990’lı yıllardan bu yana.

Ama o ne? Aynı 1990’lı yıllarda olduğu gibi seçtikleri milletvekillerini cezaevine tıkmak için bir “dokunulmazlık kaldırma kumpası” kurulmuştu. Yağmur gibi yağmıştı yüzlerce fezleke milletvekilleri hakkında. Ağızlarını açsa HDP’li vekiller soruşturma açılıp fezleke yazılıyordu. Yargı haklarında “zorla getirme” kararı veriyordu.

Bütün bunlar Uğurcan’ın dağda silahla dolaştığı günlerde oluyordu ve kim bilir kaç Uğurcan daha dağa çıkıyordu o sıralarda.

Türkiye kan revan içinde bir erken genel seçime gidiyordu. Çünkü AKP iktidarı kaybettiği için 7 Haziran seçimlerini yok saymıştı. Çatışmalı bir ortamda, kanlı bir kaosla seçime gitmekti hedef.

Seçimlere 20 gün kala, 10 Ekim’de, büyük bölümü HDP’ye destek veren sendikaların, demokratik kitle örgütlerinin barış çığlığı attığı mitinginde Türkiye Cumhuriyeti tarihinin en büyük katliamı gerçekleştiriliyordu. Aynen 5 Haziran’da, 20 Temmuz’da, 10 Ekim’de IŞİD forması giymiş cihatçı çeteler 7 Haziran seçimlerinden çıkan sonuçları 1 Kasım’da AKP lehine çevirmek için canlı bomba olmuşlardı. Artık HDP seçim propagandası yapamaz, meydanlara çıkamaz bir hale getirilmişti.

İşte tam o sıralarda “dağa çıkmıştı” Uğurcan ve yaşanan bu süreçte onun peşinden “artık bu ülkede siyaset yapılmaz” diye kaç Uğurcan’ın “dağa çıktığını” bilen bir devlet kurumu vardır elbette!

Uğurcan’ın Dersim’de başlayan 21 yıllık yaşam yolculuğu Dersim’in dağlarında sona erdi. Cenazesi Malatya Adli Tıp Kurumu’ndan alınıp yine Dersim’de toprağa verildi.

O günden bu yana “Uğurcan’ı dağa çıkartan süreç” şiddetlenerek sürüyor.

Artık Türkiye’nin Şırnak adında bir kenti neredeyse haritadan silinmiş durumda. Evleri yıkılanların, bombalananların kentin kıyısındaki dağların eteklerine kurdukları derme çatma çadırlar da basılıp yıkılıyor bu günlerde. Kentleri, evleri ortadan kaldırılmış insanların artık bir çadırları da yok.

“Dağa çıkacak” yeni Uğurcan’lara kaç Kürt genci eklendi dersiniz!

Uğurcan toprağa verildikten sonra Diyarbakır’ın Büyükşehir Belediye Eşbaşkanları Gültan Kışanak ile Fırat Anlı gözaltına alındı. Kararı protesto etmek, oyuna sahip çıkmak isteyen Diyarbakırlılar coplandı, dövüldü, panzerden üzerlerine su sıkıldı, gaz bombası yedi. Değil Diyarbakır sokaklarında üç kişinin yan yana yürümesi, belediye çevresindeki kahvelerde ayakta durmak bile yasaklandı neredeyse. Bölgedeki 21 kentin interneti kesildi insanlar haberleşmesin diye. Bazı yerlerden sabit telefonların bile kesildiği haberleri geliyor. Sosyal medyayı kullanabilmek, internetten mesaj atabilmek için başka kentlere bile giden insanlar var. Bütün bu baskıdan, zordan sonra yandaş medya, “ulusolcular” göbek atma kıvamında başlıklar çekiyorlar manşetlerine:

“Halk HDP’ye destek vermedi”, “Terörist belediye başkanlarına sahip çıkmadı” diye.

Bu kadar büyük bir adaletsizliğin, insanları bu kadar büyük bir onursuzluğa mahkum etmenin, bu kadar çok yalanın olduğu bir coğrafyanın kaç Uğurcan’ı “dağın yolunu tutmayı” kafaya koyuyordur dersiniz!

Artık burası, Cumhurbaşkanıyla kucaklaşan, elini öpmek isteyen çocuğun yedi yıl sonra PKK’li olarak dağdan cenazesinin geldiği bir ülkedir.

Hala görmüyor musunuz; sivil siyasetin yolunu tıkadıkça, yerel yönetimlerde demokrasi kırıntısının kökünü kazıdıkça; zulmü, baskıyı, şiddeti arttırdıkça, hatta en basitinden interneti kestikçe Cumhurbaşkanının yanından “dağa çıkılan”, PKK’ye giden yol her geçen gün daha da kısalıyor!

gazete duvar