Ana Sayfa Blog Sayfa 6176

Onur Caymaz’dan ‘Hatırla Barbara Yağmur Yağıyordu’

Soruları olanlar için denemeler…

Arada sırada sevdiğimiz kurgu yazarı ya da şairlerin günlükleri, denemeleri yayınlanır; edebiyat araştırmacısı için ayrı bir önem taşır bu kitaplar. Yazarın yaratısı önündeki perdelerin aralanması gibidir. Kendini edebiyat tarihi içerisinde nerede gördüğünü, üzerinde iz bırakan yazarların kimler olduğunu anlamak için ipuçları verir. Her yazarın aynı zamanda okur olduğunu hatırlatır bize. Hatırla Barbara  Yağmur Yağıyordu böylesi bir kitap, yazar olarak Onur Caymaz’ı tanımamıza hem de şiire, öyküye, romana, denemeye bakışını anlamamıza yardım ediyor. 

 
OKURU ZENGİNLEŞTİRMEK…

Denemeleri siyasetten edebiyata yedi bölüm altında bir araya getirmiş Onur Caymaz ama “Mavi Yolculuk” başlıklı giriş yazısında dediği gibi, aslında Bektaş-ı Veli’nin “her ne arar isen kendinde ara” sözlerinin anlamı etrafında odaklanıyor tüm denemeler. Deneme, düşünmek için en etkin yazı aracıdır. Caymaz’ın denemelerinde bunu hissediyoruz, kendisi için, düşüncelerini netleştirmek için, doğru sonuçlara varmak için yazıyor. Yazarak düşünüyor, hissediyor.
Kitapta yer alan denemeler içinde ithaf taşıyan “tek bir” deneme, aynı zamanda kitabın başlığını aldığı şiir üzerine: Jacques Prévert’in Barbara şiiri. Bu deneme daldan dala atlayarak – aslında tüm denemelerin üslubu bu – şiirdeki Barbara adlı kızın savaş kente ulaşmadan sevdiği erkeğe sarılmasından, “barba”ya, yani sakala, oradan kızıl sakal Barbaros’a, sonra bir sıçramayla Sait Faik’in ölmeden önce yazdığı son öyküsündeki Barba Stanco’ya… Bir sözcüğün izinden giderek bir yolculuğa çıkarıyor okuru.
Zaten giriş yazısının başlığı “Mavi Yolculuk” bir yolculuğa davet niteliğinde (ki bu da Baudelaire’in bir şiiri, “Invitation au Voyage”) ve sanki bir davet var okurla yol almaya. “Aylak okur” diye adlandırdığı okurunu kolundan tutmuş sürükleyerek sözcüklerin, kitapların, yazar dostların, arasında gezmeye götürüyor. “Sürükleyerek” çünkü hep arada uyaran notlar düşerek, okurun aylaklığını, dikkatsizliğini yeriyor; ama bunun kendi yolculuğu olduğunu bize başında söylediği için, hakaretten çok, kendini uyarır gibi görüyoruz. “Okuyorum suskun, yazıyorum suskun. Geçip gidiyor giden… dünyaya sataşmanın bir yolunu buldum! Biriktiriyorum ve zaman içinde biriktirdiklerime karışıyorum bilmeden. Eskiden çok severdim yazmayı, okumanın daha üstün olduğunu keşfettim son on yıldır.”
Kitapta benim elbette en hoşuma giden yazılar edebiyatla ilgili olanlardı. Romandan romana, şiirden resme bir yolculuk bu. Bir roman kahramanı başka bir romanda karşımıza çıkıyor, bunlar arasında bağlantılar kuruluyor. Çok hoş karşılaştırmalar da yer alıyor denemelerin içinde, aynı konuda yazan farklı iki yazarı ya da Yaşar Kemal ve Orhan Pamuk’un poetikalarını karşılaştıran denemeler ayrı bir tat veriyor okura. Kemal Tahir’in Rahmet Yolları Kesti eseriyle İnce Memed’i, Ursula K. LeGuin’in Mülksüzler’iyle Dostoyevski’nin Ecinniler’i bir araya geliyorlar, yazın geleneğinin parçası oluyorlar. Edebiyat tarihini birbirine kenetlenen, zincirin halkaları gibi bağlanan bir dokuya sahip olduğunu düşünerek okumak, okuru çok zenginleştiren bir şey. Caymaz’ın okumalarındaki bağlantılar özellikle hoş.
 
SANAT SİYASETİ

Yaşadığımız günlerde yayıncıların, yazarların, sanatçıların belki en önem verdikleri konuların başında geliyor sanat siyaseti. Sanat ahlakı artık sadece poetika ile ilgili değil, bugün çok geniş bir açıdan sanatın varlığı ve doğasını tartışma gereği duyuyoruz. Gün geçtikçe koyulaşan bir siyasi mürekkebe batırarak yazıyoruz artık sözcükleri. Sanat kuşkusuz her zaman siyasidir ama bugün her zamandan daha çok. Onur Caymaz’ın denemelerinde en karakteristik özellik bu cesur sözcük seçimi. Her bir satır dünya görüşünü gösteriyor okura. Dünya görüşü derken, kadına, cinselliğe, ezilmişliğe, tarihe bakışını kast ediyorum. Bunu çok başarılı yapan yazarlarımızdan biri Caymaz.
Onur Caymaz’ın kalemi heyecanlı, genç, cesur ve belki bu nedenlerden dolayı argüman yaratma ile oluşturmuyor düşüncelerini, duygularıyla oluşturuyor. Büyük zamanı göremeden yaşamanın kısıtlayıcı halinden yakınıyor “Türkiye, Türkiye’den başka şeyle uğraşmamıza izin vermiyor” fikrinden yola çıkarak, güncel olanı, eğitimin geldiği son noktayı, kavgacı bir ruhla (kavgacı sözcüğünü olumlu anlamda kullanıyorum) dile getiriyor.
Bugün okuduğum bir makalede (Nilüfer Kuyaş “Başkalığa Dokunmak”) Louise Bourgeois’nın bir sözü vardı: sanat, akıl sağlığının garantisidir. Sanat en geniş anlamıyla bizim gibi olmayanları anlama çabamızdır. Bununla kendi sınırlarımızın ötesi çıkabiliriz, küçücük algı dünyamız nefes almaya başlar. Kitaplar da öyle, anlamamız için en güçlü araçlardır. Onur Caymaz şöyle açıklıyor yazma sürecini: “İyi kitaplar yanıt arayanlar için değil, soruları olanlar için. Kaldı ki her yüzyılda birkaç adam özgün şeyler düşünüyor, gerisi onların devamı sadece. Sadece bu mavi yolculukta kaybolurken tuttuğum notlar hayatla ve sanatla yoğrulmak isteyen başka uzak akrabaları, okurlar kaybolacakları yollara çıkarsın istedim.”
 
Hatırla Barbara Yağmur Yağıyordu / Onur Caymaz / Kırmızı Kedi Yayınevi / 296 s.

Murathan Mungan’dan ‘Küre’

‘Kristali görme arzusu’

Amerikalı eleştirmen Michael Riffaterre metinlerarası ilişkiyi “bir metnin parçasının okunmasıyla ilgili olarak bellekte olan, gönderimde bulunan metinlerin tamamı” şeklinde yorumluyor. Bu ifade, farklı sanat disiplinlerinin birbiri üzerindeki etkisini ve temelde aynı kaynaktan beslendiği düşüncesini açıklıkla işaret ediyor aslında. Metinlerarasılığın izlerine, yalnızca edebiyat içerisinde değil, sanatın öteki verimlerinde de rastlarız. Bir tablonun karşısında yaşadığımız tarifsiz duygu, bazen bir öykünün ilk cümlesine dönüşür; bir sinema filminde gördüğümüz sahneyi geçmişte okuduğumuz bir şiirin güçlü imgeleriyle ilişkilendiririz. Türler arasındaki bu geçiş, sanatın sonsuz anlatım olanakları içerisinde tek bir merkezin yer almadığını işaret etmesi ve etkileşimlerle çoğalan bu duygu evreninin gücünü ortaya koyması bakımından da ayrıca önemli.  
 
ŞAİR OLMANIN YÜKÜ

Metinler arasında dolaşmayı seven ve yazdığı hemen her eserde bu geçişi büyük bir ustalıkla kurgulayan Murathan Mungan, yeni kitabı Küre’de bu kez şiire odaklanıyor. Küre, şiirin tanımını, etki alanını, yazılış süreçlerini ve ifade zenginliğini küçük notlar ve çeşitli alıntılar dâhilinde ele alan kısa ama yoğun bir kitap. Mungan bu kitabı, zaman içinde biriktirdiği deneyimlerden süzülüp gelmiş ve şiir sanatı üzerine görüşlerini içeren poetik kitapçıklar dizisinin ilki olarak tanımlıyor. Bu tanımı yaptıktan sonra ise onlarca yıldan bu yana şiir yazdığı halde kendi poetikasını neden açıklamadığını ifade ediyor ve böylesi bir anlayışın şaire ve şiirine katkı sağlayıp sağlamadığı konusu üzerinde duruyor. Mungan burada şiiri tanımsal olarak şiir yapan, onun sınırlarını belirleyen, genişleten bir duruma dikkat çekiyor. Artık “şiir sayılabilecek” bir şiirin, onu yazan şaire ait olup olmadığını belirtecek unsurlara değiniyor ve bu kavramları tıpkı birbirini iten iki zıt kutup gibi ele alıyor. Şairin ifade ettiği bu durum, üslup ve anlama denk düştüğü gibi şiir yazmak ile şair olmak arasındaki bağıntıyı da açıkça gösteriyor. Şiir ile şairin ilişkisi, sanatın öteki verimlerinde karşılaşmadığımız bir durum çünkü. Roman yazana romancı, senaryo yazana senarist, heykel yontana heykeltıraş demenin rahatlığı, şiir yazana şair demenin zorluğunda düğümleniyor. Şair sözcüğünü bir sıfat, hatta bir mevki, makam anlamında düşününce bu ilişki daha da karışır, zorlaşır. Murathan Mungan da derdinin şiir yazmak olduğunu söyleyenlerden. Şair olarak anılmayı, bu yükü ağır bulduğundan, pek kabullenmez.
Kitabın ele aldığı başka bir konu da şiirin “yapılan bir şey” olup olmadığı sorusu. Elbette hislerin, inceliklerin, merakın ve birikimin şiire katkısı oldukça fazla. Fakat işin teknik kısmı, yani formüle dökülmüş hali öğrenilebilir bir süreç Mungan’a göre. Şiiri “yapmanın” tam anlamıyla mümkün olmadığını belirten Mungan, burada etkilenme konusunu ortaya atarak şiir yazma sürecine farklı bir katkı sağlıyor. Etkilenmek, taklit etmenin dışında bir durum çünkü. Okuduğu şairlerden, şiirlerden etkilenmeyi kısa vadede uygun buluyor ve yolun başındaki şaire, en azından kendi sesini, rengini bulana kadar bilincini ve tercihlerini dış etkilere açık bırakması konusunda önemli bir ipucu veriyor. Üstelik kendini etkilenmeye kapatmış birinin bilinçdışında yetersizlik ve özgüven yoksunluğu yer alıyor Mungan’a göre. Şöyle diyor şair: “Etkilenmek bir ‘öğrenme’ yoludur; etkilerden kurtulmak, kendi sesini bulmak ise bir ‘olma’ yolu.”
 
ŞİİRDE BELİRSİZLİK VE ANLAM

Şiirin öteki yazınsal verimlerden farkı nelerdir peki?
Murathan Mungan şiirin ele aldığı, yorumladığı ve ifade ettiği tüm durumları hep ayrı tutar. Şiirin vuruculuğu ve etkisindeki gizilgüç hep daha fazladır ona göre. Şair burada açığa vurma ile saklama/saklanma arasındaki ilişkiye dikkat çekiyor. Hemen her şair biraz anlaşılmak biraz da saklanmak ister çünkü. Aradaki tartımın değeri, şiirin duygusuna önemli bir katkı sağlıyor. Mungan şöyle diyor bir notunda: “Şiir, saklı olanla açığa vurulan arasındaki ifade geriliminin cisimleştiği en güçlü alandır.” Buradaki gerilimi “tedirgin olma” haliyle bir tutarak “Şiir tereddütleri olanların sanatıdır” diyor örneğin. Bu cümleyi biraz açtığımızda şiirin oluşum ve gelişim süreçlerine katkı sağlayan öteki unsurlara da açıklık getiririz. Şiir serüveni için “yolda olma” halinden söz ediyor Mungan. Bu serüven boyunca yalnız kazandıklarımız değil, yitirdiklerimiz de önemli. Vazgeçilenler, unutulanlar, itilen/bastırılanlar, kısaca hafızamızın arkalarına attığımız tüm o yabancı, oysa bize en yakın, duyguların şiire büyük hizmet ettiğini söylüyor. İşte tedirginliği var eden, şiire ivme katan duygu da tam olarak bu kayıplardan geçiyor. Dolayısıyla şiiri kesinliklerin değil, belirsizliklerin sanatı şeklinde yorumlamak mümkün.
Şiirin yapıtaşlarını genel bir tanımlama dâhilinde; ses, ahenk, ton, bakış, yorum, birikim, bilgi, sezgi gibi başlıklarla özetleyebiliriz. İyi bir şiirde tüm bunların yanında belki de en çok aranan, istenen bir yapı daha var ki o da anlam. Yani başka bir deyişle hikâye. Tıpkı romanı özetlerken istenen o ana düşünce gibi, bir sinema filminin kırılma noktasını tespit etmek ister gibi şiirin de ne anlatmak istediği veya niçin yazıldığını hep merak eder okur. Üstelik bu durum en çok da şiirde böyledir. Kapalı imgelerin, kırık dizelerin, ses boşluklarının veya sıklıkla karşılaşmadığımız ünlemelerin, sembollerin anlamı merak edilir. Şiirin kendisini bir bütün olarak düşündüğümüzde böylesi bir arayışın anlamsızlığı da netleşir. Çünkü şiir, bütün halinde bir yapı. Dolayısıyla bu yapıyı ayakta tutan her bir taşı ayrı ayrı anlamaya, çözmeye çalışmak gereksiz. Murathan Mungan bu ayrım için “Şiirin anlamı yapıtın yalnızca bir ögesidir; varoluş nedeninin tamamı değildir” diyor bir notunda. Şiirin kendisini bir varoluş durumuna eşitlersek anlamın da tıpkı bir hece veya ton kadar yer kapladığını kabul etmiş oluruz. Bu durum, edebiyat türü içerisindeki verimlerle yaptığımız sınıflandırma çabasını getiriyor akla. Şiir ile haiku, roman ile novella arasında yapılan tür tanımlamaları da o eserin niteliği ve gücünün gölgesinde kalan bir tartışma konusu değil mi?
Son olarak kitaba adını veren “küre” sözcüğünün ne anlama geldiğini merak edenler için şu kısa notu paylaşmak gerek. “Küreye benzer şiir. Kendi yasaları içinde ışıyan kristal. Belki de şiir için ilk kamaşma. Kristali görme arzusudur şiir. Işığın yasalarını, aydınlattıklarını anlama arzusu.”
Murathan Mungan’ın Küre’sinde şiir üstüne düşünen, şiiri yaşamının merkezine alan, türler arasında gezindiği halde her seferinde şiiri eserlerinin çekirdeğine yerleştiren bir edebiyatçının notlarına tanıklık ediyoruz. Küre, şairin ışıltılarla dolu kaleminin lezzetine bir kez daha varmak için iyi bir kaynak.
 
Küre / Murathan  Mungan / Metis Yayınları / 116 s.

Susturamazlar sesimizi biz birlik oldukça

METİN ÖZDEMİR

Bir gazetede veya dergide küçük bir köşede yer alan yazı yâda haber, içeriği ne olursa olsun içinde “Alevilik” kelimesinin geçmesi, semah dönen bir canın küçük bir resminin yer alması nasılda heyecanlandırırdı bizleri. Yazılı veya görsel basında böyle bir içeriği görmekten mutluluk duyardık. Çünkü boyalı basında “bize” rastlamak çok mümkün değildir. Yayıncılarımızın kendi kısıtlı imkânlarıyla çıkarttıkları yayınlar dışında hiç bir yerde bize dair doğru şeyler bulmak mümkün değildir. Ne zaman herhangi bir gazetede, güzel bir yazı dizisi hazırlansa ya yarıda kesilir yâda başlamadan sonlandırılır.

Fakat internetin ve sosyal medyanın yoğun olarak kullanılmaya başlanmasıyla birlikte bilgi kaynaklarımız çoğaldı. Alevilik merkezli internet sayfaları, haber siteleri kuruldu ve birçoğu yayınlarına aktif olarak devam etmekte.

Ve gün geldi Aleviler kendi televizyon kanallarını kurdular. Yayın içeriklerini beğenelim beğenmeyelim birden çok televizyon kanalı Alevi sıfatıyla yayın yapmaya başladı. Malûm medyada görülmesi zor, ulaşılması güç konular gerçek anlamda bir boşluğu doldurmaya başladı. Sabahtan akşama dek deyişlerimizi, ozanlarımızı ekranlara taşıyor olması bile bizim için “bulunmaz bir nimetti”.

Gazetenin, derginin ulaşmadığı en ücrâ yerde bile parmakların ucundadır televizyon kanalları, basılı ürünlerine göre ulaşılması daha kolaydır. Köyde-kentte insanlar televizyonlarını, radyolarını açtıkları zaman elbette kendilerinden bir şeyler görmek istiyor. Haberleri, etkinlikleri kısacası yayıncıların ekrana sunduğu her şeyi çabucak ve en kolay yoldan takip edebiliyorlar.

Şimdilerde ise birçok televizyon ve radyo kanalı karartılarak, kapılarına mühür vuruldu. Basın özgürlüğü açısından son derece sıkıntılı bir durum olduğu gibi, insanların haber alma haklarının da bir ihlalidir aslında.

Deyiş çalan, türküleri sevdiren bir radyonun kapatılması, “Alevilerin sesi” olan televizyon kanallarının karartılması kabul edilebilecek bir durum değildir. Kapatılan radyo ve televizyonların yeniden yayın hayatına dönmeleri için mücadele verilmektedir. Seslerinin kesilmesine karşı duran canlar bu medya organlarından desteğini esirgemiyorlar.

Kurumlara ve şahıslara düşense birlik ve beraberlik içerisinde bu platformlara olan desteği sürdürmek, mücadeleyi canlı tutmaktır. “Benim gibi düşünmeyenin sesini keserim” diyenlerin karşısında güçlü durmak gerekir. Hayatın her alanında olduğu gibi basınımıza karşı yapılan durdurma politikalarına karşı birlik olmaktan başka çare yoktur. Geriye kalan medya organlarımızın, kapatılan kurumlarla dayanışmayı büyüterek birlikte hareket etmesi, hem canlara güç verir hem de Alevi toplumunun birliğine katkı sağlar.

Sesimizi daha fazla duyurabileceğimiz, söz söyleyebileceğimiz alanların çoğalması umuduyla, platformlarımıza sahip çıkarak daha da çoğalalım. Bizim birlikten başka çaremiz yok. Beraberce, iyi ve güzel günler görmeye daha da yaklaşacağız.

 

WWF: İnsanoğluna tek gezegen yetmeyecek

Dünya Doğayı Koruma Vakfı (WWF) insanlığın aşırı müsrif yaşama alışkanlığıyla bütün doğayı tehdit ettiğini savundu. Vakfın ‘2016-Yaşayan Gezegen’ raporunda her yıl yerkürenin barındırdığının 1,6 katı doğal kaynak tüketildiği ve doğanın yağmalanması yüzünden 1970 – 2012 yılları arasında 14 bin omurgalı canlı türünün yüzde 60 oranında azaldığı belirtiliyor.

Rapora göre en çok tatlı sularda yaşayan hayvanların nesli tehlikede. Tatlı su canlılarının sayısı aynı süre zarfında yüzde 80 oranında azalmış. Canlı türlerinin azalmasında öncelikle doğal ortamın hammadde ihtiyacı sürekli artan insan tarafından tahrip edilmesi rol oynuyor. Son 25 yılda ormanların azalma hızının düşmüş olmasına rağmen bu süre zarfında 239 milyon hektar genişliğindeki ormanlık alan yok olmuş. Ormanların azalmasında iklim değişikliği ve çevre kirliliği de etkili oluyor.

Denizlerdeki kirlilik yüzünden mercan kayalıklarının tehlikede olduğu belirtilen Dünya Doğayı Koruma Vakfı raporunda Almanya’daki canlı türlerinin de hızla azaldığına dikkat çekiliyor. Almanya’daki 32 bin hayvan, bitki ve mantar türünün yüzde 30’u tükenme tehlikesiyle karşı karşıya bulunuyor. Canlı türlerinin yüzde 5,6’sı ise yoğun tarımcılık nedeniyle tamamen kaybedilmiş.

İnsanlara tek dünya yetmeyecek

Vakıf bu şekilde yaşamaya devam edildiği takdirde gıda, su ve enerji ihtiyacını karşılayabilmek için insanlığın 2030 yılında iki yer küreye ihtiyacı olacağını hesaplamış. Hesaplamalara insanın doğayı ekolojik sistemi ne kadar sömürdüğünü gösteren ‘ekolojik ayak izi’ esas alınıyor. Hesaplamalar sonunda ortaya çıkan ‘küresel hektar’ ne kadar küçük çıkarsa doğa o kadar az yıpratılmış sayılıyor.

Dünya Doğayı Koruma Vakfı Almanya şubesinden Christoph Heinrich insanlığın yeryüzünü hayati tehlikeye sürüklediğini ve bunu durdurabilmek için refah ve başarı tanımlamasının insanın, toplumun ve çevrenin sağlığını da kapsayacak şekilde değiştirilmesi gerektiğini söyledi.

© Deutsche Welle Türkçe

DW, dpa/AG, BK

BM: IŞİD Musul’da 232 sivili öldürdü

BM İnsan Hakları Yüksek Komiserliği Sözcüsü Ravina Shamdasani, Cenevre’de yaptığı açıklamada, Musul’da öldürülenlerden 190’ının eski Irak Ordusu askeri, polis ya da milis, geri kalanların ise IŞİD’e katılmayı reddedenler olduğunu belirtti. Sözcü, “IŞİD’in talimatlarını yerine getiren bazı kişiler de vuruldu” dedi.

BM sözcüsü IŞİD’in askeri üslerde on binlerce Iraklıyı canlı kalkan olarak kullandığını belirterek, “Bu, askeri saldırılardan korunmak için uygulanan bir strateji” diye konuştu. Sözcü gerçek rakamların çok daha yüksek olabileceğini de vurgulayarak, kendilerine gelen raporun mümkün olduğunca doğrulanmaya çalışıldığını da kaydetti.

BM sözcüsü, Irak Ordusu ve Peşmerge Musul’a yaklaştıkta, IŞİD’in öldürdüğü insan sayısının da arttığını belirtti. Sözcü IŞİD’in Musul’a taşınmayı reddeden insanları da öldürdüğünü, bugüne dek su yüzüne çıkmayan çok sayıda idamın olabileceğini belirterek, “IŞİD onbinlerce insanı evlerini terkederek Musul’a taşınmaya zorladı” dedi.

Birçok ülkenin de destek verdiği Musul’un IŞİD’den kurtarılma operasyonu 17 Ekim’de başladı. Musul’da 5 bine yakın IŞİD militanının olduğu tahmin ediliyor.

© Deutsche Welle Türkçe

afp/dpa, HT/BÖ

Rusya, Suriye ve İran Suriye’yi görüştü

Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov, Suriye Dışişleri Bakanı Velid Muallim ve İran Dışişleri Bakanı Muhammed Cevad Zarif ile Moskova’da biraraya geldi. Lavrov önce Cevad Zarif ardından ise Velid Muallim ile ayrı ayrı görüştü.

Görüşmenin ardından ortak bir basın toplantısı düzenlendi. Lavrov, görüşmede Suriye’de terörle mücadele, insani durum ve siyasi sürece ilişkin değerlendirmelerde bulunduklarını söyledi. Rusya Dışişleri Bakanı, Suriye’nin toprak bütünlüğüne desteği bir kez daha dile getirdiklerini söyleyerek, krizin diplomatik yollardan çözümlenmesi gerektiğini kaydetti.

Lavrov’dan ABD’ye mesaj 

Lavrov, Rusya ve rejim güçlerinin 10 gündür halep Halep üzerinde uçmadığını söyleyerek, bunun amacının ABD’ye ılımlı muhaliflerle terörist grupları ayrışması için zaman tanımak olduğunu belirtti. Lavrov, „Bu yönde bir adım görmüyoruz. Bu nedenle muhalif grupların da teröristlerle aynı şekilde hedef sayılmasının zamanı geldi” diye konuştu. 

Görüşmede Musul operasyonunu da ele aldıklarını dile getiren Lavrov, „Bu konuyu Amerikalılar ve koalisyondaki diğer ülkelerle de görüşeceğiz. Teröristlerin Suriye’ye doğru kayması kabul edilemez” dedi. 

Musul operasyonunun Ortadoğu’daki dengeleri tamamen etkileyebileceğini söyleyen Rusya Dışişleri Bakanı, Musul’daki teröristlerin Suriye ve diğer ülkelere geçme tehlikesini dile getirdi. Lavrov, Rusya, İran, Irak ve Suriye’nin daha önce Bağda’ta kurduğu koordinasyon merkezinin Musul operasyonu süresince daha gerekli hale geleceğini belirtti. 

Muallim: ABD çözüm istemiyor

Suriye Dışişleri Bakanı Velid Muallim, Suriye yönetimi ile ABD öncülüğündeki koalisyon güçleri arasında hiçbir temas olmadığını dile getirdi. Halep’deki operasyonlara devam edeceklerini söyleyen Muallim, sivillere yönelik güvence verilmesi durumunda çatışmasızlık durumuna dönmeye hazır olduklarını söyledi.  Muallim, çatışmasızlık halini ABD’nin sona erdirdiğini savunarak, „ Amerika çözüm istemiyor“ dedi.

İran Dışişleri Bakanı Zarif ise Suriye’deki krizin sadece politik yollarla çözülebileceğine inandıklarını söyledi. 

© Deutsche Welle Türkçe

dpa/Reuters, HT/BÖ
 

Suriyeli muhaliflerden Halep’te büyük operasyon

Londra merkezli Suriye İnsan Hakları Gözlemevi, Suriyeli muhaliflerin başlattığı operasyonda sadece Halep’in güney batısına 150’den fazla füze ve bombanın atıldığını belirtti. Suriye rejiminin kontrolü altındaki kentin batısında 15 sivilin hayatını kaybettiği belirtildi. Suriye medyası ise sadece beş sivilin öldüğünü duyurdu. Gözlemevi ayrıca bugünkü operasyonlarda muhaliflerin bomba yüklü bir araçlarla intihar saldırıları düzenlediğini de duyurdu. Devlet televizyonu ise dört patlayıcının Suriye Ordusu tarafından imha edildiğini açıkladı. 

Suriye İnsan Hakları Gözlemevi karadan atılan füzelerin yalnızca Nayrab Hava Üssü’nü değil, Lazkiye’deki Hmeymim Hava Üssü’nün yakınlarındaki bölgeleri de hedef aldığını ifade etti. Batı’nın desteklediği Özgür Suriye Ordusu, eli silah tutan bütün muhaliflerin göreve çağrıldığını kaydetti. 

Suriye Ordusu ve müttefikleri Halep’in muhaliflerin kontrolü altındaki bölgelerini yazdan bu yana kuşatma altına aldı. Suriye Ordusu operasyonlarda Rusya’dan özellikle hava saldırılarında destek alıyor. Halep, savaşın başladığı beş yıldan bu yana bölünmüş durumda. Kentin batısı rejim güçlerinin, doğusu ise muhaliflerin kontrolü altında

Rusya yeni hava saldırıları planlamıyor

Rusya Halep’e yeni hava saldırıları düzenlemeyi planlamadığını açıkladı. Devlet Başkanlığı sözcüsü Dimitri Peskov, Vladimir Putin’in Halep’e hava saldırılarının yeniden başlamasını gerekli görmediğini belirtti. Sözcü bununla, ABD’ye, ılımlı gruplarla teröri grupları ayırabilmesi için zaman tanındığını ifade etti.  

Rusya İran’la birlikte Suriye Devlet Başkanı Beşar Esad’ın en yakın müttefiki. Moskova Suriye yönetimine karşı soruşturma başlatılmasını Güvenlik Konseyi’nde bloke ediyor. BM özellikle Esad rejiminin ülkede kullandığı iddia edilen zehirli gazlarla ilgili soruşturma yürütmek istiyor.

© Deutsche Welle Türkçe

Reuters/DW, HT/BÖ

FBI Clinton soruşturmasını yeniden açtı

Amerikan Federal Soruşturma Bürosu (FBI) başkanlık seçimlerine iki haftadan az bir süre kala, Demokratların başkan adayı Hillary Clinton hakkındaki soruşturmayı yeniden açtı.

Soruşturmanın yeniden açıldığı, FBI Direktörü James Comey’in Kongre’ye gönderdiği yazı ile ortaya çıktı. Açıklamada Clinton’un özel servarında yeni e-maillerin ortaya çıktığı belirtilerek, “Bu e-mailler bizim soruşturmamız için önemli görünüyor” denildi. FBI’dan uzmanlar bu e-maillerin devlete ait gizli bilgiler içerip içermediğini inceleyecek. FBI Direktörü Comey, soruşturmanın ne zaman tamamlanacağı konusunda ise bir bilgi vermedi.  

Hillary Clinton, Obama yönetimi altında 2009-2013 yılları arasında Dışişleri Bakanlığı yaptığı sırada resmi yazışmalar için özel e-posta hesabı ve servarlarını kullandığı için özür dilemişti. Clintonu eleştirenler, gizli belgeleri koruma protokolüyle ilgili düzenlemeleri ihlal ettiği görüşünde ve bunun adli takibat gerektiren bir suç olduğunu belirtiyorlar.

Mayıs ayında, Dışişleri Bakanlığı “Clinton’un görevde olduğu dönemde elektronik kayıtlar ve iletişime ilişkin sistematik zayıflık tespit edildiğini” duyurmuştu.

Hillary Clinton 2014 aralık ayında bakanlığın isteği üzerine 55 bin sayfa e-posta yazışmasını teslim etmişti. Clinton’un hesabına gönderilen binlerce e-posta “gizli” olarak belgelenmiş, çoğu ise “çok gizli” olarak nitelendirilmişti.

© Deutsche Welle Türkçe

afp/reuters, HT/BÖ

Rusya BM İnsan Hakları Konseyi’ne seçilemedi

BM Genel Kurulunda İnsan Hakları Konseyine 14 yeni üye belirlenmesi için yapılan oylamada, Rusya konseye tekrar giremedi. Genel Kurul‘daki oylamada Rusya sadece 112 oy toplayabildi ve 144 oy alan Macaristan ile 114 oy alan Hırvatistan’a karşı başarı sağlayamadı. 14 yeni üyeden 2’sinin Doğu Avrupa ülkelerinden seçilmesi öngörülmüştü.

Hafta başında 80’den fazla insan hakları ve yardım kuruluşu temsilcisi Rusya’nın Suriye‘de oynadığı rolü gerekçe göstererek bu ülkenin bundan böyle BM İnsan Hakları Konseyi’ne üye seçilmemesi yönünde çağrı yapmıştı.

Rusya’nın Suriye’de oynadığı rolün sorgulanması istendi

İnsan Hakları İzleme Örgütü (Human Rights Watch), UluslararasıYardım Örgütü Care, Uluslararası Mülteci Örgütü (International Refugee) ve çok sayıda başka kuruluş ve kişi BM üyelerine yaptıkları imzalı çağrıda, Rusya’nın Suriye savaşında oynadığı rolün, bu ülkenin insan haklarının korunmasına odaklı bir kuruluşta temsil edilmesi ile ne ölçüde bağdaştırılabileceğini kendilerine sormalarını talep etmişlerdi. 

Çağrıyı imzalayan kişi ve kuruluşlar Kremlin’in Suriye‘de rutin bir biçimde sivillere saldırdığı suçlamasını da yöneltiyor.

BM İnsan Hakları Konseyi 2006’da oluşturuldu. Konsey geçen cuma günü saldırılara maruz kalan Halep kentindeki duruma ilişkin toplanmış ve kuşatma altındaki bu kentteki insan hakları ihlallerinin incelenmesini talep etmişti.

Suriye’de Esad rejimini destekleyen Rusya hava operasyonlarında sivillere zarar verdiği gerekçesiyle uluslararası toplumun eleştirilerine maruz kalıyor. Rusya, hava saldırılarını „teröristlere karşı” düzenlediğini söylüyor.   

©Deutsche Welle Türkçe

Afp/reuters/ÇA/BÖ 

Umut yolculuğunda yine ölüm

Libya donanması, Avrupa’ya ulaşmak için lastik botla Libya kıyılarından açılan 90 mültecinin boğularak yaşamını yitirmiş olabileceğini açıkladı. Associated Press’in haberine göre, Libya Donanma Sözcüsü Eyub Gassim, yırtıldığı için su almaya başlayan bottaki 29 mültecinin sahil güvenlik görevlileri tarafından kurtarıldığını açıkladı. Gassim, çoğu Afrikalı, 126 göçmen taşıyan botun Libya’nın batısındaki Tajura bölgesinden yola çıktığını belirtti. Öte yandan Sınır Tanımayan Doktorlar örgütü de geçtiğimiz salı günü Libya açıklarındaki bir sığınmacı teknesinde yakıt buharını solumak zorunda kalan 25 kişinin hayatını kaybettiğini açıkladı.

2016 Akdeniz için ölüm yılı

Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği (UNHCR) önceki gün, 2016 yılının henüz tamamlanmamış olmasına karşın Akdeniz’de boğularak yaşamını yitiren mültecilerin rekor sayıya ulaştığını açıklamıştı. Cenevre’de yapılan açıklamada, yılın başından bu yana Akdeniz sularında en az 3 bin 800 kişinin hayatını kaybettiği bildirildi. Açıklanan verilere göre, 2016 yılı henüz tamamlanmadığı halde 2015 yılına göre daha fazla ölüm ve kayıp vakası yaşandı.