Ana Sayfa Blog Sayfa 6179

Abdal Musa Dergâhı taş ocağı oldu!

Alevilerin kutsal mekânlarından Abdal Musa dergâhı Taş ocağına döndü. Yıllarca Alevilerin karşı mücadele verdikleri alan, taş ocağının işletemeye açılmasıyla birlikte, çıkarılan mermerler Abdal Musa dergâhına koyulmaya başlandı.

Aleviler Abdal Musa Dergâhının taş ocağı olmamasında kişisel menfaatleri için peşkeş çekenlerin (yöneticilerin) olduğuna dikkat çekerek, söylemlerinin doğru olmadığını belirtiler. Özellikle Tekke köyü muhtarı ve dernek başkanının “Bayram Kaya parkına konaklama yapılmaması için tedbir aldık” biçimindeki açıklamaların gerçeği yansıtmadığına dikkat çekerek “görünen köy kılavuz istemez” dediler.

foto: zeynel gül

 

 

 

 

Okuduğum Yazardan, Birlikte Yürüdüğüm Nail Ağabey’e

FATİH POLAT

Nail Güreli, gençliğe yeni adım attığım yıllarda ve henüz gazeteciliğe meyletmemişken, Milliyet’teki yazılarını kaçırmamaya çalıştığım bir isimdi.

Emile Zola’nın Germinal’ini, Jack London’ın Martin Eden’ini, Yaşar Kemal’in İnce Memed’ini, Nazım Hikmet’i, Sait Faik’i, Aziz Nesin’i, Rıfat Ilgaz’ı okuduğum zamanlardı. Marksizme vakıf olacak bir birikime sahip değildim ama duygu olarak da kendimi sosyalizme yakın hissetmeye başlamıştım.

Nail Güreli’nin yazıları bende sosyal demokrasinin ötesinde duran, kendisini doğrudan sosyalizmin kavramları ile ifade etmese de, öyle bir felsefenin içinden konuşan bir yazar hissi uyandırırdı.

Üniversite yıllarımdan itibaren kendimi artık bir sosyalist olarak daha net ifade ettiğim dönemlerde de Nail Güreli’nin yazılarıyla sıcak temasım hiç bitmedi.

Metin Göktepe davasının önemli ismi

O güne kadar gazete sayfalarından tanıdığım Nail Güreli ile karşı karşıya gelme sürecim ise, benim açımdan çok trajik bir olaydan sonra gerçekleşti. Çalışma arkadaşım Metin Göktepe’yi yitirdikten sonra.

Metin Göktepe’nin katledildiği dönemde Nail Güreli, Türkiye Gazeteciler Cemiyeti (TGC) başkanıydı. Eğer Metin Göktepe davasında, devlet yetkililerinin ‘duvardan düştü’ açıklamasından ‘gözaltında dövülerek öldürüldü’ noktasına gelindi ise, bunda Metin Göktepe davasının başından itibaren TGC Başkanı olarak Nail Ağabey’in gösterdiği dik duruşun ve tutarlı tavrın rolü büyüktür.

İlden ile sürülen Metin Göktepe davası, bu ülkede devletin güvenlik görevlilerinin işledikleri bir gazeteci cinayeti nedeniyle ceza alıp hapis yattığı ilk olaydı. Devlet, Metin Göktepe davasını ilden ile sürerek kamuoyu desteğinden uzaklaştırmayı hesap ettiyse de, Metin Göktepe davasının takipçilerinin yılmaz tavrı nedeniyle bu çaba boşa çıkarıldı.

Metin Göktepe davası boyunca katedilen yol, dünyanın etrafından 1,5 tur atmış olmak anlamına geliyordu. Bu yolculuklarda Nail Ağabey bizim yanımızdaydı, önümüzdeydi.

Bu tavrı nedeniyle de Metin Göktepe Gazetecilik Ödülleri’nin ilki, Metin Göktepe davasını takip eden gazeteciler adına ona verildi.

Fadime Ana’nın Metin’e dair yaptığı konuşmalarda Nail Ağabey’in adını dilinden düşürmemesi de bu nedenledir.

Nail Ağabey ile daha sonra aynı gazete sayfalarını paylaşmaya başladık. Milliyet’ten ayrıldıktan sonra kendisine götürdüğümüz Evrensel’de yazma teklifini, geçmişten gelen bir ortak mücadele deneyimi sürecinin doğal bir sonucu gibi kabul etti.

Evrensel Gazetesi, Metin Göktepe’nin gazetesiydi ve doğal olarak aynı zamanda onun gazetesiydi.

Bir ara sağlık sorunları nedeniyle Evrensel’deki yazılarına kısa bir ara verdikten sonra yeniden başladı ve “Yeniden yeni bir merhaba” başlıklı yazısının girişinde şöyle dedi: “Evrensel’in bendeki yeri konusunu anlatmaya çalışırken Metin Göktepe’den söz etmiştim. Evrensel her şeyden önce Muhabir Metin Göktepe’nin gazetesiydi benim için. Sonra, ‘Hepiniz birer Metin’siniz’ diyen Fadime Ana’yı genç kuşağın gazetecileriyle birlikte, yeni kuşakları birbirine perçinleyen çelik bir köprü olarak gördük.” (2 Haziran 2015)

Mesleğin duayenleriyle ilk tanışıklık zamanları, genç bir gazeteci için sözcükleri seçerek konuşmayı gerektirir. Bu saygı ilk zamanlar o ilişkinin doğal akışının önüne de bir ‘ölçülülük bariyeri’ koyar ister istemez. Benim için de Nail Ağabey ile ilk tanışıklık zamanları öyle olmuştu. Ama onun mütevazılığı, beyefendiliği çok geçmeden bunu aşmamı sağladı.

Belediye otobüsündeki başkan

Nail Güreli’yi mevki, makam açısından onun konumundaki pek çok kişiden ayıran mütevazılığına bir örnek istiyorsanız, onu kaybettiğimizin haberini aldıktan sonra Gazeteci Nazım Alpman’ın twitter hesabından yaptığı paylaşıma bakmanız yeter. Alpman, Nail Ağabeyin belediye otobüsünde yolculuk ederken çekilmiş bir fotoğrafını paylaşarak şunları yazdı: “Nail Güreli TGC Başkanlığı sırasında Milliyet’e gelirken belediye otobüsünü kullanırdı. Sadece görev anında TGC adına makam aracına bindi.”

Nazım Alpman gibi Nail Ağabey’i yakından tanıyan isimlerden biri olan Gazeteci Celal Başlangıç da O’nun için şunları yazdı: “Kalemini asla yere düşürmedi. Gazeteci katillerinin peşine düşenlere rehber oldu. Yakamozlar ışığın, yıldızlar yoldaşın olsun Nail Abi!”

Nail Ağabey hastalık sürecinin düzenli köşe yazmasını engellediği bir dönemle birlikte artık köşe yazmamaya başladı.

Ama bazı gazeteci ağabeylerimizin hayatımızdaki yerleri, köşeleri hep bakidir. Onu yıllarca okuduktan sonra tanımak, onunla Metin Göktepe davalarında, gazeteci eylemlerinde, 1 Mayıslarda aynı pankartın arkasında yürümek, aynı gazetenin köşelerini paylaşmak büyük bir onur ve keyifti.

Nail Ağabey’e ‘Nasılsın?’ diye sorduğunuzda, “İyi olmak zorundayız, mecburen” derdi.

Onun mesleğimize ve hayata dair bu mücadeleci, iyimser duruşu rehberimiz olacak. Kalbimizdeki yeri de hep sımsıcak kalacak. (FP/HK)

Fatih PolatGazeteci. Evrensel Gazetesi Yayın Yönetmeni.

Cumhurbaşkanının yanından PKK’ye giden yol gittikçe kısalıyor

CELAL BAŞLANGIÇ

2009’da Dersim’e giden Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’le kucaklaşan, elini öpmeye çalışan Ortaokul öğrencisi Uğurcan Koç bu görüntüden altı yıl sonra dağa çıktı. Eline silah almasından bir yıl sonra, önceki gün Dersim kırsalında öldürülen 13 PKK’liden biri de 21 yaşındaki Uğurcan’dı.Çok heyecanlı olmalıydı o gün; çünkü doğup büyüdüğü kentte ilk kez bir Cumhurbaşkanı görecekti.

Tarih 2009 Kasım’ıydı ve Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, devletin verdiği resmi adıyla Tunceli’ye, halkın dilindeki kadim adıyla Dersim’e gidiyordu.

Belli ki en şık giysilerini giymişti, çünkü bu ülkenin Cumhurbaşkanlarının pek sık uğradığı bir kent değildi Dersim. Bir tür lanetliydi çünkü.

Kente ilk sivil Cumhurbaşkanı olarak 1990’da Turgut Özal gitmişti. Elbette o tarihte daha doğmamıştı.

Ortaokul öğrencisi Uğurcan Koç, gidip “Munzur’un maruzatını” bildirmeyi planlıyordu Cumhurbaşkanı Gül’e.

Daha o yaşlarda muhtemelen kafasına koymamıştı dağa çıkmayı.

Tam Cemevi’nden çıkıyordu ki Gül, “Munzur’a baraj istemiyoruz” diye bağırdı Uğurcan.

Temiz giyimli, hafif topluca, 13-14 yaşlarında bir çocuktu kendisine bağıran.

El edip “Gel” dedi Cumhurbaşkanı Gül.

Bir solukta koştu yanına Uğurcan. Kucakladı karşısındaki şirin, girişken bu çocuğu Gül.

O da karşılıksız bırakmak istemedi bu sıcak kucaklamayı. Sarılıp iki eliyle, öpmek istedi elini.

O arada bir daha iletti “maruzat”ını; “Munzur’a baraj istemiyoruz, Munzur’a uzanan eller kırılsın!”

Cumhurbaşkanı Gül’le bu sıcak diyalogdan sonra kendisini görüntüleyen gazetecilerin objektiflerine dolu dolu bir zafer işareti yapmıştı.

Ama belli ki o anda da yoktu aklında Uğurcan’ın “dağa çıkmak”.

Biraz haylaz bir çocuktu. Ortaokul ikinci sınıfta bıraktı okulu. Bir süre sonra şehirlerarası otobüslerde muavin olarak çalıştı.

“Çözüm süreci”nin başladığı günlerde 18 yaşına gelmişti. Mahkemeye başvurup yaşını büyüttü, çünkü askere gitmek istiyordu Uğurcan…

Sizce askere gitmek için yaşını büyüten bir genç hiç “dağa çıkmayı” düşünür mü?

Sonunda gitti askere. Yani bildiğiniz “Mehmetçik” olmuştu. Ancak, aşırı kiloluydu. Bu nedenle askerliğinin bitmesine altı ay kala çürük raporu alıp “bitirdi” askerliğini.

Ancak ardında bıraktığı askerlikten kalma bir davası vardı Uğurcan’ın. Anlatılanlara göre askerliğini yaptığı bölgede bir bankın üzerine “PKK” yazdığı gerekçesiyle hakkında dava açılmıştı.

Tarihler 2015’in başını gösteriyordu ama askerden dönen Uğurcan yine düşünmemişti “dağa çıkmayı.”

Daha ortaokul öğrencisiyken doğup büyüdüğü kentte ilk kez bir Cumhurbaşkanı görüp “Munzur’a baraj istemiyoruz” demişti Uğurcan. Sadece Uğurcan değil, bütün kent halkı yıllarca mücadele edilmişti kutsalları saydıkları Munzur’a baraj yapılmasın diye ama çoğunu engelleyememişlerdi.

Yine de “dağa çıkmamış”tı Uğurcan.

Türkiye, “çöken çözüm süreci”yle, 7 Haziran seçimlerine doğru gidiyordu.

Belki de HDP’nin seçim kampanyasına katılan 20 yaşının başında bir gençti o günlerde Uğurcan.

Ama, Selahattin Demirtaş “Seni başkan yaptırmayacağız” dedikçe, HDP’nin barajı aşacağı anlaşıldıkça parti binalarında bombalar patlamaya başladı.

Belli ki HDP’nin 5 Haziran’da Diyarbakır’daki mitinginde bomba patlayıp beş kişi yaşamını yitirdiğinde de Uğurcan düşünmedi “dağa çıkmayı”.

Sonra 7 Haziran seçimlerinde HDP’nin barajı aşması, AKP’nin TBMM’de tek başına iktidar olma şansını yitirmesi; HDP binalarına, Türkiye’nin batısında Kürtlerin evlerine, işyerlerine saldırılar, AKP sözcülerinin “Halk kaosu seçti” demesi de “dağa çıkma” fikrini belli ki henüz kafasına sokmamıştı Uğurcan’ın.

20 Temmuz’da Suruç’ta patlayan IŞİD canlı bombasıyla onlarca sosyalist ve anarşist genç katledildiğinde de henüz Dersim’in kent merkezindeydi.

24 Temmuz’da artık devrilen “çözüm masası”nın sıcak bir savaşa dönüştüğü; savaş uçaklarının dağları, taşları bombaladığı, özellikle HDP ve DBP gibi partilerin siyasi kadrolarına gözaltı ve tutuklamaların giderek ağırlaştığı “siyasi soykırım” günlerinde de Uğurcan “dağa çıkma”mıştı.

Ağustos ayının başında Varto’da öldürülmüştü PKK’li kadın Ekin Van. Çırılçıplak cesedi kentin ortasına atılmıştı. Öldürülüp işkence izleri bulunan çıplak bedeni devletin resmi görevlileri tarafından sosyal medyaya servis edilmişti.

Öldürülmüş bir PKK’linin çıplak bedeninin teşhirinden, 16 Ağustos’ta başlayan sokağa çıkma yasaklarından, Kürt kentlerine düzenlenen operasyonlardan sonra olmalı; “dağa çıktı” Uğurcan.

Kaç kişi duydu 2015’in Ağustos’unda 20 yaşındaki Uğurcan’ın “dağa çıktığı”nı!

Ancak DHA’dan Ferit Demir’in 25 Ekim 2016’da geçtiği haberden öğrendik ki meğer Uğurcan bir yıldır dağdaymış:

“Tunceli merkeze bağlı Kutu Deresi vadisinde 16-18 Ekim tarihleri arasında gerçekleştirilen operasyonda ölü ele geçirilen 13 PKK’lı teröristten birinin, yedi yıl önce ortaokul öğrencisi iken, Tunceli’yi ziyaret eden dönemin Cumhurbaşkanı Abdullah Gül ile kucaklaşan 21 yaşındaki Uğurcan Koç olduğu ortaya çıktı.”

Evet, 20 yaşında, 2015’in Ağustos’unda dağa çıkmıştı Uğurcan ve 2016’nın Ekim’inde, 21 yaşındayken Dersim dağlarında öldürülmüştü.

O dağda silahıyla dolaşırken Türkiye en kaotik süreçlerinden birini yaşamaya başlamıştı ve çatışmalı, kanlı süreç bugün de hala sürüyor.

Mahalleler, sokaklar, evler basıldı Kürt kentlerinde. Onlarca, yüzlerce, binlerce sivil Kürt siyasetçi gözaltına alındı, tutuklandı.

Kentlerde barikatlar, hendekler kurulmuştu. Kentler kuşatıldı, bombalar patladı, mahalleler topa tutuldu; artık yüzlerle değil, binlerle ifade edilen sayıda insan yaşamını yitirdi; siviller, yaşlılar, çocuklar… Kentlerdeki eli silahlı gençler, PKK’li gerillalar, askerler, polisler, korucular…

Türkiye bir kan gölüne dönüyordu giderek, kentler yakılıp, bombalanıp yıkılıyor, ölmeyip sağ kalanlar kendi topraklarında evsiz barksız sürgünlere dönüşüyordu.

O sırada Dersim dağlarındaydı Uğurcan ve yaşanan bu süreçte kaç Uğurcan “dağa çıkmış”tı kim bilir!

Kürtlerin seçtikleri belediye meclis üyeleri, il genel meclis üyeleri, belediye başkanları görevden alınıyor, gözaltına alınıyor, tutuklanıyordu Uğurcan elinde silah dağlarda dolaşırken.

Seçtikleri yerel yöneticilerin görevden alındığını, cezaevine atıldığını gören kaç Uğurcan’ın “dağın yolunu tuttuğunu” nereden bileceksiniz.

Sivil siyaset yapmak için, kendi siyasal örgütleri aracılığıyla kendi geleceklerini belirlemek amacıyla HDP’yi, DBP’yi kurmuşlardı Kürtler. HDP aracılığıyla Türkiye’nin batısıyla buluşmak, ülkenin bütününe bir yönetim modeli oluşturmak istiyorlardı. Zaten bugüne kadar kurdukları bütün partiler kapatılmıştı 1990’lı yıllardan bu yana.

Ama o ne? Aynı 1990’lı yıllarda olduğu gibi seçtikleri milletvekillerini cezaevine tıkmak için bir “dokunulmazlık kaldırma kumpası” kurulmuştu. Yağmur gibi yağmıştı yüzlerce fezleke milletvekilleri hakkında. Ağızlarını açsa HDP’li vekiller soruşturma açılıp fezleke yazılıyordu. Yargı haklarında “zorla getirme” kararı veriyordu.

Bütün bunlar Uğurcan’ın dağda silahla dolaştığı günlerde oluyordu ve kim bilir kaç Uğurcan daha dağa çıkıyordu o sıralarda.

Türkiye kan revan içinde bir erken genel seçime gidiyordu. Çünkü AKP iktidarı kaybettiği için 7 Haziran seçimlerini yok saymıştı. Çatışmalı bir ortamda, kanlı bir kaosla seçime gitmekti hedef.

Seçimlere 20 gün kala, 10 Ekim’de, büyük bölümü HDP’ye destek veren sendikaların, demokratik kitle örgütlerinin barış çığlığı attığı mitinginde Türkiye Cumhuriyeti tarihinin en büyük katliamı gerçekleştiriliyordu. Aynen 5 Haziran’da, 20 Temmuz’da, 10 Ekim’de IŞİD forması giymiş cihatçı çeteler 7 Haziran seçimlerinden çıkan sonuçları 1 Kasım’da AKP lehine çevirmek için canlı bomba olmuşlardı. Artık HDP seçim propagandası yapamaz, meydanlara çıkamaz bir hale getirilmişti.

İşte tam o sıralarda “dağa çıkmıştı” Uğurcan ve yaşanan bu süreçte onun peşinden “artık bu ülkede siyaset yapılmaz” diye kaç Uğurcan’ın “dağa çıktığını” bilen bir devlet kurumu vardır elbette!

Uğurcan’ın Dersim’de başlayan 21 yıllık yaşam yolculuğu Dersim’in dağlarında sona erdi. Cenazesi Malatya Adli Tıp Kurumu’ndan alınıp yine Dersim’de toprağa verildi.

O günden bu yana “Uğurcan’ı dağa çıkartan süreç” şiddetlenerek sürüyor.

Artık Türkiye’nin Şırnak adında bir kenti neredeyse haritadan silinmiş durumda. Evleri yıkılanların, bombalananların kentin kıyısındaki dağların eteklerine kurdukları derme çatma çadırlar da basılıp yıkılıyor bu günlerde. Kentleri, evleri ortadan kaldırılmış insanların artık bir çadırları da yok.

“Dağa çıkacak” yeni Uğurcan’lara kaç Kürt genci eklendi dersiniz!

Uğurcan toprağa verildikten sonra Diyarbakır’ın Büyükşehir Belediye Eşbaşkanları Gültan Kışanak ile Fırat Anlı gözaltına alındı. Kararı protesto etmek, oyuna sahip çıkmak isteyen Diyarbakırlılar coplandı, dövüldü, panzerden üzerlerine su sıkıldı, gaz bombası yedi. Değil Diyarbakır sokaklarında üç kişinin yan yana yürümesi, belediye çevresindeki kahvelerde ayakta durmak bile yasaklandı neredeyse. Bölgedeki 21 kentin interneti kesildi insanlar haberleşmesin diye. Bazı yerlerden sabit telefonların bile kesildiği haberleri geliyor. Sosyal medyayı kullanabilmek, internetten mesaj atabilmek için başka kentlere bile giden insanlar var. Bütün bu baskıdan, zordan sonra yandaş medya, “ulusolcular” göbek atma kıvamında başlıklar çekiyorlar manşetlerine:

“Halk HDP’ye destek vermedi”, “Terörist belediye başkanlarına sahip çıkmadı” diye.

Bu kadar büyük bir adaletsizliğin, insanları bu kadar büyük bir onursuzluğa mahkum etmenin, bu kadar çok yalanın olduğu bir coğrafyanın kaç Uğurcan’ı “dağın yolunu tutmayı” kafaya koyuyordur dersiniz!

Artık burası, Cumhurbaşkanıyla kucaklaşan, elini öpmek isteyen çocuğun yedi yıl sonra PKK’li olarak dağdan cenazesinin geldiği bir ülkedir.

Hala görmüyor musunuz; sivil siyasetin yolunu tıkadıkça, yerel yönetimlerde demokrasi kırıntısının kökünü kazıdıkça; zulmü, baskıyı, şiddeti arttırdıkça, hatta en basitinden interneti kestikçe Cumhurbaşkanının yanından “dağa çıkılan”, PKK’ye giden yol her geçen gün daha da kısalıyor!

gazete duvar

Bakan Bozdağ: Hapiste Basın Kartı Olan İki Gazeteci Var

Adalet Bakanı Bekir Bozdağ, 6 Nisan 2016 itibariyle hapishanelerde Sarı Basın Kartı bulunan iki tutuklunun olduğunu açıkladı. Ayrıca, “ceza infaz kurumlarında bulunan ve mesleğini gazeteci olarak bildirenlerin sayısını esas alarak değerlendirme yapmanın eksik ve yanlış olacağı” yorumunu yaptı.

Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) İstanbul Milletvekili Sezgin Tanrıkulu’nun 5 Ocak tarihli soru önergesine aylar sonra yanıt verildiği halde, Bakan Bozdağ’ın yanıtı da son yedi ayı kapsamıyor.

TIKLAYIN – HAPİSTEKİ GAZETECİ VE YAZARLAR LİSTESİ

Şu anda cezaevlerinde 106 tutuklu ve hükümlü gazeteci var.

“Yargılamayı bağımsız mahkemeler yapıyor”

Bozdağ, Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) İstanbul Milletvekili Sezgin Tanrıkulu’nun “cezaevinde kaç gazeteci bulunduğuna” dair sorular da bulunan önergesine verdiği yanıtta, “yargılamanın bağımsız yargı tarafından yapıldığı” bilgisi yer aldı:

“İşlendiği iddia edilen bir suçla ilgili delillerin takdiri ve olayın vasıflandırılması da dâhil olmak üzere, soruşturma yürütülmesi ve sonucuna göre kamu davası açılmasında tüm yetki ve sorumluluk yargı mercilerine aittir.

“Açılan davalara ilişkin yargılamalar Anayasanın 9. ve 138. maddelerindeki yetki ve teminata dayalı olarak görev yapan bağımsız mahkemelerce sürdürülüp sonuçlandırılır. Soruşturma aşamasında ve açılan davalarda yargı yetkisi kapsamında ne tür işlemler yapıldığına dair bakanlığımızda bilgi bulunmuyor.”

“Suçlarının gazetecilik faaliyeti kapsamında olup olmadığı önemli”

Bakan Bozdağ’ın yanıtında ayrıca, “gazetecilerin beyan ettikleri meslekleriyle ilgili araştırma yapılmadığı” da belirtildi:

“Ceza infaz kurumlarına alman kişilerle ilgili tutulan bilgi formunda, meslek ve eğitim durumuna ilişkin sorular da yer almakla birlikte bu bölümün doldurulması zorunlu olmadığı gibi, sıhhat ve doğruluğunun bakanlığımızca resen araştırılması da söz konusu değildir.

“Kaydedilen veriler hükümlü ve tutukluların beyanları esas alınarak oluşturulduğundan, mesleği olmadığı halde gazeteci olduğunu söyleyen veya mesleği gazeteci olduğu halde başka bir meslek beyanında bulunan kişilerin olabileceği; ceza infaz kurumlarında bulunan ve mesleğini gazeteci olarak bildirenlerin sayısını esas alarak değerlendirme yapmanın eksik ve yanlış olacağı; işlenen veya işlendiği iddia edilen suçların gazetecilik faaliyeti kapsamında olup olmadığının önemli olduğu değerlendirilmektedir.”

“Çıplak aramanın amacını” açıkladı

Tanrıkulu ayrıca, gazetecilerin maruz kaldığı çıplak aramayla ilgili sorular da yöneltmişti. Bakan Bozdağ’ın çıplak arama konusundaki yanıtları da özetle şöyle:

“Aramanın amacı, kurumda bulundurulması yasak olan eşyanın ve kanunla yasaklanan uyuşturucu maddelerin yanı sıra telefon ve sim kartı gibi haberleşme araçlarının ceza infaz kurumuna girişinin önlenmesidir. Ayrıca, terör örgütlerinin eğitim dokümanları ve dışarıyla olan bağlantılarını sağlamak için her türlü haberleşme evrak ve belgelerinin kuruma girişinin engellenmesi hedeflenmektedir.” (AS)

Fikir Özgürlüğü, Sansür ve Tavır Üzerine Üç Mektup

ÖZCAN YURDALAN

Foto İstanbul 2016 etkinlikleri sırasında maruz kaldığımız sansür nedeniyle ilgili çevrelerde tartışmalar başladı, çeşitli mecralarda protestolar ve uyarılar yapıldı.

Ben de konunun birinci dereceden özneleri olan sanat yönetmeni ve organizasyon sorumlusu arkadaşlarımın da aralarında olduğu, uzunca süredir çeşitli çalışmalarda birlikte işlediğimiz, fikirlerini alma ihtiyacı duyduğum fotoğraf insanlarıyla yazıştım. Düşüncelerimi ilettim ve acil ihtiyaçlar üstünden önerilerimi yaptım. Gerekli adap, uygun bir üslup ve usul çerçevesinde fikirlerimizi paylaştık.

Aşağıdaki sayfalarda benim 4-10 Ekim tarihleri arasında yazdığım ve içeriği itibariyle “fikir özgürlüğü, sansür ve bizim tavrımız” konularında görüşlerimi içeren üç mektup bulacaksınız. Bu mektuplar tartışmanın gidişatına göre meylederken esasa dair yaklaşımımı da yansıtmaktadır kanısındayım.

Günümüzde fikir, sanat, edebiyat alanındaki baskıların arttığını görerek, fotoğraf etkinliklerinde çoğalan sansür hadiselerini bilerek, temel haklarımızı korumak ve savunmak için gerekli şevk ve kararlılığımızın hızla azaldığını düşünerek bu mektupları paylaşmayı gerekli gördüm. Tartışmanın tüm metinlerini yayınlama yetkim olmadığı için sadece kendi mektuplarımı paylaşıyorum.

Aynı gerekliliği hisseden arkadaşlarımın da fikirlerini daha geniş fotoğraf çevrelerine duyurduklarını/duyuracaklarını düşünüyorum.

4 Ekim 2016

Sevgili arkadaşlarım,

Yoğun bir etkinlik trafiği içinde olduğunuzu ve gerek fiziksel, gerekse ruhsal yorgunluk yaşadığınızı biliyorum. Buna rağmen birkaç dakikanızı ayırarak bu mektubumu okumanızı rica ediyorum.

Düzenlediğiniz Foto İstanbul’un Türkiye’deki fotoğraf etkinlikleri arasında özel bir yere sahip olduğunu biliyorum. Bu nedenle Foto İstanbul bünyesinde yer alan her etkinlik kadar, mutfakta olan biten her şey de özel bir önem taşıyor. Fotoğraf entelijansiyasını, fotoğraf meraklılarını ve fotoğraf izleyicilerini önemli oranda ilgilendiriyor ve etkiliyor. Malum fotoğraf icat edileli beri hiç bir şey üstü örtülü kalmıyor. Tıpkı organizasyonu gerçekleştiren sizin aldığınız her kararın, attığınız her adımın aldığınız ya da almadığınız her tavrın, yaptığınız her açıklama ve yorumun önemli olması gibi. Eğer Türkiye’nin en kapsamlı fotoğraf etkinliğini yapıyorsanız aynı zamanda hayli ağır bir toplumsal sorumluluğu da üstlenmişsiniz demektir.  Tıpkı sergilerdeki fotoğraflar gibi herkesin yorum, görüş ve önerilerine açmışsınız demektir. İsteseniz de istemeseniz de. Farkında olsanız da olmasanız da, bilerek seçmiş ya da arkadan itilmiş olsanız bile durum ayniyle vaki.

Nasıl bir dönemde yaşadığımız malum. İfade özgürlüğünün iyice daraldığı, sanatta sansürün ve yasakların giderek hayatımızın olağan parçaları haline geldiği zamanlardayız. Fotoğraflar ve fotoğrafçılar da  bu süreçten nasibini alıyor İşin kötüsü alışıyoruz bu duruma. Daha doğrusu korkarım ben giderek yetinir olmaya başlıyorum eldeki avuçtakiyle.

Öte yandan şunu da hatırlıyorum: 1980 öncesi kolluk marifetiyle toplanan fotoğraf yayınlarını Umut Poster hadisesiyle ve fotoğrafçılarının onurlu duruşuyla hatırlıyoruz. Bunun tam tersine 80 döneminde darbecilere onay veren mahiyette destek isteyen fotoğraf kurumu yöneticilerini hala hatırladığımız gibi. Biz içinde yaşarken fark etmesek ya da zaman içinde unutsak bile toplumsal bellek bizim gibi hafızasız olduğu söylenen toplumlarda bile gerektiği zaman gerekeni hatırlayıp ortaya koyuveriyor.

Son yıllarda fotoğraf sergilerine müdahale edilerek eserler üstünde sansür uygulayan birçok olayı hep birlikte yaşadık ve hemen hepsine birlikte tepki gösterdik. Ancak sizin de bildiğiniz gibi gösterdiğimiz tepkiyle kaldık ve bir sonraki etkinlikte yine benzer bir müdahaleyle ifade özgürlüğümüz engellenmeye eserlerimiz sansür edilmeye çalışıldı. Yani fotoğrafa sansür konjonktürel olmaktan çıkıp yapısallaştı, kimi zaman sponsorun, kimi zaman organizasyon teknik sorumlusunun, kimi zaman mülk sahibi ya da galerinin doğal hakkı haline gelmeye başladı.

Bu zincirin son halkası Foto İstanbul 2016’nın Yetimhane sergilerinden eser çıkarılarak yapılan müdahaleydi. Bu müdahalenin sizin üstünüzde olumsuz ve derin etki bıraktığını yakından bilenlerden biriyim. Belki de bu nedenle Türkiye’nin en kapsamlı fotoğraf etkinliğinin içerik ve sergileme sorumluluğunu üstlenmiş arkadaşlarımın tam bu aşamada derin bir nefes alarak iki çift söz söyleme noktasında olduğunu düşünüyorum. Belki de tarihsel bir tavır alışla edilmiş sözler, şöyle ki:

–       Fotoğraf çevrelerine ve basın aracılığıyla kamuoyuna sergilenen eserlerin kaldırılmasıyla sonuçlanan müdahalenin nasıl ve ne şekilde yapıldığını açıklamak gerektiğini düşünüyorum.

–       Bu müdahalenin açıkça bir sansür olduğunu belirtmek bizim entelektüel dürüstlüğümüze güvenerek davetimize uyan ve eserlerini sergilenmek üzere bize teslim eden yurt içinden ve yurt dışından fotoğrafçılara karşı sorumluluğumuzdur aynı zamanda. Bu ifade gelecek yılki faaliyetimizin güvenilirliğini ve saygınlığını daha da artıracaktır. Hepimiz batıda ve doğuda sanata sansür mahiyetindeki müdahalelerin ne türden tepkilerle karşılaştığını hem biliyoruz hem de örtülü kalmayıp geniş bir gündem oluşturduğunun farkındayız. Mesela son aylarda Bangladeş’te Dhaka’da açılan fotoğraf sergisine yapılan müdahalenin organizasyon tarafından nasıl bir dik duruşla karşılandığını ve bu duruşun ülke sanatçıları, yazarlar, düşünürlerle birlikte dünyadan da önemli destek gördüğünü hatırlayacaksınız ya da az bir gayretle verilerine ulaşacaksınız.

–       Sergi alanımızdan kaldırmak zorunda kaldığımız Şahin Kaygun sergisinin yeniden açılmış olması kuşkusuz pes etmediğimizin, eserleri izleyicilerle buluşturma kararlılığımızın ve Sevgili Şahin’e duyduğumuz saygının göstergesidir. Aynı kararlılığı ve saygıyı eserleri kaldırılan ve halen sergilenmemiş olan yerli ve yabancı diğer sanatçı arkadaşlarımız için de göstereceğimizden kuşkum yok. İçinde olduğunuz yoğun tempo bende olduğu gibi sizi de bir öncelik sıralaması yapmaya ittiğini düşünebiliriz, yoksa kaldırılan her eserin, sanatçısının kimliğinden bağımsız olarak aynı değer ve önemde olduğunu hepimiz biliyoruz.

–       Sizinle paylaşmak istediğim bu öneriler, bir süredir kafamda çekip çevirmekle birlikte bir türlü açığa çıkamayan düşüncelerimin ürünüydü. Paylaşır mısınız, katılır mısınız, hayata geçirir misiniz bilmiyorum ama sizinle bu konuları paylaşmak istedim. Aynı zamanda içinde bulunduğunuz yoğunluk bu tarihsel dönemeçte birkaç gündür yaşadıklarımızın önemini ve Türkiye’nin en kapsamlı fotoğraf etkinliğini düzenleyen sizlere yüklediği sorumluluğu yeterince fark etmenizi geciktirebilir diye düşündüğüm için arkadaşlarıma hassasiyetle bir işmar edeyim dedim.

–       Yine bu nedenle, yukarıda ifade etmeye çalıştığım eğri doğru düşüncelerimle kendi adıma çelişkiye düşmemek için yapacağınız açıklama ve alacağınız önlemlerin benim için çok önemli olduğunu söylemek istiyorum. Bu vesileyle etkinlik programı içinde bana verdiğiniz görevi de yerine getiremeyerek iade etmek gibi bir durumla karşı karşıya kalmaktan endişe ettiğimi bilmenizi rica ediyorum.

Bilhassa Arkadaşınız

6 Ekim 2016

Herkese selamlar,

Attila’nın mailini okudum. Üstünde düşünmemiz, konuşmamız gereken bir meselenin içindeyiz. Bu meselede zaman, olayın önemini azaltır biçimde aleyhimize işlediğinden ötürü yanlış kanaatlarımı arkadaşlarımın düzelteceğine güvenerek şimdi hızlıca yazıyorum:

Olan biten her şeyi sebepleri ve sonuçları itibariyle kişiselleştirmeden tartışmak gerektiğini düşünüyorum. Bu tartışmanın iki hedefi ve de iki sonucu olmamalı bence. Birincisi “suçluyu” bulup her şeyi onun/onların üstüne yıkmak olmamalı. Ortada bir ayıp ya da sorumluluk varsa yıllardır bu işlerin içindeki birisi olarak benim de payım olduğunu düşünüyorum. İkincisi ise  ırkçı-ayrımcı -şiddetçi… içerikleri bulunmayan etkinlikleri  (özellikle günümüzde) ortadan kaldırmak gibi bir sonuç doğmamalı. Bu etkinliklerin mutfaktaki takımın karar ve iradesi dışındaki bir etkenle kapanması dışında devamlılıklarını önemli buluyorum.

Gerekli görürseniz söyleyeceklerimi saklı tutarak şimdi ve kısaca demek isterim ki:

Hep söyleriz ya “ne yaptığımız kadar nasıl yaptığımız da önemli”.

Bu nedenle düzenlediğimiz etkinliklerde temel ilke şeffaflık olmalı. Yukarıda Attila’nın bize yaptığı açıklama içeriğinin kamuoyuna yapılarak bu meselenin “sansür ve bizim tavrımız” konusunda bir tartışma zemini yaratması ve bunun üstünden reflekslerimizin, ilkelerimizin, tutumumuzun konuşulması, mümkünse netleştirilmesi pekala mümkün ve doğru olur kanısındayım. Bunu yaparken hedefin kişiselleştirilmesi gerekmez. Zaten sergiyi sansür eden kişi kendi adına ve kendini bağlar bir tavır içinde değil, egemen bir zihniyeti arkasına alarak ve politik bir tavrın sonucunda bu sansürü yapmakta.

Özgürlüklerin giderek kısıtlandığı günümüzde şahsi ya da kurumsal müdahalelerin hepimizi giderek daha fazla köşeye sıkıştırdığını vurgulamak ve müdahaleyi “mekan problemine” bağlamamak önemli diye düşünüyorum. Böyle olunca problemin diğer tarafındakilere haksızlık oluyor valla.

Dedim ve sustum.

Sevgiler,

10 Ekim 2016

Sevgili arkadaşlar,

Altı adet bold paragrafı bu yazıyı sonunda kadar okumayacaklar için yazıyorum:

Fikri alana, kültür sanat eserlerine ve özgür ifadeye karşı girişilen her müdahaleye karşı tavır almak her birimizin kişisel ve entelektüel sorumluluğudur malum.

Ancak bir başka durum daha var:

Kişisel karşı duruş beklentisinin kişisel kahramanlık beklentileriyle bir alakası yok. Ben kimseden böyle bir şey beklemediğim gibi yarın öbür gün benden de kişisel kahramanlık beklemenin beyhude olduğunu şimdiden belirtiyorum. Kendi adıma, ortalıkta dolaştığım için, irili ufaklı bir takım fotografik faaliyetlerin öznesi olduğum için, yazıp çizdiğim, konuştuğum ve bunlardan vazgeçmek istemediğim için ben korkuyorum.

Bu korkuyu aşmanın tek bir yolu var ki o da birlikte durabilmek. Tek başımızayken karşı çıkamayacağımız bir saldırıya karşı topyekûn bir refleks geliştirebilmek, bunun mekanizmalarını, içtihatlarını ve örneklerini yaratmak…

Yok bunu becermezsek, kısa bir süre sonra tekrar karşılaşacağımız ama şimdiden hangimizin yaşayacağını bilemediğimiz bir sansür, baskı gerçekleştiğinde nasıl olsa tekrar konuşuruz bu meseleleri. O kadar da fikri takibimiz var yani.

Foto İstanbul 2016’ya karşı yapılan müdahaleden sonra yazışmaya başladığımız 4 Ekim tarihinden bu yana bir dizi söz döküldü ortaya ve tavır alışlar oldu.

Bunları eksik de olsa özetleyerek ve boşlukları dolduracağınıza güvenerek ardından bir muradımı paylaşmak istiyorum.

Foto İstanbul 2016 programının içeriğine müdahale edilmesiyle birlikte etkinliklerin içinde ya da dışında olduğumuz, mutfakta ya da seyrinde durduğumuz fark etmeksizin her birimizi ilgilendiren bir durum çıktı ortaya.

Ben, kendi adıma bu müdahale karşısında üç adım atılmasını önermiştim.

– Fotoğrafların toplanmasıyla sonuçlanan olayın nasıl yaşandığını kamuyla paylaşmak,

– Bu müdahaleyi açıkça adlandırmak ve bir sansür olduğunu belirtmek,

– Kaldırılan eserlerin izleyiciyle buluşmasını sağlamak.

Bunları yapabilmemiz halinde organizasyonun program içinde bana verdiği görevi yerine getirebileceğimi aksi takdirde çalışmadan çekilmek zorunda kalacağımı belirtmiştim. Nitekim 7 Ekim’de bir sonraki gün yapılacak portfolyo okumasına katılmayacağımı belirterek faaliyetten çekildim.

Laleper Aytek, konunun doğrudan bilgisine sahip olmak ve birlikte tavır alma olanaklarını değerlendirmek üzere bir hafta içinde bir toplantı yapılmasını önermişti.

Murat Germen sansürün yapısallaştığını ve örgütlenmenin zorunluluğunu belirterek Laleper’in toplantı önerisini desteklemiş, “birbirimizi anlamaya gayret ederek tartışalım ve çözmeye çalışalım” demiş, ortak savunma mekanizması ve tavır geliştirmek gerektiğini söylemişti.

Ergün Turan da toplantı çağrısı yapılmasına katıldığını yazmıştı.

Tahir Ün yaşananların kamuoyunun dikkatine sunulması gerektiğini belirtmiş, dayanışmanın öneminden söz etmiş ve organizasyona bir soru yönelterek mekan kullanımıyla ilgili olarak taraflar arasında resmi bir sözleşmenin bulunup bulunmadığını sormuştu.

Yücel Tunca son yıllarda hemen her kapsamlı fotoğraf etkinliğinin bir şekilde sansürle karşılaştığını belirtip yavaş, isteksiz ve geçiştirmeye yatkın tutumlardan vazgeçilmesi gerektiğini hatırlatmış, konuyu hafife almadan bir an önce tepki göstermenin öneminden söz etmişti.

Altan Bal organizasyona bir soru yönelterek etkinlik küratörlerinin sansür karşısındaki ne düşündüklerini öğrenmek istediğini belirtmişti. 

Bu yazışmalar sürerken Atilla Durak bir açıklama yaparak grubu bilgilendirmişti. Bu bilgilendirmede Fototİstanbul’un kapsam ve boyutlarının büyüklüğünden söz ederek son anda karşılaşılan fotoğraf kaldırma talebine karşı etkinlik bütününü koruyabilmek amacıyla açık tavır geliştirmediğini, Şahin Kaygun sergisinin bir başka mekanda açıldığını ve sorumluluğu tümüyle üstlendiğini yazmıştı.

Son olarak 9 Ekim 2016’da Aykan Özener ve Yusuf Aslan, etkinlikten çekilme kararını bildiren bir metin yollamış aynı metni sosyal medyada da paylaşmışlardı.

Kararlarında Fotoİstanbul’daki sergisi sansüre uğrayan Sinan Tuncay’ın basına yaptığı açıklamadan söz ederek organizasyonun yaptığı açıklamalarla arasındaki tutarsızlıklara işaret etmiş, etkinlik resmi metinlerindeki vurgulara gönderme yapmış, son ana kadar organizasyondan bir açıklama beklediklerini belirtmişlerdi. Metinlerinde ayrıca, fotoğrafçılar olarak bir araya gelip hızla ortak tepki gösterebilme becerisini ortaya koyamadığımızı ifade etmişlerdi.        

Kısaca üstünden geçtiğim ve de eksikleriyle hatırlatmaya çalıştığım bu süreçte ortaya koyulmuş soruları, yorumları ve önerileri olan bizlerin fikri takip hakkımızı önemseyerek sorularımıza cevap aramak ve de kısa bir süre sonra tekrar karşılaşacağımız bir başka sansür olayında nasıl bir refleks geliştireceğimizi konuşmak, nasıl bir birliktelik içinde olabileceğimizi tartışmak… ve hiç bir şey yaşanmamış gibi yapmadan geleceğe bakmak için nasıl etsek acaba? (ÖY/HK)

Yücel Tunca’nın Türkiye Fotoğrafçılığının Sansür Tarihi yazıları

1970’lerden 2000’e ve  2000’ler

Özcan Yurdalan

1977 yılında AFSAD (Ankara Fotoğraf Sanatçıları Derneği)  kurucuları  arasında yer aldı. 1977-1982 yılları arasında çeşitli gazete ve dergilerde çalıştı. 2000 yılında FV (Fotoğraf Vakfı) kurucuları arasında yer aldı. Seyahatname yazıyor. Yazıları ve fotoröportajları çeşitli gazete ve dergilerde yayınlanıyor. Uygulamalı Belgesel Fotoğraf Seminerleri ve çocuklarla Fotoğraf Atölyeleri düzenliyor.

bianet

Ermeniler 7 Yılın Ardından Patriğini Seçecek

Türkiye Ermenileri Patrikhanesi Ruhaniler Genel Meclisi, Patrik II.Mesrop’un 7 yıldır görevini yerine getiremediği için, kilise geleneklerine dayanarak emekli edilmesine karar verdi ve Patrik seçimi için başvuru yapılacağını duyurdu.

Patrik II. Mesrob Mutafyan’ın 2008 yılında hastalanması üzerine patrik seçimi yapılamıyor. Çünkü patrik seçimi için ya patriğin ölmesi ya da istifa etmesi gerekiyor.

Ancak Mutafyan’ın hastalanması işleri zora soktu. “Seçim olacak mı olmayacak mı” tartışmalarıyla geçen iki yılın ardından Haziran 2010’dan itibaren İstanbul Valiliği kararıyla Aram Ateşyan Patrik vekilliğine getirildi.

TIKLAYIN – PATRİĞİMİZİ BİZ SEÇMEK İSTİYORUZ

Agos gazetesinden Uygar Gültekin’in haberine göre, Türkiye Ermenileri Patrikhanesi Ruhaniler Genel Meclisi, Patrik II.Mesop’un yedi yıldır görevini yerine getiremediğine, adli tabiplik raporlarına göre iyileşme ihtimali olmadığına dayanarak emekli edilmesine karar verdi,

Habere göre, Ermeni toplumunun kanaat önderleri seçim sürecinin hızla başlatılması gerektiği konusunda hemfikir. Hukukçular seçim için izne gerek olmadığı, yazılı bir bildirim yapılarak seçim sürecinin başlatılması gerektiğini savunuyor.

Patriklik seçimi konusunda, Ruhaniler Genel Meclisi’nin aldığı kararın ardından seçim sürecini idare etmek için müteşebbis heyeti oluşturulması gerekiyor. Seçim sürecine ilişkin başvuru yapılması ve Ermeni toplumunun delegelerinin belirlenmesi gibi süreçleri Müteşebbis Heyet yürütüyor.

16 Aralık 2009 yılında Müteşebbis Heyet oluşturulmuştu. Seçim süreci konusunda uzun süredir mücadele eden ve Müteşebbis Heyeti’nde bulunan avukatlar Setrak Davuthan ve Sebu Aslangil, heyetin halen görevde olduğunu söyledi.

Ateşyan: İzin beklenecek

Başepiskopos Aram Ateşyan, son gelişmeyle ilgili olarak Agos’a şunları söyledi,

“Tekrar müracaat edeceğiz.  Eskiden nasıl olduysa seçim yine öyle olacak. Aynı şekilde yürütülecek. İzin ne zaman gelir belli değil. Bir ay da olabilir, üç ay da olabilir. Hiç olmayabilir de. Çalışmalar ondan sonra başlayacak. Ortada herhangi bir şey yok. İzin gelmeden kimse bir şey yapmayacak”

Maşalyan: Kasımda başvuru yapılacak, top devlette

Ruhaniler Genel Meclisi’nin  karar aldığı toplantıya başkanlık eden Episkopos Sahag Maşalyan, Kasım ayında seçim için başvuru yapılacağını söyledi.

“Patrik emekliye ayrılmıştır ve bu yüzden makam boştur. Makam boş olduğuna göre yeni bir patrikle doldurulması gerekir. Devlete başvuru mektubu kaleme alınacaktır. Bu mektup devlete teslim edildikten sonra artık ne bizim patrikhanemizin ne de cemaatimizin sorumluluğu var. Yani top artık devlettedir. Dilekçeyi vereceğiz ve bekleyeceğiz. Ardından devletten gelecek yanıtı bekleyeceğiz. Kasım ayı içerisinde dilekçe valiliğe teslim edilecek.” (NV)

ABD ve Rusya anlaştı… 2052’ye kadar dokunulmazlık aldı

Geçmişte bu fikre karşı çıkan Rusya ve fikrin savunucusu ABD arasında üst düzey görüşmeler ve diplomatik çekişmelerin ardından, bu hafta Avustralya’nın Hobart kentinde bir araya gelen 24 ülkenin ve AB’nin temsilcileri, Ross Denizi’nde 1,6 milyon kilometrekarelik bir alanın koruma altına alınmasını kararlaştırdı. 

Koruma altına alınan, ABD’nin Teksas eyaletinin iki katı büyüklüğündeki alanın dörtte üçünde ticari amaçlı balıkçılığa izin verilmeyecek. 

Aralık 2017’de yürürlüğe girecek anlaşma, en az 35 yıl yürürlükte kalacak.  

Ross Denizi’nde bu bölgenin koruma altına alınması önerisi, ABD ve Yeni Zelanda tarafından 2012 yılında yapılmış, öneri, Ukrayna, Çin ve Rusya’nın karşı çıkması nedeniyle daha önce birçok girişimde reddedilmişti.

Denizlerde dünyanın en bakir eko-sistemi olarak görülen bölge konusunda varılan anlaşma çevreciler tarafından memnuniyetle karşılandı. 

Bunun uluslararası sularda benzer alanların oluşturulmasına örnek teşkil etmesi umut ediliyor. 

Ross Denizi, dünyada Adelie penguenlerinin yüzde 38’ine, Antarktik fırtına kuşlarının yüzde 30’una, minke balinalarının yüzde 6’sına ve çok sayıda krile evsahipliği yapıyor. 

Bilim adamları, Ross Denizi’ni, insanoğlunun eli fazla değmediğinden mükemmel bir laboratuvar olarak nitelendiriyor. 

cnnturk

Diyarbakır’da otobüsler bugün de çalışmadı

Eş Başkanları Gültan Kışanak ile Fırat Anlı’nın gözaltına alınmasını protesto için Belediye çalışanları dün olduğu gibi bugün de toplu taşıma ve temizlik hizmetlerini yapmadı. Büyükşehir Belediyesi’nin toplu taşama araçları bugün de çalışmazken, kent merkezinde çöplerin de alınmadığı görüldü. Belediye otobüslerinin çalışmaması nedeniyle sadece söz konusu otobüslerin servis yaptığı güzergahlarda vatandaşlar duraklarda uzun süre beklerken, toplanmayan çöplerin de caddelere yayıldığı gözlendi.

Dün pazar kurulan bölgelerde toplanmayan çöpler ve temizlenmeyen caddeler nedeniyle çöp dağları oluştu. Büyükşehir Belediyesi çevresinde polisin aldığı güvenlik önlemlerinin ise sürdüğü belirtildi.

Kılıçdaroğlu, darbenin başındaki ismi açıkladı

CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, Habertürk TV’de soruları yanıtlıyor. Kılıçdaroğlu başkanlık tartışmaları için “Türkiye’yi ateşe atmak istiyorlarsa, siyaseten de bölünme noktasına taşımak istiyorlarsa ‘evet’ oyu verebilirler. Türkiye’nin bölünmesi söz konusu olabilir. Siyasal yapı tamamen değişecek. Sorun Türkiye’nin bekaası sorunudur” dedi.

Mehmet Dişli’nin Genelkurmay Karargahı’nda bilinçli bir şekilde tutulduğunu belirten Kılıçdaroğlu “Darbeyi yöneten kişidir. Mehmet Dişli’yi Geneklkurmay Karargahı’nda tutan siyasi irade, Türkiye’yi darbeye hazırlayan iradedir” diye konuştu.

“ADİL ÖKSÜZ KELEPÇELENMEDİ”

Kılıçdaroğlu, Adil Öksüz’ün gözaltı sırasında kelepçelenmediğini söyleyerek “Adil Öksüz sıradan bir insan değil. Öksüz’ün gözaltı sırasında kelepçelenmediğini öğrendim. Öksüz yakalandığında Akıncılar Üssü’ndeymiş. Bir pilotun açıklaması, ‘Biz talimatı Adil Öksüz’den alıyoruz’ diyor. ‘Arsa almaya geldik’ diyen iki kişi tutuklanıyor. Ama Adil Öksüz’ün dosyaları boşaltılıyor ve serbest bırakılıyor. MİT ‘Bizim elemanımız değil’ diye açıklama yapıyor zaten açıklamaz. Adil Öksüz giderken GPS cihazının götürmesin izin verildi. Bu cihazı Türkiye’ye kim ithal etmiştir? Oradaki herkesi tutukluyorsun ama Adil Öksüz’ü serbest bırakıyorsun” dedi.

BAHÇELİ’YE ‘BAŞKANLIK’ SORUSU

MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin başkanlık sistemine ilişkin ‘Fiili bir durum var’ sözlerini eleştiren Kılıçdaroğlu “Fiili durum nedir, şu an başkanlık sistemini yaşıyoruz demektir. Bu durum hangi sorunu çözdü? Tam tersine Türkiye sorunlar yumağının içine itildi. Sorumsuzluğu anayasa ile güvence altına alınmış bir kişi, başbakanın görevlerini kullanıyorsa, o başbakan nasıl oturabiliyor o koltukta?” diye sordu.

Kılıçdaroğlu’nun açıklamalarının satırbaşları şöyle:

“GÜÇLERİN BİRLEŞMESİNE KARŞIYIZ”

Bir ülkenin sistemini o ülkenin kültürü, tarihi belirler. Türkiye’de gerçek anlamda sağlıklı işleyen bir demokrasi istiyorsak, o zaman sorun kalmaz. ABD’nin yaşadığı tarihsel koşulları içerisinde başkanlık sistemi var. Başkan en zayıf halkadır. Almanya’da da eyaletler var. Parlamenter sistem içinde gayet güzel gidiyor. Diğer ülkelerde de tek adam rejimine dayalı sistemler. Biz parlamenter sistemi kurduk, ne şikayetimiz var? ‘Bununla istediğimiz tarzda yasaları çıkaramıyoruz.’ ‘Yasama, yargı benim için ayakbağıdır diyor’ Cumhurbaşkanı. Yani güçlerin ayrılığı değil, güçlerin birleşmesi. Sağlıklı işleyen demokrasilerde güçler ayrılığı vardır. Bütün yetkiler bende olsun dersen, biz buna karşıyız. Binali Yıldırım neden başkanlık istediğini bir anlatsın.

“SEÇİM BARAJI YÜZDE 1’E DÜŞÜRÜLMELİ”

12 Eylül döneminde çıkan yasaları tam demokrasi bağlamında ele alıp düzenlememiz gerekiyor. Yüzde 10 seçim barajı var, dünyada örneği yok. Asker yüzde 10 seçim barajını HDP Meclis’e girmesin diye yaptı. Şimdi HDP giriyor. Ama diğer partiler giremiyor. Milli irade diyorsanız, buna izin vermeniz gerekiyor. Yüzde 1 oy alan partinin genel başkanı parlamentoya gelsin. Parlamenter sisteme darbe vuran birinci nokta budur. İkincisi darbe döneminde çıkan yasalar. Sayın Davutoğlu beni ziyaret ettiğinde şu örneği verdim: ‘Basın hürdür.’ Basın şimdi hür mü? Anayasa böyle diyor da basın üzerindeki baskı nereden kaynaklanıyor, 12 Eylül döneminde çıkan yasalardan kaynaklanıyor.

“MİLLETVEKİLİ SEÇİMİNDE ÖNSEÇİM ŞARTI GETİRİLMELİ”

TBMM Başkanı’na bir mektup yazdık. Biz kendi görüşlerimizi aktardım. Anayasa değişikliği evet ve Türkiye’nin tam demokrasiye ihtiyacı vardır, diye. Lider sultasının kalkmadığı bir yerde parlamento, milletvekilleri özgür iradelerini kullanamıyorlar. Milletvekillerinin özgür iradelerini yerine getirmesi için önseçim getirilmeli. Türkiye’deki bütün STK’ları davet ettik, Ankara’da güçlü bir parlamenter sistem için neler yapılmalıdır diye 16 maddede anlattık. Bizim kadar açık ve net bu konuya yaklaşan ikinci bir parti yok.

“FİİLİ DURUM HANGİ SORUNU ÇÖZDÜ?”

Sayın Bahçeli, güçlü bir parlamenter sistem için ne öngörüyor? Bugün yapılan hükümet açıklaması var, parlamentoya gelecek maddeler 60 ila 100 arasında olacakmış. Nedir bunlar? Bu siyasi irade ve halkı kandırmaya yönelik adımdır. Bunları hükümet hazırlamıyor, Saray’da hazırlanıyor. Bir hükümetin iradesi olmazsa olmaz. Sayın Bahçeli ‘Fiili bir durum var’ diyor. Fiili durum nedir, şu an başkanlık sistemini yaşıyoruz demektir. Bu durum hangi sorunu çözdü? Tam tersine Türkiye sorunlar yumağının içine itildi. Sorumsuzluğu anayasa ile güvence altına alınmış bir kişi, başbakanın görevlerini kullanıyorsa, o başbakan nasıl oturabiliyor o koltukta? Demokrasiyi sindiremeyenler kendilerine özel rejim istiyorlar.

“ERDOĞAN TARAFSIZLIĞINI BOZMADIĞI DÖNEMDE ELEŞTİRMEDİK”

Bizim Erdoğan’la bir sorunumuz yok. Halkın oylarıyla seçilmiştir, tarafsızlığını bozmadığı sürece eleştiri almamıştır. Tarafsızlığını bozunca eleştirdik. Sen Anayasa’da yemin ettin. Ettiği yemine sadık kalmaması son derece tehlikeli bir durumdur. Hukuka örnek olması gereken Sayın Cumhurbaşkanı’dır. Bizim muhatabımız Sayın Başbakan. Bizim muhatabımız Başbakan’dır. O nedenle Sayın Cumhurbaşkanı’nın sorumsuzluğu esastır. O makam sadece bir partiyi temsil etmiyor.

“BAHÇELİ’NİN NE DÜŞÜNDÜĞÜNÜ ANLAYAMADIK”

Türkiye’nin bu kadar sorunu varken, başkanlık sistemi tartışmaları ötelenmişken, bunun tekrar getirilmesini anlamış değilim. Önümüzdeki süreç için de Sayın Bahçeli daha ayrıntılı bilgi verebilir. Sayın Bahçeli’nin ne düşündüğünü bilmiyoruz. Şu aşamada Bahçeli ile görüşmemiz olmayacak.

“SORUN TÜRKİYE’NİN BEKAA SORUNUDUR”

Türkiye’yi ateşe atmak istiyorlarsa, siyaseten de bölünme noktasına taşımak istiyorlarsa “evet” oyu verebilirler. Türkiye’nin bölünmesi söz konusu olabilir. Siyasal yapı tamamen değişecek. Sorun Türkiye’nin bekaası sorunudur. Sayın Bahçeli de Türkiye’nin bekaasını benim kadar savunuyordur. Yarın bir kişi başkan olup, ‘Bu bölgeyi size veriyorum’ dese ne olacak? Biz Türkiye’nin birliğini ve bütünlüğünü düşünüyoruz. Bizim rejim sorunumuz yok.

REFERANDUMA GİDİLİRSE…

Halk bu ülkenin birliğini, bütünlüğünü, geleceğini düşünmez mi? Türkiye’nin geleceğini önemseyen herkes oturup düşünmeli. Halk iç savaştan mı yoksa barıştan mı yana? Şimdi başkanlık sistemi, niçin, muhalefet olmasın. Dünyada böyle bir sistem yoktur.

ERKEN SEÇİM Mİ YAPILACAK?

Biz her koşulda seçime hazırız. Tek başına iktidarken niçin seçime gidiyorsun? İçlerindeki Bylockçuları elemek için. Haziran’dan sonra bir koalisyon ortamı çıkmıştı, o dönemi anlarım. Şimdi, tek başına iktidarlar ve ‘Biz Türkiye’yi yönetemiyoruz’ diyorlar. 550 milletvekili çıkarsalar bile Türkiye’yi yönetemezler. Çünkü yönetme erkini kaybetmişlerdir. Kendi içlerinde de ciddi sorunlar var. FETÖ’cü olan, olmayan var. Bir Cumhurbaşkanı milletin yarısına nasıl hain der. Bir Cumhurbaşkanı konuşurken kelimeleri dikkatle seçer.

FETÖ MAĞDURİYETİ

Darbe ile doğrudan ilişkisi olmayan kişilere yönelik yaptırımları mağduriyet kabul ederiz. Mağdur sayısı 1 milyonu aşkın. Bir KHK çıkarıyorsunuz, 10 binlerce kamu görevlisinin işine son veriyorsunuz. Şüphe üzerine hukuk oluşturulmaz. İdare suçluyu belirlemez, hukuk karar verir. Bu süreçte kolektif suç yaratıldı. Bir kişi suçluysa, bütün aileyi suçluyorsunuz. Suratli bir şekilde bu Meclis’i kim bombaladıysa, Akıncı Üssü’nde kim talimat verdiyse yakalayın, yargılayın ve bu işi bitirin. Er ve erbaşlar ne yaptı, emre uydular. Öğrenciyi, eri, erbaşı hapse atıyorsunuz. Hapse atacağın adam o talimatı veren adam. Bu ayrımı bilmiyorsanız siz devleti kinle, öfkeyle yönetiyorsunuz demektir. Şimdi bana mağdur edebiyatı yapma. Ben zalimi mi savunacağım, mazlumu mu?

17-25 ARALIK

17-25’te FETÖ’nün elinde silah mı vardı? Niye 17-25? Rıza Sarraf, ayakkabı kutularında paralar, bakan çocuklarının evlerinde para kasaları, 700 bin liralık kol saati vardı. Kendi yolsuzluklarını örtme çabası içindeler. Hilmi Özkök açıklama yaptı, ‘Biz hükümeti uyardık’ diye. Devlet uyarıyor, raporları var, ‘Yapmayın’ diyor. Hiçbir önlem alınmıyor, tam tersi yapılıyor. Fatura ere, erbaşa, hakime, savcıya, akademisyene çıkıyor. Barış bildirisini imzalayanlar niye üniversiteden atıldı bunların FETÖ ile ne ilgisi var? Merkez Bankası’nın bastığı paranın üstüne Türkçe Olimpiyatları’nı çıkaran da sizsiniz. Paralel sözcüğü doğrudur. Biri Fethullah Gülen, diğeri Erdoğan.

BYLOCK KULLANAN VEKİLLER

Kesinlikle var. Bunlar uçaklarla Pensilvanya’ya hacca gider gibi gitmiyor muydu? Onlar konuşuyordu. Bylock kullananların çözülen isimleri seçilerek söyleniyor. Kontrollü. Savcılığa bu kişilerin isimleri bildirilmiyor. Programı bağımsız bir kuruluş incelesin. CHP içinde 1 kişi için söylendi, araştırıldı çıkmadı.

“ADİL ÖKSÜZ KELEPÇELENMEDİ

Adil Öksüz sıradan bir insan değil. Öksüz’ün gözaltı sırasında kelepçelenmediğini öğrendim. Öksüz yakalandığında Akıncılar Üssü’ndeymiş. Bir pilotun açıklaması, ‘Biz talimatı Adil Öksüz’den alıyoruz’ diyor. ‘Arsa almaya geldik’ diyen iki kişi tutuklanıyor. Ama Adil Öksüz’ün dosyaları boşaltılıyor ve serbest bırakılıyor. MİT ‘Bizim elemanımız değil’ diye açıklama yapıyor zaten açıklamaz. Adil Öksüz giderken GPS cihazının götürmesin izin verildi. Bu cihazı Türkiye’ye kim ithal etmiştir? Oradaki herkesi tutukluyorsun ama Adil Öksüz’ü serbest bırakıyorsun.

DARBEYİ DİŞLİ YÖNETTİ

Mehmet Dişli, darbeyi yöneten kişidir. Mehmet Dişli’yi Geneklkurmay Karargahı’nda tutan siyasi irade, Türkiye’yi darbeye hazırlayan iradedir.

Türkiye bilinerek ve bilinçli bir şekilde darbe ortamına hazırlanmıştır. Mehmet Dişli TSK’da görevini tamamlamadan Genelkurmay Merkez’e getirilmiştir, siyasi iradeyle. Sonra terfi eder ve kıtaya gitmesi lazım, sırf karargahta kalsın diye o dairede tutulur. Mehmet Dişli’yi Genelkurmay karargahında tutan irade, darbeye ortam hazırlayan siyasi iradedir.

Darbe yargılamalarının televizyondan canlı verilmesi lazım. Mağdurlar var, mağdurları sonuna kadar savunacağım.

cumhuriyet

Keşan’da kalitesiz bulunan, kükürt oranı yüksek kömürler yoksullara dağıtılacak

Edirne’nin Keşan İlçesi’nde hava kirliliğinin azaltılması amacıyla Keşan Belediyesi’nin talebi üzerine Edirne İl Mahalli Çevre Kurulu, 21 Nisan 2016 tarihinde ilçeye 5600 kalori altında, 1.6 kükürt oranının üzerinde kömür girişini yasakladı. Edirne Valisi Günay Özdemir başkanlığında geçen çarşamba günü İl Mahalli Çevre Kurulu, toplantısına tek madde ile Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma Vakfı tarafından yoksullara dağıtılacak yerli kömürün belirlenen kriterlere uymadığı gerekçe gösterilerek, daha önce alınan kararın 1 yıl ertelenmesi istendi. Karar, Keşan Belediye Başkanı CHP’li Mehmet Özcan’ın ret oyuna karşı oy çokluğu ile kabul edildi.

Yeni karar doğrultusunda daha önce kalitesiz bulunan 4000 kalorili kükürt oranı yüksek yerli kömürlerin, Keşan Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma Vakfı aracılığıyla yoksul vatandaşlara dağıtılacağı kaydedildi.

ÖZCAN: BU VASIFTA KÖMÜR BULAMAMIŞLAR

Keşan Belediye Başkanı Mehmet Özcan, Trakya Bölgesi’nde çıkarılan kömürün yüksek kükürt oranı nedeniyle hava kirliliğine sebep olduğunu söyledi. Özcan, “12 Nisan 2016 tarihinde Edirne İl Mahalli Çevre Kurulu’nda, ilçede sadece 5600 kalori üzeri, 1.6 kükürt dioksit oranı altında ithal kömürlerin kullanılması yönünde karar alındı. Vakıf tarafından dağıtılacak kömürlerde de bu şartların aranması yönünde madde vardı. Ancak Edirne İl Mahalli Çevre Kurulu’nda, vakıf tarafından dağıtılacak kömürler tekrar gözden geçirildi. Türkiye Kömür İşletmeleri, bizim aldığımız karardan sonra bu vasıfta Trakya kömürü bulamadıklarını bildirmiş. Dolayısıyla 1 seneliğe mahsus, yani bu yıl, geçen dönemdeki daha kalitesiz, kalorisi düşük, kükürt oranı ve partikülü yüksek yaklaşık 6 bin ton kömürün Keşan’da dağıtılmasını önerdiler. Bende bunun anayasaya aykırı olduğunu, devletin bunu yapmaması gerektiğini belirterek ret oyu kullandım. Tabi tek oyum yetmedi ve onaylandı” dedi.

‘VATANDAŞ BULUYOR, DEVLET NASIL BULAMAZ?’

Başkan Özcan, alınan karar sonrası ilçede yaşayanların yüzde 80’inin yüksek kalorili, ithal kömür aldığını ifade ederek, “Bundan sonra gelecek düşük kalorideki kömürlere neye dayanarak ilçeye girişini engelleyeyim. Keşan’ın bu karara tepki göstermesi lazım. Neden böyle bir karar alındı, neden geri dönüldü? Devlet kriterlere uygun kömür bulamamış. Peki Keşan’da yaşayan vatandaşlar nasıl buldu? Çelişki burada. Kriterlere uygun kömürlere ‘Keşan’da satılabilir’ damgası vuruyorsun, bizde o belgelere bakıyoruz. Vatandaş buluyor, devlet nasıl bulamaz? Bu bir şeylere kılıf” dedi.

TMMOB: KARAR YANLIŞ

TMMOB Makine Mühendisleri Odası Edirne Şubesi Yönetim Kurulu Üyesi Makine Mühendisi Tanju Şapçı da, alınan kararın yanlış olduğunu dile getirdi. Şapçı, “Edirne İl Mahalli Çevre Kurulu aldığı bu son kararla Keşan’ı yok saymıştır. İnsan hayatından daha değerli bir şey yoktur. Devlet vatandaşına ayrım yapamaz. Bu karardan vazgeçilmeli. Tüm STK’lar harekete geçmeli. Biz oda olarak Keşan’daki kazan dairelerini de denetliyoruz. Böyle bir karardan sonra hangi kazan dairesini kontrol edip, neye göre ceza uygulayacağız?” dedi.

HAVA KALİTESİ ‘SAĞLIKSIZ’

Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nın hava kalitesi izleme istasyonları web sitesinde ise Keşan’da akşam saatlerinde hava kalitesi ‘sağlıksız’ ibaresiyle yer alıyor. Keşan, bakanlığın izleme istasyonu verilerine göre Türkiye’nin en sağlıksız havasına sahip. Şehirde solunum yollarına bağlı hastalıklar artış gösterirken, vatandaşlar zaman zaman kirli hava nedeniyle nefes almakta bile güçlük çekiyor. Kentte, GAZDAŞ’ın doğalgaz için altyapı çalışmaları ise sürüyor.

CHP’Lİ BİRCAN SORU ÖNERGESİ VERDİ

CHP Edirne Milletvekili Erdin Bircan, Keşan’da kalitesiz kömür dağıtımına ilişkin karar üzerine Çevre ve Şehircilik Bakanı Mehmet Özhaseki’nin cevaplaması için TBMM Başkanlığı’na soru önergesi verdi. Keşan’ın havasının ‘tehlikeli’ olduğunu ve ana kaynağının kömür olduğunu belirten söyleyen Bircan, “Havaların soğuması ile Keşan’ın havası yine alarm vermeye başlamıştır. 27 Ekim 2016 tarihi itibari ile Partikül madde 10 ortalaması AB sınırının (50) çok üzerinde, yasal sınır (80) düzeyinde 73’tür. 8 Temmuz 2015 tarihli İl Mahalli Çevre Kurulu kararı ile Keşan’da kullanılacak kömür özellikleri, en az 4 bin 800 Kcal/kg (-200 tolerans), kuru bazda kükürt en çok yüzde 2,3 olarak belirlenmiştir” dedi.

Bircan, Bakan Özhaseki’ye yönelttiği sorular şöyle:

“Kömür kullanımı yüzünden Türkiye’nin en kirli havasına sahip olduğu tespit edilen Keşan’da 4 bin kalori kömür dağıtımına neden izin verilmiştir? Kömür satışı yapanların 5 bin 800 kalori altı kömürü satışı, vatandaşların da kullanması yasakken, SYDV’nin 4 bin kalori kömür dağıtması suç değil midir? İhtiyaç sahiplerine dağıtılan 4 bin kalori kömürler ile Keşan’ın havası bu kış da Türkiye’nin en kirli havasına sahip olacağı açıkken, Keşan’da yaşayan yurttaşların yaşam kalitesini daha da bozacak bu kararı iptal etmeyi düşünüyor musunuz? Bakan Albayrak’ın Mart 2016’da dağıtılan kömürlerin hava kirliliği yönetmeliğine uygundur ifadesi ile İl Kurulunun 5 bin 800 kalori altı kömür yasağı beraber değerlendirildiğinde, Türkiye’de dağıtımı yapılan kömürlerin Isınmadan Kaynaklı Hava Kirliliğini Önleme Yönetmeliğine uygunsuz dağıtımını nasıl değerlendirmektedir? Kullanılacak düşük kalorili kömürden kaynaklanacak sağlık sorunlarının veya daha vahim durumların sorumlusu kim olacaktır?”