Ana Sayfa Blog Sayfa 6199

TV10’un açılması için imza kampanyası başladı

TV 10’un kapatılmasının protesto edildiği eylemde Alevi derneklerinin kanalın açılması için imza kampanyası başlattığı belirtildi.

OHAL uygulamaları ile basına yönelik darbe kapsamında Alevilerin sesi olan TV10’un kapatılması Galatasaray Meydanı’nda protesto edildi. Cumartesi Anneleri’nin de destek verdiği eylemde, “Alevilerin sesi TV10 susturulamaz” pankartı açıldı. Eylemde söz alan TV10 program yapımcısı ve sunucusu Hüseyin Kelleci, bir aydır kanallarının neden kapatıldığına dair somut bir delil gösterilmediğine dikkat çekti. Kelleci, OHAL kararnamelerine dayandırılarak kanalın kapatılmasının hukuksuz olduğunu belirtti.

Hubyar Sultan Alevi Kültür Derneği Genel Başkanı Ali Deniz de, Alevilerin sorunlarını ana akım medyanın değil sadece TV10’un gösterdiğini kaydetti. Alevilerin sesi olan kanalın, açılması için Avrupa ve Türkiye’deki Alevi dernekleri olarak imza kampanyası başlattıklarını söyleyen Deniz, “Kampanyanın ardından imzaları Başbakanlığa vereceğiz” dedi.

Eylem, İstanbullu sanatçıların söylediği deyiş ile sona erdi. Eylemin ardından Genç Alevi Hareketi üyeleri aşure dağıttı.

Valilikten Aşure için ‘Etrafı rahatsız etmeyin’ şartı

PSAK Amed Şubesi’nin yarın Cemevi önünde gerçekleştireceği Aşure etkinliğine, valilik, “etrafı rahatsız etmemek ve çevreyi kirletmemek” koşuluyla izin verdi.

Diyarbakır Valiliği, Pir Sultan Abdal Kültür Derneği (PSAK) Amed Şubesi’nin, Muharrem Ayı dolayısıyla her yıl dernek ve cemevi binasının önünde düzenlediği “Cem ve Aşure yemeği” etkinliğine, “etrafı rahatsız etmemek” şartıyla izin verdi. PSAK’nin 13 Ekim’de valiliğe verdiği dilekçede, bu yıl yapılacak Aşure etkinliği için cemevi ve dernek binası önündeki sokağın kapatmalarına izin verilmesi ve gerekli güvenlik önlemlerinin alınmasını istedi.

Valilik, Aşure etkinliğinin yapılmasına saatler kala yazıyı dernek yetkililerine tebliğ etti. Vali Yardımcısı Mehmet Çağrı Özpolat imzalı yazıda, OHAL ilanı ardından 17 Ağustos’tan buna Amed’te açık havada yapılan bütün eylem ve etkinlikleri yasaklandığını hatırlattı.

Valilik, yazının devamında şu ifadelere yer verdi: “Cemevi önünde düzenlemek istenen ‘Aşure etkinliği’nin belirlen gün ve saatte 2911 Sayılı Toplantı Gösteri Yürüyüşleri kanunu ihlal etmeden 2559 Sayılı PSVK hükümleri doğrultusunda etrafı rahatsız etmemek, çevreyi kirletmemek, araç ve yaya trafiğine engel teşkil etmemek koşuluyla etkinliğin ‘Aşure Dağıtımı” ile sınırlı olacak şekilde amacı doğrultusunda yapılmasına, mevzuat hükümleri dışında hareket edilmesi halinde Yönetim Kurulunuz ve ilgililer hakkında gerekli yasal işlemlerin bilinmesi hususu; rica ederim.”

(dte/rp)

 

TV10 çalışanları: Yeni Kerbela’ya karşı koyacağız

AKP hükümeti tarafından çıkarılan Kanun Hükmünde Kararname (KHK) ile kapısına mühür vurulan televizyon kanalları ve radyolar arasında TV10’da yer aldı. Dün, reji odasına da mühür vurulan TV10 çalışanları, yaşananları “Alevilerin inancına darbe” olarak niteledi.

TV10’un sadece bir televizyon değil aynı zaman da bir inanç merkezi olduğunu ifa eden TV10 reji çalışanı Suay Abak, özgür basına yönelik kirli oyunlara karşı sessiz kalmayacaklarını vurguladı. Abak, “Aleviler, Karbela’dan beri zalimin zulmüne direniyor, direnecek. Tam da Yas-ı Muharrem içerisinde olduğumuz bu dönemde Aleviler, yaşatılmak istenen yeni Kerbela’ya karşı koyacaktır” dedi.

‘ALEVİLERİN İNANÇ VE YAŞAM TARZINA DA VURULAN BİR MÜHÜRDÜR’

Alevilerin kültür, inanç ve deyişlerini kabullenemeyenlerin TV 10’un sesini kapatarak bastırmaya çalıştığının altını çizen program yönetmeni Kemal Demir de, televizyonun 6 yıldır bir fiil Alevilere hizmet verdiğini söyledi. Alevilerin her bireyinin TV 10’a katkıda bulunduğunu kaydeden Demir, “Mühür, Yas-ı Muharrem ayında Alevilerin inancı ve yaşam tarzına vurulan bir mühürdür” diye konuştu.

‘HEP BİRLİKTE OMUZ OMUZA MÜCADELE EDİLMELİ’

İnançlarından aldıkları güçle zalime direnmeyi öğrendiklerini dile getiren TV10 çalışanı Semra Acar ise, özgür basını susturmakla gerçeklerin üstününün örtülmeyeceğini aktardı. Acar, “TV 10’a tüm çalışanlar, Aleviler çok emek verdik. Kültürümüzü, inancımızı yaşatmak, insanlara izletmek ve tanıtmak bizleri güçlü kılıyordu. Ama daha da güçleneceğiz” diyerek, hep birlikte omuz omuza mücadele edilmesi çağrısında bulundu. DİHA

İMC TV’den yeni açıklama: Tüm bu hukuksuzluklardan geri dönün

Darbe girişimi sonrası OHAL kapsamında çıkarılan KHK’ler çerçevesinde Başbakanlığın emriyle kapatılan televizyon kanalları arasında yer alan İMC TV, yeni bir açıklama yayımladı.

Açıklamada şu ifadelere yer verildi:

“15 Temmuz darbe girişiminden 5 gün sonra ilan edilen Olağanüstü Hal uygulamasının amacı, uygulamayı ilan eden Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’a göre “demokrasiye, hukuka ve özgürlüklere karşı değil, tam tersine bu değerleri koruma ve güçlendirme amacına yönelik” olacaktı. Başbakan Binali Yıldırım’a göre de “devlet OHAL’i millete değil, kendisine” ilan etmişti. Ancak bu uygulamanın kısa sürede devletin kendisinden uzaklaşıp “millete” yöneldiği birçok örnekle ortaya çıktı. Erdoğan’ın OHAL’le koruyacağını vaat ettiği “demokratik değerler” arasında sendikal özgürlükten ifade-basın özgürlüğüne, halkın haber alma özgürlüğünden toplantı ve gösteri özgürlüğüne çok sayıda değer iki buçuk aylık kısa zaman dilimi içinde tek tek ihlal edildi. Bu ihlallerden kanalımız da 29 Eylül’de alınan bir hükümet kararıyla etkilendi.

5 buçuk yıldır yaptığı yayıncılıkla Türkiye’nin önemli medya merkezlerinden biri haline gelen İMC TV, 22 televizyon ve radyoyla birlikte “terör örgütleriyle ilişki” gibi bir suçlamayla bir günde kapatıldı. Kanalımızın hukuksuz şekilde kapatılması milyonlarca insan tarafından canlı olarak izlendi. O nedenle o anları tarif etmeye, tekrar etmeye gerek yok. Ancak hükümetin, haber ve gazetecilik yapmak, bunu da evrensel basın-yayın ilkeleri çerçevesinde gerçekleştirmek dışında bir “suçu” olmayan kanalımıza yönelik uygulamalarını asla kabul etmediğimizi tekrar vurgulamak istiyoruz.

İMC TV başka bazı televizyon kuruluşlarının aksine sadece 15 Temmuz günü değil, o gün de dâhil olmak üzere yayına başladığı günden bu yana demokrasi ve toplumsal barış vurgusuyla yayın yapmış ve bunu da başarıyla gerçekleştirmiş bir kanaldır. Bu zaman dilimi içinde Türkiye’nin hangi bölgesinde, hangi siyasal kesiminde olursa olsun hiçbir ön yargı veya kabule bağlı kalmadan sadece gazetecilik refleksleriyle hareket etmiş bir yayın kuruluşudur. Kanalımız Türkiye’deki ana akım medyaya hâkim olan milliyetçilik, ırkçılık, cinsiyetçilik, militarizm ve devletçilik gibi yapısal sorunlardan kendini uzak tutmuş, barış gazeteciliğini öne çıkarmıştır. Türkiye’nin en çatışmalı dönemlerinde de yine ana akım medyadan farklı olarak çatışmayı derinleştirecek bir yayını değil, çatışmanın çözümünü dert eden bir anlayışı benimsemiş, bu anlayışı “ana akım” haline getirmeye çalışmıştır.

Darbe girişiminin yaşandığı 15 Temmuz gecesinde de şu anda kanalımızın kapatılmasına ses çıkarmayan birçok yayın kuruluşunun aksine askeri hareketliliğin ortaya çıktığı andan itibaren sokağın, halkın, sivil siyasetin sesini duyurmaya çalışmış, bunu an be an ekranına yansıtmıştır. Bu yayın da özellikle Ankara muhabirlerimizin hayati tehlike atlattığı şartlarda, önce Ankara sokaklarında, ardından bombalanan TBMM çatısı altında gerçekleşmiştir. Bu yayını da siyasi iktidara yaranmak için değil, sivil siyasete, demokratik değerlerin vazgeçilmezliğine ve gazetecilik değerlerine olan inancı dolayısıyla gerçekleştirmiştir. Bu nedenle darbecilere karşı OHAL ilan ettiğini iddia eden bir iktidar, İMC TV ve benzer çizgideki yayınları kapatmasını ne Türkiye’de ne de uluslararası alanda hiç kimseye izah edemeyecektir.

Hükümetin antidemokratik hemen her uygulaması için bir tür sihirli değnek olarak kullandığı “terör örgütleriyle ilişki” suçlaması da bu anlamda işine yaramayacaktır. İMC TV, Türkiye’nin en ciddi ve hassas sorunu olarak kabul ettiği Kürt sorununu, ana akım medyaya hâkim olan kodlardan uzak bir yaklaşımla ele almaktadır. Azınlıklar, siyasal özgürlükler, kadın, çevre sorunlarında olduğu gibi Kürt sorununu da çözümden uzak geleneksel bakışla görmemektedir. Bu nedenle yayınlarımız elbette ana akım medyadan farklı ve daha nitelikli olmuştur. Ancak bu yayıncılık herhangi bir siyasi parti veya örgüte angajmandan da her anlamıyla uzak kalmıştır. Kanalımız ilk günden bu yana Kürt sorununu inkâr etmiş bir siyasi gelenek olan MHP’den son bir yıldır 1990’lı yılların uygulamalarını da geride bırakacak bir pratik sergileyen AKP’ye kapılarını hiçbir siyaset mecrasına kapatmamış, tersine bunların da görünür kılındığı bir mecra olmaya çaba göstermiştir. Bu yayınlarımız dolayısıyla nasıl ki MHP veya AKP’yle bir “iltisak” suçlaması yöneltilemezse, diğer siyasi yapı ve oluşumlar için de böyle bir suçlama yöneltilemez. Zira İMC TV, Türkiye ve dünyada gündem belirleyen her siyasi-toplumsal grupla aynı mesafede kalmış, gazeteciliğin temel ilkelerinden olan “temas ve mesafe” ilişkisini olması gereken noktada tutmayı başarmıştır. Yayın hayatımız süresince Türkiye’de 3 genel seçim, 1 yerel seçim, 1 cumhurbaşkanlığı seçimi gerçekleşmiş, kanalımız birçok başka televizyon kanalının aksine “tarafgir” olduğu iddiasıyla ne YSK ne de RTÜK tarafından herhangi bir ceza almamıştır. Öyle ki, RTÜK’ün geçen yıl “tarafsızlık, gerçeklik ve doğruluk” ilkelerini ihlal ettiği gerekçesiyle ceza verdiği 19 televizyon arasında yalnızca İMC TV bulunmamaktadır.

Kanalımıza yönelik PKK yöneticileriyle yapılan söyleşilerin hükümete yakın yayın organlarında suçlama olarak yansıtılması bu yönden tamamen anlamsız ve etik dışıdır. Bu söyleşiler en beceriksiz okur-izleyicinin dahi kolaylıkla anlayabileceği şekilde sadece haber yapma saiki ve kamuoyunu aydınlatma amacıyla yapılmıştır. 28 Aralık 2012’de başlayan ve adına “çözüm süreci” denilen dönemde devlet yetkililerinin PKK yöneticileriyle yaptığı müzakereler tüm toplumda on yıllardır devam eden savaşın biteceği yönünde büyük umutlar doğurmuştur. Nitekim 2013 ile 2015’in ortasına kadar geçen iki buçuk yıllık süreçte Türkiye toplumu on yıllardır uzak kaldığı bir çatışmasızlık dönemi yaşamıştır. Dolayısıyla bu tarihi sorunun çözülmesi yönünde umutların arttığı bir dönemde sorunun iki tarafındaki görüşlerin kamuoyuna yansıtılması bir gazetecilik görevidir. İMC TV de bu ödevini, devletin resmi ve gayrı resmi medya organlarının da benzer bir çaba içinde olduğu bir dönemde yerine getirmiştir. Öte yandan bir olay veya söyleşinin haber değeri taşıyıp taşımayacağına hükümetler değil gazeteciler karar verir. Bu anlamda da kolayca suçlamalara konu edilen haber ve söyleşilerimiz bizim açımızdan haber değeri taşıdığı için yayınlarımızda yer bulmuştur. Bu haber ve söyleşilerimizin hükümet, yargı veya hükümet medyası tarafından söz konusu dönemde suçlama konusu yapılmayıp konjonktürün değiştiği bir döneme denk getirilmesi bir başka çelişki ve haksızlıktır.

Kanalımızın “temas-mesafe” ilişkisini koruyamadığı tek kesim izleyicisi, halkın kendisi olmuştur. İMC TV’yi hükümetin hedefi haline getiren temel unsur, 2015’in Temmuz ayında başlayıp hala devam eden çatışmalı süreçteki benzersiz yayıncılığından başka bir şey değildir. Kanalımız son bir yılda Cizre başta olmak üzere, Nusaybin, Sur, Yüksekova, Silopi, Şırnak ve İdil gibi kentlerdeki sayısız hak ihlalini cesurca gündeme getirmiş, bu ihlalleri başarıyla görünür kılmıştır. Muhabir ve kameramanlarımız zırhlı araçların, tankların içinden değil, büyük bir yıkıma uğratılan kentlerin sokaklarından, savaşın mağduru olmuş vatandaşların evlerinden yayın yaparak oradaki gerçeği tüm çıplaklığıyla ortaya koymuştur. Hükümetin esas rahatsızlığı bu gazetecilik pratiğimize yöneliktir. Gazetecilerin görevi iktidar temsilcilerinin demeçlerini yayınlamak değil, iktidarın yaptığı ihlalleri kamuoyuna göstermektir. Bu anlamda sorumluluğu iktidara değil, halkadır. İMC TV de halka karşı bu sorumluluğunu Türkiye gibi demokrasi kültürünün hala yeşermediği bir ülkede başarıyla yerine getirmiş, bu nedenle de anti demokratik bir uygulamayla ve yargısız infazla susturulmuştur.

Bu yargısız infaz 12 televizyon ile 11 radyo istasyonu açısından ifade ve basın özgürlüğünün, halkın da haber alma hakkının açık ihlalini doğurmuş, yanında tamiri zor mağduriyetlere yol açmıştır. Kapatılan televizyon ve radyoların mallarına el konmuş, buralarda çalışan yüzlerce gazeteci bir haftada işsiz kalmıştır. Türkiye’nin zaten zayıf olan demokrasisi çok daha zayıflamıştır. Tüm bunlara rağmen bu açık hukuksuzluklardan vazgeçilmesini sağlamak bizim için olduğu kadar bu ülkedeki siyasi partilerden sivil toplum örgütlerine herkesin görevidir. Bu anlamda hükümete tüm bu hukuksuzluklardan geri dönmesine yönelik çağrımızı yineliyor, toplumun diğer kesimlerinden de dayanışma beklediğimizi ifade etmek istiyoruz.”

CHP’li Çıray: Darbe biliniyordu, müdahale edilmedi

CHP’nin Darbe Komisyonu üyesi İzmir Milletvekili Aytun Çıray, “Bu darbe ve kalkışma hareketinin saray ve hükümet tarafından önceden haber alındığı ama buna rağmen zamanında müdahale edilmediği konusundaki görüşler çeşitli yönleriyle artık inandırıcılık taşımaya başlamıştır” iddiasında bulundu.

CHP’nin Darbe Komisyonu üyeleri İzmir Milletvekili Aytun Çıray ve İstanbul Milletvekili Sezgin Tanrıkulu TBMM’de ortak basın toplantısı düzenledi.

Çıray, Genelkurmay eski Başkanı Hilmi Özkök’ün komisyona yaptığı açıklamalara işaret ederek, şöyle dedi:

“Bu çerçevede Hilmi Özkök’ün komisyonumuza yaptığı açıklamalar Türkiye’nin Adalet ve Kalkınma Partisi iktidarları tarafından adım adım bir darbeye doğru götürüldüğünün açık kanıtıdır. Aslında iç içe geçtikleri bu şebekeyle yaptıkları ve yapmadıkları ile darbe için gerekli gücü elde etmesinin ve harekete geçmesinin koşullarını sağlamışlardır.”

“TÜRKİYE’DE BİLİNÇLİ VE PLANLI ŞEKİLDE ADETA BİR DARBE ORTAMI HAZIRLANMIŞTIR”

Bütün gelişmeler bu tespiti doğrular niteliktedir ve öyle anlaşılıyor ki Türkiye’de bilinçli ve planlı şekilde adeta bir darbe ortamı hazırlanmıştır. Sayın Özkök’ün sözlerinin darbenin ana sorumlularının 2004 MGK kararını yok sayan Adalet ve Kalkınma Partisi yönetimleri olduğunu açıkça ortaya koymuştur.

Bu noktada artık darbenin bir senaryo çerçevesinde gerçekleştirildiği iddialarını değerlendirmeye hazır olmamız gerekiyor. Bu iddialar arasında 15 Temmuz’u tamamen Cumhurbaşkanının senaryosuna indirgeyenleri gerçekçi ve doğru bulmuyoruz. Ancak bu darbe ve kalkışma hareketinin saray ve hükümet tarafından önceden haber alındığı ama buna rağmen zamanında müdahale edilmediği konusundaki görüşler çeşitli yönleriyle artık inandırıcılık taşımaya başlamıştır.

Bu tür kanıtları, Özkök Paşa’nın komisyonumuza yaptığı açıklamalarla birleştirdiğimizde söz konusu iddialardaki kontrollü darbe girişimini ne yazık ki mümkün kılmaya başlıyor.”

Bir soru üzerine Çıray, “Bu darbe komisyonundan siz polisiye sonuçlar beklemeyin. Siyasi sonuçlar olarak hangi siyasilerin görevini ihmal ettikleri hangi siyasilerin göz yumdukları ve hangi iktidarın bunların büyüyüp gelişmesi konusunda etkili olduğu, yararlı olduğu ortaya çıkmıştır” yanıtını verdi.

Tanrıkulu da, “Bu araştırma komisyonu, soruşturma komisyonu değil. Daha iki haftadır çalışmaya başladık. Sonuçta siyaseten bundan bir sonuç çıkartacağız, çıkartmaya çalışacağız” dedi.

HDP’li başkan gözaltına alındı, BBP’liler davul zurnayla kutladı

Bolu İl Emniyet Müdürlüğü Terörle Mücadele Şube Müdürlüğü (TEM) ekipleri, dün akşam saatlerinde HDP İl Başkanı Özgür Günaydın’ı gözaltına aldı.

Günaydın’ın evinde arama yapılırken, TEM ekipleri tarafından yürütülen bir soruşturma kapsamında gözaltına alındığı belirtilen HDP İl Başkanı hakkındaki soruşturmanın içeriğine dönük bilgi verilmedi.

Günaydın’ın, bugün adliyeye sevk edilmesini bekleyen arkadaşları adliye önünde toplandı. Bu sırada BBP eski İl Başkanı Mahmut Alan ve arkadaşları da adliyenin karşısındaki Anıtpark’ta, davul zurna çaldırdı. Alan ve arkadaşları mehter marşları eşliğinde kutlama yaptı.

Adliye önünde önlem alan polis, gerginlik çıkmaması için Günaydın’ın arkadaşlarını bina önünden uzaklaştırdı. Alan, “PKK’nın siyasi uzantısı, tetikçisi olanlar bu adliyeler önünde devamlı şov yaptılar. Bizim gözümüze baka baka buralarda toplanarak bizlere gösteri yaptılar. Devletimizin yanındayız. Artık sessiz kalmayacağız. PKK’lıların tepelerinde davul çalacağız” diye konuştu.

BBP’li Alan ve davul-zurna ekibi, Günaydın’ın adliyeye çıkarılmaması üzerine oradan ayrıldı. (DHA)

Türkiye’nin Suriye oyunu

AKP devleti Afrin’e yönelik hava ve kara operasyonu başlatarak, IŞİD karşıtı değil, destekçisi olduğunu ortaya koymaktan çekinmedi. Musul operasyonunda yer verilmeyen Erdoğan anlaşılan B ve C planlarını devreye sokmaya başladı. Bu plan aslında uzun yıllardır tezgahlanan bir oyun. Kürt Özgürlük Hareketine karşı Sri Lanka modeli uygulayarak, fiziki bir imha gerçekleştirmektir asıl niyet. Bugün Suriye topraklarını IŞİD güçlerine karşı mücadele adı altında işgal eden TSK, son uygulamalarıyla esasta Rojava Kürt Özerk  Bölgesini işgal ve imha etme isteğini açığa vurmaktan çekinmemektedir.

Bütün bölge güçlerinin Musul’a odaklandığı şu günlerde Erdoğan, IŞİD ve türevlerine Suriye’de yeni bir nefes borusu açmanın peşinde koşmaktadır. Halep’te rejim güçlerinin ablukası altında can çekişen El Nusra ve benzeri selefist terör gruplarına yeniden bir ikmal kapısı açmak için El Bab’a yürüyen TSK, YPG güçlerini kendine engel gördüğü için Rojava Kürdistanı sınırlarını da ihlal ederek ne pahasına olursa olsun bu koridoru açmaya çalışıyor.

Türk devleti sadece Rojava’da Kürt halkına saldırmıyor; Güney Kürdistan’da da işgalci güç olarak birçok kampı bulunmaktadır. Erdoğan’ın Musul’a girme arzusunun altında ilk önce Şengal’e,  becerebilirse ardında Kandil’e saldırmayı planlamaktadır.

Erdoğan diktası Kürt Özgürlük Hareketi’ni ezebilir ya da en azından zayıflatabilirse Güney Kürdistan’ı tümden ele geçirerek, en azından Suriye, Irak ve Türkiye Kürtlerini soykırıma tabi tutarak (bu soykırım sadece fiziki anlaşılmasın, esasta kültürel, sosyal ve siyasal soykırım hedeflenmektedir) bu üç alanda egemenliğini sağlayıp, Lozan öncesi misak-ı milli sınırlarına ulaşmayı hayal etmektedir.

TC ordusu TSK’nın, Kürt düşmanlığını her yerde ortaya koyması, tüm Kürtlerin Türkiye’nin politikalarına karşı ortak mücadele etmelerini zorunlu hale getirmiş bulunmaktadır. Bu durumu tersine çevirmek ve TC’nin hevesini kursağında bırakmanın biricik yolu; Rojava ve Suriye’de olduğu gibi Güney Kürdistan ve Irak’ta da tüm Kürtlerin ve demokrasi güçlerinin, Osmanlı özentili Erdoğan diktatörlüğüne karşı bir direniş geliştirmesidir; dünyanın her yerindeki Kürtler de bu direnişi desteklemelidir.

Direniş elbette esas gücünü bölge halklarından almalıdır. Bugün bölgeyi dizayn etmeye çalışan tüm güçler, öncelikli olarak kendi çıkarlarına göre bir politika izlemektedirler. Bu politikada bölge insanın ölmesi, bölge halklarının kıyıma uğraması sadece detaydır. İzlenen politika kazan kazan politikasıdır. Bu yüzden bir gün dost, müttefik olanlar, ikinci gün kanlı düşman haline gelebiliyor.

Bugün ABD Irak’ta IŞİD’i imhadan daha çok Suriye’ye kovalamakla yetiniyor. Bu da bir stratejinin gereği olsa gerek. Son dönemde eli güçlenen Suriye yönetimini IŞİD tehdidi ile bazı tavizlere zorlama amacı güdülüyor olsa gerek. Bugün Irak’ta ABD ve İran yan yana IŞİD’e saldırırken, Suriye’de ise vekilleri aracılığıyla kıyasıya bir savaşın içinde bulunuyor.

Halep’in doğu kesimindeki silahlı grupları çembere alan Suriye ordusunun olası bir başarısı, ABD’nin Şam yönetimine ilişkin politikalarını alt üst edecektir.

Bölgede yürütülen savaş stratejilerine çok yönlü bakılabildiğinde görülecektir ki, IŞİD’in Irak’tan çektiği güçlerle Deyr el Zor-Rakka, Rakka-Humus, Rakka-Halep ve Rakka-El Bab hatlarına yüklenmesi Suriye ordusunun enerjisini dağıtabilir. Bu şekilde, olası bir siyasi müzakere sürecinde ABD’nin elini güçlendiren bir savaş düzeni şekillenebilir.

ABD Suriye’deki savaşın seyrini değiştirecek olan olası bir Rakka operasyonuna hem YPG ve SDG güçlerini katmayı, hem de Türkiye’yi katmayı düşünmektedir.  Yani aslında imkansızı zorlamaktadır. Keza Kürtlerle ortaklık yapmayı bugün için rafa kaldırmış olan Türkiye, tam aksi bir politika izleyerek Rojava’yı dağıtmak için korsan bir savaş yürütüyor.

Türkiye’nin birincil amacı Rojava Kantonlarının birleşmesinin önüne geçmektir. Uzun vadeli planı ise tüm Rojavayı dağıtmak ve olası bir demokratik seçeneği Suriye’nin gündeminden çıkarmaktır.

Irak’ta Musul operasyonuna katılmakta ısrar etmesinin altında ise, Musul aracılığıyla Şengal’e ve ardından Kandil’e askeri operasyon düzenleyerek bölgenin en büyük siyasal ve askeri aktörlerinden PKK’yı devre dışı bırakmaktır. Nitekim daha düne kadar kurulu “çözüm masası” hiç kurulmamış gibi Erdoğan; azılı bir Kürt düşmanı olduğunu açıktan dile getirmektedir.  Aslında Erdoğan derin bir Osmanlı Sultanı olma özlemi içinde kıvranıyor. Nitekim Cerablus işgali ile başlattığı yeni macerasının altında bu nostaljik imparatorluk özlemi yatmaktadır. Ancak bu özlemi bölgenin hiçbir halkı ve inancı tarafından kabul görmüyor.

Bugün Musul üzerinde fırtınalar koparmanın altında, olası bir demokratik oluşumun önlenmesi özlemi yatıyor; demokratik bir Musul, Irak’ta ve bölgede demokratik bir sistemin gelişmesine ön ayak olacaktır. Tersi bir durum Irak’ta ve bölgede dinmeyen, belki de bir yüzyıla daha yayılacak olan bir mezhep savaşının sürmesi anlamına gelecektir. Bu da acı, gözyaşı ve kan demektir. Irak’ta ve bölgede dinmeyen sürekli bir savaş ve kaos hali demektir. Bölgenin tüm ilerici dinamiklerinin görevi böylesi bir kaosu önleyecek politikalar geliştirmek olmalıdır.

Prof. Hamit Bozarlan bölge üzerine yaptığı değerlendirmede durumu çok net izah ediyor; “…Erdoğan “Lozan’ı kabul etmiyorum” derken ‘‘Musul 1923 öncesi Misak-ı  Milli sınırları içerisindeydi ve şimdi de öyle olmalıdır’’ demek istedi. Yalnız buradaki yaklaşım “Kürtlere haksızlık yapıldı, artık Kürtlerin haklarını ve siyasi statülerini tanıyalım, Kürdistan’ın birliği sağlansın” üzerinden gelişmiyor. Buradaki yaklaşım tamamen hegemonik, mezhepçi ve yayılmacı bir anlayışa dayanıyor. Turancı ve Osmanlıcı bir anlayıştır bu. Erdoğan, Yavuz Sultan Selim havalarındadır. Cerablus’a girişini de böyle ele alıyor, Musul’a müdahalesini de. Erdoğan’ın yeni Türkiye kurgusu Yavuz Sultan Selim ve Kanuni sürecindeki Osmanlı imparatorluk kurgusudur. Kendisini de padişah ve İslam dünyasının son halifesi sanıyor. Kendine münhasır hayallerin film artistliğini yapıyor. Musul nasıl bir zamanlar Osmanlı’nın eyaleti idiyse, şimdi de Musul’u Türkiye’nin eyaleti yapma hayalini kuruyor. Güney Kürdistan’a da zaten böyle yaklaşıyor. Osmanlı’nın Musul eyaleti Güney Kürdistan’ı içine alıyordu. Güney Kürdistan’a muamele de çok açık ki Osmanlı’nın eyalet muamelesidir. Bu açıdan Türkiye Güney Kürdistan’ı işgal etmiş durumdadır. Güney Kürdistan’da Türkiye’nin Bamerne’den tutalım Kanimasi’ye kadar birçok askeri üssü var. MİT ile Parastın’ın çok sayıda ortak istihbarat üssü var ve MİT’in ayrıca da merkezleri var. Çok sayıda Türk Özel Kuvvet gücü açıktan veya peşmerge kıyafetleriyle Güney’de cirit atıyor. Türkiye Başika ve Kerkük Türkmen Cephesi merkezli harıl harıl Türkmenleri örgütleme ve silahlandırma içindedir. Mezhepçilik üzerinden Sünni Arapları, Şii Araplara karşı örgütlüyor. Hıristiyanlara, Êzidîlere, Kürtlere karşı kışkırtıyor.”

Erdoğan Türkiye’si bölgede halklar aleyhine çetelerle geliştirdiği ittifakları artık gizlemeye gerek görmüyor. Aksine açıktan itiraf ediyor.  Nitekim Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın, Putin’in kendisi ile El-Nusra güçlerinin Halep’ten çekilmesi için konuştuğunu itiraf etmesi, selefist katil çetelerle AKP ve Saray’ın ittifak geliştirdiğinin en önemli göstergesidir. İnsanlık düşmanı barbar çetelerle ilişkilerini saklamaktan imtina etmeyen Saray ve AKP, bu saldırılarla Rojava halklarına yönelik gerçekleştirebileceği katliamlar için de zemin hazırlamaktadır.

Rojava’da farklı halkların özgür iradeleriyle ve hukuki zeminde oluşturdukları demokratik yönetimler, Ortadoğu’nun demokratikleşmesinin en önemli zemini, IŞİD’e karşı en önemli mücadele merkezidir. Arap, Kürt, Türkmen, Êzidî, Süryani Rojava halklarının IŞİD’e karşı mücadelede göstermiş oldukları kararlılık, Ortadoğu’yu bir yüzyıl daha karanlığa mahkum etmek isteyenlere karşı, insanlığın aydınlık geleceğinin mücadelesidir. Olaya böyle yaklaşılırsa kimlerle stratejik müttefik, kimlerle taktik müttefik olunabileceği de açığa çıkmaktadır.

Erdoğan’ın ve yandaş medya’nın zafer ilan ettikleri işgal hareketinde yaşananlara baktığımızda, sözde DAİŞ karşıtı olan harekatta bir “anahtar teslim” olayı yaşanmaktadır. IŞİD güçleri hiçbir direniş sergilememekte, çoğu zaman da sakallarını kesenek sözde muhalif ÖSO çetelerine katılmaktadırlar. TSK’nın operasyonu  “Fırat Kalkan Oyunu”na dönüşmüş bulunmaktadır.

Bab’ın da “anahtar teslim” olarak Türkiye ve beraberindeki ÖSO’ya bağlı gruplara devredilmesi planlanırken, Türkiye Halep’te savaşan gruplara Bab üzerinden soluk borusu açmayı hedefliyor. QSD güçlerinin Afrîn üzerinden başlattığı hamleyle birlikte planları sekteye uğrayan Türkiye, bir taraftan Şehba bölgesinde DAİŞ’i destekleyen saldırıları sürdürürken, bir taraftan da QSD’nin Afrîn’den Bab’a yönelmesini önlemek amacıyla Afrîn’in güneyinden yeni bir cephe açmaya çalışıyor.

Şimdilik hiçbir engelle karşılaşmadan Suriye içlerine doğru ilerleyen TSK’nın daha ne kadar  “başarılı” olacağı bilinmemektedir. Türkiye’nin Suriye içlerine girmesine, DAİŞ’i gösterip YPG’ye saldırmasına göz yuman Rusya ve ABD’nin bu “Erdoğan sever” tutumlarının ne amaçla olduğu ve ne kadar süreceği de tartışmalıdır.

Nitekim Irak’lı bir gazeteci olan Muhammed Eli Ali Suriye ile ilgili paylaştığı yazısında çarpıcı ifadelere yer veriyor. Açıklama şu şekilde; “

”Rusya ve ABD’nin Türkiye’nin Suriye’ye girmesine izin vermesi aslında bir stratejiden ibaretti. Hem ABD hemde Rusya, Türkiye ve IŞİD’in çok iyi dost olduğunu, Türkiye’nin IŞİD’le çatışmayacağını başından beri biliyor. Ama Türkiye’yi mayın tarlasına düşürdüler. ABD en başından beri Kürt Kantonlarının birleşmesinden yana, Suriye’nin huzur ve istiklali için bunun zorunlu olduğu görüşünde. Rusya da aynı görüşte, Kürt kantonlarının birleşmesini istiyor. Aslında bakarsanız aylar öncesine kadar Rusya ve ABD’nin, üzerinde uzlaştığı tek konu buydu.

…Şuan Türkiye, Kürtlerin kantonları birleştirme hayalini yıktığını, IŞİD’i koruması altına aldığını ve sonuna kadar Suriye’de at koşturabileceğini sanıyor, aslında biraz da öyle sanmasını istediler. Bu açıkça ortada, yolun sonunda Türkiye’yi Suriye’ye gömecekler, PYD’nin eline verecekler. ABD günlerdir PYD’ye ağır silah sevkiyatında bulunuyor her ne kadar Rakka operasyonuna bir hazırlık gibi gösterilse de PYD’ye uçaksavar bataryaları da gönderildi, IŞİD’in uçaklarının olmadığı malum. Balistik gibi bir füzenin gönderilmesi demek büyük bir savaş hazırlığının yapıldığı demektir, bu Suriye ile de sınırlı kalmayabilir, biz o kadarını bilemeyiz. Ancak PYD Suriye’deki Türk ordusunu hedef alacak ve Cerablus’a girecektir. Bu silah sevkiyatı muhtemelen seçimlere kadar sürecek, çünkü Obama ve yönetimi son günlerini yaşıyor, bir sonraki yönetimin Kürtlerle ilişkisi nasıl olur bilinmez. Kısacası PYD Türkiye’yi Suriye’ye gömecek, belki de 100 yılın intikamını alacaktır. Bekleyip göreceğiz, ama göreceğiz.”

Bütün bu değerlendirmelerin ne kadar doğru olup olmadığı elbette tartışma konusudur. Ancak bölgede yürütülen savaş durdurulamazsa en büyük faturayı ödeyen her zaman olduğu gibi bölge halkları olacaktır. Kazananı ise bölgeyi dizayn edenler olacaktır. Bugünkü tabloda Erdoğan’ın “misak-ı milli” hedefi de ham hayal olmanın ötesine geçemeyecektir.

Dört parçadaki Kürt halkı ve dünyaya dağılmış Kürt diasporasının siyasal temsilcileri ortak amaçlar etrafında bir ulusal politika oluşturabilirlerse, gelecek yüzyılın yıldızı parlayan aktörü olmaya adaydır. Tersi durumda, parçalı bir Kürt duruşu bugünkü mevzileri bile kaybettirebilir. Bu açıdan Kürt halkının tek seçeneği kendi birliğini oluşturma ve bölgenin ilerici dinamikleri ile ortak hareket etmedir. Umarız Kürt siyasetine yön verenler bu gerçekliğe uygun yeni politikalar geliştirirler.

 

 

Kadın Müzeler Konferansı dayanışma vurgusuyla sona erdi

Uluslararası Kadın Müzeleri Konferansı, “Kadın Müzeleri: Küresel İletişimin Gelecekteki Formları” başlıklı atölyenin ardından tüm katılımcılara açık düzenlenen forumun ardından son buldu.

İstanbul Kadın Müzesi, İstanbul Bilgi Üniversitesi ve İletişim Fakültesi’nin ortak çalışmasıyla Salt Galata’da düzenlenen Uluslararası Kadın Müzeleri Konferansı üçüncü günü, İstanbul’da 80’li yıllarda 8 Mart kadın çalışmaları sonucu ortaya çıkan Geçici Modern Kadın Müzesi’nin belgesel gösterimi ile başladı. Moderatörlüğünü Nazan Haydari’nin yaptığı “Kadın Müzeleri: Küresel İletişimin Gelecekteki Formları” başlıklı atölyede Maria Perstedt, Sigrid Prader, Catherine M. King ve Ashley E. Remer konuşmacı olarak katıldı.

Eylem planı için dört öneri

Dün konuşulan konu başlıklarını özetleyen Nazan Haydari, dayanışma, katılım, görünürlük ve kaynak yaratma olmak üzere dört konu üzerinden daha somut örneklerle eylem planı oluşturulması için öneride bulundu. Şiddetin araç haline gelebileceğini dile getiren Haydari, “Uluslararası bağları güçlendirmek, imge konusu. İmgeler kullanmak ve bunları nasıl kullanacağımız konusu çıkıyor” dedi.

‘Farklılıklara saygı duyulmalı’

Haydari’nin sunduğu öneri başlıklarından “dayanışma” üzerine söz alan Sigrid Prader, farklılıklara saygı duyarak birlikte çalışılması gerektiğini ifade etti. Geleneksel müzelerle diyalogu arttırıp, onları da toplumsal cinsiyet konusunda duyarlı hale getirilmesi gerektiğinin altını çizen Prader, “Milano Kadın Müzesi’nin önem verdiği şey, bütün kadınlarla çalışıyor olması. Birkaç yıl önce bir milyon kadın, hükümet karşıtı eylemleri için sokağa döküldü. Protestonun anlatmak istediği temel hedef kadın bedeninden ibaret olmadığıydı. Bu gibi benzer kadın örgütleri ile çalışıyoruz” diye konuştu. Kaynak bulmanın bütün müzelerin problemi olduğunu hatta kadınların temel problemi olduğunu vurgulayan Prader, bu işi çok az bütçeyle yaptıklarını kaydetti.

‘Kadın ağları kurabiliriz’

İletişim aracı olarak ne gibi şeyler yapabileceklerini düşündüklerini kaydeden Catherine M. King ise, “Kadın ağları kurabiliriz. Bizim için ilk soru her zaman şu: Oradaki kadınlara yardım edecek şey nedir? Uluslararası beyanat da bulunurken, ilk sorduğumuz şey bu. Sizin durumunuz için nasıl yardımcı olabiliriz? Bazen de sahne arkasında bunu yapmak gerekiyor. Oraya özgü durumlar neyse ona göre kadınların isteklerine göre hareket etmek gerekiyor” diye belirtti.

‘Kadınlar devlet erkine karşıda mücadele içinde olacak’

Panelin ardından soru-cevap kısmında söz alan Nevin Soylukaya, müzelerin oluşma biçiminin birbirinden haberdar olma ve dayanışma açısından önemli olduğunu ifade ederek, şunları belirtti:

“Diyarbakır’ın Sur ilçesinde Eylül ayının başında başlayan çatışmalardan sonra 5 mahalle abluka altında. Koca bir şehir, tarih yıkılıyor. Belediye olarak kurduğumuz Diyarbakır Kent Müzesi var. Yoğun çatışmaların yaşandığı yerde müzemizde bulunanları korumak için başka bir çalışma içerisinde bulduk kendimizi. Sergimizi tarihi bir yerde kurmuştuk. Tarihi yapılar yıkılıyordu. Yasakta kapıları kırılarak müzenin içine girildiğini gördük. Diyarbakır’ın farklı durumu da bu. Kadın müzesi için kadının geleceğini, dayanışmasını anlatmaya çalışan müze kuracaksak bu daha riskli bir durumda. Kadın hareketi olarak çalışmalarımız devletin baskısıyla karşı karşıya. Kadın müzelerinin dayanışmasını buradan doğru vurgulamak istedim. Bu müzeyi korumak sadece Diyarbakırlı kadınların değil tüm kadınların koruması altında olmalı. Kadın müzelerinin birbiriyle örgütlenebileceği, işbirliği yapabileceği, zaman zaman bir araya gelebileceği bir ağ kurulması gerektiğini düşünüyorum.”

Panel ve tüm katılımcılara açık düzenlenen forumun ardından konferans, Folia Chorale Korosu’nun dinletisi ile son buldu.

(yk/sd)

Konca: AKP Hükümeti yasa dışı örgüt haline gelmiştir

HDP Sêrt Milletvekili Besime Konca, AKP Hükümeti’nin hükümet olmaktan çıktığını belirterek, yasadışı örgüt haline geldiğini söyledi.

HDP Sêrt Milletvekili ve HDP Kadın Meclisi Sözcüsü Besime Konca, Meclis Genel Kurulu’nda konuştu. AKP Hükümeti’nin çok rahat ve açık bir biçimde önce suçları Meclis’e getirdiğini belirten Konca, şöyle devam etti: “Bunun için yasa çıkarıyor, sonra bu suçları işleyecek olanları, bundan görevli kıldıklarını, sorumlu kıldıklarını korumak için tekrar yasa çıkarıyor. İşte, bu hükümet anayasal, yasal, siyasal, hukuki bir hükümet olmaktan çıkmıştır ve son hâliyle, Olağanüstü Hâl ilanıyla, Kanun Hükmünde Kararname çıkarma yöntemiyle bu hükümet hükümet olmaktan çıkmıştır. Bir gayrinizami, antidemokratik, hukuk dışı örgüt, teşkilat hâline gelmiştir.”

Hükümet darbecilerle mücadele etmiyor yarışıyor

Darbe girişimi sonrası cemaatle mücadele edildiği söylentisinin de gerçeği yansıtmadığını belirten Konca, “Bugün yapılan cemaatle mücadele değil adeta bu zihniyetle, cemaatle, darbeyle yarıştır. Bugüne kadar cemaatin nasıl büyüdüğünü, nasıl kendi referansları altında geliştiğini herkes biliyor. Hani, ‘sızma’ diyorlar ya aslında sızmamıştır. Hükümetin garantörlüğünde gelişmiştir, yaygınlaşmıştır. Evet, kısmen bize sızma olarak niye yansıyor? Çünkü biz cemaati takip eden, Gülen’in vaazlarını dinleyen bir toplum değildik. Ama biz yıllardır, 14 yıldır ‘tek başına hükümetim’ diyen bu hükümeti dinliyoruz ve bugün hükümetin yaptıkları bu cemaatin yaptıklarından, darbecilerin yaptıklarından çok daha fazladır. Mesela Cemaatten biri bile çıkıp ‘ben madam gibi öleceğime adam gibi ölürüm’ demedi. ‘Başka bir cümle kuracaktım, kalsın’ demedi. Kadınlara her türlü hakareti onlarca, yüzlerce televizyon canlı canlı vermedi. Kadına karşı işlenen cinayetleri, Cizre’de, Sur’da, Nusaybin’de yapılanları da. O zaman da kanun çıkardınız askeri, polisi korumak için. Suçluları korumak için yasalar çıkarıyorsunuz” diye konuştu.

(hd/kk/pu)

Kadın örgütlerinden Aile Bakanına nefret suçu tepkisi

Ezgi UNAY
İstanbul

Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın Trabzon Havalimanı’nda yaptığı “Bir adam gibi ölmek var, bir de madam gibi ölmek var. Ölelim ama adam gibi ölelim” konuşmasına tepkiler sürerken, Aile ve Sosyal Politikalar Bakanı Fatma Betül Sayan da, tartışmayı derinleştirecek açıklamalarda bulundu. Sayan, “Türk kadını adam gibi ölmesini çok iyi bilir” diyerek Erdoğan’a destek verdi. Aile Bakanı Sayan’ın açıklamasına tepki gösteren Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu Genel Temsilcisi Gülsüm Kav, “Bakan hem cinsiyetçi ve hem de ırkçı bir açıklama yaparak suç işliyor” dedi. Kadın Adayları Destekleme Derneği de konuya ilişkin yaptığı açıklamada Cumhurbaşkanı’nı kitlelere seslenirken “eşitlikçi, barışçıl ve şiddetten uzak” bir dil kullanmaya çağırdı.

‘HEM CİNSİYETÇİ HEM IRKÇI’

Her geçen gün artan kadına yönelik şiddet sorununu çözmekle sorumlu olan Aile ve Sosyal Politikalar Bakanı’nın kendi alanına dair bir açıklama yapmamasını eleştiren Gülsüm Kav, “Türk kadını adam gibi ölmeyi bilir” ifadesini “özrü kabahatinden büyük” olarak nitelendirdi. Kav, “Kadınların sorunlarıyla kendisi karşılaştığı halde makamına yakışmayan ve Cumhurbaşkanı’nı aklamaya çalışırken tümüyle batıran bir açıklama yaptı. Bu ifadesiyle hem cinsiyetçilik hem de ırkçılık yapmıştır” dedi.

Bu açıklamaların kadına yönelik suç ve gayri müslüm azınlıklara “madam” kelimesinin çağrıştırdıkları nedeniyle bir nefret suçu olduğunun altını çizen Kav, “Kendi döneminde 90 kadının ölmesinin üzerine ölümü yüceltmeye çalışmasıyla suç işliyor, ‘adam gibi’ diyerek cinsiyetçilik yaparak suç işliyor. Sadece Türk kadınları yaşamıyor bu ülkede. Bakan aynı zamanda ırkçılık suçu da işleyerek Cumhurbaşkanı’nı bile solladı” diye konuştu.

Kadın Adayları Destekleme Derneği (KA.DER) Genel Yönetim Kurulu tarafından da konuya ilişkin yazılı açıklama yapıldı.

Açıklamada “Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın ‘Kadınlığı aşağılayarak erkekliği yüceltmek’, ölümün bile ‘erkek gibi’ olanını makbul görmek, toplumda zaten son derece yaygın olan, ayrımcılık, şiddet ve nefret dilini normalleştirmekten, kadına yönelik şiddet ve cinayetleri körüklemekten başka bir işe yaramayacaktır” denildi. Açıklamada ayrıca, toplumu etkileme gücüne sahip Cumhurbaşkanı’nın, kitlelere seslenirken “eşitlikçi, barışçıl ve şiddetten uzak” bir dil kullanması gerektiği vurgulandı ve kadın danışmanları bu konuda kendisine destek olması için göreve çağırıldı.