Ana Sayfa Blog Sayfa 6221

Kadınlar Feminizm Sempozyumu’nda buluştu:  Bir araya gelmeliyiz

Ankara’da bir araya gelen kadın ve LGBTİ örgütleri, “Türkiye’de Feminizm” başlıklı bir sempozyum düzenledi. Sempozyuma Fatmagül Berktay, Serpil Sancar, Esra Gedik ve Aylin Görgün Baran gibi çok sayıda akademisyen de katıldı.

Sempozyumun ilk oturumunda konuşan Prof. Dr. Yıldız Ecevit, “Türkiye’de feminist bilgi ve politika” konulu sunum yaptı. Dünyada ve Türkiye’de feminizm hareketlerinden bahseden Ecevit, bugün Feminist hareketin Neoliberal politikalardan dolayı güç kaybettiğine vurgu yaptı. Ecevit, bu konuda akademisyenlere görev düştüğünü ve nitelikli çalışmalar yapılması gerektiğinin altını çizdi. Feminist örgütlerin kendini feshetmesinden dolayı ciddi bir boşluğun yaşandığını da kaydeden Ecevit, “Kadınlar tekrar bir araya gelebilir, ortak noktalarda buluşabilirler” dedi.

‘Erkeği de dönüştürmeli’

Ecevit’in ardından sözü alan Prof. Dr. Serpil Sancar da, “Türkiye’de kadın hakları mücadelesinin bilançosunu çıkarmak” konulu bir sunumu yaptı. Kadına yönelik mücadele politikaları konusunda kadını korumanın yeterli olmadığının altını çizen Sancar, ‘erkeği dönüştürmeye dönük bir şeyler olmadığı sürece sonuç alınmadığına’ vurgu yaptı. Sancar’ın ardından Prof. Dr. Aylin Görgün Baran da, “Türkiye’de kadın sığınma evleri” üzerine sunum yaptı. İlk oturum soru-cevap bölümü ile son buldu.

Sempozyumun ikinci oturumu Avukat Nehir Gök moderatörlüğünde Yar. Doç. Dr. Esra Gedik’in “Ölmeye Yatmak: Türkiye’de boşanan kadınların deneyimleri”, Kampüs Cadıları’ndan Deniz Uslu’nun “Toplumsal Cinsiyet Yansımaları” ve Kadının İnsan Hakları – Yeni Çözümler Derneği’nden Şehnaz Kıymaz Bahçeci’nin sunumlarıyla devam etti. Yar. Doç. Dr. Esra Gedik, boşanmış kadınların sorunlarını aktararak yasal sorunlardan ve Meclis Boşanma Komisyonu’nun eksikliklerinden bahsetti. Ardından sözü alan Kampüs Cadıları’ndan Deniz Uslu da, feminizmin tüm alanlara girmesi gerektiğine vurgu yaparak, ‘feminizmin sadece teoride değil hayatta bir karşılığı olması gerektiğini’ söyledi. İkinci oturumun sonunda ise Kadının İnsan Hakları – Yeni Çözümler Derneği’nden Şehnaz Kıymaz Bahçeci “SKH örneği üzerinden uluslararası işbirlikçilerinin kadın hareketini güçlendirici etkileri” üzerine sunum yaptı.

‘Mücadeleyi büyütmeliyiz’

Reyhan Berksoy moderatörlüğünde gerçekleşen üçüncü oturumda ise “Günümüzde feminizm, kimlik ve politika” sunumu ile Prof. Dr. Fatmagül Berktay söz aldı. Berktay, “Giderek muhafazakarlaşan bir ortamdayız ve aynı zamanda erkek şiddetinin olağanüstü arttığı bir ortamdayız. Geleneksel ataerkil pazarlık artık eskisi gibi kolay ve yumuşak devam etmiyor. İdeolojik bir saldırı ile karşı karşıyayız. Kadınlar olarak mücadeleyi büyütmeliyiz” dedi. Üçüncü oturumda “Heteroseksizm kıskacında lezbiyenler ve biseksüel kadınlar” konulu sunumu Kaos GL’den Gözde Demirbilek, “Devlet kaynaklı cinsel şiddet: Kadın ve LGBTİ hareketin mücadele yöntemleri” konulu sunumu Demokratik Kadın Hareketi’nden Kıvılcım Arat, “Kadınlar ne için mücadele ediyor? Yaşam hakkı, özgürlük ve laiklik için ne yapmalı?” konulu sunumu ise Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu’ndan Ayşen Ece Kavas yaptı.

ANKARA/JINHA

 ‘Savaşta kazanan olmaz’

“Barış süreçlerini canlandırmak: Kolombiya, Filipin, Endonezya” Konferansı ikinci gününde devam etti. Sabancı Üniversitesi, TESEV ve Frederich Ebert Stiftung Derneği ortaklığında İstanbul’da organize edilen konferansta Kolombiya Barış Süreci tartışıldı. Oturumun ilk konuşmacısı, Kolombiya Adalet Bakanlığı Geçiş Dönemi Adaleti Bölümü Direktörü Catalina Diaz’dı. Kolombiya Barış Anlaşması’nın imzalanmasının çok duygusal ve büyük bir anlam ifade ettiğini belirten Diaz, “Herkes o gün anı duyguyu paylaşıyordu, çünkü o gün barışıyorduk. O gün çektiğim bir bayrak vardı, her renk var o bayrakta, ama beyaz renk de o gün eklendi” dedi.

6 kez müzakere

6 defa müzakere yapıldığını dile getiren Diaz, son müzakere sürecinin farklı olmasının nedeninin ise askeri alanındaki düzenlemelerden kaynaklı olduğunu vurguladı. Diaz, hem devletin hem de FARC’ın bu düzenlemelerle askeri başarılar elde edemeyeceğini anladığını ifade etti.

Kadınlar kendileri anlatmalı

Diasporadaki Kolombiyali Kadınların Hakikat, Hafıza ve Uzlaşma Komisyonu Koordinatörü Helga Flamtermesky ise görüşmelerde sadece iki kadının yer almasını eleştirdi. Flamtermesky, “Kolombiya tarihinde kadınların sadece mağdur olarak değil, belirleyen olarak yer almasını isterdik” ifadelerini kullandı. “Geçmişten bahsederken kadınların yaşadıkları acılar üzerine değil, daha çok nasıl güçlendirilebilinecekleri üzerinde çalışıyoruz” diyen Flamtermesky, kadınlar olarak gerçek hikayelerini kendilerinin anlatmak istediğini vurguladı.

Sivil toplum vurgusu

Birleşik Krallık ve Kolombiya Barış Anlaşması Referandumu Danışmanı Quintin Oliver da, sunumunda Kolombiya referandumunda bir kesimin boykot edeceğini düşündüklerini ama katılımın çok düşük olduğunu dile getirdi. Oliver, Barışın Kolombiya halkının olduğunun da altını çizerek “Bütün referandumlarda liderler sevilmediği zaman, liderin önerdiği konuya halk destek vermez. Sivil toplumlar referandumlarda önde görünmeli ve yürütücüsü olmalıdır” dedi.

‘Sonunda müzakere var’

Uzlaşma Olanakları Organizasyonu Filipinler ve Kolombiya Programları Direktörü Kristian Herbolzheimer ise uzun çatışmaların hepsinde müzakerelerin olduğunu ancak bazıların kısa sürede, bazıları ise uzun sürede sonuçlandığını ifade etti.

Savaşta kazanan olmaz

Herbolzheimer, devamında şunları söyledi: “Savaşta hiçbir zaman kazanamazsınız. FARC bazen etkili eylemler yaptı bazen devlet yaptı ama kazanan olmadı. Dünyanın hiçbir yerinde mükemmel bir barış süreci yok. Herkes dönüp başkasına bakıyor. Her barış süreci yeni bir deneyim kazanıyor” dedi.

Yoksullar ‘evet’ zenginler ‘hayır’

Yapılan referandumun sonuçlarına da değinen Diaz, savaştan etkilenen yoksul yurttaşların referandumda ‘evet’, zenginlerin yaşadığı bölgelerde ise yoğunlukta ‘hayır’ oyununun
çıktığını dile getirdi.

İSTANBUL

Cezaevleri Genel Müdürü itiraf etti: İşkence var ama ‘münferit’

Ceza ve Tevkifevleri Genel Müdürü Enis Yavuz Yıldırım, TBMM İnsan Haklarını İnceleme Komisyonu’nda cezaevlerinde yaşanan hak ihlalleri, darp ve işkence iddialarını yanıtladı. Cezaevlerinde işkence ve hak ihlallinin yaşandığını itiraf eden Yıldırım, cezaevlerindeki çıplak aramalara ilişkin ise “İhtiyaç olduğunda çıplak arıyoruz” savunması yaptı.  İşkence ‘münferit’miş!

Yıldırım, cezaevlerinde yer kalmadı iddalarına ise doluluk oranının yüzde 104’e ulaştığını söyledi. Çıplak arama işkencsine de değinen Yıldırım, “İhtiyaç olduğunda çıplak arama yapıyoruz” sözleri ile şikâyetleri doğruladı ancak çıplak aramaların mahkûmlara “kâğıt elbise giydirilerek” yapıldığını öne sürdü. Cezaevlerinde yaşanan işkencelere  “münferit” savunması yapan Yıldırım,  işkenceleri de şu sözlerle savundu: “Farklı kanallardan gelen hak ihlali iddialarını da mutlaka detaylarıyla incelemeye gayret ediyoruz. Çünkü, bizim kurumlarımız 195 bin hükümlü, tutuklunun olduğu ve 52 bin personelle yönettiğimiz kurumlar. Dolayısıyla, bu kurumlarda elbette münferit olarak bir takım olumsuzlukların yaşanma ihtimali her zaman vardır.” Yıldırım, tutsakların kitaplarının toplanmasını ise “Kapıya bariyer kurmak için’ kullanılabiliyor ve kitap sayısı artınca mahkûmlar koğuşlarda ‘rahat hareket edecek alan’ bulamıyor” sözleri ile savundu.

Özel birimler geliyor

Yıldırım, OHAL kapsamında cezaevlerinde alınan “tedbirlerin” büyük ya da çocuk ayrımı yapılmadan uygulandığını söyledi. Cezaevlerinde bazı tutuklu ve hükümlülere müdahale ederken özel kıyafetli, teçhizatlı görevlilere ihtiyaç duyulduğunu öne süren Yıldırım bazı mahkûmlara “sert müdahale”de bulunmak için bu tür bir birimin oluşturulacağını açıkladı. HABER MERKEZİ

Mevlit eşliğinde işkence!

Çağdaş Hukukçular Derneği Üyesi Avukat Günay Dağ’ın darp edilmesi ile gündeme gelen Maltepe Çocuk ve Gençlik İnfaz Kurumu’nda tutulan çocuk tutsaklara, cezaevi idaresi tarafından zorla namaz ve dini toplantı dayatıldığı iddia edildi. Birgün gazetesinden Erk Acarerek’in haberinde Maltepe Çocuk Cezaevi’ne giden Avukat Günay Dağ’ın anlatımına göre cezaevinde çocuklara idare tarafından mevlit tarzı toplantılar ve dini sohbetlerin dayatıldığı öğrenildi. Dayatmalara uymak istemeyen çocukların ise idare tarafından cezalandırıldığı ve işkence gördüğü aktarıldı.

‘Demokrasinin dibine kibrit suyu döktüler’

KESK üyeleri, “OHAL’in kaldırılması, KHK’lerin geri çekilmesi, ihraç edilen ve açığa alınan kamu emekçilerinin görevlerine iade edilmesi ve iş güvencesini ortadan kaldırmayı hedefleyen düzenlemelerin geri çekilmesi” talepleriyle Ankara’da düzenleyeceği mitingin iptal edilmesini protesto etti. KESK üyeleri dün “OHAL’de, İşimiz, Geleceğimiz İçin Direniyoruz” pankartı açarak, kortej halinde sloganlar atarak, Mithatpaşa Caddesi’nden Sakarya Meydanı’na yürüdü.

Yürüyüşe, İstanbul, İzmir ve Van-Diyarbakır olmak üzere 3 koldan otobüslerle Ankara’ya gelen KESK temsilcileri de katıldı. “Ne darbe ne OHAL demokrasi derhal” sloganları atan KESK üyelerine, DİSK Genel Başkanı Kani Beko, TMMOB Yönetim Kurulu Başkanı Emin Koramaz, Türk Tabipleri Birliği , ÖDP ve EMEP temsilcileri ile CHP ve HDP milletvekilleri de destek verdi. Sakarya Meydanı’nda 10 Ekim Ankara katliamında yaşamını yitirenlerin fotoğraflarının yer aldığı afiş açıldı.

KESK Eş Genel Başkanı Şaziye Köse yaptığı açıklamada, devletin görevinin “ihbar var” diyerek etkinlikleri yasaklamak değil, tehdidi önlemek olduğuna dikkat çekti. Darbelerin çaresinin demokratikleşme olduğunu belirten Köse, “OHAL rejimi demokrasinin, sendikal hakların, kuvvetler ayrılığının köküne kibrit suyu dökmektir. Tam bir keyfi rejim inşasıdır. Buradan herkesi, parlamentoyu, siyasi partileri, sendikaları uyarıyoruz. Durum son derece ciddidir. Ülkemiz, tarihinde görülmemiş bir keyfiliğe, normsuzluğa, hukuksuzluğa kurban edilemez” dedi. Açıklamanın ardından grup bir süre oturma eylemi yaptı.

İKTİDAR İTİRAZ İSTEMİYOR

KESK üyeleri Ankara’da yapılacak mitingin Valilik tarafından yasaklanmasını İstanbul’da da protesto etti. Galatasaray Meydanı’nda dün bir araya gelen grup adına açıklama yapan Eğitim Sen 1 No’lu Şube Başkanı Hüseyin Özev 5 Temmuz darbe girişimi sonrasında kamuda başlatılan kapsamlı ihraç ve açığa almaların süreç içinde KESK’e yöneldiğini belirterek “103 bin kamu çalışanı sorgusuz sualsiz suçlu ilan edilmiş ve açığa alınmıştır. Barış talebi ile bildiriye imza atan akademisyenlerin üniversiteleri ile ilişkileri kesilmesi, iktidarın savaş ve baskı politikalarına karşı hiçbir demokratik itirazı istemediğinin kanıtıdır” dedi. KESK İstanbul Şubeler Plartformu Sözcüsü Fadime Kavak da “Ankara Valiliği başta olmak üzere İçişleri Bakanlığı’na sesleniyorum, vatandaşların güvenliğini sağlamak sizin görevinizdir. Bizim güvenliğimizi siz sağlayacaksınız. Güvenlik gerekçesi ile basın açıklaması yapmamıza engel olamazsınız” dedi.

En tehlikeli 10 gıda arasında Türk fındığı ile sebze ve meyveleri var

Coldiretti, ülkenin kuzeyindeki Cernobbio kentinde düzenlenen Uluslararası Tarım ve Gıda Forumu’nda, “En tehlikeli 10 gıda” listesini açıkladı. 

Söz konusu listenin, İtalya Sağlık Bakanlığı’nın 2015 yılına yönelik hazırladığı ve Avrupa’yı alarma geçiren, kimyasal kalıntılar, mikotoksinler, ağır metaller, mikrobiyolojik kirleticiler, dioksinler ya da katkı maddesi ve renklendiriciler katılmış ürünlerin tespit edildiği rapora dayandığı kaydedildi.

TÜRK FINDIĞI İLK SIRADA
Coldiretti’nin 10 tehlikeli gıda listesinin ilk sırasında Türk fındığı yer aldı.
Buna gerekçe olarak ise, söz konusu ürünün, kanserojen maddeler olan aflatoksin sınır limitini aşması olarak gösterildi.
Ayrıca Türk fındığının, Avrupa Birliği (AB) üyesi ülkeler arasında en fazla endişe yaratan tarım ürünü olduğu da öne sürüldü.
Bunu Çin fıstığı, Hint baharatları ve İspanya’dan gelen, içerdiği ağır metallerle normların dışına çıkan orkinos ve kılıçbalığı izledi.

TÜRK ZERZEVATI VE MEYVELERİ 5’İNCİ SIRADA
Listenin 5’inci sırasında ise, Türkiye’den gelen zerzevat ve meyveler ile kuru incir yer aldı. Bu ürünlerin de aflatoksin ile normlara uygun olmayan miktarda pestisit (zararlı organizmaları engellemek, kontrol altına almak ya da zararlarını azaltmak için kullanılan madde ya da maddelerden oluşan karışımlar) içerdiği belirtildi.
Listenin 6’ncı sırasında Hindistan’dan gelen kuru meyvelere yer verilirken bunu, Mısır menşeli meyve ve sebze ile zeytin, ABD’den ithal edilen fıstık ve Vietnam’dan gelen balıklar izledi.
Coldiretti ayrıca, listenin dışında kalsa da, Çin’den gelen ve aşırı pestisit kullanılan paprika ve acı biber, mikrobiyolojik kirlenmeye maruz kalmış Fransız peynirleri ile Polonya menşeli kümes hayvanlarındaki tehlikenin de göz ardı edilemeyeceğinin altını çizdi.
Söz konusu çalışmanın, 60 milyon nüfuslu İtalya’da, 35 milyon vatandaşı ilgilendirdiğini belirten Coldiretti, bunların 9,7 milyonunun, İtalyan ürünlerini, ithal edilen ürünlerle karıştırarak tükettiğini vurguladı.
Coldiretti Başkanı Roberto Moncalvo, İtalyan şirketlerin, sosyal ve ekolojik damping koşullarıyla vatandaşların gıda güvenliğini gerçek anlamda riske atan yabancı ürünlerin haksız rekabetinden kurtarmak gerektiğini söyledi.  

Aslı Erdoğan’ın okurları kitap çalışması başlattı

Kapatılan Özgür Gündem gazetesinin yayın danışma kurulunda yer aldığı gerekçesiyle tutuklanarak Bakırköy Kadın Cezaevine gönderilen yazar Aslı Erdoğan’la dayanışma kampanyalarına bir yenisi daha eklendi. Kadıköy’deki 1971 Akademi Kitabevi/Cafe’de yazarlar, Aslı Erdoğan’ın okurlarıyla buluşarak onun kitapları hakkında atölye çalışmaları yürütüyor.

“Aslı Erdoğan okuyorsan, sen de gel” çağrısıyla 1971 Akademi Kitabevi/Cafe’de, Aslı Erdoğan okurları bir araya gelmeye başladı. Her hafta başka bir yazarın katılımıyla sürecek olan atölye, geçen hafta Fuat Sevimay’ın “Kırmızı Pelerinli Kent” üzerine sunumuyla başladı. Aslı Erdoğan okurlarıyla süren atölye çalışmalarının bu haftaki konuğu yazar Belma Fırat’tı.

Belma Fırat, Aslı Erdoğan okurlarıyla “Taş Bina ve Diğerleri” üzerine atölye çalışması yürüttü. “Taş Bina ve Diğerleri”nden yola çıkarak Aslı Erdoğan edebiyatının izleklerine dair görüşlerini dile getiren Fırat, okuyucularla birlikte öykülerin çözümlemesini yaptı. 

Her hafta başka bir konukla devam edecek atölyeye katılmak isteyenler için iletişim adresleri şöyle: 

“Aslı Erdoğan Okurları” adına Nilay Soysaldı [email protected]

Adres: Caferağa Mh. Sakız Sk. No:12 Kadıköy, İstanbul Telefon: 0 216 700 1971(DİHA)
 

İşçi kadınlar öldüklerinde rakam bile olamıyor

Elif Ekin SALTIK
Ezgi UNAY

Bursa’da tekstil fabrikasında gece yarısı çalışırken fabrikada çıkan yangın sonrası yaşamını yitiren, Isparta Yalvaç’ta mevsimlik tarım işçisilerini taşıyan kamyonun yuvarlanmasıyla ölen, başörtüsü makineye takılan ve boynu kırılarak yaşamını yitiren kadın işçiler… Türkiye’de evde, işe giderken, çalışırken kadınların payına düşen daha çok sömürü ve ölüm. İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği Meclisi eylül ayında yayımladığı raporla 2016 yılının ilk sekiz ayında kadın işçi ölümlerinin sayısının 70 olduğunu açıkladı. Bu söyleşi yayımlandığında bu rakam 80’leri aşmış olacak ne yazık ki. 

Kapitalist sistem ve ataerki, çalışma yaşamına katılırken kadınlara annelik görevi, ev, aile, bakmakla yükümlü olduğu yaşlılar olduğunu hatırlatarak onu sömürüye, ucuz iş gücü olmaya, kayıt dışı çalışmaya hatta ölüme mahkum ediyor ve bunu bir fıtrat olarak niteleyerek gerçeğin üzerini örtüyor. Ve işte bu gerçek kadınların ölümlerinin bir rakam olarak bile kayıtlara yansımamasını suratımıza vuruyor. 

İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği Meclisinin kadın işçi ölümleri raporunu hazırlayan Özlem Uluca kadın işçi ölümleriyle ilgili hazırladıkları raporda kadınların sömürünün daha çok olduğu alanlarda çalıştığını ifade etti. Sermayenin alınacak güvenlik tedbirlerini hatta insan hayatını maliyetten öte görmediğine vurgu yapan Uluca, ‘Birilerini beklemeden birlikte hareket ederek mücadele etmeliyiz. Bunun öncüsü de kadınlar olmalıdır” dedi.  

İşçiler iş cinayetinde yaşamlarını yitirdiklerinde duyduğumuz ‘bu işin fıtratında var’ sözü oldu. Bu fıtrat söylemiyle örtbas edilmek istenen gerçek nedir kadın işçiler açısından?
Kamusal alanda kadınların çalıştıkları yerler aslında ev içindeki görünmeyen emekle bağlantılı. Kadınlar daha çok tarım işlerinde, parça başı işlerde, sömürünün daha çok olduğu yerlerde çalışıyorlar. Merdiven altı atölyelerde daha çok kadın ve çocuk emeğinin sömürüldüğünü görüyoruz. Bu da ev içi hizmetle, bakım emeğiyle bağlantılı şeyler. Dolayısıyla daha ucuza, daha güvencesiz yerlerde çalışıyorlar. Bu alanlar kadınların kayıt dışı çalıştırıldığı alanlar. Fıtrat söylemiyle kadınların bu koşullarda çalıştığı ve öldüğü gerçeğinin üzerini örtüyor.

Genel olarak çalışma ortamında kadın işçilerin ölüm oranı daha düşük görünse de sömürü oranı çok daha fazla. Kapitalizmin kendisi zaten alınacak önlemleri birer maliyet kalemi olarak görür. Üstüne, kadın emeğini sömürüye daha açık hale getirir. Biz o yüzden ‘yüzde elli birlik azınlık olarak kadınlık’ tabirini kullandık. Kadınları ‘yüzde elli birlik azınlık’ olarak gören zihniyet toplumsal alanda yeniden üretiliyor. Nasıl bir kadının kıyafetine ya da ne yapacağına karışılıyorsa; bu zihniyet devlette de, sermayede de, çalışma alanında da kadınlara karışıyor ve öldürülmesine sebep oluyor. Raporda da belirttiğimiz gibi ölenlerin çoğu tarım işçisi, ev işçisi. Biz kayıt dışı olanların dahi raporunu tutmamıza rağmen, ev işçilerine ulaşamıyoruz, sigortasız çalıştırılıyorlar. Hep kayıt dışı sektörlerde çalışan, işe gidip gelirken ölen, traktör römorkları devrilip ölen, bir şeyin altında ezilerek ölen kadınlarla karşılaşıyoruz. Söz konusu bir göçmen işçi olunca kayıtlara ulaşmak daha da zorlaşıyor.  

‘İNSAN, MALİYET KALEMİNDEN FARKSIZ GÖRÜLÜYOR’

2013 yılında 103, 2014 yılında 131, 2015 yılında  120, 2016 yılının ilk 8 ayında 70 işçi ölümü görüyoruz. Rakamlar birbirine çok yakın.Ve bu rakamlar sizin ulaşabildiğiniz kadarıyla böyle. Rakamlar bize neyi gösteriyor? 
Çalışma Bakanlığı kayıtlı işçileri iş kazası olarak alıyor, biz ise kayıtsız işçilerin de kaydını alıyoruz ve bunu emek, meslek örgütleri, yerel basın aracılığıyla öğrenebildiğimiz kadarıyla alandan öğrenebiliyoruz. Tespit edemediğimiz daha çok ölüm olabilir. 2016 yılının ilk 8 ayında 70 kadın işçinin öldüğünü tespit edebiliyoruz. Tabii bu rakamların her biri bir insan hayatı ve ölüm şekillerine baktığınızda bu işin çok ciddi anlamda çalışma yaşamının mantığında olduğunu ve kasıtlı olduğunu, insanların bir maliyet kaleminden farksız görüldüğünü, özellikle kadınların ilk olarak gözden çıkarıldığını görüyoruz. Bu 10 da olsa, 70 de olsa, 1 de olsa iş cinayeti ve peşinin bırakılmaması gerekiyor. Sare Davutoğlu bir yıl önce ‘Kadın ve Şiddet’ panelinde Manisa’da iş cinayetinde hayatını kaybeden 13 mevsimlik tarım işçisine değinerek ‘Şiddet diyorsunuz da bu ifadeyi çok kullandığınızda bir toplumsal  infial yaratılıyor. Bir de iş cinayetleri diyorlar kadınlar için. Anneler de ölüyor’ deyip kadın işçi cinayetlerini annelik üzerinden tartıştırmaya çalışmıştı. Tam da bu anlayış yüzünden kadınların görünmeyen emeği ve çalışma hayatındaki zorluklarını birlikte tartışıyoruz. ‘Kadınlar annedir, kadınlar iyi bir eştir, kadınlar aynı zamanda çalışma yaşamında mesai de harcar.’ Hayır, öyle değil! Kadın ciddi anlamda sömürüye maruz kalan ama mücadelede de ilk başta özne olabilecek bir potansiyeldir. Biz bu nedenle kadın işçilere özel bir rapor hazırlamak istedik. İşin vahametini göstermek için…

Kadınların yaşamını en çok yitirdiği sektör tarım dediniz, diğer sektörler neler?
Evet çoğunlukla tarım sektöründe çalışan kadınlar ölüyor. Tarım sektöründe tarlaya giderken bulundukları araçların kaza yapması nedeniyle ölümler oluyor. Yine işçi ise işe giderken servis kazaları oluyor ve bu nedenle ölümler yaşanıyor. Bu konudaki tedbirsizlikten kaynaklanıyor. Tekstil sektöründe çok kötü ölümlerle karşılaşabiliyoruz. Örneğin bir kadın işçi bu sene başörtüsü makineye takıldığı için öldü.

İşçi ve memur ölümleri daha az. Bu sene bombalama olaylarından kaynaklı ölümler oldu. Örneğin Ankara şehir bazında kadın işçi ölümleriyle birinci sırada çıktı 8 aylık dilimde. Bombalama esnasında çalışıyor olanları, işe gidiş gelişlerdeki ölümlerin de kayıtlarını alıyoruz. Bir memursa, bir işçiyse, o alanda işe gidiyorsa, bir bankacıysa kayıt alıyoruz. Ankara bu sebepten ölüm oranlarının yüksek olduğu il çıktı. 

Kadınlarda mobbinge bağlı intiharlar, beyin kanaması, kalp krizi gibi vakalarla da karşılaşabiliyoruz. Üç sene önceki bir dava yeni sonuçlandı. Hostesin uçakla gittiği bir yerde dinlendiği esnada beyin kanaması geçirmesi iş kazası olarak tanımlandı. Bu durum meslek hastalıkları tartışmasını da açar. Bu tip davalar emsal olabilmesi, tartışılabilmesi için çok önemli. 

ESNEK ÇALIŞMAYI ÖZENDİR, DOĞUM İZNİNİ KIRP

Kiralık işçilik yasası yürürlüğe girdi. Özel istihdam büroları (ÖİB), kiralık işçilik kadınlara ne getirecek, nasıl bir şey öngörüyordunuz?
Aslında ne götürecek demek gerek. Zaten bahsettiğimiz bu ilişkilerin daha da işveren payına rahatlayacağı bir süreç olacak. Çünkü kendileri işçilerle iş sözleşmesi yapmayacaklar. Bu işi başka bir taşerona, tırnak içinde özel istihdam bürolarına verecekler. Bu sendikalaşmanın önünü kapatacak, toplu sözleşme masasına oturmasını engelleyecek, dolayısıyla direnişlerin engellenmesi söz konusu olacak, kadın üzerindeki sömürü daha da artacak ve bu sömürünün üstü daha fazla kapatılacak. 

Kadının toplumsal konumundan yararlanarak farklı farklı şeyleri de geçiriyorlar. Esnek çalışmayı bugüne kadar bize “daha iyi” diye pazarladılar, ama doğum izni hakkını bir adım daha geriye düşürdüler. Doğum iznini alan bir kadına işe döndükten sonra sadece şu saatlerde çalışıp geri kalan zamanı kiralık işçiye verebilirsin diyor. Ama bu aslında kadının kamusal alandan çekilmesi anlamına geliyor. Biz süt izni, doğum izni için mücadele ediyorduk. Bu durumla bu haklar biraz daha geriye düşmüş oldu. Direnmenin yolları belli noktalarda kapanmış oldu ve geleceksizliğe mahkûm edilmiş olduk. Sürekli olarak güvencesiz ve geleceksiz bir şekilde çalışacağız. Bu direnişlerin önüne geçecek, kayıt dışı çalışmanın önünü açacak bir durum. İlk kiralık işçilik tartışmaya başlandığında Manisa’da iki saatliğine çalıştırılan işçileri duyuyorduk. Şimdi de ÖİB’lerden telefonlar geliyor insanlara, sanki insanları satın alıyorlar. İşçiler hakları gasp edildiğinde hesap sormak için birden fazla taşeronla karşı karşıya kalacaklar. Ama işçiler, bu zorluklarla nasıl biraraya gelecekler, bu bu problemi nasıl çözecekler zaman içinde göreceğiz. 

‘İŞÇİ SAĞLIĞI VE İŞ GÜVENLİĞİ EN BAŞAT MESELEMİZ OLMALI’

Ölümleri engellemek için iş güvenliği önlemleri dışında yapılması gerekenler neler?
Biz yakın bir zamanda bir forum gerçekleştirdik ve orada işçiler, doktorlar, sendikacılar vardı. Herkes kendi fikirlerini beyan etti. Herkes şunun farkında: ‘Sermaye ve devlet işbirliği içinde, sömürü koşullarını yaratmış durumda ve bize nefes aldırmak istemiyor. O halde ne yapacağız? İşçi sağlığı iş güvenliği mevzusu işçileri bir araya getirmek için mücadelenin en önüne konulması gereken bir mesele. Çünkü direkt insanın yaşama potansiyeline dokunan, onu elinden alan bir mevzu. Soma Katliamı’ndan sermayenin devlet tarafından korunduğunu çok açık gördük örneğin. Birilerini beklemeden birlikte hareket ederek mücadele etmeliyiz. Bu da çalışma hayatının içerisinde olacaktır. İşçi Sağlığı İş Güvenliği Meclisi bu noktada bu sömürüyü açık etmekle mesul. Ama aslında sınıfta ilerleyecek, sınıfla yürüyecek bir şeydir. Kadınların ekstra sömürüldüğünü düşündüğümüz zaman da kadın işçilerin bu mücadelede öncü olması gerektiğini düşünüyoruz. 

KDSP: Güçlerimiz Başika’da!

Rudaw’ın haberine göre Muhammed Haci Mahmud, Facebook hesabında yaptığı açıklamada, “Musul’u kurtarmak amacıyla gücümüz Başika’ya ulaştı”denildi.

KDSP lideri, “KSDP peşmergeleri,IŞİD’le savaşın başından beri Kürdistan’ın kutsal toprağını savunmak için cephedeki yerini almıştır. Bu uğurda da komutanlarımızında aralarında bulunduğu onlarca peşmergemiz şehitler kervanına katıldı” ifadesini kullandı.

Musul Savaşı, IŞİD’in Irak’ta somut olarak kalıp kalamayacağını belirleyecek. Musul’un alınmasıyla IŞİD’in güneşi Irak’ta batmaya başlayacak.

Musul’a giden 6 yoldan 5’i peşmergenin elinde. Irak Ordusu ve peşmerge, 6 cepheden harekete geçecek. (DIŞ HABERLER)
 

Dabık civarında kontrol sağlandı iddiası

Doğan Haber Ajansı’nın askeri kaynaklara dayandırdığı haberinde ‘Dabık civarında kontrol sağlandı, içeriye giriş başladı ve temizlik faaliyetlerine de başlanıldı. DEAŞ unsurları büyük ölçüde bölgeyi terk etmiş gözüküyor. Kontrol sağlanmış durumda. Tam kontrol için TSK desteğindeki ÖSO’nun içerde tuzaklanmış olan oldukça çok sayıdaki mayın ve EYP’leri temizlemesi ve DABIK’ın Kuzey batısında cep içinde kalan ve DEAŞ’ın elinde olan 4 yerleşim yerini de kontrol etmesi gerekiyor. ” denildi

TSK AÇIKLAMASI

Fırat Kalkan Harekatının son durumuyla ilgili Genelkurmay Başkanlığı’ndan yapılan bilgilendirmede şöyle denildi: 

“Muhalif unsurlardan oluşan Özel Görev Kuvvet Grubu, karadan ve havadan sağlanan yoğun ateş desteği ile Mare doğusunda yer alan Ghaytun ve Geylaniye meskun mahallerinde kontrolü sağlamıştır. Arşak meskun mahallinde kontrol sağlama gayretleri ve mayın/el yapımı patlayıcı temizleme faaliyetleri sürmektedir. Gün içerisinde yaşanan çatışmalarda çok sayıda terör örgütü DEAŞ mensubu etkisiz hale getirilmiş, 9 muhalif şehit olmuş, 28 muhalif yaralanmış, destek sağlayan unsurlarımızda zayiat ve hasar meydana gelmemiştir. Muhalif unsurlarca, harekatın başlangıcından bu yana 137 meskun mahalde yaklaşık 1130 kilometrekarede kontrol sağlanmıştır. Hedef tespit vasıtaları ile tespit edilen 84 terör örgütü DEAŞ hedefine, ateş destek vasıtaları ile atış yapılarak, terör örgütü DEAŞ mensupları baskı altına alınmış, manevra kabiliyetinden yoksun bırakılmış ve ÖSO’nun ileri harekatı desteklenmiştir. Hava Kuvvetlerimize ait uçaklar tarafından; Arşak ve Dabık’ta bulunan 6 hedefe 6 bomba atılmış, terör örgütü DEAŞ unsurlarınca kullanılan 2 savunma mevzii, 3 komuta kontrol mevzii ve 1 verici anten imha edilmiştir. Koalisyon güçleri tarafından; Arşak ve Dabık’ta tespit edilen terör örgütü DEAŞ unsurlarına yönelik icra edilen 8 hava harekatı sonucunda 7 DEAŞ mensubu etkisiz hale getirilmiş, DEAŞ unsurlarınca kullanılan 2 savunma mevzii imha edilmiştir. Terör örgütü DEAŞ’ten temizlenen bölgelerde muhaliflere destek sağlayan patlayıcı madde tespit ve imha timlerimiz tarafından, 1 mayın ve 24 el yapımı patlayıcı kontrollü olarak imha edilmiş, harekatın başlangıcından bugüne kadar 29 mayın ve çoğu tuzaklanmış bin 180 el yapımı patlayıcı etkisiz hale getirilmiştir.” (DIŞ HABERLER)
 

Demirtaş’a, ‘Hükümeti alenen aşağılamaktan’ dava açıldı

HDP Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş hakkında, yaptığı bir konuşmada, ‘Türkiye Cumhuriyeti Hükümetini alenen aşağılamak’ suçundan 2 yıl hapis cezası istemiyle dava açıldı. 

7’nci Asliye Ceza Mahkemesi’nde açılan davanın iddianamesinde savcı, ‘Seçme ve seçilme ehliyetinden ve diğer siyasi hakları kullanmaktan yoksun bırakılmasını’ düzenleyen TCK 53-1 maddesinden de ceza istedi.

HDP Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş hakkında 8 Eylül 2015’te yaptığı bir konuşmada ‘Türkiye Cumhuriyeti hükümetini alenen aşağılamak’ suçundan başlatılan soruşturma tamamlandı. TBMM’de Milletvekilliği dokunulmazlığının kaldırılmasından sonra soruşturma kapsamında ifadeye çağrılan Demirtaş, ifade vermeyince hakkında hazırlanan iddianame tamamlanarak Diyarbakır 7’nci Asliye Ceza Mahkemesi’nde kabul edilerek dava açıldı.

SEÇME VE  SEÇİLME HAKKINDAN DA YOKSUN BIRAKILMASI 

HDP Eş Genel Başkanı Demirtaş’ın, ‘Türkiye Cumhuriyeti hükümetini alenen aşağılamak’ suçundan 6 aydan 2 yıla kadar hapis istemiyle yargılanmasını isteyen savcı ‘Seçme ve seçilme ehliyetinden ve diğer siyasî hakları kullanmaktan yoksun bırakılmasını’ düzenleyen TCK 53-1 maddesinden de ceza istedi. (DHA)