Ana Sayfa Blog Sayfa 6229

Aslı Erdoğan’ın okurları kitap çalışması başlattı

Kapatılan Özgür Gündem gazetesinin yayın danışma kurulunda yer aldığı gerekçesiyle tutuklanarak Bakırköy Kadın Cezaevine gönderilen yazar Aslı Erdoğan’la dayanışma kampanyalarına bir yenisi daha eklendi. Kadıköy’deki 1971 Akademi Kitabevi/Cafe’de yazarlar, Aslı Erdoğan’ın okurlarıyla buluşarak onun kitapları hakkında atölye çalışmaları yürütüyor.

“Aslı Erdoğan okuyorsan, sen de gel” çağrısıyla 1971 Akademi Kitabevi/Cafe’de, Aslı Erdoğan okurları bir araya gelmeye başladı. Her hafta başka bir yazarın katılımıyla sürecek olan atölye, geçen hafta Fuat Sevimay’ın “Kırmızı Pelerinli Kent” üzerine sunumuyla başladı. Aslı Erdoğan okurlarıyla süren atölye çalışmalarının bu haftaki konuğu yazar Belma Fırat’tı.

Belma Fırat, Aslı Erdoğan okurlarıyla “Taş Bina ve Diğerleri” üzerine atölye çalışması yürüttü. “Taş Bina ve Diğerleri”nden yola çıkarak Aslı Erdoğan edebiyatının izleklerine dair görüşlerini dile getiren Fırat, okuyucularla birlikte öykülerin çözümlemesini yaptı. 

Her hafta başka bir konukla devam edecek atölyeye katılmak isteyenler için iletişim adresleri şöyle: 

“Aslı Erdoğan Okurları” adına Nilay Soysaldı [email protected]

Adres: Caferağa Mh. Sakız Sk. No:12 Kadıköy, İstanbul Telefon: 0 216 700 1971(DİHA)
 

İşçi kadınlar öldüklerinde rakam bile olamıyor

Elif Ekin SALTIK
Ezgi UNAY

Bursa’da tekstil fabrikasında gece yarısı çalışırken fabrikada çıkan yangın sonrası yaşamını yitiren, Isparta Yalvaç’ta mevsimlik tarım işçisilerini taşıyan kamyonun yuvarlanmasıyla ölen, başörtüsü makineye takılan ve boynu kırılarak yaşamını yitiren kadın işçiler… Türkiye’de evde, işe giderken, çalışırken kadınların payına düşen daha çok sömürü ve ölüm. İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği Meclisi eylül ayında yayımladığı raporla 2016 yılının ilk sekiz ayında kadın işçi ölümlerinin sayısının 70 olduğunu açıkladı. Bu söyleşi yayımlandığında bu rakam 80’leri aşmış olacak ne yazık ki. 

Kapitalist sistem ve ataerki, çalışma yaşamına katılırken kadınlara annelik görevi, ev, aile, bakmakla yükümlü olduğu yaşlılar olduğunu hatırlatarak onu sömürüye, ucuz iş gücü olmaya, kayıt dışı çalışmaya hatta ölüme mahkum ediyor ve bunu bir fıtrat olarak niteleyerek gerçeğin üzerini örtüyor. Ve işte bu gerçek kadınların ölümlerinin bir rakam olarak bile kayıtlara yansımamasını suratımıza vuruyor. 

İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği Meclisinin kadın işçi ölümleri raporunu hazırlayan Özlem Uluca kadın işçi ölümleriyle ilgili hazırladıkları raporda kadınların sömürünün daha çok olduğu alanlarda çalıştığını ifade etti. Sermayenin alınacak güvenlik tedbirlerini hatta insan hayatını maliyetten öte görmediğine vurgu yapan Uluca, ‘Birilerini beklemeden birlikte hareket ederek mücadele etmeliyiz. Bunun öncüsü de kadınlar olmalıdır” dedi.  

İşçiler iş cinayetinde yaşamlarını yitirdiklerinde duyduğumuz ‘bu işin fıtratında var’ sözü oldu. Bu fıtrat söylemiyle örtbas edilmek istenen gerçek nedir kadın işçiler açısından?
Kamusal alanda kadınların çalıştıkları yerler aslında ev içindeki görünmeyen emekle bağlantılı. Kadınlar daha çok tarım işlerinde, parça başı işlerde, sömürünün daha çok olduğu yerlerde çalışıyorlar. Merdiven altı atölyelerde daha çok kadın ve çocuk emeğinin sömürüldüğünü görüyoruz. Bu da ev içi hizmetle, bakım emeğiyle bağlantılı şeyler. Dolayısıyla daha ucuza, daha güvencesiz yerlerde çalışıyorlar. Bu alanlar kadınların kayıt dışı çalıştırıldığı alanlar. Fıtrat söylemiyle kadınların bu koşullarda çalıştığı ve öldüğü gerçeğinin üzerini örtüyor.

Genel olarak çalışma ortamında kadın işçilerin ölüm oranı daha düşük görünse de sömürü oranı çok daha fazla. Kapitalizmin kendisi zaten alınacak önlemleri birer maliyet kalemi olarak görür. Üstüne, kadın emeğini sömürüye daha açık hale getirir. Biz o yüzden ‘yüzde elli birlik azınlık olarak kadınlık’ tabirini kullandık. Kadınları ‘yüzde elli birlik azınlık’ olarak gören zihniyet toplumsal alanda yeniden üretiliyor. Nasıl bir kadının kıyafetine ya da ne yapacağına karışılıyorsa; bu zihniyet devlette de, sermayede de, çalışma alanında da kadınlara karışıyor ve öldürülmesine sebep oluyor. Raporda da belirttiğimiz gibi ölenlerin çoğu tarım işçisi, ev işçisi. Biz kayıt dışı olanların dahi raporunu tutmamıza rağmen, ev işçilerine ulaşamıyoruz, sigortasız çalıştırılıyorlar. Hep kayıt dışı sektörlerde çalışan, işe gidip gelirken ölen, traktör römorkları devrilip ölen, bir şeyin altında ezilerek ölen kadınlarla karşılaşıyoruz. Söz konusu bir göçmen işçi olunca kayıtlara ulaşmak daha da zorlaşıyor.  

‘İNSAN, MALİYET KALEMİNDEN FARKSIZ GÖRÜLÜYOR’

2013 yılında 103, 2014 yılında 131, 2015 yılında  120, 2016 yılının ilk 8 ayında 70 işçi ölümü görüyoruz. Rakamlar birbirine çok yakın.Ve bu rakamlar sizin ulaşabildiğiniz kadarıyla böyle. Rakamlar bize neyi gösteriyor? 
Çalışma Bakanlığı kayıtlı işçileri iş kazası olarak alıyor, biz ise kayıtsız işçilerin de kaydını alıyoruz ve bunu emek, meslek örgütleri, yerel basın aracılığıyla öğrenebildiğimiz kadarıyla alandan öğrenebiliyoruz. Tespit edemediğimiz daha çok ölüm olabilir. 2016 yılının ilk 8 ayında 70 kadın işçinin öldüğünü tespit edebiliyoruz. Tabii bu rakamların her biri bir insan hayatı ve ölüm şekillerine baktığınızda bu işin çok ciddi anlamda çalışma yaşamının mantığında olduğunu ve kasıtlı olduğunu, insanların bir maliyet kaleminden farksız görüldüğünü, özellikle kadınların ilk olarak gözden çıkarıldığını görüyoruz. Bu 10 da olsa, 70 de olsa, 1 de olsa iş cinayeti ve peşinin bırakılmaması gerekiyor. Sare Davutoğlu bir yıl önce ‘Kadın ve Şiddet’ panelinde Manisa’da iş cinayetinde hayatını kaybeden 13 mevsimlik tarım işçisine değinerek ‘Şiddet diyorsunuz da bu ifadeyi çok kullandığınızda bir toplumsal  infial yaratılıyor. Bir de iş cinayetleri diyorlar kadınlar için. Anneler de ölüyor’ deyip kadın işçi cinayetlerini annelik üzerinden tartıştırmaya çalışmıştı. Tam da bu anlayış yüzünden kadınların görünmeyen emeği ve çalışma hayatındaki zorluklarını birlikte tartışıyoruz. ‘Kadınlar annedir, kadınlar iyi bir eştir, kadınlar aynı zamanda çalışma yaşamında mesai de harcar.’ Hayır, öyle değil! Kadın ciddi anlamda sömürüye maruz kalan ama mücadelede de ilk başta özne olabilecek bir potansiyeldir. Biz bu nedenle kadın işçilere özel bir rapor hazırlamak istedik. İşin vahametini göstermek için…

Kadınların yaşamını en çok yitirdiği sektör tarım dediniz, diğer sektörler neler?
Evet çoğunlukla tarım sektöründe çalışan kadınlar ölüyor. Tarım sektöründe tarlaya giderken bulundukları araçların kaza yapması nedeniyle ölümler oluyor. Yine işçi ise işe giderken servis kazaları oluyor ve bu nedenle ölümler yaşanıyor. Bu konudaki tedbirsizlikten kaynaklanıyor. Tekstil sektöründe çok kötü ölümlerle karşılaşabiliyoruz. Örneğin bir kadın işçi bu sene başörtüsü makineye takıldığı için öldü.

İşçi ve memur ölümleri daha az. Bu sene bombalama olaylarından kaynaklı ölümler oldu. Örneğin Ankara şehir bazında kadın işçi ölümleriyle birinci sırada çıktı 8 aylık dilimde. Bombalama esnasında çalışıyor olanları, işe gidiş gelişlerdeki ölümlerin de kayıtlarını alıyoruz. Bir memursa, bir işçiyse, o alanda işe gidiyorsa, bir bankacıysa kayıt alıyoruz. Ankara bu sebepten ölüm oranlarının yüksek olduğu il çıktı. 

Kadınlarda mobbinge bağlı intiharlar, beyin kanaması, kalp krizi gibi vakalarla da karşılaşabiliyoruz. Üç sene önceki bir dava yeni sonuçlandı. Hostesin uçakla gittiği bir yerde dinlendiği esnada beyin kanaması geçirmesi iş kazası olarak tanımlandı. Bu durum meslek hastalıkları tartışmasını da açar. Bu tip davalar emsal olabilmesi, tartışılabilmesi için çok önemli. 

ESNEK ÇALIŞMAYI ÖZENDİR, DOĞUM İZNİNİ KIRP

Kiralık işçilik yasası yürürlüğe girdi. Özel istihdam büroları (ÖİB), kiralık işçilik kadınlara ne getirecek, nasıl bir şey öngörüyordunuz?
Aslında ne götürecek demek gerek. Zaten bahsettiğimiz bu ilişkilerin daha da işveren payına rahatlayacağı bir süreç olacak. Çünkü kendileri işçilerle iş sözleşmesi yapmayacaklar. Bu işi başka bir taşerona, tırnak içinde özel istihdam bürolarına verecekler. Bu sendikalaşmanın önünü kapatacak, toplu sözleşme masasına oturmasını engelleyecek, dolayısıyla direnişlerin engellenmesi söz konusu olacak, kadın üzerindeki sömürü daha da artacak ve bu sömürünün üstü daha fazla kapatılacak. 

Kadının toplumsal konumundan yararlanarak farklı farklı şeyleri de geçiriyorlar. Esnek çalışmayı bugüne kadar bize “daha iyi” diye pazarladılar, ama doğum izni hakkını bir adım daha geriye düşürdüler. Doğum iznini alan bir kadına işe döndükten sonra sadece şu saatlerde çalışıp geri kalan zamanı kiralık işçiye verebilirsin diyor. Ama bu aslında kadının kamusal alandan çekilmesi anlamına geliyor. Biz süt izni, doğum izni için mücadele ediyorduk. Bu durumla bu haklar biraz daha geriye düşmüş oldu. Direnmenin yolları belli noktalarda kapanmış oldu ve geleceksizliğe mahkûm edilmiş olduk. Sürekli olarak güvencesiz ve geleceksiz bir şekilde çalışacağız. Bu direnişlerin önüne geçecek, kayıt dışı çalışmanın önünü açacak bir durum. İlk kiralık işçilik tartışmaya başlandığında Manisa’da iki saatliğine çalıştırılan işçileri duyuyorduk. Şimdi de ÖİB’lerden telefonlar geliyor insanlara, sanki insanları satın alıyorlar. İşçiler hakları gasp edildiğinde hesap sormak için birden fazla taşeronla karşı karşıya kalacaklar. Ama işçiler, bu zorluklarla nasıl biraraya gelecekler, bu bu problemi nasıl çözecekler zaman içinde göreceğiz. 

‘İŞÇİ SAĞLIĞI VE İŞ GÜVENLİĞİ EN BAŞAT MESELEMİZ OLMALI’

Ölümleri engellemek için iş güvenliği önlemleri dışında yapılması gerekenler neler?
Biz yakın bir zamanda bir forum gerçekleştirdik ve orada işçiler, doktorlar, sendikacılar vardı. Herkes kendi fikirlerini beyan etti. Herkes şunun farkında: ‘Sermaye ve devlet işbirliği içinde, sömürü koşullarını yaratmış durumda ve bize nefes aldırmak istemiyor. O halde ne yapacağız? İşçi sağlığı iş güvenliği mevzusu işçileri bir araya getirmek için mücadelenin en önüne konulması gereken bir mesele. Çünkü direkt insanın yaşama potansiyeline dokunan, onu elinden alan bir mevzu. Soma Katliamı’ndan sermayenin devlet tarafından korunduğunu çok açık gördük örneğin. Birilerini beklemeden birlikte hareket ederek mücadele etmeliyiz. Bu da çalışma hayatının içerisinde olacaktır. İşçi Sağlığı İş Güvenliği Meclisi bu noktada bu sömürüyü açık etmekle mesul. Ama aslında sınıfta ilerleyecek, sınıfla yürüyecek bir şeydir. Kadınların ekstra sömürüldüğünü düşündüğümüz zaman da kadın işçilerin bu mücadelede öncü olması gerektiğini düşünüyoruz. 

KDSP: Güçlerimiz Başika’da!

Rudaw’ın haberine göre Muhammed Haci Mahmud, Facebook hesabında yaptığı açıklamada, “Musul’u kurtarmak amacıyla gücümüz Başika’ya ulaştı”denildi.

KDSP lideri, “KSDP peşmergeleri,IŞİD’le savaşın başından beri Kürdistan’ın kutsal toprağını savunmak için cephedeki yerini almıştır. Bu uğurda da komutanlarımızında aralarında bulunduğu onlarca peşmergemiz şehitler kervanına katıldı” ifadesini kullandı.

Musul Savaşı, IŞİD’in Irak’ta somut olarak kalıp kalamayacağını belirleyecek. Musul’un alınmasıyla IŞİD’in güneşi Irak’ta batmaya başlayacak.

Musul’a giden 6 yoldan 5’i peşmergenin elinde. Irak Ordusu ve peşmerge, 6 cepheden harekete geçecek. (DIŞ HABERLER)
 

Dabık civarında kontrol sağlandı iddiası

Doğan Haber Ajansı’nın askeri kaynaklara dayandırdığı haberinde ‘Dabık civarında kontrol sağlandı, içeriye giriş başladı ve temizlik faaliyetlerine de başlanıldı. DEAŞ unsurları büyük ölçüde bölgeyi terk etmiş gözüküyor. Kontrol sağlanmış durumda. Tam kontrol için TSK desteğindeki ÖSO’nun içerde tuzaklanmış olan oldukça çok sayıdaki mayın ve EYP’leri temizlemesi ve DABIK’ın Kuzey batısında cep içinde kalan ve DEAŞ’ın elinde olan 4 yerleşim yerini de kontrol etmesi gerekiyor. ” denildi

TSK AÇIKLAMASI

Fırat Kalkan Harekatının son durumuyla ilgili Genelkurmay Başkanlığı’ndan yapılan bilgilendirmede şöyle denildi: 

“Muhalif unsurlardan oluşan Özel Görev Kuvvet Grubu, karadan ve havadan sağlanan yoğun ateş desteği ile Mare doğusunda yer alan Ghaytun ve Geylaniye meskun mahallerinde kontrolü sağlamıştır. Arşak meskun mahallinde kontrol sağlama gayretleri ve mayın/el yapımı patlayıcı temizleme faaliyetleri sürmektedir. Gün içerisinde yaşanan çatışmalarda çok sayıda terör örgütü DEAŞ mensubu etkisiz hale getirilmiş, 9 muhalif şehit olmuş, 28 muhalif yaralanmış, destek sağlayan unsurlarımızda zayiat ve hasar meydana gelmemiştir. Muhalif unsurlarca, harekatın başlangıcından bu yana 137 meskun mahalde yaklaşık 1130 kilometrekarede kontrol sağlanmıştır. Hedef tespit vasıtaları ile tespit edilen 84 terör örgütü DEAŞ hedefine, ateş destek vasıtaları ile atış yapılarak, terör örgütü DEAŞ mensupları baskı altına alınmış, manevra kabiliyetinden yoksun bırakılmış ve ÖSO’nun ileri harekatı desteklenmiştir. Hava Kuvvetlerimize ait uçaklar tarafından; Arşak ve Dabık’ta bulunan 6 hedefe 6 bomba atılmış, terör örgütü DEAŞ unsurlarınca kullanılan 2 savunma mevzii, 3 komuta kontrol mevzii ve 1 verici anten imha edilmiştir. Koalisyon güçleri tarafından; Arşak ve Dabık’ta tespit edilen terör örgütü DEAŞ unsurlarına yönelik icra edilen 8 hava harekatı sonucunda 7 DEAŞ mensubu etkisiz hale getirilmiş, DEAŞ unsurlarınca kullanılan 2 savunma mevzii imha edilmiştir. Terör örgütü DEAŞ’ten temizlenen bölgelerde muhaliflere destek sağlayan patlayıcı madde tespit ve imha timlerimiz tarafından, 1 mayın ve 24 el yapımı patlayıcı kontrollü olarak imha edilmiş, harekatın başlangıcından bugüne kadar 29 mayın ve çoğu tuzaklanmış bin 180 el yapımı patlayıcı etkisiz hale getirilmiştir.” (DIŞ HABERLER)
 

Demirtaş’a, ‘Hükümeti alenen aşağılamaktan’ dava açıldı

HDP Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş hakkında, yaptığı bir konuşmada, ‘Türkiye Cumhuriyeti Hükümetini alenen aşağılamak’ suçundan 2 yıl hapis cezası istemiyle dava açıldı. 

7’nci Asliye Ceza Mahkemesi’nde açılan davanın iddianamesinde savcı, ‘Seçme ve seçilme ehliyetinden ve diğer siyasi hakları kullanmaktan yoksun bırakılmasını’ düzenleyen TCK 53-1 maddesinden de ceza istedi.

HDP Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş hakkında 8 Eylül 2015’te yaptığı bir konuşmada ‘Türkiye Cumhuriyeti hükümetini alenen aşağılamak’ suçundan başlatılan soruşturma tamamlandı. TBMM’de Milletvekilliği dokunulmazlığının kaldırılmasından sonra soruşturma kapsamında ifadeye çağrılan Demirtaş, ifade vermeyince hakkında hazırlanan iddianame tamamlanarak Diyarbakır 7’nci Asliye Ceza Mahkemesi’nde kabul edilerek dava açıldı.

SEÇME VE  SEÇİLME HAKKINDAN DA YOKSUN BIRAKILMASI 

HDP Eş Genel Başkanı Demirtaş’ın, ‘Türkiye Cumhuriyeti hükümetini alenen aşağılamak’ suçundan 6 aydan 2 yıla kadar hapis istemiyle yargılanmasını isteyen savcı ‘Seçme ve seçilme ehliyetinden ve diğer siyasî hakları kullanmaktan yoksun bırakılmasını’ düzenleyen TCK 53-1 maddesinden de ceza istedi. (DHA)
 

Türkiye’de en çok karanlıkta kalan iller

Türkiye genelindeki elektrik kesintilerini ay bazında değerlendiren ve yıllık rapor hazırlayan Tüketici Birliği Federasyonu Elektrik Kesinti Endeksi Çalışma Grubu, 2016 Eylül ayı elektrik kesinti endeksi verilerini açıkladı. Endekse göre 3 bin 584 saatlik kesintiyle Konya en fazla elektrik kesintisi olan il olurken, 3 bin 449 saatle Antalya ikinci, 3 bin 444 saatle İzmir üçüncü oldu. En az kesinti gerçekleşen iller Uşak (kesinti yok), Ardahan (8 saat), Adıyaman ve Hakkâri (12 saat) oldu. Endeks verilerine göre eylül ayında ülke genelinde toplam 51 bin 673 saatlik kesinti gerçekleşti. Geçen yılın aynı dönemine göre kesintilerde yüzde 0,76 oranında artış yaşandı.

Tüketici Birliği Federasyonu Elektrik Kesinti Endeksi çalışma Grubu Başkanı Jale Yanılmaz, elektrik enerjisi hizmetine ilişkin hizmet kalitesinin tespitine yönelik Tüketici Birliği Federasyonu tarafından 2015 Mart ayından bu yana, elektrik kesinti endeksi oluşturulduğunu ve kamuoyuna açıklandığını söyledi.

VERİLER PLANLI KESİNTİLERİ KAPSIYOR

Turizm kenti Antalya’nın eylül ayında en fazla karanlıkta kalan ikinci kent olduğunu kaydeden Jale Yanılmaz şöyle konuştu:

“Endeks çalışmasına 2015 yılının mart ayında başladık. Çalışmalardaki veriler tamamen planlı kesintilerden oluşuyor. Plansızları kapsamıyor. Elektrik dağıtım firmalarının yasal olarak ilan ettikleri günlük veriler toplanarak aylık endeks oluşturuluyor. Firmalar planlı kesintiler için bakım onarım tesislerinin yenilenmesinin yapıldığını beyan ediyor. Biz de bu kapsamda sivil bir denetim oluşturuyoruz. Vatandaşlardan kesintilerle ilgili çok sık şikayet alınca böyle bir denetim oluşturmak istedik. Firmalar gerçekten yatırım mı yapıyorlar. Kesintilerin gerçeklik payı nedir, manipülasyon var mı, bu kesintiler gerçekten alt yapı için mi yapılıyor bu hususların denetimini yapıyoruz. İlgili şirketlere yıllık raporu gönderiyoruz. Şirketlerden bize geri dönüşler de oluyor.”

TÜRKİYE’NİN EN ÇOK KARARAN İLLERİ

Tüketici Birliği Federasyonu’nun mart ayından bu yana yaptığı Elektrik Kesinti Endeksi’nde 2016 yılı Mart- Eylül dönemindeki 7 aylık sürede Türkiye’de en çok karanlıkta kalan iller sıralamasında İzmir 32 bin 894 saat ile ilk sırada yer aldı. İkinci sıradaki Konya’da 22 bin 236 saat, üçüncü sıradaki Bursa’da 21 bin 788 saat elektrik kesintisi yaşandı. Başkent Ankara 19 bin 360 saat ile 4’üncü, İstanbul Avrupa yakası ise 18 bin 710 saat ile 5’inci sırada. En çok kesinti yaşanan iller sıralamasında ilk 10’daki diğer iller ise şöyle:

“Antalya 18 bin 355 saat, İstanbul Anadolu yakası 12 bin 396 saat, Adana 11 bin 925 saat, Balıkesir 11 bin 788 saat, Kayseri 11 bin 193 saat.”

UŞAK’TA HİÇ KESİNTİ OLMADI

Türkiye’nin en büyük şehirleri binlerce saat karanlıkta kalırken, Mart- Eylül döneminde Türkiye’de sadece Uşak ilinde hiç planlı elektrik kesintisi gerçekleşmedi. Elektrik kesintilerine bu dönemde en az maruz kalan diğer illerden Şırnak’ta 25 saat, Hakkari’de 48 saat, Muş’ta 111 saat, Ardahan’da ise 159 saat olarak gerçekleşti. (DHA)
 

Musul operasyonu başladı

Günlerdir konuşulan ve hazırlıkları yapılan DAİŞ’in elinde bulunan Musul’a yönelik operasyonun başlatıldığı belirtildi

Ağustos 2014 tarihinden bu yana DAİŞ’in elinde bulunan Musul’a yönelik operasyonun başlatıldığı belirtildi. Irak televizyonları, Musul-Hewler sınırında olan Gökceli kolundan Musul’a operasyonların başladığını bildirdi.

Musul kentinin doğusunda konuşlanan ABD ordusuna bağlı topçu birliklerinin de DAİŞ hedeflerini vurmaya başladığı belirtildi.

TV10 çalışanları ‘sivil itaatsizlik’ eylemi başlatıyor

Kapatılan TV10’nun çalışanları, televizyonlarının geri açılması talebiyle her hafta sivil itaatsizlik eylemi başlatacak.

Kanun Hükmünde Kararname (KHK) ile TV10’un kapatılması, çalışanları tarafından Galatasaray Lisesi önünde yapılan açıklamayla protesto edildi. Eyleme, televizyon çalışanlarının yanı sıra Alevi pirleri ile ozanlar katıldı. “Alevilerin sesi susturulamaz” yazılı pankartın açıldığı eylemde, üzerinde TV10 yazılı dövizler taşındı. “Özgür basın susturulamaz”, “Deyişlerimizi, türkülerimizi susturamayacaksınız” sloganlarının atıldığı eylemde televizyonun Yönetim Kurulu Başkanı Veli Büyükşahin kısa bir açıklama yaptı. Alevilerin sesi olan TV 10’nun Alevi lokmalarıyla kurulduğunu söyleyen Büyükşahin, televizyonlarının geri istediklerini söyledi. TV 10’nun kapatılma sürecini anlatan Büyükşahin, “Bizim semahlarımızı durduramazsınız” dedi.

Büyükşahin, bugünden itibaren her Cumartesi Galatasaray Lisesi önünde saat 14.00’da televizyonlarının geri açılması için Alevi ozan ve pirlerinin de katılacağı sivil itaatsizlik eylemi yapacakları bilgisini verdi.

Eylem, Alevi ozan Mehmet Ekici’nin seslendirdiği Alevi deyişiyle sona erdi.

DİHA

AP Milletvekillerinden Zarok TV Çağrısı

Avrupa Parlamentosu’ndan 59 milletvekili, Avrupa Birliği Dışişleri ve Güvenlik Yüksek Temsilciliği ile Avrupa Komisyonu Başkan Yardımcısı Federica Mogherini’ye mektup yazarak, Türkiye’nin Zarok TV başta olmak üzere bazı kanalları kapatmasından endişe duyduklarını dile getirdi.

Aralarında İngiltere, Almanya, Fransa’nın da bulunduğu 13 ülkeden 59 milletvekili, Mogherini’ye hitaben kaleme aldığı mektupta, Türkiye’deki OHAL uygulamalarından duyulan kaygılar dile getirildi.

Mektupta, aralarında Zarok TV’nin de bulunduğu çoğu Kürtçe yayın yapan bazı televizyon kanallarının kapatılmasına vurgu yapılarak, “Bu kanallar arasında, Kürtçe bir çocuk televizyon kanalı, Zarok TV de var ve bu kanal Kürt çocukları için var olan tek kanal. Medya çoğulculuğuna ve özgürlüğüne yönelik bu tehlikeli darbe bir tarafa, sadece çocuklar için oluşmuş bir kanalı, bir çocuk televizyon kanalını hedef almak, tarafımızı özellikle kaygılandırmaktadır ve tüm bunların, çocuk hakları üzerine oluşturulmuş Birleşmiş Milletler Kongre maddelerine ‘BM Çocuk Hakları Sözleşmesi’ karşı gelen durumlar olduğu inancındayız. Bu kapsamda, Türkiye’nin, söz konusu maddeler arasında, azınlıklara ait çocuklara yönelik eğitim ve medya maddelerine yönelik şerh koştuğu çekingenliklerinin farkındayız” denildi.

Mogherini’nin devreye girmesi çağrısı yapan milletvekillerinin mektubu şöyle sona erdi; “Benzeri aşırı önlemler, kendi dillerinde artık eğlence ve bilgi kaynağı noksanlığından ve buna bağlı eğitim ve hürriyet haklarına yönelik doğacak olumsuz sonuçlardan zarar görecek çocuklarıyla, Kürt azınlığını açıkça hedeflemeyi amaçlayan, amacını aşan tepkiler olarak görülür. İlgili Türk makamlarına bu hassas konuya dair endişelerimizi iletmeniz, ve kapatılan tüm TV kanallarının tekrar açılmalarına yönelik, özellikle Zarok TV’nin, gerekli rolünüzü uygulamanızdır.”

Köy Koruculuğu Çözüm Mü Çözümsüzlük Mü?

DİYARBAKIR — 

Köy koruculuğu sisteminin geçmişi 1924 yılında çıkarılan bir kanuna dayanıyor. PKK saldırılarının başladığı 1985 yılında revize edilen kanunla, korucular PKK ile mücadelede aktif rol almaya başladı. Kimisi gönüllü kimisi geçici görev yapan korucular, sistemin kurulduğu günden beri tartışmaların odağında.

PKK ve sempatizanları korucuları, çoğunun Kürt olması nedeniyle, hainlikle suçladı ve sistemi devletin Kürt’ü Kürt’e kırdırması olarak gördü. Devlet ise güvenlik gücünün bir parçası olarak gördüğü korucuları birer kahraman olarak tanımlıyordu. Kürt sorununa çözüm tartışmaları gündeme geldiğinde yine iki tarafın sıkça kullandığı argümanlardan biri koruculuktu. PKK tarafı kaldırılmasını ve suça bulaşanların yargılanmasını talep ediyordu. Korucuların ortak sorusu da belliydi: “Çözüm olursa biz ne olacağız?”

Süreç Araştırma Merkezi isimli düşünce kuruluşunun 2013 yılında hazırladığı “Geçici Köy Koruculuğu ve Çözüm Süreci” başlıklı raporda koruculuğun durumu şu cümlelerle özetleniyor:

“Her ne kadar köy koruculuğu sistemi devletin bir güvenlik politikası olarak hayata geçirilmiş olsa da, köy koruculuğu sistemine katılanlar sahip oldukları silahları kendi özerk çıkarları için de kullanmışlar ve bölgedeki devlet güçleri tarafından desteklendikleri için köyün (ve genel olarak bölgenin) temel otoritesi haline gelebilmişlerdir.”

Korucuların asli görevleri dışında yasadışı işlerle uğraşmaya başlaması da bir başka tartışma konusu. Süreç Araştırma Merkezi’nin raporunda suça bulaşan korucularla ilgili rakamlar şöyle:

“İçişleri Bakanlığı’nın verilerine göre 1985–2003 yılları arasında yalnızca 4804 korucu hakkında suç işledikleri gerekçesiyle işlem yapılmış durumdadır. İşlem yapılan suçların 2376’sı muhtelif adi suçlar iken 2375’i PKK’ye yardım ve yataklık suçlarıdır.”

Bugün, PKK ile çatışmaların yeniden şiddetlendiği bir dönemde, koruculuk bir kez daha gündemde. İçişleri Bakanı Süleyman Soylu’nun 22 ilden korucu başlarıyla yaptığı toplantıdan, sistemin yenilenerek güçlendirilmesi kararı çıktı. Toplantıda alınan kararlara göre, İçişleri Bakanlığı bünyesinde kurulan Köy Korucuları Daire Başkanlığı, korucularının sorunlarına çözüm üretecek, korucuların da bulunduğu özel bir tim oluşturulması için çalışmalara başlanacak. Bu timde asker ile korucular birlikte çalışacak; koruculara ağır silah ve teçhizat da verilecek.

Korucular Konfederasyonu’ndan alınan kararlara destek

Türkiye’deki korucuların en büyük meslek örgütü olan 103 bin üyeli Anadolu Köy Korucular ve Şehit Aileleri Konfederasyonu Başkanı Ziya Sözen, toplantıda alınan kararlardan memnun olduğunu söyledi.

Amerikanın Sesi’ne konuşan Sözen, savaştıkları PKK’lılarda ağır makinalı silahlar bulunduğuna dikkat çekerek, “Korucularımız 100 mermi ve 1 kalaşnikofla kendilerini savunmaya çalışıyorlar. Bunların silah ve teçhizatıyla giyim kuşamının modernize edilmesi lazım. Korucular aynı şartlarda ağır zayiat veriyorlar. Böyle bir ortamda bizim yerimizde sayarak bu işi yapmamız söz konusu olmaz. Bugün bölgede koruculuk sistemine ihtiyaç vardır ve madem ihtiyaç vardır bu sistem kendini devam ettirecekse bu sistemin sosyal hakları özlük hakları silah ve teçhizat bakımından desteklenmesi ve güçlü tutulması lazım” dedi.

“Koruculuk bölgenin şah damarı”

Bölgenin korucular sayesinde PKK’nın denetimine girmediğini savunan Sözen, “Askerimiz ve polisimiz iki yıllığına oraya gidip görev yapıp dönüyor. Korucular yeri geldiğinde PKK’lılarla aynı mahallede aynı apartmanda yaşamak zorunda kalıyor. Birçok korucumuz çözüm sürecinde suikaste uğradı. PKK korucuların olmadığı köylerde elini kolunu sallayarak dolaşıyor, korucuların olduğu köylere giremiyor. O anlamda bölgenin şah damarı olarak görüyorum. Koruculuk olmamış olsaydı Türkiye’nin Doğu ve Güneydoğu’sunu 25 yıl önce PKK’ya ve onu destekleyen gruplara teslim etmiş olurduk” diye konuştu.

Geleceklerinden kaygı duymadıklarını vurgulayan Sözen, “PKK bittiğinde, huzur geldiğinde devletimiz korucularımızı farklı isim altında kamuda görevlendirme gibi şeylerle topluma adapte edecektir. Terör bitsin, bölgemiz huzura kavuşsun, varsın biz kaybedelim varsın devlet bizi kapıya koysun” şeklinde konuştu.

Mesut Yeğen: “Koruculuk uygunsuzlukların önünü açtı”

İstanbul Şehir Üniversitesi Sosyoloji Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Mesut Yeğen ise koruculuk sisteminin Kürt sorununun çözümünde etkili bir araç olmadığı görüşünde. Koruculuğun güçlendirilmesinin, devletin yeni bir araç bulamamasından kaynakladığını savunan Yeğen, “Bu kadar zamandır Kürt meselesini hal yoluna koymak açısından bir netice vermiş değil. 90’lardaki tecrübesini daha yakından biliyoruz. Daha ona yoğunlaşarak, onu odak olarak aldığımızda gördüğümüz şey şu; koruculuk hem PKK meselesinde, hem PKK şiddetini önlemekte etkili bir araç değil, hem de yarattığı sosyal problemler itibariyle tercih edilmemesi gereken bir araç. Ortaya çıktığı her yerde, hem bulunduğu yerdeki sosyal ilişkileri zedeledi, hem de bir sürü yerde çeşitli uygunsuzluğun önünü açmış oldu. O itibarla sosyolojik olarak herhangi bir pozitif şey üretmesi mümkün değil. Üretebileceği tek şey bir kısım insana düzenli gelir sağlamak” şeklinde konuştu.

Korucuların önemli bir kısmının istemeyerek korucu olduğunu belirten Yeğen, niteliğinin değişmesi nedeniyle, korucuların çatışmalarda aktif rol alabileceklerini düşünmüyor. Yeğen’in Kürt sorununun çözülmesi halinde, korucularla ilgili bir uyarısı da var; ”Sorun çözüldüğü zaman koruculuk üzerinde önemli bir çalışma yapmak gerekiyor. Düzenli gelire kavuşmuş bu insanların, çatışma bittiğinde gelirlerinin kesilmesine bağlı olarak, yeni sosyal problemler ortaya çıkmasını engellemek üzere birtakım çalışmalar yapılmalı. İhtilaflarda bir kısım insanın devlet otoritesini kullanmaya başlaması, ihtilaf içinde bulunduğu insanlara karşı daha güçlü konuma gelmesidir. Oradaki gerilimlerin çatışmaların büyümesi anlamına gelebilir. Çatışmaların çözüm gerçekleşirse sonrasında devam etmesi ihtimali olur. Siyasi çatışmalar olarak değil ailesel kişisel çatışmalar olarak görülecektir. Çözüm süreci sonrasına sarkabilecek bir takım neticeleri olabilir.“

Türkiye’de halen 47 bin 510 geçici, 21 bin 800 gönüllü köy korucusu bulunuyor. Hükümet geçici köy korucusu sayısını 50 bine tamamlamayı planlıyor.

amerikanın sesi