Ana Sayfa Blog Sayfa 6230

Faşizmin panzehiri Güç Birliği

Günay Aksoy

Türkiye’nin OHAL ile yönetilemeyeceğini, KHK’lerle faşizmin sorunları daha çok derinleştirdiğini belirten Emek ve Demokrasi İçin Güç Birliği bileşenlerinden DİSK Başkanı Kani Beko, Türkiye’de yaşanan sorunların tümünün ortak mücadele hattı ile çözüleceğini söyledi

Türkiye’nin demokratik geleceğine sahip çıkmak için barış ve demokrasi mücadelesi veren 21 kurum Emek ve Demokrasi İçin Güç Birliği’ni kurarak yeni bir mücadele alanı oluşturdu. Savaşın, sömürünün ve hak gaspının en çok dibe vurduğu böylesi bir süreçte Güç Birliği’nin kurulması tüm demokratik kesimlere de umut oldu. Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu (DİSK) Başkanı Kani Beko, geçtiğimiz günlerde Ankara’da dokuz madde ile açıklanan deklarasyonun ardından ilan edilen Emek ve Demokrasi İçin Güç Birliği’ni konuştuk.

* Emek ve Demokrasi İçin Güç Birliği nasıl kuruldu?

Ülkede yaşanan bu süreç içerisinde ülkenin diktatörlüğe doğru gidiş süreci içerisinde biz birlikte olmak için bir araya geldik. Günümüze baktığımızda ne kadar haklı olduğumuz, Emek ve Demokrasi İçin Güç Birliği’ne her zamankinden daha fazla ihtiyaç olduğunu bir kez daha anlamış olduk. Biz 4 ay önce AKP’nin ve dolayısıyla Saray’ın Türkiye’deki TBMM içerisinde çıkarmış oldukları anti demokrasi yasalarla beraber başta Türkiye işçi sınıfına Türkiye halklarına emeklilere, köylülere işsizlere, gençlere ve dolayısıyla ülkemizdeki yaşayanlara karşı nasıl baskı içinde olduğunu tespit ettik. Başta da bunu söyledik mevcut siyasal iktidara karşı toplumsal muhalefetin içerisinde demokrasi gücü olduğunu iddia eden kurum kuruluşlarla birlikte yan yana omuz omuza olma düşüncesi ortaya çıktı. Dolayısıyla bu kurum ve kuruluşlarla bir araya geldiğimizde öncelikle bu ülkede özgürlük, eşitlik, demokrasi, barış, kardeşlik, sendika, hak ve özgürlükler mücadelesi veren DİSK, KESK, TMMOB, TTP olarak bir araya geldik. Daha sonra da ülkemizde demokratik örgütlülükleri ve emekten demokrasiden yana adaletten yana olan parti temsilcileriyle otuza yakın arkadaşımızla, yol arkadaşımızla bir araya geldik. Emek ve Demokrasi İçin Güç Birliği adı altında böyle bir birlik oluşturduk. Yeniden katılımlar olduğu için de net olarak, şu kadar kurum ve kuruluş var diyemiyorum. Ama ülkemizde 30’a yakın özgürlük, eşitlik, demokrasi, barış ve kardeşlik mücadelesini veren demokratik örgüt, meslek odaları, sendikalar ve siyasi partiler bu kuruluşun içerisinde var.

* Demokratik cepheye ihtiyaç olduğu uzun zamandır tartışılan bir gündem. Güç Birliği’nin diğer oluşumlardan nasıl bir farkı var ve rolü nedir?

Bundan önce Barış Bloku’nun içinde de vardık. Zaman zaman bu Barış Bloku’nun içerisinde yapılan eksiklikleri ve hataları kendi aramızda tartıştık değerlendirdik. Yetersizliklerimizi tartıştıktan sonra Emek ve Demokrasi İçin Güç Birliği içerisinde daha önce yapılan yanlışları yapmamak üzere tüm yapılarımızla genişçe görüş alışverişinde bulunduk. Türkiye’de beklenmedik bir şey oldu. Bir darbe girişimi oldu. Tabi ki biz bu Emek ve Demokrasi İçin Güç Birliği içerisindeki tüm kurum ve kuruluşlar darbe girişimine karşı çıktılar. Kesinlikle böyle bir darbe girişiminin olmasını istemediler. Üzerlerine düşen görevleri yaptılar. Türkiye Büyük Millet Meclisi’ndeki 4 büyük parti de darbeye karşı çıktı. Fakat daha sonra Saray’ın HDP dışındaki partileri Saray’a çağırması bize göre bir eşitlik ortaya çıkardı. Yani biz, darbe girişiminden sonra birliği beraberliği savunan bir konfederasyon olarak, Meclis’teki 4 partinin de davet edilmesinden yanaydık. Yani birlik beraberlik, birlikte yaşamak böyle olur diye düşünmüştük. Ama bu olmadı, daha sonra da bakanlar kurulu Kanun Hükmünde Kararnamelerle (KHK) bu ülkenin yönetilmesi konusunda bir karar aldı. OHAL’le başlayan ve KHK ile yönetilmeye çalışılan ülkemizde ne kadar anti demokratik yasalar varsa o yasaları TBMM’den kaçırarak, KHK ile geçirmeye çalışıyorlar.

* Türkiye’nin her gün giderek kaosa sürüklendiği bir süreçte ortak bir mücadele hattı nasıl oluşturulacak?

Daha önce gündemde Kiralık İşçi Yasası vardı. Bu Kiralık İşçi Yasası, TBMM’den geçirilirken biz önümüzdeki dönemde orta çağda köle satar gibi işçi arkadaşımızı özel istihdam bürolarında satacaklarını söylemiştik. Ama maalesef biz bunları AKP’ye ve hükümete derdimizi anlatamadık. Sonuçta Kiralık İşçi Yasası, TBMM’den çok basit bir şekilde geçti. Biz de bununla ilgili anayasa mahkemesine iptal için bir hazırlık yaptık. Yani ne işsizlerin ne işçilerin ne kamu çalışanlarının demokratikleşme meselesini bana göre çözmeyecektir.

Mesela 30’a yakın akademisyen arkadaşımız, Kürt sorunuyla ilgili barışçıl bir metne imza attıklarından dolayı iş akitleri feshedilmiş. 3-5 kişi bir araya gelerek insanların geleceğini karartabilecek bazı kararları rahat bir şekilde imzalayabilirler. En son bilgiye göre yüz bine yakın kamu çalışanı açığa alınmış ve çoğunun diplomaları iptal edilmiş. Bağımsız ve adil bir yargıda bunların kararı verilmesi gerekirken KHK ile yüz bine yakın kamu çalışanını önce açığa alıyorsunuz, elindeki diplomalarını iptal ediyorsunuz ve geriye dönüş yollarını da kapatıyorsunuz. Bu ancak diktatörlükle yönetilen ülkelerde olur. KHK’lerin önümüzdeki süreçlerde ülkemizi daha karışık ve daha büyük kaoslara sürükleyeceği endişesindeyiz. Ondan dolayı başında da söyledim; bizi geçmişte demokrasi mücadelesi veren kurum ve kuruluşlarla yan yana, omuz omuza, birlikte, eşitlik, özgürlük, demokrasi, kardeşlik sendika ve özgürlük mücadelesini vermek için bir araya geldik. Ama şimdi baktığımızda ihtiyaçlar daha da fazlalaştı. Birlik açısından söylüyorum; her zamankinden daha fazla birliğe, beraberliğe, yol arkadaşlığına ihtiyacımız var.

* Darbe girişiminin ardından Yenikapı mitingi ile 7 Ağustos’ta Türkiye’de yeni bir sayfa açıldı. AKP, CHP, MHP ve Saray, bir blok oluşturdu. Bu blok Türkiye’de nasıl bir ortam yaratacak?

KHK ile bu ülke yönetilemez. Dolayısıyla işçilerin, ekonomik demokratik siyasi ve sosyal hakları KHK ile kesinlikle verilemez. İşçiler ekonomik, demokratik siyasi ve sosyal haklarından biz örgütlü bir güç olarak eğer alanlara çıkabilirsek yürüyüşlerde, mitinglerde grev çadırlarında bir dayanışma içerisinde sesimizi yüksek bir sesle duyurabilirsek, duymayan kulaklara, görmeyen gözlere bunları hissettirebilirsek, hükümetin de bu konuyla ilgili çaresiz kalacağını sanıyorum. Bundan dolayı güç birliğine ihtiyacımız var. Sloganımız var, “Gücümüz birliğimizden gelir” diye… Biz bu sloganla yola çıkarak tabi ben önce kendi sorunlarımı kendi sıkıntılarımı işçi sorunlarını anlatırken; bunun yanında kamu çalışanları da var sağlıkçılar, eğitimciler var, yani mimarlar var, mühendisler var, işsizler var, köylüler var, öğrenciler var, gençler var… Bu sorunların ortak çözümü birlikte mücadele etmekten geçer. Ondan dolayı bizim böyle bir Güç Birliği’ne ihtiyacımız olduğunu düşünüyorum.

15 Temmuz darbe girişiminden sonra Türkiye gerçekten çok gerildi. Dolayısıyla halk sokağa çıkamaz konuma geldiğinde Taksim’e emek ve demokrasi mücadelesi verenlerin çağrılması önemliydi. Biz Taksim’e gittiğimizde tabi ki taleplerimizle gittik. Orada Güç Birliği’nden bir arkadaşımız taleplerimizi de dile getirdi. Kılıçdaroğlu’nun konuşmasından önce aynı miting İzmir’de de yapıldı. İzmir’de Emek ve Demokrasi Güç Birliği adına DİSK bölge temsilcisi konuşmasını yaptı. Konuşmasının içeriğinde dolayısıyla Emek ve Güç Birliği’nin taleplerini orda haykırdılar. Bu birlik aslında bana göre olması gerekendi. Ama bu birlik, daha sonra Ankara’da, Diyarbakır’da veya Mersin’de, yani ülkenin birçok bölgesinde devam etmeliydi. Fakat daha sonra Yenikapı mitingi ortaya çıkınca, Yenikapı mitinginde birlik beraberlik arayışı içerisine girilmedi. Evet, şimdi Taksim’de İzmir’de demokratikleşme vurguları yapıldı. Ama aynı şeyleri biz Yenikapı’da göremedik. Yenikapı’da zaten böyle bir şey beklemiyorduk.

* Toplumda ırkçılığın körüklendiği bir dönemde 3’üncü köprünün yapımında çalışan Kürt işçinin vahşice yakılarak katledilmesi sizce neyin işaretidir?

Türkiye’nin bu yanlış politikaları yüzünden maalesef batıda hala Kürtler, potansiyel suçlu olarak görülüyor. Ondan dolayı Türkiye’de dili, dini, ırkı ne olursa olsun eğer siz ülkenin yöneticileri olarak ayrımsız olarak, Türkiye’de yaşayan insanların birlik beraberlik içerisinde yaşamaları konusunda bir çaba harcarsanız, bize göre bu iyi şartlarda bu sorunlar yaşanmaz. Yani orada mutlaka bir işyerinde iş kazası olur. Kürt olur, Türk olur, Laz da olur Çerkez de olur, Arnavut da olur… Bizim için fark etmez, o bir işçidir. Böyle bir olayın yaşanmasını kesinlikle istemeyiz. Bu bir katliamdır. Bunu yapan bir insan bana göre canidir. İnsanlıktan nasibini almamış bir katildir. DİSK olarak kurulduğumuz tarihten bu yana Kürt sorununun demokratik yolla çözüleceğini söyledik. Bu topraklarda yaşayan Kürtlerin demokratik talepleri elbette var. DİSK her zaman Kürtlerin demokratik taleplerinin Meclis’te çözüleceğini dile getirdi. İktidarın bunları ciddiye alması gerekir. Kırk yıldan bu yana elli bine yakın insanımızı kaybettik. Bir elli bin insanı daha kaybetmeye tahammülümüz yok. Bundan dolayı istenildiğinde Meclis’teki 4 siyasi parti bir araya gelerek bu sorunu çözebilir.

Göz renkleri farklı olabilir ama gözyaşları aynıdır

* KCK, çözüm odaklı deklarasyonu gündemine almıyor?

Barışa bir fırsat vermek lazım. Barış kimle olacak? Barış bu ülkenin önderleri arasında olacak. CHP’yi ve MHP’yi Saray’a çağırıyorsunuz ama milyonlarca oy almış HDP’nin eşbaşkanlarını davet etmiyorsunuz. Bu bir ayrımcılıktır. Yani ayrımcılığı sen başlatıyorsun. Az önce de söylemeye çalıştım, bu çağrılar bizim için kıymetli çağrılar. Bu çağrıları duymayan kulakların, görmeyen gözlerin artık görmesi gerekiyor. Kalıcı barış için biz DİSK olarak, gücümüz ne kadar yetiyorsa, bu taşın altına elimizi koyarız. Yeter ki bu topraklarda kardeş kanı akmasın, analar ağlamasın. İşçi sınıfı olarak özlemimiz dili, dini, kültürü, mezhebi, görüşü ne olursa olsun üzerinde eşit haklara sahip yurttaşlar olarak barış içinde yaşayacağımız demokratik bir Türkiye özlemidir. Çünkü bizler bilmekteyiz ki; işçilerin göz renkleri ne olursa olsun göz yaşları aynıdır. Barış emekle gelecek diyoruz, barış işçilerin birliğiyle gelecek diyoruz.

Emek ve Demokrasi İçin Güç Birliği bileşenleri

Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu (DİSK), Kamu Emekçileri Sendikaları Konfederasyonu (KESK), Türk Mimar ve Mühendis Odaları Birliği (TMMOB), Türk Tabibleri Birliği (TTB), Demokratik Bölgeler Partisi (DBP), Devrimci Parti (DP), Emek Partisi (EMEP), Emekçi Hareket Partisi (EHP), Ezilenlerin Sosyalist Partisi (ESP), Halkların Demokratik Partisi (HDP), Sosyalist Emekçiler Partisi (SEP), Sosyalist Yeniden Kuruluş Partisi (SYKP), Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi (YSGP), Halkların Demokratik Kongresi (HDK), Haziran Hareketi, Halkevleri, İnsan Hakları Derneği (İHD), Hacı Bektaş-ı Veli Vakfı, Pir Sultan Abdal Kültür Dernekleri (PSAKD), Alevi Bektaşi Federasyonu, Demokratik Alevi Dernekleri (DAD).

Dikmen’de halkın direnişi kazandı

Ankara Büyükşehir Belediyesi’nin yaklaşık 10 yıldır yıkmaya çalıştığı ancak halkın direnişi ile geri adım atılan Dikmen Vadisi’nde, evlerin de olduğu alanı satışa çıkarma çabası sonuçsuz kaldı. Vadi halkının yerinde ve maliyetinde konut talebiyle çözüm aradığı alanlardan biri, bir kez daha ihaleye çıkarıldı. İhaleye girdiği anda karşısında bölge halkının direnişini bulacağı için arsaya talip olan yine çıkmadı. Talip çıkmayınca da ihale iptal edildi. Vadi halkıyla birlikte ihale sürecini izleyen Halkevleri Bölge Temsilcisi Candaş Türkyılmaz da, “Burada olan parsel Vadi halkınındır, Vadi halkının kazanımıdır. İhaleyi iptal ettiler. Belediyeyle görüşmemizi yaptık. Yeni bir süreç başlatacağız” dedi.

ANKARA/JINHA

 

 

 

Hüseyin Çelebi Şiir Etkinliği bugün başlıyor

Kürdistan Öğrenciler Birliği (YXK) tarafından bu yıl 24’üncüsü düzenlenen Hüseyin Çelebi Edebiyat Etkinliği için hazırlıklar tamamlandı. Etkinlik için yazılı açıklama yapan tertip komitesi, etkinliğin bugün Almanya’nın Kassel kentinde festival halinde düzenleneceğini belirtti. Komite açıklamasında, her yıl düzenlediğimiz ve gelenekselleşen etkinliğe bu yıl cezaevlerinden, medya savunma alanlarından, Kürdistan’ın dört bir yanı ve Avrupa’dan, Kürtçenin üç lehçesi, Türkçe ve Almanca şiir ve öyküler gönderildi” denildi.

Her bir eserin toplumsal özgeçmişin bir ürünü olduğu da kaydedilen açıklamada, “Bu etkinlik ile mücadele eden yoldaşlarımızın ve halkımızın duygularını ifade edebilmelerine vesile olduğumuzdan dolayı büyük onur duyuyoruz. Her bir eserin kutsallığını kabul etmekle birlikte tören gecesi dereceye giren bütün eserleri kamuoyu ile paylaşacağız” ifadelerine yer verildi.

Xelîl Xemgîn, Zele Mele, Xezal ve birçok sanatçının sahne alacağı etkinliğe, Avrupa’da bulunan tüm Kürtler ve dostları davet edildi.

 

 

Basın dünya gündeminde

Türkiye’de muhalif ve Özgür Basın’a yönelik artan saldırılar, uluslararası alanda birçok kurum ve kişi tarafından gündemleştirilmeye başlandı. Baskıların gündemleştiği İsveç’te akademisyenler imza kampanyası başlatırken, İsveç basını da yaşananlara geniş yer verdi

Türkiye ve Kürdistan’da yayın yapan Tv ve radyoların Kanun Hükmünde Kararnameler (KHK) ile kaptılmasının ardından birçok yerde başlatılan dayanışma eylemleri devam ediyor. Basın emekçilerine destek vermek amacıyla 12 Ekim’de 51 sivil toplum örgütü ve politikacı, İsveç hükümetine Türkiye’de basın ve ifade özgürlüğüne yönelik saldırılara karşı tutum almaları için çağrı yaptı. Çağrının ardından Sol Parti Milletvekili Dainel Riazat da, konuyu parlamento gündemine taşıdı. Riazat, Başbakan Stefan Löfven’e medya kuruluşlarının kapatılmasına karşı ne yapmayı düşündüğü sorusunu yöneltti.

Baskı sınırları aştı

Türkiye’nin otoriterleştiğini ve  Kürt televizyon kanallarını kapattığını, ifade ve basın özgürlüğünü ortadan kaldırdığını söyleyen Riazat, Türkiye’nin Eutelsat’a baskı yaparak Avrupa’daki Kürt televizyon kanallarını da kapattırdığına dikkat çekti. Löfven ise “Türkiye ile ilişkilerimizin olması önemli. En azından sivil örgütlere destek veriyoruz. Bunlarla ilişkililerimizin olmasının Türkiye ve onun demokrasisini güçlendireceğinden tamamen eminim” diyerek konuyla ilgili bir şey yapıp yapmayacakları sorusunu ise yanıtsız bıraktı.

Bakanlığa basın önergesi

İsveç Sol Parti Dış Politika Sözcüsü Hans Linde de, Dışişleri Bakanı Margot Wallström’e Stockholm’den yayın yapan Newroz Tv’nin yayınlarını sürdürmesi için ne yapmayı düşündüğü sorusuyla ilgili önerge verdi.  15 Temmuz darbe girişiminin ardından muhaliflerin tutuklandığına, basın ve ifade özgürlüğünün daha da kısıtlandığına dikkat çeken Linde, soru önergesinde Türkiye’nin ifade özgürlüğüne yönelik saldırılarının ülkenin sınırlarını aşarak Avrupa’ya ulaştığını, Stockholm’den yayın yapan Newroz Tv’nin 11 Ekim günü kapatıldığını belirtti.

Siyaset bilimcilerden kampanya

İsveç Siyaset Bilimi Derneği (SWEPSA), gazeteci ve yazarların tutuklanmasını protesto etmek için imza kampanyası başlattı. Siyaset Bilimi Profesörleri Michel Micheletti ve Lars Johan Hierta’nın öncülük ettiği imza kampanyasına İsveç’in değişik üniversitelerinde görev yapan 188 siyaset bilimci katıldı. Prof. Jan Hallanberg ve Prof. Michel Micheletti, 188 imzalı protesto mektubunu Türkiye’nin Stockholm Büyükelçisi Kaya Türkmen’e verdi.

İsveç basınında Türkiye basını

İsveç medyası, ifade ve düşünce özgürlüğüne yönelik saldırılara geniş yer verdi. Fria gazetesinin sivil toplum örgütlerinin basın özgürlüğüne yönelik saldırıları ele alan çağrısını yayımlamasından sonra İsveç Devlet Radyosu da, Türkiye’deki ifade özgürlüğü ihlallerini kamuoyuna duyurdu. İsveç’te basın özgürlüğünün 250’inci yılının kutlandığı sıralarda dünyanın pek çok yerinde basın özgürlüğünün baskı altında olduğu belirtilerek, Özgür Gündem’in kapatılması sırasında gazetecilere yönelik saldırılara yer verildi.

 

 

‘Susarak kaybettirenleri cesaretlendiriyoruz’

Kayıplarının akıbeti sormak için her hafta biraraya gelen Cumartesi İnsanları ve Cumartesi Anneleri Galatasar Meydanı’nda 603’üncü haftasında Amed ve Êlih’te 401’inci haftada da kaybedilenlerin akıbetini sordu. İstanbul’da akıbeti sorulan 1995 yılında Gever’de gözaltında kaybedilen Abdulkerim Yurtseven’in torunu Berivan Yurtseven, ‘Bugün de sokak ortasında katlediliyor’ dedi

Cumartesi İnsanları ve Cumartesi Anneleri, gözaltında kaybedilen yakınlarının akıbetini sormak ve faillerin yargılanması için sürdürdükleri adalet arayışlarının 603’üncü haftasında da Galatasaray Meydanı’nda bir araya geldi. “Failler belli, kayıplar nerede?” yazılı pankartı açan ve üzerine kırmızı karanfiller bırakan kayıp yakınları, kaybedilen yakınlarının fotoğraflarını taşıdı. Bu hafta 27 Ekim 1995 yılında gözaltına alındıktan sonra kaybettirilen Abdulkerim Yurtseven, Münür Sarıtaş ve Mikdat Özeken’in faillerinin yargılanmasını istedi. Eyleme CHP İstanbul Milletvekili Sezgin Tanrıkulu, HDP Mêrdîn Milletvekili Mithat Sancar’ın yanı sıra 27 Ekim 1995 yılında gözaltına alındıktan sonra kaybettirilen Abdulkerim Yurtseven’in Colamêrg’in (Hakkari) Gever (Yüksekova) ilçesinden 10 torunu da katıldı.

‘Bugün sokak ortasında katlediyorlar’

Abdulkerim Yurtseven’in torunu Berivan Yurtseven, dedelerinin davasının üstünün örtülmeye çalışıldığını söyleyerek, “90’lı yıllarda yakınlarımız alınıp kaybettiriliyordu. Bugün de sokak ortasında katlediliyor. Biz susarak yakınlarımızı kaybettirenleri daha da cesaretlendiriyoruz” dedi. Bu haftaki basın açıklamasını ise Cumartesi İnsanları’ndan Mine Nazari okudu.

‘Mücadele etmeye devam edeceğiz’

İnsan Hakları Derneği (İHD) üyeleri ve kayıp yakınlarının her hafta Cumartesi günü “Kayıplar bulunsun failler yargılansın” sloganıyla Amed’de gerçekleştirdiği eylem, 401’inci haftasında da devam etti. Eylemde, 28 Ağustos 1992’de Farqin (Silvan) ilçesi Yukarı Veysi Köyünde (Weysika Sor) işkence edilerek katledilen M. Habip Fidancı, M. Nuri Fidancı, Ahmet Fidancı ve Vedat Fidancı’nın akıbetini sordu.

Her hafta Koşuyolu Parkı Yaşam Hakkı Anıtı önünde gözaltında kaybedilen yakınlarının akıbetini soran kayıp yakınları, OHAL yasağından dolayı bu hafta da eylemlerini İHD Şube binasında yaptı. “Kayıplar bulunsun failler yargılansın” talebi ile gerçekleşen eyleme, kayıp yakınları, İHD yöneticileri ve üyeleri katıldı. Kayıp fotoğraflarının yer aldığı büyük bir pankartın arkasında açıklama yapan aileler, ellerinde kayıp portrelerini tuttu. Eylemde konuşan İHD Şube Başkanı Raci Bilici, yasakların ve baskıların kendilerini durduramayacağını ifade ederek, mücadeleye devam edeceklerini dile getirdi.

‘Annelerin mücadelesi ilham veriyor’

Daha sonra konuşan İHD MYK üyesi Hüsnü Öndül, ülkedeki tüm kayıp annelerin dünyada ki annelere ilham verdiğini dile getirerek, “Biz bu mücadelenin bir parçası olduğumuz için gurur duyuyoruz. Biz bu mücadeleye hiç durmadan devam edeceğiz. Kayıpların failleri bulunmadan durmayacağız” dedi. Öndül, , Êlih, Amed ve İstanbul’daki kayıp yakınlarının selamını Arjantin’deki Plaza De Mayo annelerine götüreceğini söyledi.

ÊLIH

İHD Êlih (Batman) Şube üyeleri ve kayıp yakınları da Gülistan Caddesi’nde bulunan İnsan Hakları Anıtı önünde eylemlerini gerçekleştirdi. 401’inci haftada bir araya gelen aileler, kayıpların fotoğraflarını taşıdı. Eylemde İHD Şube Başkanı Mehmet Bağatır konuştu.

90’lar gibi haklar ihlal ediliyor

Antidemokratik gidişatın altını çizen Bağatır, “Yargı bağımlı hale getirildi. Medya baskı altında. İfade özgürlüğü darbe dönemlerinde ve 90’lı yıllarda olduğu gibi yoğun bir biçimde ihlal ediliyor” dedi. Kaybedilmenin, hem uygulama hem yasa hem de eğitim ve denetleme konusu olduğunu vurgulayan Bağatır, doğrudan hukukun üstünlüğüne ve demokrasiye bağlı bir rejim sorunu yaşandığını ifade etti. DİHA

Baro kurulunda Kürtçe konuşan ve Tahir Elçi’yi anan avukata hakaret

İzmir Barosu Genel Kurulu’nda Kürtçe konuşan ve Tahir Elçi’yi anan ÖHD’li avukat Fatma Demirer, milliyetçi avukatların hakaretlerine maruz kaldı. Hakaretlere ÇHD ve ÖHD’li avukatlar “Tahir Elçi onurumuzdur” sloganıyla karşılık verdi

İzmir’de avukatlar yeni yönetimlerini belirlemek ve mesleki sorunlarını tartışmak için Celal Atik Spor Salonu bir araya geldi. 2 gün sürecek olan İzmir Barosu 2016-2018 Olağan Genel Kurulu’nun ilk gününde mevcut yönetimin faaliyet raporları okundu. Ardından ise meslek ile ilgili sorunlar ele alındı. Yaklaşık 7 bin 500 avukatın kayıtlı olduğu İzmir Barosu’nun yönetimine 5 liste aday oldu.

Adaylar 5’er dakika söz alarak konuşmalarını yaparken, Çağdaş Hukukçular Derneği (ÇHD) adına konuşma yapan Şube Başkanı Avukat Serdar Gültekin, baronun Türkiye’deki hukuksuzluklar karşısındaki tavrını eleştirdi. Özgürlükçü Hukukçular Derneği (ÖHD) adına konuşan Fatma Demirer ise konuşmasında KHK’lerle tutuklanan avukat, gazeteci, akademisyen ve yazarlara dikkat çekti.

Kürtçe konuşmaya ve Tahir Elçi’ye hakaret

Demirer konuşmasını, Kürtçe “Civina Lijneya Giştî ya Baroya Îzmîrê bi hezkirin û rêzdarî silav dikim, serkeftin (İzmir Barosu Genel Kurul Toplantısı’nı sevgi ve saygılarımla selamlıyorum, başarılar)” sözleriyle bitirirken, salonda bulunan MHP’li avukatlar sözlü tacizde bulundu.

Avukat Yusuf Özmen, kürsüden yaptığı konuşmada, “Haddinizi bilin burası avukatların kürsüsüdür. Siz kim oluyorsunuz da Tahir Elçi’yi bu kürsüden anarak Kürtçe konuşuyorsunuz. Tahir Elçi kim, avukat mı?” şeklinde hakarette bulundu. ÇHD ve ÖHD’li avukatlar, “Tahir Elçi onurumuzdur” sloganıyla cevap verdi.

d

TUHAD-FED’den Öcalan açıklaması

TUHAD-FED 30. Genel Meclis Toplantısı’nın sonuç bildirgesi açıklandı. OHAL ile birlikte Kürtlerin ve kurumlarının hedef alındığı belirtilen bildirgede, “Öcalan’ın fiziki özgürlüğünün sağlanması, OHAL’in kaldırılması, cezaevi koşullarının iyileştirilmesi” talepleri sıralandı

Tutuklu Hükümlü Aileleri Hukuk Dayanışma Dernekleri Federasyonu (TUHAD-FED), 30. Genel Meclis Toplantı sonuç bildirgesini Amed Yenişehir’deki dernek binalarında yaptıkları basın toplantısıyla açıkladı. TUHAD-FED yönetici ve üyelerinin katıldığı basın toplantısında açıklanan sonuç bildirgesinde, AKP iktidarının son 4 aylık süreçte “darbelere karşı mücadele adı altında” ilan ettiği OHAL ile Kürtlere ve Kürt kurumlarına yönelik saldırılar değerlendirildi.

İmralı’da ağırlaşan tecrit

Sonuç bildirgesini okuyan TUHAD-FED yöneticisi Dilek Özer, OHAL ile birlikte AKP iktidarı tarafından Kürtlere ve Kürt kurumlarına yoğun baskıların yaşandığını ve uygulamaların 12 Eylül Askeri Darbesi’ni aştığını söyledi. Özer, AKP’nin 90 yıllık politika geleneğinden vazgeçmediğini belirterek, PKK Lideri Abdullah Öcalan üzerindeki ağırlaştırılmış tecride dikkat çekti. Özer, “AKP iktidarı hem içeri de hem Ortadoğu’da yaşayan tüm Kürtleri yok etme üzerine politika yürütmüştür. 14 yıldır iktidarda olan AKP de kendisinden öncekilerden farklı davranmamış, hatta 17 yıllık İmralı tecridini daha da derinleştirmiştir” dedi.

Çözümün tek adresi Öcalan

AKP iktidarının Kürt sorununa “güvenlik” eksenli yaklaştığını belirterek, çözümün tek adresi olarak Öcalan’ı işaret eden Özer, TUHAD-FED ve bileşenleri olarak taleplerinin “PKK Lideri Abdullah Öcalan’ın fiziki özgürlüğünün sağlanması, OHAL’in kaldırılması ve cezaevi koşullarını iyileştirilmesi” olduğunun altını çizdi.

Cezaevlerindeki hak ihlalleri

Sonuç bildirgesinden sonra konuşan TUHAD-FED Eşbaşkanı Mehmet Temizyüz ise, cezaevindeki tutukluların karşı karşıya kaldığı hak ihlallerine değinerek, Şırnak Cezaevi’ndeki siyasi tutsakların süresiz dönüşümsüz açlık grevi başlattıklarını hatırlattı. Temizyüz ,6’ncı gününde olan açlık grevine yatan tutsakların taleplerinin “tüm cezaevlerindeki koşulların iyileştirilmesi, Şırnak’taki yasağın kaldırılması, yıkımın durdurulması ve Şırnak halkının yaşam alanlarına geri dönecek koşulların yaratılması” olduğunu belirtti.

DİHA

‘Erkek güç kaybettiği için şiddete başvuruyor’

“Mağduriyet Dilinden Failin Adına” konulu panelde konuşan Anadolu Üniversitesi Öğr. Üyesi Aysel Kayaoğlu, erkeklerin güçlerini kaybetmeye başladıkları anda şiddete başvurduklarının altını çizdi.

Akdeniz Belediye Konferans Salonu’nda düzenlenen 5. Eleştirel Psikoloji Sempozyumu, “Mağduriyet Dilinden Failin Adına” konulu erkek şiddetine dair panelle devam etti. Hülya Eyüpoğlu moderatörlüğünde düzenlenen panelin konuşmacıları Anadolu Üniversitesi Öğr. Üyesi Aysel Kayaoğlu, Psikiyatrist Aylin Deniz Ülkümen ve Çelik Özdemir oldu.

‘Erkek şiddeti en güçsüz olduğu zaman uyguluyor’

İlk olarak söz alan Kayaoğlu, kadın mücadelesinin sonucunda kadına yönelik şiddetin kamusal alanda politik olarak görünür kılındığını kaydetti. Kadın mücadelesi sayesinde oluşan bir duyarlılık olduğunu belirten Kayaoğlu, şiddete karşı ikinci feminist dalga ile birlikte kadının mağduriyet dilinden vazgeçmesi ve direniş dilini kullanması gerektiğinin açığa çıktığını söyledi. Şiddete karşı direniş dilinin ortaya çıkmasının ardından ise failin belirlenmesi gerektiğini ifade eden Kayaoğlu, Türkiye’deki sorunun ise kadına yönelik şiddetin teorik anlamda bir gelişme sağlamaması olduğunu aktardı. Şiddet anlayışının uygulanmasının yanında hangi durumda şiddetin uygulanmadığına da bakılması gerektiğini belirten Kayaoğlu, “Araştırmalar bize erkeğin iktidarı ve gücü elinde tuttuğu zaman şiddet uygulamasının yanı sıra erkeğin gücünü kaybetmeye başladığı sırada şiddete yöneldiğini gösteriyor” diye konuştu.

Fail kadın üstünde tam kontrol sağlıyor

Ardından söz alan Psikiyatrist Ülkümen de, yaptıkları çalışmalar sonucunda şiddet gören kadınların kendilerini bağımlı ve aciz gördüğünü tespit ettiklerini söyledi. Bu anlamda failin etkili olduğunu belirten Ülkümen, “Failin uyguladığı iki tür tecrit ortaya çıkıyor. Bunlar fiziksel ve ruhsal tecrit. Fiziksel şiddet kadar ruhsal tecrit de öne çıkarken, fail kadına iyi biri gibi yaklaşır. Ve her şeyi onun için yaptığına inandırıyor. Böylece ruhsal olarak kadını ailesinden ve arkadaş çevresinden uzaklaştırarak, tek kalan failin kendisi oluyor. Böylece psikolojik şiddeti fiziksel şiddeti birlikte artırıyor. Fail kadına hiçbir alan bırakmayarak tecridi genişletirken, aynı zamanda bir bağımlılık yaratıyor. Her şeyi kendisinin belirlediği bir tam kontrol sağlıyor. Böylece şiddeti de meşrulaştırmış oluyor” şeklinde konuştu.

15 Temmuz sonrası saldırılar arttı

Devamında söz alan İstanbul LGBTİ Derneği Yöneticisi Çelik Özdemir ise, LGBTİ bireyler açısından şiddet ve faili anlattı. Özdemir, nefret dilinin yarattığı tahribatı aktarırken, özellikle 15 Temmuz sonrası yaşananlara dikkat çekti. LGBTİ bireylerin 15 Temmuz sonrası LGBTİ bireylerin maruz kaldığı bir saldırı furyasının başladığını ve mahallelinin korunması adı altında ihlallere göz yumulduğunu kaydetti. Özdemir, sürecin devlet tarafından beslenen zorbalığın sonucu olduğunun altını çizdi.

Panel soru cevap bölümünün ardından son buldu.

(akl/st/rp)

Baydemir: Sykes-Picot miadını doldurdu, yeni bir anlaşma şart

HDP Riha Milletvekili Osman Baydemir, Ortadoğu ve Kürdistan’ın bölünmesine yol açan 16 Mayıs 1916 tarihli Sykes-Picot Anlaşması’nın miadını doldurduğunu ve bu topraklarda artık yeni bir anlaşmanın yapılması gerektiğini vurguladı.

Halkların Demokratik Partisi (HDP) Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş başkanlığında Eş Genel Başkan Yardımcıları Fatma Kurtulan ve Nadir Yıldırım, milletvekilleri Osman Baydemir, Besime Konca, İmam Taşçıer ve Celal Doğan’dan oluşan HDP heyeti, geçtiğimiz 21 Eylül’de Güney Kürdistan’a çıkarma yaptı. Heyet, 5 gün süren temasları boyunca KDP Başkanı Mesut Barzani’nin yanı sıra YNK, Goran Hareketi, Yekgirtuya İslami ve Komalaye İslami gibi bölgedeki önemli tüm siyasi parti liderleri ve yetkilileri ile bir araya geldi.

Kürtler arası birlik, Kürt sorunun çözümü konusunda Kürt kesimlerinin inisiyatif geliştirmesi gibi konuların ele alındığı bu görüşmelerde yer alan isimlerden biri olan HDP Riha Milletvekili Osman Baydemir, bulundukları bu temasları değerlendirdi.

‘Amacımız Kürtlere dönük saldırılara karşı ittifak kurmaktı’

HDP heyeti olarak temel amaçlarının Kürdistan’ın güneyi ile kuzeyi arasında kardeşlik hukukunun güçlendirilmesi olduğunu ifade eden Baydemir, ziyaretlerinin bir diğer amacının ise Ortadoğu’da yaşanan, özelde de Kürt halkına dönük saldırıların bertaraf edilmesi ve Kürtler arasında ittifak oluşturmak olduğunu altını çizdi. 5 günlük ziyaretleri boyunca büyük bir ilgi gördüklerini ve oldukça sıcak karşılandıklarını dile getiren Baydemir, böylesi bir süreçte Kürdistani partiler arasındaki sorunların çözüme kavuşturulması için her ne kadar zaman ve sıkı bir çalışma gerekse de, buna dönük olarak yapılan görüşmelerin tesirini yakın zamanda görebileceklerini kaydetti.

“Halklar bizden ittifakı sağlamamızı istiyor. Halkın bu yönlü taleplerine çözüm olacağız” diyen Baydemir, bu beklenti doğrultusunda yakında müjdeli haberler almayı umduğunu paylaştı. Baydemir, bu açıdan Kuzey Kürdistan’daki partiler arasında kurulacak birliğin Güney Kürdistan’da kurulacak ittifakın da önünü açacağını da vurguladı.

‘Siyasi sürtüşme Kürtlerin zararına olur’

Barış ve ittifak ortamının kurulabilmesi hakinde bunun yansımalarının tüm Kürdistan’da hissedileceğini ifade eden Baydemir, “Kürtlerin birbiri ile siyaseten sürtüşmesi Kürtlerin zararına, Ankara, Tahran, Bağdat ve Şam’ın ise yararınadır. Onlar Kürtleri sıkıştırarak boğmak, şimdiye kadar mücadele ile elde ettikleri tüm kazanımları ellerinden almak istiyorlar” diye konuştu.

‘En iyi cevabın ittifaktan geçiyor’

Ankara siyasetinin temelde ‘Kürt düşmanlığı’ üzerine kurulu olduğunu kaydeden Baydemir, bu karşı şunları söyledi: “Kürtleri düşman olarak gören herkese verilecek en iyi cevabın ittifaktan geçtiğini düşünüyorum. Kurduğumuz temasların ulusal kongrenin toplanmasına ön ayak olmasını istedik. Bu amaçla bulunduğumuz ziyaretlerin bir kereyle kalmaması için bizler çaba içerisinde olacağız. Bunun sonucunda da Kürdistan topraklarında ittifak kurulacağına inanıyorum.”

‘Yeni bir anlaşmanın yapılması gerekiyor’

Baydemir’in Kürtler arasında ittifak kurulması ihtiyacı üzerinde dururken işaret ettiği nokta ise, emperyalist paylaşımın örneği olarak Britanya ve Fransa arasında Ortadoğu ve Kürdistan’ın bölünmesine yol açan 16 Mayıs 1916 tarihli Sykes-Picot anlaşması. Yüzyılı geride bırak bu anlaşmanın artık miadını doldurdunu söyleyen Baydemir, bu topraklarda yeni bir anlaşmanın yapılması gerektiğini vurguladı.

‘Biz Kürtler birbirimize mecburuz!’

Türkiye’de bugün Kürt halkı yönelik uygulanan kirli politikalarının sebebinin Kürtlerin toprakların sahip çıktığı olduğunu dile getiren Baydemir, bu duruma ilişkin ise “Emin olun eğer Rojava’da verilen mücadele olmasaydı, bugün korkmadan tankları ile topları ile Rojava’ya da girerlerdi” ifadelerini kullandı.

Baydemir, sözlerine şöyle devam etti: “Bana soracak olursanız biz Kürtler birbirimize mecburuz, kaderimiz bir. Bu yüzden kurtuluşta birlikte gelir, yok oluşta. Nasıl ki Maxmur’da, Kobanê’de, Şengal’de nice Kürt birliği birleşip, destansı zaferlere imza attı. Siyasetlerde bu temelde birlik, beraberlik kurarlarsa inanıyorum ki Kürtlerin doğuşu daha büyük olacaktır. Bugün Kürt halkı üzerindeki saldırıları da, aslında Kürtlerden duydukları korku ile eşit düzeydedir. Ne kadar korkarlarsa şiddetin de dozunu o kadar arttırıyorlar”

(ekip/öç)

‘Türkiye AB’nin açık hava hapishanesi’

Yeşiller Sol ve Gelecek Partisi (YSGP), Cezayir Toplantı Salonu’nda, “Ortadoğu’dan Avrupa’ya Mülteci Krizi” adlı panel gerçekleştirdi. Moderatörlüğünü YSGP üyesi Nergis Vasfıoğlu’nun yaptığı panele konuşmacı olarak Halkların Köprüsü Derneği Başkanı Prof. Dr. Cem Terzi, Yuva-Der Başkanı Erdem Vardar ve Avrupa Parlamentosu Türkiye’nin Dostları Grubu Genel Sekreteri Laura Batalla Adam katıldı. “Barış İçinde Yaşam Hakkı” pankartının asıldığı salona çok sayıda dinleyici de katıldı.

‘3 milyon Suriyeli’nin 60 bini kamplarda kalıyor’

Panelde ilk olarak konuşan Yuva-Der Başkanı Erdem Vardar, dernek olarak kamp dışında kalan mültecilerle ilgilendiklerini söyleyerek, AB ve Türkiye arasında gelişen mülteci sorununun Suriye’deki savaş ile bağlantılı olduğunu ve AB’nin bu yüzden kafasının allak bullak olduğunu ifade etti. Türkiye’de yaşayan 3 milyon Suriyelinin 60 bininin kamplarda kaldığını belirten Vardar, amaçlarının mülteci konumundaki kişilerin kendi kendilerine yeterli konuma gelmesini sağlamak olduğunu söyledi.

‘Mülteciler ile birlikte AB-Türkiye ilişkileri başladı’

Ardından söz alan Avrupa Parlamentosu Türkiye’nin Dostları Grubu Genel Sekreteri Laura Batalla Adam da, Suriye’de yaşanan savaş nedeniyle 2015 yazında gelen göç dalgasının Avrupa’yı zor duruma soktuğuna dikkat çekti. Mülteciler ile birlikte AB-Türkiye ilişkilerinin tekrar başladığını ve Türkiye’ye ödenen 3 milyar Euro’nun Suriyelilerin kendi ülkelerine geri dönmesini engellemek için verildiğini söyleyen Adam, “Asıl problemler mültecilerin büyükşehirlere taşınmak istemesinden kaynaklanıyor. Yerleşim hakkı verilmediği için kayıt olmamayı tercih ediyorlar” dedi.

Adam’ın konuşması tepki çekti

Adam’ın konuşması ardından panele katılanlardan gelen “Avrupa’nın Kürdistan’da yaşanan katliamlara sessiz kalmasında mülteciler konusu etkili diyebilir miyiz? Bize hep tekniki bilgi verdiniz ama Avrupa’nın ikiyüzlü politikasına dair hiçbir şey söylemediniz” sorusu üzerine Adam, “Ben burada parlamentoyu temsil etmiyorum. Yaptığım gözlemler sonucunda bu bilgileri elde ettim” demesi büyük tepki çekti.

‘BM hak ihlali yapan en büyük kurumdur’

Son olarak konuşan Halkların Köprüsü Derneği Başkanı Prof. Dr. Cem Terzi ise, her iki konuşmacının anlatmış olduklarına katılmadığını söyleyerek , “Ortadoğu’dan Avrupa’ya Mülteci Krizi”nin nasıl ve neden şekillendiğine dair görüşlerini aktardığı konuşmasını yaptı. Terzi, tarihin egemenler tarafından yazıldığı takdirde yanlış yazılacağını ve AB-Türkiye arasındaki mülteci anlaşmasının tarihe utanç olarak geçeceğini söyleyerek, “Dernek olarak STK ve AB’den para almıyoruz. Onlardan para alırsanız yaptıklarını eleştiremezsiniz. BM hak ihlali yapan en büyük kurumdur.Biz sadece mültecilerin yaşadıklarına dair bir ses olmak için çalışıyoruz” diyerek tepki gösterdi.

‘Ortadoğu’yu kim bombalıyorsa göçmenlerden de o sorumludur’

Göçmen ve mülteci ayrımının sahte ve bir tür şiddet uygulaması olduğunu ifade eden Terzi, “Göçmen sorununda batı sorumludur. Ortadoğu’yu kim bombalıyorsa 60 milyon göçmenden de o sorumludur” dedi.Suriye halklarının isyanının emperyalist devletler tarafından çalındığı yönünde tespitte bulunan Terzi, Türkiye’de devreye konulan geçici koruma rejiminin ise bir tür rehine durumu olduğunu söyledi.

‘Türkiye AB’nin açık hava hapishanesi’

Terzi, AB-Türkiye arasındaki geri gönderme anlaşmasının resmi insan kaçakçılığı ve insan haklarına aykırı olduğunun altını çizerek, “Burası güvenli bir ülke ise gelin yaşayın bizimle. Türkiye AB’nin açık hava hapishanesi. Bu bir rehine krizi değildir. Bu en zenginlerin en yoksullara karşı yürüttüğü kirli bir savaştır” diye belirtti. Terzi son olarak, Türkiye’nin mülteciler konusunda resmi insan kaçakçısı olarak tarihe geçeceğini söyleyerek, “Sosyalistlere düşen görev koşulsuz konukseverlik olmalıdır. Savaş olan her yerde kapılarımız açmalıyız” diyerek Türkiye’nin mültecilere yönelik politikalarını eleştirdi.

Panel yapılan konuşmalar ardından soru cevap kısmı ile son buldu.

(nd/za/rp)