Ana Sayfa Blog Sayfa 6233

Jin Fikirliler ‘erkekliği’ sorguluyor

Toplumsal cinsiyet temalı videolar çeken Jin Fikirler’deki kadınlar, çektikleri videolarla erkekliği ve kadınlık rollerini sorgulatmaya devam ediyor

Yaklaşık bir yıl önce Tarlabaşı Toplum Merkezi’nde video üretmek için bir araya gelen bir grup genç kadın, cinsek sağlık, toplumsal cinsiyet eşitliği ve üreme sağlığı gibi konularda aldıkları eğitimin ardından Jin Fikirler’i oluşturdu. Kadınlar oluşturdukları blogla kadına biçilmiş rolleri sorguluyor ve hikayelerini paylaşıyor.

Tarlabaşı Toplum Merkezi Yöneticisi Ceren Suntekin, Tarlabaşı’nda 100 kadınla yaptıkları görüşmenin ardından böyle bir projeye başladıklarını söylüyor. Jin Fikirler, Tarlabaşı Toplum Merkezi’nin Mode İstanbul ortaklığında ve Sabancı Vakfı desteği ile yürüttüğü Genç Ses Proje kapsamında oluşmuş.

‘12 genç kadınla başladı’

Ceren Suntekin, Genç Ses Projesi’nin genç kadınların cinsel sağlık konusunda bilgi sahibi olabilmeleri, cinsiyet eşitliği üzerine tartışabilmeleri ve bu konuyla ilgili medya araç gereçleri üretebilmeleri için 2015 Eylül ayında yaşları 15-21 olan 12 genç kadınla başladığını anlatıyor.

Jin Fikirler ismi nasıl oluştu?

Proje Genç Ses adına sahip olsa da kadınların sahiplenebileceği bir blog ismi aradıklarını söyleyen Suntekin, Jin Fikir isminin oluşumunu ise şu sözlerle anlatıyor: “İlk toplantılarda hep birlikte aklımıza gelen isimleri tahtaya sıraladık. Enerjimizi, taleplerimizi kadınca bakışımızla anlatacağımız için Türkçe’deki cinfikirli sözcüğünden yola çıkarak Kürtçe’de kadın anlamına gelen Jin’i cinle değiştirip ‘Jin Fikirler’e karar verdik.”

Kendi filmlerini çekiyorlar

Bloglarından cinsiyet eşitliği üzerine yazılar yazdıklarını, ayrıca cinsiyet rolleri üzerine çekilen filmleri de değerlendirdiklerini anlatan Suntekin, daha sonra genç kadınların fotoğraf, kadraj, ışık, ses, remix gibi teknikleri öğrenerek kendi filmleri üzerinde yoğunlaştığını söylüyor. Jin Fikirler’in hazırladığı filmler, Mode İstanbul tarafından desteklenerek, önce Documentarist’te daha sonra da proje kapanış etkinliğinde söyleşilerle gösterilmiş.

Projeye katılan tüm kadınların Jin Fikirler içinde olsun olmasın çok güçlü ve kararlı olduğunu söyleyen Suntekin, “Kadınların kendilerini ifade etme biçimleri, kullandıkları dil, hayata karşı duruşları muhteşemdi. Sadece genç kadınlarla değil, genç erkekler de böyle projeler yapılması ve aslında kadınları etkilediğinden belki de daha çok erkekleri derinden etkileyen ve onlara baskı kuran erkeklik üzerine tartışmak ve çalışmalar yapmak gerektiğini düşünüyorum. Toplumun özgürleşebilmesinin önünün cinsel sağlık eğitimleri ve cinsiyet eşitliği çalışmalarını daha yaygınlaştırarak açılacağını savunuyorum” diyor.

Öykü Dilara Keskin/İstanbul – Jinha 

 

 

 

 

14’ünde evlendirildi, 15’inde doğumda öldü!

Bedlîs’in (Bitlis) Matkî (Mutki) ilçesinde 14 yaşında evlendirilen Derya B., doğum yaptıktan sonra yaşamını yitirdi.

Türkiye’nin, Kanada ve Peru ile birlikte hazırladığı cinsiyet eşitsizliğini ortadan kaldırmak ve kız çocuklarının desteklenmesini amaçlayan tasarı, 11 Ekim Dünya Kız Çocukları Günü olarak kabul edildi bu tasarı sadece kağıt üstünde kaldı. Dünya genelinde 18 yaşından önce evlendirilen 700 milyon kız çocuğunun 250 milyonu, 15 yaşından önce evlendirilmiş. Türkiye’de ise 2013 yılında evlenenlerin yüzde 24’ü 16-19 yaşları arasında.

İmam nikahı ile evlendirildi

Matkî’nin Özel Köyü’nde 14 yaşındayken akrabasıyla imam nikâhıyla evlendirilen Derya B., de eril zihniyetin katlettiği kız çocuklarından yalnızca bir tanesi. Derya B., evlendirildikten bir yıl sonra 15 yaşında hamile kaldı ve 1 hafta önce de evde doğum yaptı. Doğumdan bir süre sonra fenalaşan Derya B., ailesi tarafından şiddetli baş ağrısı, mide bulantısı, kusma şikâyetleriyle hastaneye kaldırıldı. Muş Devlet Hastanesi’nde yapılan kontrollerin ardından beyin kanaması geçirdiği belirlenen Derya B., Êlih’te (Batman) özel bir hastaneye sevk edildi. 2 gün yoğun bakımda kalan Derya B., yaşamını yitirdi.

BEDLÎS

 

 

Musul Minbic gibi özgür kadın kenti olmalı

Uluslararası siyasetin üst perdesinde Musul bu günlerde ‘kim tarafından kurtarılacak’ tartışmalarıyla gündemde. İşgalin ardından kurulan köle pazarlarında siyah çarşaflar içinde satılan Êzidî kadınların 21 yüyyıl hafızasına kara bir leke olarak kazındığı kent için savaşmayı özgürlüğe en çok susayanlar hak ediyor ve Musul Minbic gibi özgür kadın kenti olmalı

Musul operasyonuna yönelik tartışmalar ve hazırlıklar yoğunlaştıkça, Musul’un hem uluslararası güçler hem de bölgesel güçler açısından önemi de daha yoğun tartışılmaya başlandı. Herkes günlük yapılan açıklamalar ve güçlerin belirlemiş olduğu pozisyonları göz önünde bulundurarak, kendisince duruma bir yorum getirmeye çalışıyor, tahminlerde bulunuyor. Bir Musul bilmecesi almış başını gidiyor.

Musul nerede ve nasıl bir kent?

Önemi tartışılmaya başlandıkça, konuyu bilen ya da bilmeyen herkes her şeyden önce Musul’un coğrafik, kültürel, tarihi geçmişine dönüp bir daha bakma ihtiyacı duyuyor. Bu Musul nerede ve nasıl bir kent?

Musul, Ninova şehrinin batısına kurulu, Dicle Nehri’nin kıyısında bulunuyor. Kent bugün Musul, tarihsel geçmişte de Havlan ve Mavsil isimleriyle de bilinmektedir. Birçok dine, farklı kültürel ve etnik yapıya beşiklik eden kent, Hıristyanlığın önemli merkezlerinden biri olmuştur. Tarihsel süreç boyunca birçok farklı gücün istilasına uğrayan kent, birçok kez yıkılmış, yağmalanmış ve yeniden inşa edilmiştir. Kentin hakimiyetini bir başka güçten devralan diğer güçlerin hepsi kentin tarihsel dokusuna işleyecek şekilde izler bırakmıştır. Bunların birçoğu bugün tarihsel miras olarak adlandırılsa da, işgal güçlerinin ideolojik, kültürel, sosyal ve inançsal yapılarıyla inşa edilmiştir. Kubbeler, minareler, kiliseler, bahçeler, külliyeler, heykeller vs…

Dicle nehri’nin kenarında bulunması itibariyle verimli topraklara sahip ve tabii ki bölgesel güçler dahil, uluslararası güçlerin de iştahını kabartan zengin petrol rezervleri bulunuyor. Irak’ta bulunan petrol rezervlerinin yüzde 20’si Musul’da.

Herkes Musul’u istiyor

Bir nevi herkes “Musul benimdir benim olacak” diyor. Peki gerçekten Musul kimin, ya da kimlerin? Nüfusa tabi tutulacaksa 1997 yılında Irak’ta yapılan Nüfus sayımında Musul’un 2 milyon 42 kişinin olduğu belirlenmiştir. Nüfusun ayrıntılarına ulaşılmamışsa da, araştırmalar 1881-83 yılları arasında yapılan sayımda Musul halkının Rum, Ermeni, Katolik, Yahudi, Protestan, Keldani, Yakubi, Êzidî ve Maruni inançlarına göre tasnife tabi tutulduğu, buna göre de yüzde 55 Kürt, yüzde 23 Arap, yüzde 8 Türk, yüzde 14 diğerleri şeklinde belirlenmiştir. Yapılan sayımda, Musul vilayetinde toplam nüfusun 785.498 kişi olduğu, bunun 424.720‘si Kürt, 30.000’i Ezidi Kürt, 185.763’ü Arap, 65.895’i Türkmen, 79.120’si Hristiyan/Yahudi’dir. (Kürdistan Stratejik Araştırmalar Merkezi’nin yapmış olduğu araştırmadan alınmıştır)

Aritmetikden öte bir anlamı var

Matematiksel verilere göre hareket edilecekse, şehrin kime ait olduğu aslında net. Ancak Musul, hiçbir aritmetiğe, çarpma veya bölme işlemine tabi tutulmadan, kültürel, inançsal ve sosyal dokusuna bakılarak, tüm dünya insanlığının üzerinde yaşayabildiği, kendisini özgürce ifade edebildiği, kardeşliğin, eşitliğin ve barışın kenti olmalı. 1926’da İngiltere ve Türkiye arasında imzalanan Ankara anlaşmasıyla Kürtlere verilmemesi şartıyla Irak hükümetine statüsü netleşmeyen kent olarak bırakıldı. Şehrin sağı ve solu farklı mezhepler, inançlar arasında bölündü ve yoğun çatışmalara sahne olmaktan kurtulamadı. Birçok gücün egemenlik arayışına, savaşına son olarak 10 Haziran 2014 yılında IŞİD çeteleri de dahil olarak, kenti tamamıyla işgal etti. Musul’un son işgalci gücünün tarihsel ve kültürel dokusundan geriye neler bıraktığını bilmiyoruz. Ancak nasıl ki tarihsel süreç içerisinde Musul’un diğer işgalcileri talan ve yağma yaptıysa, kendi sembolleriyle kente rengini hakim kılmaya çalıştıysa, şimdi kültürel moziaik olarak bilinen, çok renkli ve kültürlü bu kentin IŞİD’in karanlık, vahşi ve barbar gerçeğini yansıtan bir renk aldığını biliyoruz. Bir zulüm cenderesinin kenti teslim aldığını, kıyımlar yaptığını, köle pazarları oluşturduğunu ve çocukları defşirdiğini, kafa kestiğini biliyoruz.

Êzidîler köle olarak tutuluyor

Ve tabii akıbetini bilmediğimiz binlerce Êzidî kızkardeşimizin, analarımızın köle olarak tutulduğu kent olarak biliyoruz. Bu yüzden son işgalsinden de özgür olmasını, Êzidî kızkardeşlerimizin, diğer inançlara mensup tüm kadınların ve en nihayetinde o kente hapsedilen insanlık değerlerinin özgürleştirilmesini istiyoruz.

Bu özgürlük savaşını en çok kim hak ediyor?

Bu özgürlük savaşı herkesten çok Kürtlerin. Kim neyin hesabını yapar, yapıyor yorumuna girmeden, bu savaşta en çok da yer alması gereken güçlerin Kürt güçleri olduğu inancındayım. Ama birlik ve ortak bir komutanlık adı altında. Omuz omuza, hiçbir egemenlik hesabı yapmadan, Kürt düşmanı olan hiçbir işgalci güçle bu rolü paylaşmadan, Kürt’ün özgürlük kaderini belirleyecek anlara yürünmeli. KDP’nin IŞİD çetelerine bıraktığı Şengal’e ve hala IŞİD çetelerinin elinde esir bulunan tüm Êzidî kadınlarına ve halkına vereceği özeleştiri bu şekilde olabilir. Türkiye’nin yanında yer alarak, onların değirmenine su taşıyan ve Musul üzerindeki hesaplarına yol olarak değil, Kürt özgürlük güçleriyle ve diğer tüm Kürt güçleriyle birleşerek, Musul’un IŞİD çetelerinden özgürleştirilmesi operasyonuna katılmalı.

Özgür kadın kenti olsun…

Kara çarşaflardan kurtulan Minbicli kadınlar gibi Musul’un üzerinden karanlığın atılacağı ve kadınlarımızın, kadınların özgürleşeceği anı hiçbir siyasi, askeri, ekonomik hesap yapmadan özgürleşeceği anı sabırsızlıkla bekliyorum. Musul özgür olsun, ama tüm insanlık değerlerinin korunduğu, özgür, eşit, adil bir kent olsun. Tüm bu değerlerin bileşkesi olan özgür kadın kenti olsun…

Rojbin Ekin/JINHA

Barış süreci için tsunamiye gerek yok

Sabancı Üniversitesi, Türkiye Ekonomik ve Sosyal Etüdler Vakfı (TESEV) ve Frederich Ebert Stiftung’in ortaklaşa organize ettiği “Barış süreçlerini canlandırmak: Kolombiya, Filistin, Endonezya” konulu konferans gerçekleştirildi. Konferansın açılış konuşması Friedrich-Ebert-Stiftung Derneği Temsilcisi Prof. Dr. Aydın Uğur ve Prof. Dr. Ayşe Betül Çelik tarafından yapıldı. Müzakereleri 3 taraflı ele almak gerektiğini belirten Çelik, barış süreçlerinde en önemli şeyin güven olduğunu dile getirerek, güven sorunun ortadan kaldırılması için üçüncü tarafların olmasının önemli olduğunu anımsattı.

2005’te müzakere başladı

Ardından Endenozya’daki barış sürecini konu alan Doç. Dr. Evren Balta’nın moderatörlüğünü yaptığı panel, AÇE Barış ve Demokrasi Okulu Yönetim Kurulu Başkanı ve Özgür AÇE Hareketi Eski Müzakerecisi Nur Djuli ile Belçika ve AB Açe İzleme Kurulu (AMM) Eski Başkanı Pieter C. Feith konuşması ile devam etti. Endonezya’daki müzakere ve çatışmalı süreci anlatan Balta, 2005’te son derece trajik yaşanan tsunami süreci ile birlikte Endenozya’ya giren uluslararası güçler ile yeni bir müzakere süreci başladığını ifade etti. Balta, bu süreçten sonra hem silahsızlanma hem de devletin bölgede askeri gücünü azaltmaya başladığını hatırlattı.

Süreç Endonezya ile benzer

Balta’nın ardından söz alan Nur Djuli, Endonazya’nın çözümü ön görecek bir deklarasyonun yayınladığını belirterek, deklarasyonda şiddetin hiçbir şekilde çözüm sağlamayacağı belirtildi. Barışı kurmak için sivil toplum, kadın grupları, akademisyenlerin barışa giden yolu hazırlayabileceğini söyleyen AMM eski Başkanı Pieter C. Feith de, “Endenozya’daki barış sürecinin en ilginç yanı, sizin ülke içinde geçerlidir ki Kürt toplumunun meşru talepleri var. Umarım bunlar kabul görür” dedi.

Sağlıklı lider

Sözlerine “Amaç GAM’ın siyasi bir harekete dönüşmesiydi ve bu oldu” diyerek devam eden Feith, “Silahlı çatışmada olan herkese terörist demek olumlu bir yaklaşım değil Barış sürecinde terörist ifadesini kullanmamak gerekir” dedi. Feith, “Barış süreci başarılı olacaksa ancak temel demokratik haklara saygı olmalı, özgür basın  ve akedemi özgür olmalı. Bilgilendirilmiş sağlıklı liderliğe ihtiyaç var. Sivil toplumun barışın, demokrasiyi her daim hatırlatması gerekiyor. Etnik ve dini azınlıkları da hep akılda tutmak gerekiyor” dedi. Kürt kimliğinin tanınması gerektiğini de öneren Feith, tarafların Onur ve Hukuk kelimelerine saygı göstermesi gerektiğini dile getirdi.

Özerklik talebi dikkate alınmalı

“Hiç bir barış süreci yalıtılmış bir şekilde, dış gelişmelerden bağımsız olamaz” diye devam eden Feith, “Özerklik gibi talepler dikkate alınmalı. Barış süreci evrimleşti ve ayrılıktan özerkliğe dönüştü. Sizin ülkeniz de de bu sürece dönüşebilir” değerlendirmesinde bulundu.

İSTANBUL / DİHA

 

 ‘Yedek lastik’lerin kapışması!

MHP’nin başkanlık sistemi için AKP’ye göz kırpmasının ardından CHP Genel Başkan Yardımcısı ve parti sözcüsü Selin Sayek Böke’nin MHP için kullandığı “Saray’ın yedek lastiği” sözlerine MHP Genel Sekreteri İsmet Büyükataman’dan sert tepki geldi. CHP’ye PKK üzerinden yüklenen Büyükataman, Che Guevera üzerinden hakaretler yağdırdı. Büyükataman, “Milliyetçilik, Bolivya dağlarında öldürülen Arjantinli maceracı serseri Guevera için zırlayıp da sıra Kazak kahramanı Osman Batur’a gelince susmak hiç değildir. CHP zihniyeti bunu anlayamaz. Milliyetçi Hareket’e bu konularda dil uzatmak sicili bozuk, sabıkası kabarık zihniyetlerin haddi ve hakkı değildir” ifadelerini kullandı.

7 Haziran seçimleri sonrası AKP’nin başkanlık hayallerinin sekteye uğraması üzerine başlatılan savaşta CHP ve MHP de AKP’nin yanında saf almışlardı. 15 Temmuz darbe girişimi sonrası Yenikapı ve Beştepe mutabakatlarıyla oluşturulan “milli cephe”de saflar daha da sıklaştırılmıştı.

 

 

 

Tüm farklılıkları yok sayan yapı için teklif hazırlığı

AKP’nin gündemden düşürmediği başkanlık sistemine ilişkin modelini, konturölünü ellerinde bulundurdukları medya organları tarafından duyurdu. AKP’nin diğer bütün farklılıkları inkar eden bir yapı olan ‘Üniter Başkanlık’ sistemini amaçladıkları ve meclise teklif hazırlamayı amaçlıyor

AKP’nin havuz medyası, hükümetin üzerinde çalıştığı başkanlık modelini yazdı. Buna göre, AKP yanına aldığı milliyetçi ve Ergenekoncu kesimlerin taleplerini dikkate alarak hazırladığı başkanlık teklifini, “tekçi ve merkeziyetçi” anlamına gelen, “Üniter Başkanlık” formülü üzerinden netleştirdi. MHP’nin meclise getirin ifadelerini fırsata çeviren AKP, kendi tabanından gelen, “Federatif yapıya geçilecek, Türkiye bölünecek” şeklindeki milliyetçi eğilimleri de dikkate aldı, diğer kesimlerin talepleriyle birlikte daha milliyetçi bir formül önerdi. Bu amaçla TBMM’ye yeni bir anayasa paketi sunmaya hazırlanan AKP, pakette sadece başkanlık sistemine yer vermeyi amaçlıyor.

CHP ve MHP’nin oyları hedefleniyor

Türkiye tipi başkanlık modeli olarak netleştirilen sistem, “Üniter Başkanlık” olarak formüle edildi. Diğer bütün farklılıkları inkar eden, üniter devlet yapılanmasının korunması taahhüdünde bulunan AKP, bu teklifiyle CHP ve MHP’nin çekincelerini gidermeyi amaçlıyor. Öneride, “güçlü başkan ve güçlü bir parlamento” formülünü önerecek olan AKP, teklif ile birlikte Meclisin güvenoyu yetkisini elinden alıyor, sadece bütçeyi görüşme yetkisi veriyor.

AKP’nin hazırladığı paket, kendisi ile yapılan gizli görüşmeleri ve “başkanlık sistemine karşı görünen” kesimlerin itirazlarının dikkate alınması halinde bu sisteme karşı çıkmayacaklarını da gösteriyor.

Referandum hazırlığına başladı

OHAL uygulamalarıyla fiili başkanlık dönemi yaşanırken, Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan, başkanlığın yasallaşması için şimdiden referandum çalışmalarına başladı. Erdoğan, Konya’daki toplu açılış töreninde Başkanlık sistemi ve yeni Anayasa konularına değinerek “Fiili bir durumla karşı karşıyayız. Yapılan kamuoyu araştırmalarına baktığımızda milletim başkanlık sistemi, diyor. Parlamentodaki siyasi partilerimize, eğer milletim ‘Evet’ diyorsa ‘Hayırlı olsun’ diyelim” dedi.

İnceldiği yerden kopsun’

Türkiye’deki medyanın içinde bulunduğu durumu, OHAL sonrası yaşanan televizyon ve radyo kapatmalarını değerlendiren Cumhuriyet Gazetesi yazarı Aydın Engin, iktidara yakın medyanın inandırıcılığını tamamen kaybetmediğini çok geniş kitlelere seslenebildiğini anlattı. Engin, “Her gün bir ‘FETÖ’cü yakalanıyor, ‘Evet darbeyi biz yaptık’ diyorlar. Duyduklarına inanmayı sağlamak için bu tekniklerin kullanıldığını biliyoruz” dedi.

12 Eylül aşıldı

“Türkiye’de diz çökmeyen, boyun eğmeyen ne kadar medya varsa hedef oldu” diyen Engin, daha önce yaşadığı muhtıra ve darbe döneminde dahi savunma hakkı olduğunu belirterek bu sürecin daha kötü olduğunu vurguladı. Engin, “12 Eylül dönemini aşmış bir durumdayız” dedi.

“Henüz ‘Bundan sonra Cumhuriyet, Evrensel, Birgün çıkmayacak’ denilmedi” diyerek bu gazetelerin muhalif duruşunu değerlendiren Engin, patronlu medyanın çok çabuk susturulabildiğini, patronsuz medyanın ise mali olarak çökertmenin hesabının yapıldığını kaydetti. Terörle Mücadele Kanunu’nda (TMK) yargılanan çalışanını işten çıkarmadığı takdirde gazetenin resmi ilan alamamasına ilişkin yönetmeliği hatırlatan Engin, bu yolla muhalif gazetelerin mali olarak kapatılacağına değindi. Engin, “Biz de ya boyun eğeceğiz ya da ‘İnceldiği yerden kopsun’ diyeceğiz. Bu durumda bu üç gazete olarak sanıyorum inceldiği yerden kopsun diyeceğiz” dedi.

İSTANBUL / DİHA

 

 

 

 ‘Hastalarımı düşman görmem isteniyor’

ABD merkezli İnsan Hakları İçin Doktorlar (PHR), “Türkiye’nin Güneydoğusu: Kuşatma Altında Sağlık Hizmeti” başlığıyla yayınladığı raporda, sokağa çıkma yasağı ilan edilen bölgelerde sağlık hizmetine erişimde gözlenen sorunlar ve sağlık çalışanlarının maruz kaldığı zorluklara yer verildi. Sokağa çıkma yasakları ve kapatmalarının sağlık hizmetinin sunulması konusunda kalıcı olumsuz etkiler yaratıldığının belirtildiği raporda, “Türk Tabipleri Birliği (TTB) Mardin Tabip Odası üyesi olan Dr. A.K., sokağa çıkma yasaklarından biri sırasında Nusaybin Devlet Hastanesi acil servisinde durumu şöyle tarif etmiştir: “İnsanlar genellikle hastaneye girmeye korkuyordu, çünkü güvenlik güçleri oradaydı. Kurşun yarası varsa, bazen devlet doğrudan bu kişinin çatışmada yer aldığı sonucunu çıkarıyordu.” Taybet İnan’ın yaşamını yitirmesine de değinilen raporda, Cizîr’de (Cizre) bodrumlara sığınan sivillerin yaşamını yitirmesine de yer verilerek, “Güvenlik güçleri acil müdahale ekiplerinin erişimine izin verdiğinde ise bu izin genellikle saatler ya da bazı durumlarda günler sonra verilmiş ve ölümle sonuçlanmıştır” denildi. Raporda yer alan, “Mardin Tabip Odası üyesi bir pratisyen doktor olan Dr. D.K., hakkında da bölgede barış talep etmek için SES ve TTB tarafından düzenlenen bazı gösterilere katılmasının ceza davası ve idari soruşturma açılmıştır: “Devlet çevremde bulunan, tedavi ettiğim kimselere düşman olarak bakmamı istiyor ve ben bunu yapamam” ifadesi ise yaşananları özetledi.

HABER MERKEZİ

 

 

:

 

Bakandan ‘diploma’ yanıtı: İmha edildi

CHP Manisa Milletvekili Tur Yıldız Biçer, Savunma Bakanı Fikri Işık’ın yanıtlaması istemiyle soru önergesi verdi.

Işık, “Recep Tayyip Erdoğan yedek subay olarak askerliğini yapabilmek için hangi diplomayı verdi?” sorusuna askerlik yükümlülerine ait şahsi dosyaların askerlik şubesi başkanlıkları tarafından tutulduğu, terhis belgesi, alınan cezalara ait belgeler ve sağlık raporları hariç olmak üzere terhis tarihini müteakip yasada yazılı olan yaş sınırı (41 yaşına girdikleri yıl sonu) itibariyle imha edildiği yanıtını verdi.

Oda TV’nin haberine göre Milli Savunma Bakanı Fikri Işık, Yedek Subaylar ve Yedek Askeri Memurlar Kanununun 3. Maddesinde, 11 Ekim 1960 tarihli ve 97 sayılı Kanunla yapılan değişiklikle; yüksekokul ve fakültelerden mezun olan yükümlülerin askerlik hizmetlerini yedek subay statüsünde yapabileceklerinin hükme bağlandığını, söz konusu düzenlemenin 12 Kasım 1980 tarihine kadar yürürlükte kaldığını belirterek, “Sayın Cumhurbaşkanımız, bu hüküm uyarınca diploması dahil mevzuat gereği istenen tüm belgeleri askerlik şubesine ibraz ederek yedek subay statüsünde askerlik hizmetine başlamış ve hizmet süresi sonunda terhis edilmiştir” dedi. (HABER MERKEZİ)