Ana Sayfa Blog Sayfa 6243

Katliamın birinci yılında fotoğrafları sergilendi

10 Ekim Ankara Katliamı’nın birinci yılında katliamda çekilen fotoğraflar Çankaya Belediyesi sergi salonunda sergilendi. Sergi 22 Ekim’e kadar açık kalacak.

10 Ekim 2015’te Ankara Tren Garı’nda gerçekleşen katliamda foto muhabirleri, gazeteciler ve yurttaşların çektiği fotoğraflar, “Hatırladığın kadar güçlü unuttuğun kadar suçlusun unutma” ismiyle katliamın birinci yılında Çankaya Belediyesinde sergilendi. Katliamın bütün dehşetinin yansıdığı fotoğraflarda katliamdan sonra gerçekleşen polis saldırısı da görülüyor. Ayrıca sergide katliamda yaşamını yitiren İstanbul Teknik Üniversitesi öğrencisi Günay Doğan’ın da kıyafetleri yer alıyor.

10 Ekim’de yaşamını yitirenlerin yakınları, katliamın birinci yılında gerçekleştirilen anmadan sonra sergiye geçti. Sergide duygu dolu anlar yaşandı.

Bugün başlayan sergi 22 Ekim’e kadar devam edecek.

(as/kk/dm)

Erdoğan Böhmermann kararına itiraz etti

ZDF televizyonundaki programında okuduğu hakaret içerikli şiiri nedeniyle hakkında soruşturma başlatılan Alman komedyen Jan Böhmermann, Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın itirazıyla karşılaştı. Erdoğan’ın avukatı Mainz Savcılığı’nın Böhmermann’la ilgili soruşturmanın durdurulmasına itiraz etti. Mainz Savcılığı’ndan yapılan açıklamada Erdoğan’ın itirazının Koblenz kentindeki Başsavcılık tarafından inceleneceği belirtidi.

Mainz Savcılığı geçen hafta Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın şikayetiyle “yabancı devlet adamına hakaret” suçlamasıyla Alman komedyen Jan Böhmermann hakkında açılan soruşturmada takipsizlik kararı verildiği duyurmuştu. Savcılığın açıklamasında, söz konusu eylemle ilgili cezai bir soruşturma için yeterli dayanak bulunmadığı belirtilmişti.

Alman hükümeti soruşturmaya izin vermişti

Alman komedyen Jan Böhmermann, Erdoğan’a yönelik hakaret içeren şiiri geçen mart ayı sonunda Alman televizyon kanalı ZDF’de yayınlanan “Neo Magazin Royale” adlı programında okumuştu. Ancak Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın bu şiirle ilgili rahatsızlığını Berlin’e iletmesi üzerine Alman hükümeti, savcılığa soruşturma başlatılması yetkisi vermişti. Alman Ceza Yasası’nın 103’üncü maddesi uyarınca yabancı devlet adamına hakaret suçlaması ile ilgili soruşturma açılabilmesi için hükümetin onay vermesi gerekiyor.

Böhmermann hakkında soruşturma açılan 103’üncü madde şikayet edilen kişi hakkında 3 yıla kadar hapis ya da para cezası verilmesini öngörüyor.

Öte yandan Erdoğan, Böhmermann’la ilgili başka dava daha açmıştı. Erdoğan’ın avukatının başvurusu üzerine Hamburg’da şiirin tamamen yasaklanması için bir soruşturma daha yürütüldü. Şiirin yasaklanması talebi ile Hamburg Eyalet Mahkemesi’nde açılan davanın görülmesine 2 Kasım’da başlanacak.

© Deutsche Welle Türkçe

dpa/HS/EC

Fransa: Halep’i Ceza Mahkemesi’ne taşıyacağız

Fransa hafta sonunda Halep’e yönelik Suriye rejiminin başlattığı hava saldırılarını durdurmak için BM Güvenlik Konseyi’ne bir karar tasarısı sunmuştu. Halep kenti üzerindeki hava sahasında uçuşa yasak bölgeler oluşturulmasını öngören tasarı Rusya’nın vetosu nedeniyle sonuçsuz kalmıştı. Fransız yönetimi bunun üzerine Uluslararası Ceza Mahkemesi’nden soruşturma başlatmasını istedi.

Fransa Dışişleri Bakanı Jean Marc Ayrault

“Açık bir savaş suçu”

Fransa Dışişleri Bakanı Jean-Marc Ayrault, France Inter radyosuna yaptığı açıklamada “Bu soruşturmaları hangi biçimde başlatabileceğini görmek için Uluslararası Ceza Mahkemesi başsavcısıyla temas kurmaya çalışacağız” diye konuştu. Suriye’de “açıkça” bir savaş suçu işlendiğini belirten Ayrault bunda sorumluluk sahibi olanların açıklığa kavuşturulması gerektiğini söyledi.

Suriye ordusuna bağlı uçakların yanı sıra Rusya da Halep’e terör gruplarını hedef alarak saldırı düzenlediğini söylüyor.

Putin’in Fransa ziyareti

Gelecek hafta Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in Paris’e resmi bir ziyaret düzenlemesi planlanıyor. Ancak Rusya’nın Suriye’deki rolü nedeniyle Fransa Cumhurbaşkanı François Hollande, TMC televizyon kanalına verdiği demeçte ziyaretin gerçekleşmesinin şüpheli olduğunu belirtti.

Hollande, “Eğer onu kabul edecek olursam bunun kabul edilemez ve Rusya’nın imajı açısından vahim olduğunu ona söyleyeceğim” dedi. Kremlin Sözcüsü Dimitri Peskov, Putin’in Paris’e düzenleyeceği ziyaretin hazırlıklarının yapıldığını açıkladı.

©Deutsche Welle Türkçe

dpa/EC/HS

Üç bin yıllık üzüm cinsi yok oluyor

Dünyada bir tek Erdîş’te yetişen ve cinsi çok eskilere dayanan Erdîş üzümü bilinçsizliğin ve duyarsızlığın kurbanı.

M.Ö 600 ve 900 Yılları arasında İlçede yaşayan ve üç adet ihtişamlı şehir kuran Urartular döneminden günümüze kadar uzanan Erdiş üzümü, bilinçsizlik ve duyarsızlık nedeni ile her geçen yıl biraz daha azalarak yok oluyor. Geçen yıllara rağmen bu yıl üzümün daha az verim sağladığını ifade eden üretici Osman Zengin, ailesinin üzümden elde ettikleri gelirle kendisini büyüttüğünü dile getirerek, “Erciş üzümü artık soframıza bile yetmiyor” dedi.

Urartuların mirası

Urartu Hükümdarı Aramu tarafından inşa ettirilen ve adı Arzaşkun olan Erciş’in bir çok noktasına ekilen Erciş Üzümü uzun yıllar kentin önemli geçim kaynağı olurken, günümüzde yok olmakla karşı karşıya. Üzümün önemini günümüze kadar taşıyan ve Karataşlar Mevkii’de bulunan tablet taşlar üzerine üç bin yıl önce çivi yazısıyla yazılan kitabede, Kral Menua üzüm bağlarını talan edenlere beddua ediyor. Yazıtta, “Menua İşpinioğlu, Tanrı Haldi için bu asma üzüm bağlarını diktirdi. Her kim ki bu asmalara zarar verirse, Tanrı Haldi, Tanrı Teişeba, Tanrı Şevini ve bütün tanrılar onu güneş altında kavursun.” ifadesi ile üzümün dönemdeki önemine dikkat çekiliyor. Urartu Uygarlığı, taş işlemeciliğinin yanı sıra yetiştirmiş oldukları üzümlerle tanındığı biliniyor. M.Ö 600-900 Yılları arasında İlçede yaşayan ve üç adet ihtişamlı şehir kurdukları belirtilen Urartular döneminde, tarihi Zernaki Tepe Mevkii’nden Haydarbey Mahallesi’ne kadar olan alanların tamamının üzüm bağı olarak kullanıldığı belirtiliyor. Küçük taneli ve ekşimsi bir tadı bulunan Erciş Üzümü’nün bağbozumu, Eylül ayının sonlarından Kasım ayının başlarına kadar devam ediyor.

‘Geçim kaynağımız soframıza yetmiyor’

Çocukluğunun üzüm bağlarında geçtiğini ifade eden ve Salihiye mahallesinde ikamet eden Osman Zengin, geçmişte ekonomik kaynakları olan üzümün günümüzde artık sofralarına bile yetmediğini söyledi. Zengin, “Benim babam bu üzümden elde ettiği gelirle bizi okuttu ve büyüttü. İlçede üzümün pekmezi yapılırdı. Şimdi bırakın pekmezi artık sofralara bile yetmiyor” ifadesinde bulundu. Zengin, üzüm bağlarının tozlandığını ifade ederek, tozlanmaya karşı çözüm bulamadıklarını dile getirdi.

‘Her şeyimizi kaybediyoruz’

Başta kominal yaşam olmak üzere günümüzde geçmiş ile ilgili her şeylerini kaybettiklerini ifade eden Zeynep Zengin, “eskiden bir dayanışma vardı, herkes birlik ve beraberlik içindeydi. Bu bağlar eskiden böyle olsaydı köy meclisleri toplanır buna yönelik çözümler üretilirdi. Çünkü her bitki geleceğe yönelik bir miras niteliğindeydi. Fakat günümüzde bu önem yok, bu gün birinin evi bile yansa kimse dönüp bakmaz. Kendi üzümlerimiz varken bizler gidip uzaklardan gelen üzümleri alıyoruz. Para ve rahatlığın peşinden koşar olduk. Yarın ne olacak endişesi yok oldu artık. Bu üzümlerin kıymetini bilmezsek kendi kıymetimizi de bilmeyiz” diye konuştu.

Kilosu 5 TL’ye alıcı buluyor

Az üretiminden dolayı tüketicinin ilgisini çeken üzümün kilosu 5 TL’den alıcı buluyor. Erciş İlçe Tarım Müdürlüğünden üzüm cinsinin güçlenmesine yönelik destekleme projeleri beklenilirken, üzüm fidelerini para karşılığında satması ilgiyi azaltmakta.
DİHA-Van

Clinton: Kürtleri silahlandırırım

Önerdiğimiz linkler Trump tepkilere rağmen adaylığı sürdürmede kararlı Tarihçi Fitzpatrick: Clinton’ın avantajı tecrübesi

ABD’de şimdiye dek 200’den fazla kadın başkanlık için yarıştı ancak başarılı olamadı. Tarihçi Ellen Fitzpatrick’e göre Hillary Clinton bugüne dek yarışan bütün kadın adaylardan daha fazla tecrübeye sahip. (01.10.2016)

TV düellosunun galibi Clinton

ABD başkan adayları Hillary Clinton ve Donald Trump’un ilk televizyon düellosu hararetli tartışmalara sahne oldu. Yapılan anketler Clinton’ın tartışmanın kazananı olduğunu gösteriyor. (27.09.2016)

Düelloyu Trump’ın yardımcısı kazandı

Beyaz Saray’ın iki numaradaki adayları televizyon düellosunda karşı karşıya geldi. Düelloda Trump’un yardımcısı olarak yarışan Mike Pence, rakibi Tim Kaine’ı geride bıraktı. (05.10.2016)

ABD’de Demokratların adayı eski Dışişleri Bakanı Hillary Clinton ile Cumhuriyetçilerin adayı iş adamı Donald Trump TV programında ikinci kez kozlarını paylaştı. TV düellosu, karşılıklı suçlamalarla çok sert bir tonda geçti. Başlangıçta el sıkışmaktan kaçınan adaylar tartışma sonunda tokalaştı.

Hillary Clinton, Suriye’deki savaşın tartışıldığı kısımda Kürtlerin silahlandırılması konusuna değindi. Clinton, “Başkan olursam Kürtleri silahlandırmayı değerlendirirdim” ifadesini kullandı.

Trump özür diledi

Trump ise kadınlarla ilgili aşağılayıcı ve küfürlü sözler sarf ettiği video kaydından ötürü özür diledi. Videoyu “soyunma odası sohbeti” diye tanımlayan Trump, “Bundan gurur duymuyorum. Ailemden ve Amerikan halkından özür diliyorum” dedi. Kadın düşmanı olmadığını belirten Trump, “Hiç kimse benden fazla kadınlara saygılı olamaz” görüşünü dile getirdi. Clinton’ın eşi, ABD eski Başkanı Bill Clinton hakkındaki taciz suçlamalarını hatırlatan Trump, “Benimkisi lafta kalırken o işi eyleme döktü” dedi. Clinton ise videonun, “Trump’ın gerçekte kim olduğunu gösterdiğini” savundu. 

‘Clinton cezaevinde olurdu’
Tartışmada Clinton’ın e-posta skandalı da gündeme geldi. Trump, “Eğer ben başkan olsaydım sen şu an cezaevinde olurdun” dedi. Trump, “Müslümanları ABD’ye almayalım” yönündeki çağrısını ise yumuşattı. Trump özellikle Suriye gibi ülkelerden ABD’ye gelecekler için çok güçlü güvenlik kontrolü yapılması gerektiğini vurguladı. Donald Trump, “on binlerce Suriyeliye ABD’nin kapılarının açılmasının tüm zamanların en büyük Truva atı olacağı” görüşünü dile getirdi.

© Deutsche Welle Türkçe

DW/AFP/dpa/GA, AG

Yorum: Nefret dolu ve silik düello

İkinci kez canlı yayında kozlarını paylaşan Başkan adayları Hillary Clinton ve Ronald Trump arasındaki ikinci söz düellosu nesnel tartışma olmaktan çok psikolojik savaşa benziyordu. Milyarder işadamı Trump kadınları aşağılayan kazak erkek tarzındaki konuşmasının video kaydına nasıl tepki gösterecekti? Hillary Clinton, kocasının evlilik dışı ilişkileriyle ilgili olarak rakibinin söylediklerine nasıl karşılık verecekti?

Karşılıklı ithamlar canlı yayından önce başlamıştı. Trump yayından bir saat önce alelacele basın toplantısı düzenledi ve üçünün Bill Clinton’ın cinsel tecavüzüne uğradığını söylediği dört kadını medya mensuplarının karşısına çıkardı.

Canlı yayından önceki şaşırtma girişimi

Bu manevra hiç şüphesiz Hillary Clinton’a sürpriz saldırı amacını taşıyordu. Trump Demokrat rakibinin kafasını karıştırarak, geçen haftadan bu yana uğradığı kaybı telafi etmek istemişti. Zorunlu el sıkışma sırasında birbirlerinden nasıl iğrendikleri yüzlerinden okunuyordu.

ABD Başkanlığı için yarışan adaylar arasındaki ikinci canlı yayın hor görme ve nefret havası içinde geçti. Mimik ve jestlerinden karşılıklı antipatilerini dışa vurmakla birlikte iki aday da kontrollü davranarak hakaretamiz sözler söylemedi. Hillary Clinton’dan bu dikkati göstermesi zaten beklenebilirdi. On yıllardır aşırı disiplin gerektiren nice olayla karşılaşmıştı. Aynı zamanda canlı yayınlarda programına açıklık getirmeye çalışıyordu. Bayan Clinton sempatizanlarına ve kararsız seçmene neden Başkanlık görevine daha uygun olduğunu ve Beyaz Saray’a hangi siyasi planları taşıyacağını anlatmaya çalışıyor.

Ines Pohl

Trump’un niteliksizliği

İkinci söz düellosunu kazanmak için elinden bir şey gelmeyecek olması haksızlık olarak algılanabilir. Kazanabilmesi Trump’un işi terbiyesizliğe vurmasına bağlıydı. Ama Trump bunu yapmadı. Donald Trump yine hiçbir soruya tutarlı cevap veremedi ve bol keseden yaptığı vaatleri nasıl yerine getireceğine açıklık kazandırmadı. Onu körü körüne destekleyenler bu yüzden ona kırgınlık duymayacaklardır. Trump sempatizanları da Clinton’dan en az onun kadar nefret ediyor. Adaylarının, Başkan seçildiği takdirde Clinton’ı içeriye attırmaya çalışacağı şeklindeki sözleri hoşlarına gitti. Mitinglerinde üzerinde ‘Clinton hapse’ yazılı tişörtlerin kapışılması, taraftarlarının Trump’u nasıl kayıtsız şartsız desteklediğini göstermiyor mu?

Ancak Trump bu tuhaf seçimin sonucunu belirleyecek olan kararsız ve bağımsız seçmen kitlesini kaybetti. Clinton’ın bu kitleyi net ifadeleri ve yakınlığıyla ikna etmiş olması mümkündür. Bu şov devam edecek. İkinci canlı yayından gelen en iyi haber 8 Kasım’a bir gün daha yaklaşılmış olmasıydı. O tarihte kampanya geride kalmış olacak.

© Deutsche Welle Türkçe

Ines Pohl

Iraklı parlamenter: Türk askerini getirenler yargılanmalı

Türk askerinin Güney Kürdistan Bölgesi ve Irak topraklarındaki varlığına yönelik tepkiler artıyor. Türk askerinin bölgedeki varlığını RojNews’a değerlendiren Irak Parlamentosu Kanun Devleti Grubu Dr. Adnan Esedi, “Bu güçlerin Irak topraklarına girmesi için yardımcı olanlar ya da bu güçlerin gelişi karşısında sessiz kalanlar yasalar çerçevesinde yargılanmalıdır” dedi.

‘İhanet suçundan yargılanmalılar’

Söz konusu kişi ve kesimlerin yargı önüne çıkarılarak “ihanet suçu” ile yargılanması gerektiğinin altını çizen parlamenter Adnan Esedi, şöyle dedi: “Türk askerlerinin Musul operasyonuna katılmasına hiçbir şekilde izin verilmeyecektir. Güçlerini bir an önce geri çekmeli ve özür dilemelidirler.”

‘Türk askeri Başika’dan çıkmalı’

Fırat Haber Ajansı’na (ANF) konuşan KDP’nin Irak Paramenteri Şaxewan Abdullah, Türkiye’nin Tel Afer’i Türkmenlerin denetiminde il yapmak amacıyla Musul operasyonuna katılmak istediğine işaret ederek, Sünni Arapların da Şii milislerin Musul operasyonuna katılmasını engellemek için Irak hükümetine karışı Türk devleti kozunu kullandığını belirtti.

Abdullah, şunları söyledi: “Parlamento oylamasında Türk askerinin Başika’dan çıkması için evet oyu kullandım. Biz Irak Güvenlik Komitesi olarak Türkiye’nin Bağdat konsolosluğunu çağırarak kendisine Başika’daki Türk askeri varlığının Irak hükümetiyle anlaşmaları gereği sadece güvenliği sağlamakla yükümlü olduklarını söyledik.”

Abdullah, Musul’daki bazı Sünni aşiretlerin Şii Heşd El Şeebi’nin Musul operasyonuna katılmasını istemediklerini, Türk ordusunun katılımını da Irak ordusuna karşı bir baskı aracı olarak kullandıklarını belirtti.

Türk askerinin 2015’te Başika’ya eğitim vermek amacıyla geldiğini, bunun da dönemin Başbakanı Ahmet Davutoğlu’nun 2015 Hewler’i ziyaretinde karara bağlandığı bilgini veren Abdullah, “Bundan sonra Güney Kürdistan’dan 10 bin kişi Başika’ya eğitim için gönderildi” dedi.

‘Bağdat’ın onayını almayan operasyona katılamaz’

Musul operasyonuna katılacak güçlerin Bağdat hükümeti tarafından onaylanması gerektiğine dikkat çeken KDP’nin Irak Parlamenteri Şaxewan Abdullah, şöyle konuştu: “Eğer Irak hükümeti izin vermezse Türk devletinin Musul operasyonuna katılması mümkün değildir, buna hakkı da yoktur. Sadece Türk devlet güçleri değil, Irak içindeki güçlerden de kimin katılacağına Irak hükümeti karar verme hakkına sahiptir. Bu ay yapılacak Musul operasyonuna sonuçta Irak içindeki bazı güçler de katılmayacaklardır.”

Abdullah, Türk devletinin operasyona ısrarla katılmak istemesini de “Tel Afer’i Türkmenlerin denetimindeki bir il statüsüne getirmek” olarak değerlendirdi.

(rp)

Kapatılan Zarok TV’ye şarkılı destek

Şubadap Çocuk, kapatılan Kürtçe çizgi film kanalı Zarok TV için şarkı besteleyerek kanalın açılmasını ve çocukların kendi anadillerinde çizgi film izleme olanağının engellenmemesini istedi.

Geçtiğimiz günlerde Başbakanlık emri ile OHAL kapsamında birçok muhalif yayın organının kapısı mühürlenmiş, canlı yayında yayınları kesilmişti. Kapatılan kanallar arasında yalnızca çocuklar için Kürtçe yayın yapan Zarok TV de vardı. Zarok TV’nin kapatılmasıyla binlerce çocuk sürekli izlediği ve anadilini öğrendiği/pekiştirdiği bir televizyondan uzak bırakıldı.

Yayınına geçen sene 21 Mart’ta başlayan Merkezi Diyarbakır’da olan Zarok TV, Kürtçe’nin Kurmanci, Zazaki ve Sorani lehçelerinde çizgi filmlerin yanı sıra çocuklara yönelik programlar yapıyordu. Zarok TV’nin çıkarılan KHK ile bölücü yayın yaptığı gerekçesi ile kapatılmasına birçok çevreden tepki geldi. Yalnızca çizgi film, çocuk programları ve klipleri paylaşan bir kanalın nasıl bölücü yayın yapacağı sorusu ise hala yanıt bulamamış durumda.

Zarok TV’nin kapatılmasının ardından yayınlanan birçok dayanışma mesajına Praksis Müzik Kolektifi içinde çocuk şarkıları besteleyen Şubadap Çocuk’tan şarkılı destek geldi. “Zarok TV açılsın, çizgi film başlasın!”  adındaki şarkı ilk günden büyük beğeni topladı.

‘ANADİLİNDE ÇİZGİ FİLMİ ÖNEMSİYORUZ’

Şubadap Çocuk’tan konuştuğumuz Semih Tokkuzun “Ülke açık faşizm altında ve Zarok TV’nin bölücü faaliyet yaptığı için kapatılması da faşizmin absürtlüğünü gösteriyor. İktidarın, yalnızca çocuklar için yayın yapan bir kanalı kapatması halktan ne kadar korktuğunu gösteriyor. Şubadap Çocuk olarak çocukların anadilinde çizgi film izlemelerini önemsediğimizden biz de son 6 aydır Zarok TV ile beraber çalışmalar yapıyoruz. Kapatmanın iktidarın Kürtçe alerjisi yüzünden olduğunu görüyoruz. Bunun için biz de en iyi bildiğimiz şey olan müzik ile dayanışma göstermek istedik” dedi. (İzmir/EVRENSEL)

‘Onur ve onursuzluk savaşı yaşanıyor’

‘Açıkçası şu anda çevresinde örgütlenilecek en önemli değerin onur olduğunu düşünüyorum. Onurlu olmak, baş eğmemek, kendini satmamak. Bu savaşın onur ve onursuzluk arasında, özgür olmak ve köle olmak arasında olduğunu, bu savaşın bir değerler savaşı olduğunu ya da buna tercüme edilebileceğini düşünüyorum’

Boğaziçi Üniversitesi Öğretim Görevlisi Yrd. Doç. Dr.Nazan Üstündağ, barış mücadelesi ile tanıdığımız bir akademisyen. Üstündağ ile Türkiye’nin geleceğini ve AKP hükümetinin kaçırdığı barış fırsatını konuştuk. Üstündağ, yaşanan savaşı ‘onur’ ve ‘onursuzluk’ arasında yaşanan bir savaş olarak nitelendiriyor.

 PKK Lideri Abdullah Öcalan’ın 21 Mart 2013’te  okunan mesajıyla Demokratik çözüm süreci başlatılmıştı. Bu süreç Türkiye ve Ortadoğu için ne kadar önemliydi?

Ortadoğu’da fazlasıyla eşitsizlik, adaletsizlik, iktidar ve servet birikimi sorunu var. Bunun yanı sıra ve bununla bağlantılı olarak Ortadoğu’nun sorunlarını çözümsüz bırakan en önemli iki konudan biri Filistin, biri ise Kürdistan sorunudur diyebiliriz. Filistin ve Kürdistan’ın sömürge ve işgal konumları devam ettikçe Ortadoğu’da kullanılan devlet şiddet ve terörü meşrulaştırılıyor, popülerleşiyor, güvenlik politikaları sorgulanmaksızın kabul ediliyor. Ayrıca bu iki sömürge üzerinden süren çatışmalar, uluslararası güçlerin bölgedeki manevra alanlarını sürekli olarak besleyen ve arttıran bir rol oynuyor. Bugün doğal olarak karşıladığımız bir çok imha politikası önce buralarda ortaya çıkıp, dünyaya yayılıyor. Bu anlamda 2013’teki süreç Ortadoğu için yepyeni bir imkandı ve hayatiydi.

İlk olarak Ortadoğu’da ilk kez halkların birlikte yaşamayı ve belli bir coğrafyayı ülke kabul ederek burada yaşamanın kriterlerini birlikte belirleyecekleri bir sürecin kapısı aralanmıştı. Bu hepimizi çok heyecanlandırdı, aynı şekilde dünyayı da heyecanlandırdı. Aslında süreci, Arap Baharı ile ve daha sonra cereyan eden Gezi ile birlikte okuduğunuzda, özgürleşmeye çalışan ve yeni yaşam modelini birlikte arayan bir Ortadoğu halkları isyanı ve iradesinin parçası olarak görebiliriz.

İkinci olarak bu süreç dünyada 1990’dan beri süren 118 barış sürecinin ardından geldiği, yine Türkiye’de bir çok barışma denemesinden sonra cereyan ettiği için önceden yapılmış bir çok hatanın yapılmayacağını umduğumuz bir süreçti. Nitekim Öcalan daha önceki deneyimleri temel alarak bu tür hataların önlenmesine dair bir dolu yasa önerisinde bulundu. Ancak bunların bir çoğu kabul görmedi.

Üçüncü olarak ise Türkiye açısından baktığınızda süreç Türkiye’yi evrenselleştiren, evrensel meseleleri tartıştıran bir döneme soktu. Geçmişle nasıl hesaplaşılır? Nasıl affedilir? Cinsiyet eşitsizliği ve diğer eşitsizlikler birbirlerine nasıl bağlantılıdır? Demokrasi ve barış ilişkisi nedir? Şiddet ve egemenlik arasındaki ilişki nedir? Emek sömürüsü ve etnik tahakküm arasındaki bağ nedir? Sermaye birikimi ile şiddet ya da şiddetsizlik arasındaki ilişki nedir? gibi tüm dünyanın uğraştığı ve cevap bulmaya çalıştığı soruların tartışıldığı bir ortam yarattı. Bilgi üretme süreçlerini çok ciddi şekilde hızlandırdı. Akademi açısından bakacak olursak Türkiye’deki ve Kürdistan’daki bilgi üretimini dünya sahnesine çıkartan-elbette Rojava deneyimi ile birlikte- bir dönemi yaşamamızı sağladı.

Demokratik çözüm süreciyle açılan kanal 200 yıllık Kürt meselesini ve 1984’ten beri süren savaşı sonlandırmak için önemli diyalog kanalı açmıştı. Devlet değerlendirmedi, Türkiye halklarının destek düzeyi konusunda ne söylenebilir?

Bu süreci kimsenin iyi değerlendiremediğini düşünüyorum, sadece devletin değil. Halkların pasif desteği bir çok araştırmada görüldüğü gibi çok çok üst düzeydi. Öyle ki biliyorsunuz MHP tabanında dahi barış ve çözüm yanında duran, örneğin anadilde eğitimi destekleyen yüzdeler ciddi biçimde artmıştı. Hatta 7 Haziran seçimlerinde MHP tabanından HDP’ye oy kaymasını gözlemlediğimiz yerler olması dahi elbette sürecin sonucu oluşan yereldeki yakınlaşmalar sayesindeydi. Bu yerel yakınlaşmaları bir toplumsal harekete dönüştürmek konusunda muhalefetin eşsiz derecede zayıf ve beceriksiz kaldığını söylemek gerekir. Bunu defalarca yazdım ama bir kez daha tekrar edeyim. “Barışmak” sahnede cereyan eden, sahnelenen ve “önemli” kişilerle gerçekleşmesi gereken bir şey olarak görüldü. Oysa Aleviler ile Kürtleri, Kürtler ile Türkleri, AKP’li ve HDP’li Kürtleri, laikleri ve İslamcıları, kadınları ve erkekleri yerelde bir araya getirecek çokça olanak vardı. Bu fırsatı bir ölçüde de olsa sadece kadınlar değerlendirdi. Meclis, Kandil ve yerel ziyaretler yaptıklarını, çok farklı grupların yerelde bir araya geldiğini biliyorsunuz. Belki tam da bu yüzden savaş başladığında en örgütlü biçimde refleks gösteren, dayanışma ağları yaratanlar da kadınlar oldu. Bir de sanırım avukatlar ve sağlıkçılar. Çünkü iş yapıyorlar.

Bana göre üzerinde en konuşmaya değer meselelerden biri barışın yanında saf tutan pasif iradenin nasıl bu kadar hızlı bir biçimde tasfiye edildiği . Bunun yerine nasıl sahnenin lince geçtiği ki bence televizyon sahnelerindeki liberal barış ile hemen onu ikame eden linçci savaş arasında önemli bir ilişki var. İkisi de toplumsal mekanizmaların yokluğuna/yok bırakılmışlığına işaret ediyor.

Barış isteyenler, akil insanlar, sürecin akamete uğramaması için kritik roller üstlenebilir miydi?

Demokrasi isteyenler çeşitli evrelerde barış sürecine sahip çıktı. Konferanslar yapıldı, kurumlar, bloklar kuruldu. Elbette sürecin yapısını, yöntemini eleştirenler de oldu. Şahsen ben bu eleştirilerin önemli bir bölümüne katılmadım. Barış sürecinde AKP kendisine muhalefet etmek ile barış sürecine muhalefet etmeyi aynı şey olarak resmetmeye çalıştı. 7 Haziran’a giderken demokrasi güçleri ve HDP bu algıyı kırmayı ve AKP’ye muhalefet etmek ile süreci desteklemeyi ayrıştırmayı başardı. Bu sefer de AKP barış istemek ile muhalefeti eşleştirdi. Bu manevrayı tahmin etmiş olsak da hazırlıklı değilmişiz ve partiler üstü bir barış ve demokrasi politikası geliştiremedik.

Akil İnsanlar heyetleri de kesinlikle rol üstelenebilirdi. Heyet hakikaten bağımsız kimselerden oluşsaydı sadece bir kaç asgari noktada birleşerek çağrılar yapabilirdi ancak böyle bir yapısı olmadığı için herkes kendi tarafına dağıldı. Bir de tabii heyetin her kesim tarafından itibarsızlaştırılmasına yönelik yürütülen, yorucu ve yıpratıcı kampanyaları unutmamak lazım. Öte yandan biz Barış İçin Akademisyenler olarak defalarca sürece, heyetlere destek verdik. Onlarla beraber hareket ederek yapıcı eleştiriler kaleme aldık. Benzer bir şeyi kadınlar da yaptı. Ancak böyle bir tavırı diğer kurumlardan göremedik.

Öcalan beni enstrüman olarak görmeyin dedi ve iktidarı ciddiyete çağırdı. Sizce iktidarın istenilen düzeyde yaklaşım geliştirmemesinin arkasında hangi parametreler saklıydı?

Bunun görünmeyen yüzünü benim bilme imkanım yok. Ancak son bir sene içinde olanları değerlendirdiğimizde devletin farklı kurumları ve bu kurumları yöneten farklı bileşenler arasında çözüme yaklaşım konusunda büyük farklılıklar olduğu, çatışmaların Kürt meselesi üzerinden yürüdüğünü söyleyebiliriz. Çözüme ciddi yaklaşmış bir kesimin olduğunu düşünüyorum. Bu kesim belli ki yenildi, tasviye oldu, Suriye üzerinden Ortadoğu ile derin ilişkiler içine girmiş ve sürece manipulatif ve enstrümental yaklaşan bir kesim de var ki bu şimdi artık, sürece tamamen karşı konumlanmış Ergenekon’la işbirliği içinde. Fetullah Cemaati’nin de kendi ajandası çerçevesinde, özellikle Kürdistan’da cemaat yapısını güçlü tutacak şekilde olaylara dahil olduğunu biliyoruz. Zaten demokrasi paketinde Kürtçe eğitimin özel okullarda verileceği maddesi ile cemaatin süreçte kendi çıkarını nasıl güttüğünü gözlemlemiştik.

Bir de tabii daha açık bir gerçeklik var. Nihayetinde AKP/iktidar, daha önce bir çok defa belirttiğimiz gibi çözümden bir kaç şey bekliyordu. Birincisi Kürdistan’ın mekanlarının tekinleşerek sermayeye açılması. İkincisi şiddet tekelinin devlet kurumlarına geçmesi ve böylelikle yasanın tekleşmesi. Üçüncüsü ise AKP’nin yazdığı “tüm suçları laikler işledi” şeklindeki tarih yazımının tekilleşmesi. Ancak böyle olmadı. Demokrasi çokluk demektir. Tam tersine tarih yazımları çoklaştı, sermaye demokratik özerklik ideolojisinin direnciyle karşılaştı ve Türkiye Cumhuriyeti yasası bölgede Kürt kurumları ve örgütlenmesi ile birlikte sivil alanda daha da ifşa oldu. Böylece devlet, savaşı tercih etti, büyük bir yıkım politikasıyla bölgeyi inşaat sektörüne açtı, OHAL ve kayyumlarla yasanın tekleşmesini sağladı ve 15 Temmuz üzerinden tekil bir İstiklal Savaşı tarihine sığındı. Yani demek istediğim şu ki savaş sivil hayatta ve demokratik siyasette devletin projesinin yenilmesi yüzünden başladı. Ne yazık ki aynı şeyi tüm Ortadoğu’da gözlemliyoruz.

Kolombiya’da FARC ile anlaşma sürecinde birçok ülke arabulucu oldu, BM devreye girdi. Burada uluslararası güçlerin çözüm sürecinde ya da bitişinde nasıl bir etkisi oldu?

Uluslararası güçlerin niyeti hibir zaman tek olmadığı gibi, çıkarsız da hareket etmezler. BM’nin öne sürdüğü kriterler elbette önemli deneyimler sonucunda kazanılmış ancak bazı açılardan sürekli devleti tahkim etmeye yönelik olduğu, toplumu güçlendirmediği eleştirisine de maruz kalıyor. Böylelikle barış süreçleri küresel kapitalizmin bir aracı haline geliyor. Ben mesela baştan beri uluslararası aktörlerin süreçte devreye girmemesinin olumlu olduğunu, arabuluculuk, gözlemcilik gibi araçların yerel ve bölgesel aktörler tarafından doldurulması gerektiğini savundum.

Çünkü katıldığım BM toplantılarında yerel aktörlerin barış süreçlerinin uluslararasılaşması sonucunda nasıl güçlerini kaybettiğine, sürecin nasıl şeffaflığını yitirdiğine dair anlatılarını çokça dinledim.

Çözüm sürecinin hem pratik hem de söylemsel anlamda Suriye savaşının bir uzantısı halinde temsil edilmesinin, IŞİD-YPG denkleminin AKP-HDP/PKK şeklinde tercüme bulmasının olumlu rol oynamadığı kanısını taşıyorum.

İmralı heyetinde yer alan Sırrı Sürreya Önder,  ‘Biz böyle pespaye bir çapul kapitalizm karşısında eğer bu birleşimi, muhalefeti örgütleyemiyorsak sorun kendimizdedir’ demişti. Bu bağlamda bundan sonrası için ne söyleyebilirsiniz?

Ben gerçek bir dünya savaşından geçtiğimizi düşünüyorum. Dünya savaşı dediğimiz zaman iki şey anlaşılabilir. Birincisi büyük güçlerin Çin, Rusya, ABD, Avrupa vs., bunların yürüttüğü, başkalarının da kendine yer biçmeye çalıştığı bir paylaşım ve hegemonya savaşı. İkinci bir yorum -ki ben bu yorumu kendime yakın görüyorum- tahakküm güçleri ve özgürleşme güçleri arasında yaşanan bir mücadele. Ortadoğu, Latin Amerika, ABD, Avrupa, Hindistan, Çin, her yerde bir yandan halkların ciddi arayışlar içinde olduğunu görüyoruz. Bu siyahların gücü hareketinden, Arap Baharı’na, göçmen direnişlerinden Kürt Özgürlük Hareketi’ne, Hindistan’daki Maocu hareketten, Brezilya’daki olimpiyatlara karşı direnişlere kadar her yere damgasını vuran, Putin, Erdoğan, Trump vs. nezdinde ise karşı güçlerin örgütlendiği bir mücadele. Bakın bu iki hat şiddeti de birbirinden farklı örgütlüyor. Her yer bu savaşın sahnesi. Büyük bir hakikat üretiyor halklar sonra bu hakikatler ya bu güçler tarafından ya da IŞİD gibi devrimci ruhu karşı devrimci pratiğe dönüştüren yapılar aracılığı ile gasp ediliyor, yağmalanıyor. İşte böyle bir dönemde herhalde atıl kalmak dünyanın en acı verici deneyimi. Ne yazık ki çokça atıl kalıyoruz. Bir savaş var. kimse bundan muaf kalamaz, kalamıyor. Peki o zaman ne yapmalı?  Elbette örgütlenmeli. Ama nasıl? Açıkçası şu anda çevresinde örgütlenilecek en önemli değerin onur olduğunu düşünüyorum. Onurlu olmak, baş eğmemek, kendini satmamak. Toplumu bu değerler çevresinde diyaloga açabileceğimizi düşünüyorum. Bu savaşın onur ve onursuzluk arasında, özgür olmak ve köle olmak arasında olduğunu, bu savaşın bir değerler savaşı olduğunu ya da buna tercüme edilebileceğini düşünüyorum. İşte bu kadar basit onur ve onursuzluk.

5 Nisan 2014 yılında Öcalan’ın heyetle yaptığı son görüşmede paralel yapıya işaret etmişti.  Ve darbe mekaniği denen zinciri 15 Temmuz ile ortaya çıktı. İktidar bu süreçten ders çıkarabilecek mi?

Hayır asla. Hiç sanmıyorum. Tam tersine bu sürecin sonucunda zaten iktidarın parçalandığını, bir çeşit yıkım yaşandığını düşünüyorum. Bunu iktidarın ders çıkarmasının beklenildiği değil, iktidarın yıkılmasının amaçlanması gerekildiği bir dönem olarak değerlendiriyorum.

OHAL, KHK ile herkes cendereye alındı. Çatışmalar yoğunlaştı. Türkiye’nin iyice saplandığı Suriye krizi derinleşti. Nasıl bir 2017 öngörüyorsunuz?

Açıkçası Türkiye’de geleceği öngörmek ne derece mümkün bilemiyorum. Ama şu an 2017’nin çok çetin geçeceğine inanıyorum.

Barışta ısrar

Paris’te PKK kurucularından Sakine Cansız’a suikastin ardından Öcalan heyete ‘Tam da bu provokasyonla aslında benim süreci sonlandırmamı istiyorlar. O zaman hem bu katliamların hesabını sorabilmek hem bu tuzağı boşa çıkarabilmenin en temel yolu olarak barış iradesinin arkasındaki tahkimatımızı daha da güçlendirmemiz gerektiği kanaatine vardım ve tekrar devam ettirdim’ demişti. Yani Öcalan her şeye rağmen tüm görüşmelerde barıştaki ısrarını görüyoruz…

Şiddetin hiyerarşik biçimde örgütlendiği savaş durumu her zaman ilişkileri derinleştirir, toplumsal iradenin önüne askeri iradeyi koyar, imkanları yok eder, doğayı, insanları, hayalleri öldürür. Kürt halkını sürekli savaş içinde tutmaktan daha çok ne işine gelir ki iktidarın? Bunun karşısında barışı örgütlemeye çalışmak ısrarı direnme ısrarıdır.

Geçenlerde Öcalan, ‘Bizim projelerimiz vardı, devlet bu projelere hazırsa biz bu projeleri 6 ayda hayata geçirebiliriz. Devlet samimi olsaydı bu sorun şimdiye kadar çözülürdü bu kadar insan ölmezdi’ dedi. Sizce Öcalan’ın projeleri çözüm yolunda neler içeriyor?

Dolmabahçe Mutabakatı bana göre dünyada yapılmış en ileri mutabakattı. Niye? Çünkü Türkiye Cumhuriyeti’nin kadınlar, emekçiler, Kürtler vs. ile iktidarını paylaşmasının kurumsallaştırıldığı bir yeniden yapılandırma vaat ediyordu. Eğer bu mutabakata uyulup, gerçek müzakereler başlasaydı zaten kongre toplanacak, Türkiye’ye karşı silah kullanılmayacağı ilan edilecekti. Bu noktadaydık. Devletin bitirdiği budur. Bir yanıyla buna bir daha dönülemez. Çünkü kimse birlikte yaşamayı, birlikte hayal etmeyi istemiyor. Nasıl isteyebilir ki Cizre’den Sur’dan, linçlerden sonra? Öte yandan dönülebilir çünkü maddi koşullar açısında birlikte yaşamak istenmese dahi, şimdilik öyle ya da böyle yaşadığımız gerçeği var. Bilemiyorum bir kopuş düşlenmesi gerekir çözüm için, hadi herşey tarihte kaldı gibi bir söylem ve bunun inandırıcılığının inşa edilmesi. Bu AKP iktidarı içinde hele hele bu yeni ittifaklarla birlikte nasıl üretilir bilemiyorum.

Günay Aksoy/ İstanbul

 

Hatay’ın Cadıları özsavunma derslerine başlıyor

Birçok üniversitede ‘taciz, kadına yönelik şiddet, kadın olmaktan kaynaklı tüm sorunlara’ karşı örgütlenen Kampüs Cadıları, kuruluşundan itibaren kentlerde adım adım kadınların savunmasını geliştirmek için atölyeler açıyor. Kadınlar, son olarak Hatay’da özsavunma atölyesi kurmak için harekete geçti. Mustafa Kemal Üniversitesi’nde örgütlenen Kampüs Cadıları, özsavunma atölyesine katılma konusunda tüm Hataylı kadınlara çağrı yaptı.

‘Öc derdinde değiliz’

Atölyenin 20 Ekim’de başlayacağının bilgisini veren Kampüs Cadıları Üyesi Gülsüm Tonaydın, atölyeye ilişkin şu bilgiler verdi: “Özsavunma Wen-Do denilen bir savunma tekniğidir. Erkek egemen sistem her gün kendini yeniden üretiyor, bunun karşısında da biz kadınların yeni örgütlenme ve direnme araçları oluşturması gerekiyor. Özsavunma sadece erkek şiddetine karşı kendini korumak değil, yaşamını bütünüyle inşa etmektir. Biz kadınlar bununla erkeklerden ‘Öc’ ya da başka bir şey alma derdinde değiliz.”

‘Yaygınlaştıracağız’

Atölyeye katılmak için 30 kadının başvuru yaptığını aktaran Tonaydın, kadına yönelik artan şiddet karşısında özsavunmanın gerekliliğine dikkat çekiyor. Tonaydın, “Bizler kadın dayanışması ile daha fazla kadının katledilmemesi için bu eğitimleri veriyoruz ve her yerde de yaygınlaştıracağız” diyerek tüm kadınlara özsavunma eğitimlerine katılma çağrısı yapıyor.

Medine Mamedoğlu /Hatay-Jinha