Ana Sayfa Blog Sayfa 6262

Ahmedinejad adaylık için kararını verdi

Ahmedinejad, bugün Ayetullah Hamaney’e bir mektup göndererek kendisinin yaptığı çağrıya istinaden bir sonraki başkanlık seçimlerinde aday olmayacağını belirtti.

İran lideri, dün din öğrencilerinin katıldığı sınıfta yaptığı konuşmada gelecek yılın mayıs ayında yapılması planlanan seçimlerde Ahmedinejad’ın aday olmasını “uygun bulmadığını” ifade etmişti.

Ayetullah Hamaney, Ahmedinejad’ın ismini kullanmadan, ülkede iki kutupluluk ortamı oluşacağından eski cumhurbaşkanının adaylığına “ ülke ve Ahmedinejad’ın kendi çıkarları için” olumlu bakmadığını kaydetmişti.

Ahmedinejad bugün yazdığı mektupta, lidere teşekkürlerini sunarak, “aday olmayacağını ve daima devrimin küçük bir askeri ve halkın hizmetkârı kalmaya devam edeceğim” dedi.

İran’da cumhurbaşkanlığı seçimleri 19 Mayıs 2017’de yapılacak.

Ekber Karabağ / Tahran, 27 Eylül (DHA)-

Muharrem ve Kerbela

Yarın Muharrem matemi ve Oniki İmam Oruçları’nın başlangıcı. Oruç tutmak isteyen canlar bu gece ve Muharrem boyunca her gece niyet ederek oruçlarını tutacak ve ertesi gün gün batımında oruçlarını açacaklar. Köy ve kasabalarda oturmaya devam eden canlar, geleneksel olarak evlerinde oruçlarını açarken, artık büyük çoğunluğu Türkiye ve Avrupa metropollerinde yaşayan toplumumuz dernek, dergâh ve cemevlerinde bir araya gelerek birlikte lokmalarını paylaşarak oruçlarını açacaklar. Son yıllarda olduğu gibi bu yıl da gerek içerden, gerekse de dışarıdan belli amaçlarla Alevi asimilasyonuna hizmet eden yapı ve kişiler cemevlerinde ya da belirli yerlerde “iftarlar” düzenleyecekler. Bu tartışmaya hiç girmeden, kurumlarımızda ya da evlerimizde bir araya gelen canlarımıza, Yolumuzda iftar diye bir törensel gelenek ve kavramın olmadığını, mütevazı sofralarda Hakk lokması paylaşıldığını hatırlatarak kapatalım.

Yine uzun zamandan beri her Muharrem’de yaşanan, Kerbela, 12 İmamlar ve Ehl-i Beyt üzerinden Aleviliğin kökenlerine dair tartışmalar yürütülecek ve enerjimizin ve zamanımızın çoğunu beyhude yere harcayacak, birbirimizin kalbini ve duygularını boş yere incitmiş olacağız.

Her şeyden önce Muharrem demek, nefisten, benlikten, kinden, kibirden, yalandan, dedikodudan, ikiyüzlülükten, egoizmden, öfkeden, hırstan, iftiradan, entrikadan, savaşlardan arınmak; sevgiyi, iyiliği, güzelliği, dostluğu, barışı, insanlığı paylasmak, hatırlamak demektir. Her daim insan olabilmenin ve toplumun dirliği ve düzeninin, beraberliğin, kardeşliğinin yeniden ve yeniden inşası demektir. Önce kendimizden başlayarak, eşimizden, çoluk çocuğumuzdan eş dost ve toplumumuzdan karşılıklı razı olmak ve hemhal olmak demektir. Birbirimizin acılarına ortak, yaralarına merhem, dertlerine deva olmaya çalışmak ve mutluluk, sevinç ve kederi paylaşmak demektir. İnsanlığın her bir bireyine ve onun kişiliğine ve haklarına saygılı ama hepimiz bir tek varlık gibi hissedebilmek demektir. Tıpkı şairin “Bir ağaç gibi tek ve hür, ve bir orman gibi kardeşçesine” diye ifade ettiği gibi…

Evet, anne babalarımızın hala kulağımızda olan, her iş ve işleklerinde, tasalarında, gece yastığa baş koyduklarında dudaklarından dökülen “Ya Ali, Ya İmam Hüseyin, Ya Oniki İmam, Ya Hızır!” diye medet çağırmaları veya Kürtçe yemin ederken “Ba İmam Husen bı” demelerine hürmeten, onların bu saf ve temiz inancına saygısızlık etmenin Alevilik-Kızılbaşlık adına hiçbir izahı olamaz. Böylesi beyhude bir tartışmayı, üstelik de bunun için birbirimizi örseleyip, kalbini kırıp hakarete varan ifadeler kullanmayı kimse bırakın Alevilikle, insani hiçbir şeyle izah edemez…

Bu anlamda Muharrem insanlık tarihinde unutulmaz bir acı olarak yerini alan, benzer bütün acıların ortak ifadesi olan Kerbela’dır.

Yine Muharrem, Anadolu’da, Asya’da, Afrika’da, Amerika ve Latin Amerika’da, Avustralya’da tarih boyunca beyaz işgalci ve sömürücüler ile yerli işbirlikçilerin uyguladığı tüm insanlık suçu ve katliamlardır.

Muharrem, Çaldıran, Serez, Nurhak, Dersim, Kocgiri, Maraş, Sivas ve birçok Alevi-Kızılbaş katliamıdır.

Muharrem 1915 Ermeni, 1920’lerdeki Pontus, 1955 Rum ve Osmanlı ve Cumhuriyet dönemleri tüm Kürt, Ezidi, Süryani katliamlarıdır.

Muharrem Filistin, Şengal, Kobani, Rojava, Suriye, Irak, Ege ve Akdeniz’de yaşanan insanlık dramlarıdır…

Muharrem, bütün bu saydığımız ve sayamadığımız kötülüklerin şahsında ifade edildiği büyük bir acı olmanın yanı sıra, aynı zamanda kötülük ve her dönemin Yezitlerine karşı, Hüseyin’in şahsında ifadesini bulan devrimci duruş ve insanlık uğruna karşı koyuşların da sembolüdür.

Bu vesileyle doğa-tabiat katliamı ve tüm canlılara şefkat adına Ana Fatıma, zulüm altında ve savaşlarda yitirdiğimiz tüm masum yavrularımız adına Masum Paklar ile tüm mezalim ve Yezitliklere karşı Oniki İmamları tutan, niyet eden kendi benliği ve kötü duygularına karşı bir arınma dileyen tüm canlarımızın tutacakları oruçları Hakk katında kabul ve makbul ola. Hakk erenler dildeki dileklerini, gönüldeki muratlarını vere. Hızır yardımcıları ola, işleri güçleri rast gide.

Dil bizden, nefes Şah-ı Merdan’dan, kabulü Hakk’tan ola…

Aşk ile…

Bildiriye imza atan 4 akademisyene adliye önünde destek

DAVA ÖNCESİ AÇIKLAMA YAPTILAR
Dava öncesi akademisyenlerle dayanışmak ve duruşmayı takip etmek için Paris Descartes Üniversitesi, Avrupa Irkçılık Karşıtı Hareketler Topluluğu, Bürüksel Özgür Üniversitesi, Uluslararası Sağlık Politikaları Birliği ve Ulusal Hekimler Birliği’nden temsilciler ve akademisyenler de Çağlayan’da bulunan İstanbul Adalet Sarayı’na geldi. Adliye önünde yapılan açıklamada akademik özgürlük ve ifade özgürlüğünü savunmak adına burada olduklarını belirten grup, barış istemenin yargılanamayacağını dile getirdiler. Yargılanan akademisyenler Yrd. Doç. Esra Mungan, Yrd. Doç. Muzaffer Kaya, Doç. Kıvanç Ersoy ve Yrd. Doç. Meral Camcı’nın da bulunduğu grup daha sonra duruşmanın yapılacağı İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi’ne gittiler.

DURUŞMA ERTELENDİ
Önceki celse mahkeme heyeti, suç vasfının değişerek TCK’nın 301’inci maddesinde düzenlenen, “Türk Milletini, Türkiye Cumhuriyeti Devletini, kurum ve organlarını aşağılama” suçu kapsamında kalma ihtimali nedeniyle Adalet Bakanlığı’ndan izin alınması için yargılamanın durdurulmasına karar vermişti. Bakanlıktan henüz cevap gelmediğini belirten mahkeme heyeti, cevabın beklenmesi için duruşmanın Aralık ayına ertelenmesine karar verdi.

OLAYIN GEÇMİŞİ
Türkiye ve yurtdışından 89 üniversiteden 1128 akademisyenin imzaladığı “Bu suça ortak olmayacağız” başlıklı bildiride imzası bulunan ve haklarında soruşturma açılan Yrd. Doç. Esra Mungan, Yrd. Doç. Muzaffer Kaya, Doç. Kıvanç Ersoy ve Yrd. Doç. Meral Camcı, aynı bildiriyi tekrar yayınlayarak “terör örgütü propagandası yapmak” suçundan tutuklanmış, 40 gün cezaevinde kaldıktan sonra, 22 Nisan’da yapılan ilk duruşmada tahliye edilmişlerdi. 4 akademisyen hakkında 1,5’ar yıldan 7,5’ar yıla kadar hapis cezası isteniyor.
Ümit TÜRK / İstanbul DHA

Tuncel Kurtiz mezarı başında anıldı

Tuncel Kurtiz’in 3’üncü ölüm yıldönümü için Edremit’in Çamlıbel Mahallesi’ndeki mezarı başında düzenlenen törene Edremit Belediye Başkanı CHP’li Kamil Saka, sanatçının eşi Menend Kurtiz, yakınları, dostları ve hayranları katıldı. Kurtiz’in hayranları, törende duygulu anlar yaşadı.

Konuşma yapan Başkan Saka, Kurtiz’in bütün Türkiye’nin dayısı olduğunu belirterek, “Kurtiz bütün Türkiye’nin sevdalısıydı. Her şeyin ötesinde adam gibi bir adamdı. Aramızdan ayrıldı ama hepimiz yaşatıyoruz. Kalplerimizde yaşadığına inanıyoruz. Şunu bir kez daha belirtmek istiyorum ki hakikaten bugün toplumun Tuncel Kurtiz gibi insanlara ihtiyacı var. Ben onun çok sevdiği Kazdağlarının koynunda huzur içinde yattığına inanıyorum ve Allah’tan rahmet diliyorum” dedi.

Türkiye’nin Kurtiz gibi insanlara ihtiyacı olduğunun altını çizen Edremit CHP Gençlik Kolları Başkanı Çağdaş Alkan ise Kurtiz’in eşi benzeri olmayan bir üstat olduğunu kaydederek , “Mezarı başında Tuncel Baba’yı tüm Türkiye’nin dayısını saygı ve özlemle anıyoruz. Biz burada olduğumuz sürece Tuncel Kurtiz duruşu, dik duruşu, onun onurlu duruşunu temenni ediyorum tüm ülkede devam etsin. Tuncel Baba gibi sanatçıların ülkemizde biraz daha fazlasını istiyoruz. O bizim için çok önemliydi. Her şeyden önce bir duruştu. Bu temenniler içinde bir kez daha saygıyla, özlemle anıyoruz” diye konuştu.

Anma törenine katılan vatandaşlar, eşi benzeri olmayan bir insanı kaybettiklerini, Kurtiz’in düşüncesiyle, dürüstlüğüyle hep örnek bir insan olduğunu ifade etti.

Fatih Emrah ERDOĞAN / EDREMİT (Balıkesir), (DHA)

Sıraçlar kimdir, kimlere Sıraç denir?

ALİ KENANOĞLU

Sıraç kelime olarak Farsça olup ışık, nur, kandil, çerağ anlamına gelmektedir. Sıraçlar ise Işık saçan, nur saçan topluluk olarak adlandırılmaktadır.

Diğer taraftan ise Sıraç, Begdili boyuna bağlı bir Türkmen aşiretinin adıdır. Bu topluluklar inançsal olarak Alevi olup Hubyar Ocağı erkanını yürütmektedirler, Hubyar Ocağı içerisinde yaşanan ayrışmalarla bugün Sıraçlar, Hubyar Ocağı ve Anşa Bacı Ocağı mensupları olarak yaşamaktadırlar.

Aleviler genel bir “Kızılbaş” ve daha sonra “Alevi” ismiyle tanımlanmadan önce bölgesel isimleri vardı. Her Alevi topluluğu yaşadıkları coğrafyada farklı isimlerle adlandırılırdı. Tokat, Sivas, Yozgat, Çorum, Amasya bölgesinde yaşayan ve Hubyar yolunu yürüten topluluklara genel olarak “Sıraç” denilmektedir.

Alevi topluluklarına yönelik her türlü karalama politikası ve iftirasından Sıraçlar daha çok nasibini almıştır. Sıraçlar “ser verip sır vermeyen” topluluklar olarak bilinirler. Alevilikteki sır kavramına sonuna kadar sahip olan ve son derece içine kapalı bir toplum olarak yaşamaktadırlar. Sıraçlar için “yabancı” kavramı Sıraç olmayan herkes için kullanılan bir kavramdır.

Sıraçların yaşadığı bölgelerde Sıraçların ser verip sır vermeyen topluluklar olması hasabiyle sıraç isminin bu topluluklara sırrını aç,  sır aç denilerek oluştuğu da anlatılmaktadır.

Şöyle bir anımı paylaşmak isterim; Bir gün Zile de Hubyar yolunu süren ve Anşa Bacı Ocağı mensubu Ana’larımızdan Nurdane Bacı yı evinde ziyaret edip hasbıhal eylemiştik. Kendisinden birlikte bir hatıra fotoğrafı çektirmeyi talep ettiğimde bana “bir şartla çektirebiliriz, bizim Sıraçlar dışında kimseye göstermeyeceksin” demişti. Bende memnuniyetle kabul edip fotoğrafı çektirmiştik. Nurdane Bacının şartı sanırım bu durumu daha iyi anlatmaktadır.

Bütün Alevi topluluklarında olduğu gibi Sıraçların Cem’lerine de asla yabancı bir kimse giremez. Sıraçlar evlilik konusunda da çok içine kapalı bir topluluktur, o yüzden dışa açılmaları ancak ve ancak son yirmi yıl içerisinde olabilmiştir.

Sıraçların bu kadar çok içine kapalı olmasından kaynaklı olarak daha fazla karalamaya ve iftiraya maruz kalmışlardır. Bu nedenle de zamanla kötü bir anlam olarak kullanılan Sıraç ismi terk edilmeye hatta ret edilmeye başlanmıştır.

Bugün Hubyar Ocağı içerisinde benimde yaşadığım Ocak Merkezinde Sıraç ismi talipler için kullanılsa da taliplerimizde bunu reddetmektedir. Ocak içerisinde büyük çoğunluk Sıraçlığı sadece Anşa Bacılılar için kullansa da onlar da bu ismi kullanmaktan imtina etmektedirler. Hubyar Ocağı ve Anşa Bacı Ocağı dışında ve aynı coğrafyada yaşayan diğer topluluklar ayrım yapmaksızın Hubyar yolunu yürütenlerin tamamına birden “sıraç” demektedirler.

Sıraç isminin reddedilmesi Alevilerce “Kızılbaş” isminin reddedilmesiyle aynı psikolojiye dayanmaktadır. Bu da ismin son derece kötü anlamlara gelebilecek şekilde kirletilmesi ve Sıraçların dışlanmasına neden olmasından kaynaklıdır.

Bu durumu kırmak için 2002 yılında bu topluluklarla ilgili yazdığım ve yayınladığım kitabımın ismini “Hubyar Sultan Ocağı ve Beydili Sıraç Türkmenleri” koydum. Katıldığım tüm Televizyon programlarında, panellerde, festivallerde ve halk toplantılarında “ben Sıraçım” diyerek bizim özgünlüğümüzü ifade eden ismimizin tekrar kullanılması konusunda gayret sarfettim.

Son yirmi yirmi yıldır Alevi toplumunun bu tür değerlerine sahip çıkmaya başlamasıyla birlikte Kızılbaş ismi nasıl hak ettiği onurlu yere oturmuşsa Sıraç ismi de aynı şekilde hak ettiği onurlu yerine oturmuş durumdadır.

Alevi ismi bugün tüm Alevi topluluklarının, Ocaklarının, sürek farklılıklarının üst şemsiye adı olup, bölgesel ve sürek farklılıklarının anlaşılması açısından bu tür isimlerinde korunması gerekmektedir. Günümüzde Sıraç Alevileri, Tahtacı Alevileri, Nusayri Alevileri, Dersim Alevileri, Bektaşiler, Dede Garkınlılar, Hubyarlılar, Anşa Bacılılar, Üryan Hızırlılar, Ağuçanlılar, Baba Mansurlular gibi tanımlamalar bölgesel, yöresel ve/veya Ocak, sürek farklılıklarını ifade eden isimlerdir.

Bu anlamda Sıraç Alevileri günümüzde dar anlamda sadece Anşa Bacılıları ifade etse de genel anlamda tüm Hubyar yolunu yürüten Hubyarlılar ve Anşa Bacılıları ifade etmekte bu toplulukların özgün durumunu yansıtmaktadır.

Çeşitli kaynaklarda başına keçe takmalarından dolayı Sıraçlara “Keçeliler” denildiği de görülmüştür.

25.09.2016

alikenanoglu.net

Demokrasi ve laiklik

“Yanlışı Savunup Kalabalıkları Arkama Katmaktansa, Doğrumu Savunup Yalnız Kalmayı Tercih Ederim.”  Mahatma GANDİ.

Çok dinli, çok kültürlü, çok milletli ve çok dilli bir toplumdan homojen (tek) bir toplum ve tek millet yaratmak gayretleri, ülkemizdeki bütün inanç ve etnik kimlik problemlerinin kaynağını oluşturmaktadır. Ülkemizde dünden bugüne yaşanılan tüm sorunlar, devletin demokratik, laik ve hukuk devleti olmamasından kaynaklanmaktadır. Ta başından (1924) beri devletin (sistemin) tekçi, inkârcı ve asimilasyoncu bir projesi vardı. Bireysel hak ve özgürlükleri koruyan bir hukuk devleti anlayışına dayanmayan devletin kuruluş felsefesi (paradigması), yıkılmış (parçalanmış) bir imparatorluktan çoğulculuktan ve farklılıktan arınmış homojen tek bir millet, tek bir din ve tek bir mezhep (“Türk-Sünni-Hanefi”) yaratmayı amaçladı. (Buradaki Sünnilik ve Hanefilikteki kastımız devletin öngördüğü ve yaratmak istediği bir Sünnilik ve Hanefiliktir.)  Bu eksende tüm devlet mekanizması, yani tüm devlet kurumları Türk-İslam Sentezi üzerine, ‘Müslüman’ bir toplumu öngörerek şekillendirildi. Öngörülen laiklik modeli de buna göre biçimlendirildi. Devamında 1937 yılında, CHP kongresinde alınan kararla tekçi, inkârcı ve asimilasyoncu bir ruha uygun olarak laiklik ilkesi anayasaya konuldu. Günümüzde de ne eksik ne fazla bu devlet modeli ve bu ruh geçerlidir.

Peki, evrensel değerlerin öngördüğü laiklik anlayışı nedir? Laik bir ülkede yani laik devlet yönetiminde eğitim ve bir bütün olarak toplumsal yaşam dini kurallara göre değil, akla ve bilime dayandırılır. Laik ve Demokratik bir ülkede öğrenciler hiçbir biçimde inançları ve etnik kimlikleri nedeniyle ayrımcılığa tabi tutulamaz, bir din, bir inanç ve bir etnik kimlik dayatmasıyla karşı karşıya kalmazlar. Laik devlet, vatandaşlarıyla olan ilişkilerinde, inançlara göre ayrım yapmaz ve ayrıca herhangi bir inancın, özellikle de egemen olan inancın, öteki inançlara baskı yapmasını önler. Ülkemizde ta başından beri bu tanımın tam tersi bir durum söz konusudur. Bu son nokta, yani devletin dinsel baskıyı önlemesi, “laik, demokratik ve hukuk devletinin” en önemli görevleri arasındadır. Eşitlik ilkesini korumak ve yerine getirmek laik, demokratik devletin görevlerinin başında gelir.

Ta başından beri toplumdaki bütün dilsel, kültürel, dinsel, mezhepsel ve etnik farklılıklar inkâr edildi. Eğitim sistemi de tekçi, inkârcı ve milliyetçi ideolojiye uygun olarak oluşturuldu. Öngörülen değerlerinin dışındaki diğer değerler; diller, kültürler ve inançlar yok sayıldı asimilasyona uğratıldı. Bu zihniyete uygun olarak, 12 Eylül 1980 faşist darbecileri din dersini mecburi hale getirdiler. Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi Dersi İlk ve Orta Öğretim Kurumlarında (Okullarında) zorunlu ders olarak anayasal düzende yerini aldı. Ogün bu bugündür Alevi çocukları ve öngörülen inancın dışında kalan halkların çocukları da sistemsel bir şekilde asimilasyonla yüz yüzeler. 19. Milli Eğitim Şurasında alınan “tek millet, tek din, tek mezhep” anlayışı üzerinden tüm topluma dayatılan kararlar, zorunlu din dersleri gibi, dini değerler temel alınarak laik ve bilimsel eğitim yapılamaz ve bu sisteme de laik demokratik bir sistem denilemez. Bu ülkede gerçek anlamda demokrasi ve barış isteniyorsa, üniversiteler özerk olmalı, demokratik, laik bilimsel yapıya kavuşturulmalı,  eğitim sisteminin tüm alanlarında tekçi, inkârcı, asimilasyoncu eğitim yerine; çoğulcu demokratik laik ve ana dilde eğitime geçilmelidir.

Meselenin özüne gelecek olursak, dün olduğu gibi bugünde her açıdan homojen (tek) millet ısrarından direnen resmi ideoloji, (tekçi sistem) farklılıkları sorun olarak görmekte, farklılıkları ötekileştirmekte ve ötekini ortadan kaldırmayı hedeflemektedir. Farklılıkları inkâr ve asimile ederek, baskılayarak dönüştürmeyi hedefleyen bu homojen (tek) millet projesinin ısrarının devamı sonucunda Alevilerin Alevi gibi, Kürlerin Kürt gibi yaşamasının önüne her türlü engel çıkartılmıştır. Devletin bu tekçi-inkarcı jakoben (tepeden inmeci) anlayışı, toplumun büyük bir kesimini mağdur etmiştir ve halende etmektedir. Ama en çok Aleviler, Kürtler ve Müslüman olmayan diğer inanç grupları devletin homojen (tek) bir millet yaratma projesinden mağdur olmuşlardır. Kürtlere, Alevilere ve Müslüman olmayan diğer inanç kesimlerine tek tip insan ve toplum modelinin devlet tarafından dayatılması, Kürt sorunu, Alevi sorunu, inanç sorunu ve etnik kimlikler dediğimiz sorunların ortaya çıkmasına ve devam etmesine neden olmuştur. Özünde ‘Kürt sorunu, Alevi sorunu, inanç sorunu ve etnik kimlik sorunu’ diye bir sorun yoktur, devletin (sistemin) demokratik, laik ve hukuk devleti olmaması sorunu vardır.

Türkiye Büyük Millet Meclisi Açılırken Çekilen Fotoğraf, Tarih 23 Nisan 1920.

 

Cumhuriyet Alevilere eşit hak ve özgürlük sunmadığı gibi, tıpkı Osmanlı’da olduğu gibi Alevileri sistematik bir şekilde katliama ve asimilasyona tabi tuttu. (Bilindiği gibi Aleviler Cumhuriyet’e büyük umutlarla ve koşulsuz destek vermişlerdi.) Cumhuriyet dönemi boyunca Aleviler yok sayılmalarına, din ve vicdan özgürlükleri ihlal edilmesine ve birçok katliama maruz kalmalarına rağmen, resmi ideolojiye ‘kurtarıcı’ gibi, (“denize düşen yılan’a sarılır misali”) sarıldılar. Anadolu’da bir deyim vardır “ölümü gösterip, sıtmaya razı etmek.” Aleviler, resmi ideoloji temsilcileri (Kemalistler) tarafından Osmanlı’yla korkutulup, tekçi, inkârcı sisteme razı edilip, kendilerine aleni bir şekilde haksızlık yapan sisteme razı olmaya, daha ilerisini istememeye, kendi inançsal kimliklerini özürce ifade edebilme haklarından vazgeçmeye zorlandılar ve de ‘razı’ edildiler. İnsan hakları belgelerinde ifade hakkının, kimlik haklarından kopartılamaz tanımını hatırlayacak olursak, Osmanlı’da olduğu gibi Cumhuriyet döneminde de halklara yapılan baskının, dayatmanın ne kadar anti demokratik olduğu görülecektir.

Devletin kuruluş felsefesi tekçi-inkârcı-baskıcı-asimilasyoncu olup tarihi, sosyal, dinsel, kültürel ve düşünsel açıdan çoğulculuktan ve çeşitlilikten korkmaktadır. Onun içindir ki bu tekçi zihniyet herkese etnik olarak ‘Türk’, inanç olarak Müslüman, Mezhep olarak “Sünni-Hanefi,” ideolojik olarak da milliyetçi olması gerektiğini empoze (Empoze=bir şeyi zorla benimsetmek, öğretmek, dayatmak, kabul ettirmek.) etmektedir. Günümüzde bu tekçi inkârcı-baskıcı zihniyetin aşılarak, bireylerin farklılığını kabul eden ve onu başka bir şey olmaya zorlamayan özgürlükçü-eşitlikçi ve çoğulcu bir anlayışa ihtiyaç vardır. Çeşitlilikten ve farklılıktan korkan bir anlayışın farklılıkları demokrasi, barış, eşitlik ve özgürlük içerisinde bir arada yaşatacağı düşünülemez. Alevinin Alevi gibi, Kürdün Kürt gibi, bütün etnik ve inanç kimliklerinin özgürce yaşamasına imkân veren özgürlükçü-eşitlikçi bir anlayış, bu ülke’deki inanç ve kimlik sorununu çözer. Böylelikle de eşitliğe, demokrasiye ve barışa da kapı açılmış olur.

Alevilerin ve Kürtlerin sorunu, birincil derecede Alevilerin ve Kürtlerin hak ve özgürlük sorunu olmasına rağmen, salt Alevilerin ve Kürtlerin sorunu değildir. Devletin demokratik ve gerçek anlamda laik olmamasından kaynaklı olarak, Demokrasi sorunu, laiklik sorunu, Alevi ve Kürt sorunu, Aleviler ve Kürtler kadar Alevi ve Kürt olmayanların da sorunudur. Ülkemiz insanlarının eşit ve özgür olması için herkesin birbirinin eşitlik ve özgürlük taleplerini savunması gerekmektedir. Âmâsız ve önkoşulsuz bir şekilde Alevi’nin, Kürt’ün, Dindarın, Müslüman olmayan halkların kısacası farklı olan herkesin hakkını savunmak, bütünlükçü özgürlük ve eşitlik anlayışının bir gereğidir. Kişinin kendisi için daha fazla özgürlük talebinde bulunması doğaldır. Ancak kendisinden farklı olan için hak ve özgürlük istemek, daha olgun bir tutum olduğu gibi, ahlaki ve insani bir yükümlülüktür. Daha açık bir ifadeyle bu ülkede herkes birbirlerinin hak ve özgürlüklerinin garantörü ve savunucusu olmalıdır. Bizden farklı olanın hak ve özgürlüğünü savunmaya başladığımız andan itibaren daha özgür, daha adil bir toplum olma hedefine daha çok yaklaşmış olacağız.

Ülkemizde çok partili sistemden önce de, çok partili sisteme geçtikten sonrada laiklik ilkesinin ve demokrasinin kuralları hiçbir zaman tam anlamıyla işletilmedi. Geldiğimiz noktada etnik ve inanç kimliklerinin demokrasi, barış, eşitlik ve özgürlük arayışları, devleti bir gerçekle yüz yüze bırakmaktadır. Devletin demokratik olmamasından kaynaklı olarak kendisinin yaratmış olduğu sorunlara çözümler bulmasının zamanı çoktan gelmiştir ve de geçmektedir. Anayasa çalışmalarının yaşandığı bu süreçte öncelikle devletin dışladığı toplumsal kesimlerin sorunlarının çözülmesi için, tekçi ve inkârcı devlet zihniyetinin terk edilmesi gerekmektedir. Farklı sosyal ve dini kimliklerin devlet tarafından tanınması ve devletin anayasal düzenini bu farklı sosyal gerçekliklere göre yeniden düzenlemesi sorunların çözümünde önemli bir adım olacaktır. Devletin anayasal bütüncül bir şekilde kurumsal yapısıyla acilen çoğulculuğu, özgürlüğü, eşitliği, adaleti, hukuku, demokrasiyi ve barışı esas alan, insan hakları çerçevesinde demokratikleşmesi ve gerçek anlamıyla da laik bir anayasal yapıya kavuşturulması elzemdir. Aşk İle.

Mehmet Kabadayı.

İletişim: Mehmet_k.34@hotmail.com            

Demirtaş, Avrupa’ya gidiyor

HDP Genel Merkezi’nden yapılan açıklamada, Eş Genel Başkan Selahattin Demirtaş başkanlığındaki heyet, 27-28 Eylül’de Brüksel’de ve 29 Eylül’de Berlin’de bir dizi diplomatik görüşme yapacağı belirtildi. Dış İlişkilerden Sorumlu Eş Genel Başkan Yardımcısı ve Bingöl Milletvekili Hişyar Özsoy, Adana Milletvekili Meral Danış Beştaş ve Mardin Milletvekili Mithat Sancar’ın da yer alacağı heyetin, Brüksel’de Avrupa Parlamentosu Başkanı Martin Schulz, Avrupa Birliği Yüksek Temsilcisi Federica Mogherini ve AB’nin Genişlemeden Sorumlu Komiseri Johannes Hahn ile görüşeceği belirtildi.

Açıklamada, HDP heyetinin 29 Eylül’de de, Berlin ziyareti kapsamında SPD Genel Başkanı ve Almanya Başbakan Yardımcısı Sigmar Gabriel ve Almanya Dış İşleri Bakanı Frank-Walter Steinmeier’ın yanı sıra Almanya Sol Parti ve Alman Yeşiller Partisi liderleri ile de görüşmeler yapacağı belirtildi.
DİYARBAKIR, (DHA)

Arzu Demir hakim karşısına çıktı

” 7 BASKI YAPTI. TOPLATILMASI SİYASAL BİR KARAR”

İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi’ndeki duruşmaya, tutuksuz sanık Arzu Demir ve avukatları katıldı. Etkin Haber Ajansı (ETHA) ve Fırat Haber Ajansı’nda (ANF) çalışan Arzu Demir yazılı yaptığı savunmasında, kitabının Kasım 2014’te yayınlandığını belirtti. Kitapla ilgili toplatılma kararının verildiği 15 Mart 2016 tarihine kadar 7 baskı yaptığını ifade eden Demir, söz konusu toplatma kararının aradan geçen 1,5 yılllık süre gözönüne alındığında siyasal bir karar olduğunu vurguladı.

“ÇÖZÜM SÜRECİ DEVAM EDİYOR OLSAYDI YASAKLANMAYACAKTI”

“Kürt sorununun demokratik ve barışçıl çözümü için İmralı’da başlatılan çözüm süreci devam ediyor olsaydı, -Dağın Kadın Hali- yasaklanmayacaktı” diyen Arzu Demir, “Kitabım ve ben, yasaklanan birçok kitap ve yargılanan birçok meslektaşım gibi yeniden başlayan savaşın ve çatışmanın mağdurlarıyız” diye konuştu.

“GAZETECİLİK YAPTIM”

10 gün kadınlara dağa çıkma nedenlerini, kadın-erkek açısından geleneksel rollerin nasıl yaşandığını, aşk için cinsellik için neler hissettiklerini sorduğunu anlatan Demir, “Gerçeği yazdım. Özetle gazetecilik yaptım. Gittim, gördüm, konuştum ve yazdım” diyerek suçlamaları reddetti.

MÜTALAA İÇİN ERTELENDİ

Sanık Demir’in avukatı Gülizar Tuncer de aydınlar üzerinde baskılar oluşturulan bir dönem olduğunu ifade ederek “Siyasi politikalara aykırı görüşlerdeki insanlar yıldırılmaya çalışılmaktadır” diyerek müvekkilinin beraatini talep etti. Duruşma, savcının mütalaasını hazırlaması için ertelendi.

İDDİANAME

İstanbul Cumhuriyet Savcılığı’nca hazırlanan iddianamede, gazeteci Arzu Demir’in “Dağın Kadın Hali” kitabında terör örgütü PKK’nın eylemlerini meşrulaştırma,övme amacına yönelik olduğu, saldırıyı öven, teşvik eden nitelikte olduğu ifade ediliyor. Kitap içeriğine göre basın ve ifade özgürlüğü kapsamında kalmadığı belirtilerek Demir’in “Terör örgütü propagandası yapmak”, “Suç işlemeye alenen tahrik etmek”, “Suçu ve suçluyu övme” suçlarından 2 yıldan 14 yıl 6 aya kadar hapsi isteniyor.
Özden ATİK/İSTANBUL,(DHA)

Erdoğan’a açtığı davanın ilk duruşması görüldü

Ankara Adliyesi 3. Asliye Hukuk Mahkemesi’nde yapılması gereken duruşma, mahkeme hakiminin başka bir yere atanması nedeniyle Nöbetçi 2. Asliye Hukuk Mahkemesinde görüldü. Duruşmaya Baskın Oran ve avukatı Oya Aydın Göktaş katılırken, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın avukatı mazeret bildirerek katılmadı.

TARAFLARIN SOSYAL VE EKONOMİK DURUMLARININ ARAŞTIRILMASI TALEP EDİLDİ

Baskın Oran’ın avukatı “Dava dilekçemizi tekrar ediyoruz. Dosyada tüm deliller toplanmış sadece tarafların sosyal ve ekonomik durumları araştırılmamış. Bu eksikliğin giderilmesini talep ediyoruz” dedi.

Mahkeme, davalı vekilinin mazereti ve hakim değişikliği nedeniyle, ön inceleme duruşmasının bir sonraki celsede yapılmasına karar verdi. Mahkeme ayrıca tarafların sosyal ve ekonomik durumunun araştırılması talebine karar verilmesini de bir sonraki celseye bıraktı.

31 SAYFALIK ŞİKAYET DİLEKÇESİ

Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde lisansüstü dersleri veren Prof. Dr. Baskın Oran, Erdoğan’ın akademisyenlere dönük 4 ayrı konuşması nedeniyle ‘kişilik haklarının zedelendiğini’ iddia ederek Ankara 3. Asliye Hukuk Mahkemesi’nde dava açmış ve 10 bin TL manevi tazminat istemişti. Mahkemeye sunulan 31 sayfalık şikayet dilekçesinde, “Davalı Erdoğan konuşmasında, kendisinin de aralarında bulunduğu akademisyenleri hedef alarak, ‘alçak, güruh, terör örgütünün maşası, ahlaksız, mandacı artığı, ruhu kirlenmiş sözleriyle aşağılayıp hakaretler etmekte, onları terör destekçisi gibi göstermektedir” ifadeleri yer almıştı.

Duruşma, 13 Aralık’ta Ankara 3. Asliye Hukuk Mahkemesi’nde görülecek.
Özkan ARSLAN / ANKARA (DHA)

ABF “Ayrımcılığa, ırkçılığa ve nefret suçlarına hayır”

Şahkulu Dergahı, Pendik şubesine yapılan ırkçı saldırı ABF tarafından sert bir biçimde kınandı. ABF adına yazılı bir açıklama yapan Genel Başkan Baki Düzgün “Halklarımızın ve ülkemizin kaderi gerici-faşistlere bırakılamaz” dedi.

ABF açıklaması:

 BASINA VE KAMUOYUNA

Ayrımcılığa, ırkçılığa ve nefret suçlarına hayır

Daha birkaç gün önce Ankara Mamak ilçesinde Akdere bölgesinde Alevi ve Kürt yurttaşların evleri gerici-faşistlerce işaretlenmiştir. Benzerlerini daha önce de gördüğümüz bu coğrafyada dün gece de İstanbul Esenler Mahallesi’nde bulunan Şahkulu Sultan Dergâhı Pendik Şubesi’ne kimliği belirsiz “kişiler..!” tarafından işaret konulup tehdit içerikli mesaj yazılmıştır.

Biat etmeden yaşaması mümkün olmayan bir hale getirilmiş bir kitle tapınacak birilerini bulduğu gibi OHAL ve KHK’lerle Barış isteyen herkes memuru, işçisi, öğretmeni, akademisyeni, sanatçısı fetö’cü diye tutuklanmasından aldıkları cesaretle fütursuzca, tüm öfkeleriyle saldırganlaşabiliyorlar. Acı olayların yaşanmasına neden olan bu tür saldırı girişimlerinin ve nefret suçlarının üzerine gidilmeli ve sorumluları tespit edilip yargılanmalıdır.

Söndürmek için ateşe atılan suyun bile canının yanacağını düşünen biz Aleviler olarak; Barıştan, kardeşlikten, haktan, emekten ve özgürlüklerden yana olan bütün güçlerle birlikte Şahkulu Sultan Dergâhı Pendik şubesinin kapısını işaretleyen Irkçılık, ayrımcı dil kullanarak bu tür eylemleri yapanları ve destekleyenleri kınıyoruz.

İstanbul’daki bulunan bileşen Can’larımız gerekli hassasiyeti göstermişlerdir.

Birlikte ve barış içinde yaşama iradesini zayıflatan bu türden saldırılar karşısında yılmayacağımızı ve bu türden saldırılara karşı mücadele edeceğimizi bütün kamuoyu bilmelidir.

Halklarımızın ve ülkemizin kaderi gerici-faşistlere bırakılamaz.

Yaratmak istediğiniz provokasyonları boşa çıkaracağız.

Ne yezitler, ne yavuzlar, ne hızır paşalar gördük

Kerbela da Hüseyin

Banaz’da Pir Sultan

Madımakta Koray

Gezi’de Berkin Elvan’ız

Şahkulu Dergâhının Pendik Şubesi’nin kapısında ki

“Evrensel Düşüncenin Kapısıyız…”

Kadılar müftüler fetva yazarsa

İşte kemend, işte boynum asarsa

İşte hançer, işte kellem keserse

Dönen dönsün ben dönmezem yolumdan

Pir Sultan ABDAL

ALEVİ BEKTAŞİ FEDERASYONU VE BİLEŞENLERİ ADINA

GENEL BAŞKAN

BAKİ DÜZGÜN